HDP’li Oluç, SADAT’ı Hatırlattı, Seçim Öncesine Dikkat Çekti

2023 seçimleri öncesinde yaşanabilecek olaylarla ilgili açıklamalarda bulunan HDP’li Saruhan Oluç, SADAT’a dikkat çekerek, “Verdikleri eğitimlere bakıldığında aslında katil yetiştirildiği ortada” dedi.

Suriye’de gerçekleştirilmesi gündemde olan harekâtla ilgili konuşan Saruhan Oluç, “Biz 7 Haziran ve 1 Kasım seçimlerinde gördük. Türkiye’de büyük bir terör dalgası estirdiler. Aynı şeyi bir kere daha yapmak mı yoksa bu sefer ‘ülke bekası’ olarak tarif ettikleri bir şey üzerinden mi bunu yapmayı tartışıyorlar. İki senaryoda planlarında var” ifadelerini kullandı.

“Harekâtlar yaparak, bir saldırı ortamı yaratarak, seçimleri gerçekleştirmeyi düşünüyorlar” diyen Oluç, “Bu senaryoda ‘ülke tehlikede, biz askeri operasyon yapıyoruz’ denilerek, milliyetçi dalga estirmeye çalışacaklar. Öyle bir durumda cenazeler gelecek ki, başladı da böyle durumlar. Bunlar üzerinden tabutlarla sandığa gitme meselesini örgütleyebilirler. Bu senaryoların hepsi gündemde” görüşünü aktardı.

Mezopotamya Ajansı’dan Berivan Altan’a konuşan HDP Grup Başkanvekili Saruhan Oluç, SADAT gündeminin önemli olduğunu belirterek, “SADAT’ın örgütlenmesini geçtiğimiz yıl biz parti olarak gündeme getirdik. Soru önergesi verdik, haziran ve ekim ayları olmak üzere iki kez Meclis araştırma önergesini Genel Kurul’a indirdik. Çeşitli iddiaları ortaya koyduk, araştırılması gerektiğini söyledik. Her iki önerge de AKP ve MHP oylarıyla reddedildi, iktidar ortakları araştırılmasını istemedi. Muhalefet de araştırılması yönünde oy kullandı” hatırlatmasında bulundu.

Partilerinin İzmir İl Örgütü’ne tetikçi Onur Gencer tarafından yapılan saldırıda Deniz Poyraz’ın katledildiğini ve sonrasında tetikçinin SADAT ilişkilerine yönelik iddiaları da anımsatan Oluç, SADAT’ın çok ciddi bir sorun olduğunun ifade etti. SADAT’ın sınır dışına insan gönderilmesinin büyük bir tehlike anlamına geldiğini vurgulayan Oluç, paramiliter bir yapı oluşturmaya çalışan bir kuruluş olduğunu kaydetti.

SADAT’ın kontrgerilla faaliyetlerinin sivil ayağını inşa ettiğine dikkat çeken Oluç, “Şu ana kadar yaptıkları, Suriye’de, Libya’da tetikçi ve örgütlerin insan yetiştirici odağı olma durumundalar. Bunu kendileri de söylüyor. Verdikleri eğitimlere bakıldığında aslında katil yetiştirildiği ortada. Bu eğitimleri sivil insanlar alıyor. Bu eğitimleri alan insanlar nerde kullanılıyor? Ya çeteler oluşturuluyor ya da tek tek kullanılıyorlar. Paramiliter yapının köşe taşları olduğu çok açık, araştırılması gerekiyor. Dolayısıyla son derece ciddi bir sorundur. Muhalefetin bu konuyla daha fazla ilgilenmesi gerekir” diye konuştu.

“Yakın ilişkileri olduğunu SADAT’ın kurucuları da söylüyorlar”

“SADAT’ın seçim ve sandık güvenliği açısından da sorun olduğunu” belirten Oluç, şu noktalara da dikkat çekti:

“Bunun yanı sıra bugün Kuzey ve  Doğu Suriye’ye yönelik yapacakları operasyona bakıldığında, Irak’ta devam eden saldırılarda bunların izlerini görmek mümkün. İktidar ‘benim alakam yok’ diyerek, üstünden atamaz. Yakın ilişkileri olduğunu SADAT’ın kurucuları da söylüyorlar. O yüzden meselenin iktidarla ilişkisi olduğu çok açıktır. Akademilerde sınavlara katıldığı, ders verdiklerine dair iddialar ortaya atıldı. Kendi sitelerine baktığınızda bombalama, suikast gibi eğitimler veriyor. İktidar ile ilişkisi olmasa, göz yummasa, desteklemese, böyle bir şirketin kurulması, faaliyetlerini sürdürmesi mümkün değil. Ben yarın gitsem, böyle bir şirket kurup, eğitim vereceğim desem, ertesi gün kapıma polis gelir. Ancak iktidarın göz yumması, desteklemesi durumunda bu işler yapılabilir. O yüzden iktidar istediği kadar ‘benle alakası yok’ desin de onunla ilgisi var.”

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Suriye’de yeni harekât sinyaline de değinen Oluç, 2023 Haziran seçimlerinin bir parçası olduğunu belirtti. AKP ve MHP’nin kamuoyu araştırmalarında oy kaybettiklerine işaret eden Oluç, aynı zamanda kaybedilen oyların da geri alınmadığını vurguladı.

Oy kaybına karşı iktidarın seçim senaryoları olduğunu aktaran Oluç, ekledi:

“Biz 7 Haziran ve 1 Kasım seçimlerinde gördük. Türkiye’de büyük bir terör dalgası estirdiler. İnsanlarda korku yarattılar, oylarını arttırarak, bir sonuç aldılar. Aynı şeyi bir kere daha yapmak mı yoksa bu sefer ‘ülke bekası’ olarak tarif ettikleri bir şey üzerinden mi bunu yapmayı tartışıyorlar. İki senaryoda planlarında var. Bunun ikincisi aslında sınır ötesi operasyonlar, harekatlar yaparak, bir saldırı ortamı yaratarak, seçimleri gerçekleştirmeyi düşünüyorlar. Bu senaryoda ‘ülke tehlikede, biz askeri operasyon yapıyoruz’ denilerek, milliyetçi dalga estirmeye çalışacaklar. Öyle bir durumda cenazeler gelecek ki, başladı da böyle durumlar. Bunlar üzerinden tabutlarla sandığa gitme meselesini örgütleyebilirler. Bu senaryoların hepsi gündemde.”

“Ekonomi açısından büyük bir enkaz yaratılmış durumda”

İktidarın bu senaryoları devreye koymasının en büyük sebebinin ekonomide yaşanan çöküş olduğunu söyleyen Oluç, “Ekonomi açısından büyük bir enkaz yaratılmış durumda ve toparlamakta da zorluk çekiyorlar. Bu nedenle zaten oy kaybı devem ediyor. İnsanlar masasındaki ekmeği, işini, aşını düşünmemesi için ‘ülke tehlikede beka sorunu var, bunu bertaraf etmek için savaş durumundayız’ havasını yaratmaya çalışıyorlar ki; kimse gerçek sorunlarla uğraşmasın, yaratılan hezeyan dalgası içinde seçime gitmek istiyorlar” dedi.

“Muhalefetin iktidarın yarattığı yolsuzluk, ekonomideki kriz üzerinden yüklenmesinin de yetersiz olduğunun” altını çizen Oluç, iktidarın politikalarına karşı bütünlüklü duruş olması gerektiğini kaydetti.

“Ekonomideki, sosyal alandaki yolsuzlukları da dile getirmek önemli ama hala devam eden Irak Kürdistan Bölgesi’ne yönelik saldırılara muhalefet gereken tepkileri göstermedi. Şimdi Kuzey ve Doğu Suriye’ye yönelik saldırılarda ne tepki vereceğini göreceğiz. Bu iktidar dış politikada çok büyük yanlışlar yaptı. Mesele Suudi Arabistan, düşman iken paraya ihtiyaçları olduğu için kardeş olup, kucaklaştılar. Arap Emirliklerini ‘şerefsiz, hain’ ilan ettiler, şimdi kucaklaşıp, dost, kardeş oldular. Bugün yine Yunanistan’a yönelik diplomaside olmayacak, bir ülkenin Cumhurbaşkanı’nın söylemeyeceği sözler söyleniyor. Sebebi milliyetçi bir hava yaratmak içindir. ‘Yunanistan bize düşman, bizde onu tanımıyoruz’ havası yaratılıyor. Bütün bu yaptıklarının bir seçim hazırlığı, ülkenin ve toplumun bekasıyla alakalı olmadığı ortadadır. Türkiye’nin beka sorunu yok ama iktidarın beka ve var olma sorunu var. Var olmak ve iktidarlarını sürdürmek için dış politikada saldırgan tutum izliyorlar. Muhalefetin bunu net olarak görmesi deşifre etmesi gerekiyor. Yapmadığı takdirde kaybedecektir.”

“Toplumun gözü boyamak için yapılıyor”

“İktidarın Kürt düşmanlığını üzerinden hareket ettiğini” de aktaran Oluç, “İktidarın saldırgan tutumu hem Irak’ta hem de Suriye’de Kürt halkına yöneliktir. Sonuçta İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliği meselesi dahi Kürt düşmanlığı üzerinden tartışan bir iktidar ile karşı karşıyayız. Toplumun gözü boyamak için yapılıyor. Kürt düşmanlığından vazgeçmiyorlar. Bu tutumun diğer muhalefet partileri tarafından deşifre edilmemesi onlara kaybettirecektir. Umarız, zamanında farkına varırlar” diye belirtti.

İktidarın seçim yaptırmama tartışmalarına dair de Oluç, şu değerlendirmede bulundu: “Bu çok büyük meşrutiyet kaybına neden olur. Seçim sandığını halkın önünden kaçırması demek aslında ‘ben kaybettim, seçim yapmıyorum’ anlamına gelir. Gerekçesi ne olursa olsun toplumu inandıramaz. Biz savaş durumuna girdik, seçim yapmıyoruz derse; toplumda önemli bir kesim ne anlama geldiğini bilir. AKP’nin seçmenleri dahi bu yalana kolay kolay kanmaz. Halkın önünden sandığı kaçırarak, iktidarlarını sürdürmeleri mümkün değildir. Ben yapamaz, demiyorum ama bu çok büyük bir yanlış olur ve bedeli ağır olur.”

Paylaşın

“Türkiye’nin Batışında Zirveyi Gören Ve Zenginleşenler AKP’liler”

Partisinin genel merkezinde haftalık basın toplantısında konuşan HDP Sözcüsü Günay, “Ekonomi gündemine ilişkin artık söylenecek tek şey var. Türkiye’yi el birliği ile batırdılar. 21 Aralık 2021 akşamından bu yana Türkiye halklarına kocaman kuyruklu bir yalan söylendi. Tam 6 ay geçti… Geldiğimiz aşamada Dolar 12 TL’den 16,30 TL’ye yükseldi. 1 milyon yeni icra davası açıldı. Türkiye’nin borcunun faizi 1 Trilyon 272 Milyar TL arttı. Bu rakam Türkiye’nin bir yıllık bütçesine neredeyse denk bir rakam” dedi.

Haber Merkezi / Günay, konuşmasının devamında ise, “Enflasyon 5 katına çıktı. İşsiz sayısı 8 milyonun üzerine çıktı. Açlık sınırı 6 bin 465 TL, yoksulluk sınırı 19 bin 406 TL’ye yükseldi. Sadece dövizin 6 aylık yüzde 30’un üzerinde artmasıyla Türkiye’nin borcuna 2 trilyon eklendi. CDS risk primi 700’ün üzerine çıktı. Türkiye borçlarını ödeyememe durumu ile karşı karşıya geldi… Türkiye’nin batışında zirveyi gören ve zenginleşenler AKP’lilerdir. Geride kalanları düşünecek hiçbir politikaları yok, ajandalarında yolsuzluk var, gasp var, hırsızlık var. Ama unuttukları bir şey var ki Türkiye halkları tüm gerçekleri görüyor ve yapılan bu haksızlara, hukuksuzluklara talan düzenine karşı elbette ki bir cevabı olacaktır. Gereken cevabı sandıkta AKP iktidarının yüzüne çarpacaktır.” ifadelerini kullandı.

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Parti Sözcüsü Ebru Günay, parti genel merkezinde haftalık basın toplantısında konuştu. Günay şunları söyledi:

“AKP-MHP iktidarı kendi krizini ve çöküşünü aşmak veya gizlemek için, sınırlarının ötesinde krizler üreterek, sürekli saldırılarla, istikrarsızlık ve toplumsal sorun yaratıyor. Sonra da bunu bir beka ve güvenlik sorunu olarak isimlendirip, toplumu kandırmaya çalışmaktadır. AKP Başkanı Erdoğan, Suriye’ye operasyon yapılacağını açıkladı. Peki hedef neresi? Tabii ki hedef Rojava. Bu dünya üzerinde Kürtlerin yaşadığı neresi varsa Erdoğan’ın hedefi de orasıdır. Hedef IŞİD saldırılarına karşı bütün dünyanın gözleri önünde mücadele ederek kazanım elde eden ve IŞİD’i yenilgiye uğratan Kürtler.

“İktidar uluslararası meydanı boş buldu, yeniden Kürt kazanımlarına saldırıyor”

Bu savaşın birçok boyutu var ama Erdoğan ve savaş kurmayları hem dışarıda hem de içerideki fırsatları, savaş yoluyla iktidarlarının lehine çevirmek istiyorlar. Rusya, Ukrayna’daki savaşla meşgul, Finlandiya ve İsveç’in NATO’ya girmesini veto etme tehdidiyle de ABD ile pazarlık imkanı doğmuş oldu, yani iktidar uluslararası meydanı boş buldu ve yönünü yine Kürtlere ve kazanımlarına çevirdi.

İçeride ve dışarıda yürüttüğü Kürt düşmanı siyaset ile de seçime gitmek istiyor. Böylece milliyetçi dalgayı ve küçük ortağını arkasına alarak tahtını sağlamlaştırmak istiyor. O da sonunun geldiğinin farkında ve buradan Kürtleri boğarak kurtulmayı hedefliyor. Suriye’de Rojava’ya yönelen savaş, Kürt halkına acıdan başka bir şey getirmeyeceği gibi, Türkiye halklarına da yoksulluk olarak geri dönecek. Savaşın ekonomik maliyeti, zaten yoksullukla, ekonomik krizle boğuşan Türkiye hakları için krizin derinleşmesine ve doğrudan halkın gündelik hayatının üzerindeki etkisinin katmerlenmesine sebep olacak. İktidar, ekonomik krizin yaralarını da savaştan kazanacağı milliyetçilik bandajıyla örtemeyecek.

“Barış olmadan demokrasi de özgürlük de olmaz: Barışın yolu İmralı’dan geçer”

Biz, bu topraklar üzerinde yaşayan halkların en acil ihtiyaçlarından birinin barış olduğunu biliyoruz. Barış olmadan demokrasi de olmaz, özgürlük de olmaz. Bu topraklara barışın gelebilmesinin tek yolu ise İmralı kapılarının açılarak Sayın Öcalan’ın kurucu barış rolünü tekrar oynamasından geçiyor. Tüm dünyanın şahitlik ettiği gibi biliyoruz ki, İmralı’nı kapısı ne zaman aralansa bu coğrafyada yaşayan tüm halklar için barış ve özgürlük imkanları artıyor, halkların birlikte yaşama umutları yeniden yeşeriyor.

Savaş ve tecrit politikalarının sonucu olarak Şengal ve Kuzey Doğu Suriye’ye yönelik gelişen saldırılar, köylerinden edilmiş on binlerce mültecinin kaldığı Mahmur’un sürekli tehdit edilmesi, hava saldırılarının hedefi olması aslında Kürt karşıtı ve Kürtlerin özgür iradesine yönelik tahammülsüzlüğün en açık, en somut bir göstergesidir. Sivillerin yaşamını yitirdiği bu saldırılar olduğunda, Birleşmiş Milletler gibi uluslararası kurumlar da sessiz kalmamalı.

Kürt halkına karşı geliştirilen savaş konseptinin iktidarın koltuğunu sağlamlaştırma çabasından başka bir şey olmadığı biliyoruz. Bu çaba, içeride partimize dönük Kobanî Kumpas Davası, kapatma davası, sayısız gözaltı ve tutuklamayla yargı ve kolluk eliyle yapılırken, yönünü Rojava’ya dönen bir saldırı planı, Kürtleri soykırıma uğratma, varlıklarını ortadan kaldırma, yok etme planıdır. Bu plan sadece Kürt halkına değil, bu topraklarda yaşayan tüm halkların geleceğine yönelmiştir. Türkiye’de yaşayan tüm demokrasi güçleri, yazarlar, aydınlar sanatçılar, demokratik kitle örgütleri iktidarın bu kirli oyununa karşı ses çıkarmalı, bu, coğrafyamızda yaşayan tüm halklara karşı tarihsel sorumluluğumuzdur.

“AKP’nin tutarsız dış politikası uluslararası alanda alay konusu oluyor”

AKP Hükümeti’nin, dış politikayı pazarlıktan ibaret sayan yaklaşımının canlı tanığıyız. Ancak bu son NATO üyeliği tartışmalarından görülebileceği üzere Saray rejiminin fırsatçılığı ve tutarsız yaklaşımları uluslararası kamuoyunda alay konusu oldu. Finlandiya Cumhurbaşkanı’nın Erdoğan hakkında sarf ettiği sözler Erdoğan’ın dış politikadaki güvenilmezliğini yeterince ortaya koydu.

Rusya’nın Doğu Avrupa’yı tehdit etmesi nedeniyle İsveç ve Finlandiya’nın NATO’ya üyelik başvurusu yapması, bölgenin daha da militarist bir siyasi iklime gireceğini göstermektedir.  Erdoğan, Ukrayna Savaşı’nda olduğu gibi, bu NATO üyelik başvurularını da kendince “Allah’ın bir lütfu” gibi görmektedir. Saray rejimi, bu iki ülkeden üyelik başvurularının veto edilmemesi karşılığında Suriye Demokratik Güçleri’ne verdikleri desteği kesmelerini ve “terörist” ilan etmelerini istemiştir. Bu talepler yetmezmiş gibi Kürt asıllı İsveç vatandaşı bir parlamenterin bile Türkiye’ye “iadesi” istendi. Hayatının hiçbir döneminde Türkiye’de ikamet etmemiş, Türkiye vatandaşlığı bulunmamış ve hakkında bilinen hiçbir yargısal hüküm bulunmamış bir İsveç vatandaşı yani bir milletvekili, sırf Kürt olması ve AKP’yi eleştiriyor olması nedeniyle “terörist” muamelesi görüyor. Yayıncı ve yazar Sayın Ragıp Zarakolu gibi Türkiye yayıncılığına önemli katkılar sağlamış bir aydın hakkında açılan davaların tamamı fikir ve ifade özgürlüğü kapsamında yani suç teşkil etmeyen konuşmalardan ibarettir. Cezaevlerinde haksız ve hukuksuz şekilde tutulan yüzlerce aydın gibi, Ragıp Zarakolu da AKP’nin cezaevlerindeki siyasi esir gibi alıkonulmak istenmektedir. İsveç’in  yargı sisteminde ve siyasi etik normlarında insan hakları adına en ufak bir kırıntı bile kalmış olsa Saray rejiminin bu hukuk dışı talepleri anında reddedilmeliydi. NATO’yu, ABD’yi, İsveç’i, Finlandiya’yı ve diğer ilgili devletlerin yaklaşımlarını yakından takip ediyoruz ve takip etmeye devam edeceğiz. Afrin’den Şengal’e kadar Kürt halkının büyük bedeller ödeyerek elde ettikleri kazanımları Saray rejiminin ırkçı politikaları karşısında pazarlık konusu haline getirmemeye çağırıyoruz. İsveç ile Finlandiya’nın “güvenliği” için Kürtlerin güvenlik hakkı pazarlık konusu yapılmamalıdır.

“Kürt halkının kendisini yönetmesi neden bu kadar zorunuza gidiyor?”

Daha iki gün önce Erdoğan Rojava Kürtlerini tehdit etti ve oraya bir işgal saldırısı başlatacağını duyurdu. Peki Rojava’dan ne istiyorsunuz? Dünya hegemonyasında ulus devletlerin baskıcı karakterinden farklı olarak demokratik özerk yönetim olarak var olmak, varlığını korumaktan başka ne yapmış Rojava? Oradaki Kürtlerin kendini tüm baskılara ve dayatmalara karşı korumak ve kendi kendini yönetme gücünü tüm baskı, saldırı ve ambargolara karşı sürdürmek neden bu kadar iktidarın zoruna gidiyor? Bakın daha önce işgal edilen bölgelerde her gün insanlık dışı vahşet uygulamaları devam etmektedir. O bölgelerdeki zenginlikler çeteler tarafından tüketildiğinden artık çeteler insanları kaçırıyor, onları alıp satarak insanlık suçu işlemeye başladılar.

İktidar savaşa endeksli bir siyaset yürütürken öte yandan Türkiye’nin çözüm bekleyen sorunları her gün daha  da derinleşiyor.  En can alıcı sorun alanlarının başında da Türkiye’de iş kazaları ve iş cinayetleri gelmektedir. Denetimin olmaması, işverenlerin hiçbir yaptırıma maruz kalmaması ve işyerlerinde gereken önlemlerin alınmaması iş cinayetlerinin yolunu açmaktadır. Bahar ayları ile birlikte havanın ısınması, sezonun başlaması, güvencesiz çalışmanın en yoğun olduğu inşaatlarda ve tarım alanlarında, alınmayan önlemlerden ötürü ne yazık ki iş cinayetlerinde artışlar devam ediyor. Özellikle Kürt illerinde, tarım ve hayvancılığa yeterli düzeyde desteğin sağlanamaması, bölgede yaşanan çatışma ve daha birçok nedenden ötürü toprağını ekip biçemeyen yurttaşlar, batı illerine mevsimlik tarım işçisi olarak çalışmak zorunda bırakılmaktadır.

“Yasal düzenlemenin olmaması mevsimlik tarım işçilerini birçok sorunla baş başa bırakıyor”

Bilindiği üzere Nisan ayı ile mevsimlik tarım emekçilerinin zorlu, çileli yolculukları başlamaktadır. Her yıl onlarca yurttaşımız bu yolculukta alınmayan önlemlerden ötürü trafik kazalarında hayatını kaybetmekte, yüzlerce yurttaşımız yaralanmaktadır. Yine mevsimlik tarım işçilerine yönelik herhangi bir yasal düzenlemenin olmaması da mevsimlik tarım işçilerini birçok sorunla baş başa bırakmaktadır. Irkçı saldırılar, ulaşım, beslenme, barınma, eğitim ve sağlık alanlarında yaşadıkları sorunların yanı sıra, meslek hastalıkları, ağır çalışma koşulları ve düşük ücretlerle de örgütsüz ve sömürüye açık şekilde çalıştırılmak zorunda bırakıyorlar. Bu sömürü düzeninden en büyük payı ne yazık ki kadınlar ve çocuklar alıyor. Geçtiğimiz hafta çalışmak için ailesiyle birlikte Şanlıurfa Viranşehir’den Manisa’ya giden 14 yaşındaki Murat Koyuncu isimli çocuk, römork kapağının açılması sonucu düştü ve traktör tekerleğinin altında kalarak hayatını kaybetti.

İş cinayetlerini, “bu işin fıtratında, kaderinde var” diyerek değersizleştiren, hayatını kaybeden her emekçiye “adet” “sayı” zihniyetiyle yaklaşanlar iş cinayetlerinin önüne geçemez. Bizler iş cinayetinde hayatını kaybeden her emekçi canımızın acısını en derinden hissediyoruz. İş cinayetlerinde yaşamını yitirmiş tüm işçilerimizi saygı ve rahmetle anıyor, HDP olarak işçi sağlığı ve güvenliği tedbirlerinin alındığı, iş cinayetlerinin yaşanmadığı ve insan onuruna yakışır çalışma koşulları için mücadelemizi daha da büyüteceğiz.

“AKP Türkiye’yi batırma planını adım adım işlemektedir” 

Ekonomi gündemine ilişkin artık söylenecek tek şey var. Türkiye’yi el birliği ile batırdılar. 21 Aralık 2021 akşamından bu yana Türkiye halklarına kocaman kuyruklu bir yalan söylendi. Tam 6 ay geçti. Geldiğimiz aşamada Dolar 12 TL’den 16,30 TL’ye yükseldi. 1 milyon yeni icra davası açıldı. Türkiye’nin borcunun faizi 1 Trilyon 272 Milyar TL arttı. Bu rakam Türkiye’nin bir yıllık bütçesine neredeyse denk bir rakam. Enflasyon 5 katına çıktı. İşsiz sayısı 8 milyonun üzerine çıktı. Açlık sınırı 6 bin 465 TL, yoksulluk sınırı 19 bin 406 TL’ye yükseldi. Sadece dövizin 6 aylık yüzde 30’un üzerinde artmasıyla Türkiye’nin borcuna 2 trilyon eklendi. CDS risk primi 700’ün üzerine çıktı. Türkiye borçlarını ödeyememe durumu ile karşı karşıya geldi.

Bu korkunç rakamların açıklanabilecek tek bir yanı var. Planlı, programlı, düzenli bir şekilde işleyen Türkiye’yi batırma projesiyle karşı karşıyayız. AKP, Türkiye’yi batırma planını adım adım işletmektedir. Aksi halde 6 ayda, bile isteye bir ülke bu hale getirilemez. Türkiye’nin batışında zirveyi gören ve zenginleşenler AKP’lilerdir. Geride kalanları düşünecek hiçbir politikaları yok, ajandalarında yolsuzluk var, gasp var, hırsızlık var. Sözde karşı oldukları faizden kendilerini ve bir avuç yandaşı zengin etme planları var. Ama unuttukları bir şey var ki Türkiye halkları tüm gerçekleri görüyor ve yapılan bu haksızlara, hukuksuzluklara talan düzenine karşı elbette ki bir cevabı olacaktır. Gereken cevabı sandıkta AKP iktidarının yüzüne çarpacaktır. Kirliliklerini gizlemek için yürüttükleri savaşlar bile AKP iktidarını kurtaramayacaktır.

“HDP olarak beyaz mitingde olacağız”

Pandemi sürecinde en büyük zorlukları yaşayanların başında sağlık emekçileri geliyor. Sağlık emekçileri yaşadıkları sorunlara dikkat çekmek için SES, TBB, TDB, DEV SAĞLIK İŞ, gibi birçok sendika ve kuruluşun öncülüğünde 29 Mayıs Pazar günü Ankara’da sağlık emekçileri “Emek Bizim, Söz Bizim, Sağlık Hepimizin” diyerek düzenleyecekleri beyaz mitinge sağlığımızı korumak için sağlık emekçileri ile miting alanında buluşalım. HDP olarak beyaz miting de olacağız ve herkesi de buradan davet ediyoruz.”

Paylaşın

HDP’li Sancar: Barışı Savunmak Özgürlüğü Savunmaktır

Partinin Meclis’teki grup toplantısında konuşan HDP Eş Genel Başkanı Sancar, “Dünya çapında büyük bir demokrasi ve barış hareketine ihtiyacımız var… Barışı savunmak emeği, ekmeği, onuru, özgürlüğü savunmaktır” dedi.

Haber Merkezi / “Silahlanma yarışını değil, diplomasiye, demokrasiye, özgürlüğe dayanan kurumları güçlendirmek gerekiyor” diyen Sancar, HDP’nin hem Türkiye’de hem de dünyada üzerine düşen rolü oynamaya devam edeceğini belirtti. Askeri rekabetin, silahlanma yarışının ve otoriter arayışların özgürlük, demokrasi ve insanlığı tehdit ettiğini söyledi.

İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliği başvurusuna dair de konuşan Sancar, “İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliği konusunda Türkiye’nin pazarlık için öne sürdüğü şartlara baktığınızda buradaki anti demokratik politikaları dünyaya dayatma anlayışını görebilirsiniz. “Dikkat edin öne sürülen şartlar yine Kürt sorununa, demokrasi sorununa çıkıyor” dedi.

Sancar, konuşmasının devamında, “İsveç’e tüm hukuk kurallarını askıya alın diyorlar… Türkiye vatandaşı olmayan, İsveç halkları tarafından seçilmiş bir parlamenterin iadesi istenebiliyor… Bu, dünyayı da kendine benzetme çabasıdır” ifadelerini kullandı.

HDP Eş Genel Başkanı Mithat Sancar, partisinin grup toplantısında değerlendirmelerde bulundu. Sancar’ın konuşmasından satırbaşları şöyle:

Bugün insanlık tarihindeki en büyük trajedilerden birinin yıldönümüdür. Çerkeslerin uğradığı bu zulmün 158’inci yıl dönümünde bir kez daha o sürgün ve soykırımda hayatını kaybedenleri rahmetle anıyorum, Çerkes halkının acısını, yasını yürekten paylaşıyorum. Çerkes halkının taleplerini konusunda kendileriyle birlikteyiz. Çerkes halkının dili, asimilasyonun ortadan kaldırılmasından hak ve özgürlük temelli güvencelere kadar demokratik tüm haklarına yönelik taleplerini sahipleniyoruz ve yanlarındayız” dedi.

Pandemi ilan edilir edilmez Birleşmiş Millletler Güvenlik Konseyi küresel ateşkes çağrısı yapmıştı. Ne yazık ki bu çağrı yeterli karşılık bulmadı. Tanık olduğumuz bu son aylarda BM Güvenlik Konseyinin daimi üyeleri dahil olmak üzere neredeyse bütün dünya çatışmaları engellemek yerine adeta bir silahlanma ve çatışma yarışına girmiş durumda. Rusya’nın işgal politikaları ortada, Ukrayna’ya yönelik savaş politikaları ortada, bir yanıyla dünyayı bu karanlık ortama sürükleyen ateşin kıvılcımlarını görüyoruz. Öte yandan NATO’nun genişlemeden ısrarı silahlanma yarışındaki kararları bu tabloyu iyice karartmaktadır.

İsveç ve Finlandiya

İsveç ve Finlandiya halklarının kaygılarını anlıyoruz verecekleri karara saygı duyuyoruz. Fakat HDP olarak biliyoruz ki; askeri rekabet ve silahlanma yarışının, genişlemeci politikalarının dünya halkları için büyük tehditler doğuracağı ortada. Bu tehditler aynı zamanda iki önemli alanda ciddi tahribatlar da yaratacaktır. Bunlardan ilki insani güvenliktir. Bugün devletlerin çok büyük bir kısmı ulusal veya milli askeri güvenlik ile o kadar yoğunlaşmış durumdalar ki BM’nin ‘insani güvenlik’ olarak tanımladığı hedeflerden ve ilkelerden hızla uzaklaşmaktadırlar. BM’e göre insani güvenlik korkudan, muhtaç olmaktan azade olma ve haysiyetli yaşam hakkıdır. Sadece Ukrayna halkı değil sadece savaşların doğrudan doğruya yaşandığı bölgeler değil dünyanın neredeyse tamamı insani güvenlik hakkından mahrum olacak duruma gelmiştir. Buna Rusya da Avrupa da Afrika da Ortadoğu da dahildir.

Bu politikaların yaratacağı yoksulluk ve yokluklar, acılar ve yaralar küresel bir nitelik kazanacaktır. Bizler diyoruz bu küresel silahlanma politikası ve çatışmacı anlayış ve yarış sadece ölümleri değil sivillerin sağlıklı gıdaya erişemediği, kişisel ve kolektif güvenliklerinin sağlanamadığı, politik haklarının olağan düzeyde tehdit altında olduğu, iklim krizinin de derinleştiği bir döneme kapı aralamaktadır. Dünya haklarının mahrum kalmakla karşı karşıya kaldığı ikinci durum demokratik istikrardır. İstikrar kelimesi devlet yöneticilerinin ağzından düşmüyor, bununla kastettikleri siyasi istikrar kendi iktidarlarının yönetimlerinin ve düzenlerinin istikrarıdır. Oysa biz bütün dünya için istikrarı demokrasi temelinde anlıyoruz ve savunuyoruz. İstikrar arıyorsak başvuracağımız ölçüt demokrasinin dünyada yaygınlaşmasını sağlayacak politikalardır. Hem uluslararası hem de ulusal düzeyde temel hak ve özgürlüklerin tamamıyla yok sayılacağı, demokratik kurumların doğrudan veya dolaylı olarak tasfiye edileceği bir zemin oluşturulmaya çalışılıyor. Bugün askeri rekabet ve silahlanma yarışına baktığımızda; bu yöndeki gelişmelerin ilerlemekte olduğunu görebiliyoruz. Şu ana kadar yaşanan savaşın önüne geçilmesi için devreye girmesi gereken kurumlar iyice etkisizleşmiştir.

Dünyanın soğuk savaş döneminde çatışmaları önlemek için oluşturduğu, küresel bölgesel diplomasi ve demokrasi kurumları işlevlerini yerine getiremez durumuna düşmüşlerdir. Şu ana kadar savaşın önüne geçmek için devreye girmesi gereken kurumlar iyice etkisizleşmiştir. Soğuk savaş döneminde sıcak çatışmaları engellemek için oluşturulan küresel ve bölgesel diplomasi ve demokrasi kurumları işlevlerini yerine getiremez duruma düşmüştür. Bunlardan biri Avrupa Konseyi diğeri de AGİT’tir. Bizler silahlanma yarışına ve çatışmacı güvenlik politikalarına karşı diplomasi ve demokrasi temelinde işlev görecek kurumların güçlendirilmesini savunuyoruz. Eğer, bu kurumlar iyice etkinsizleşirse ortam sadece silah ve silah ticareti alanında iş gören, pazar arayan ve egemenlik, hegemonya kurma çabalarına giren aktörlere kalacaktır. Askeri kurumlar güçlendikçe ve büyüdükçe diplomasi ve demokrasi kurumları daha da zayıflayacak. Bunun dünya için, insanlık için, tüm gezegen için ne gibi sonuçlar doğuracağını görmek için basit bir matematik bilgisi yeterlidir.

Askeri rekabet silahlanma yarışı, otoriter arayışlar; özgürlükleri, demokrasiyi, insanlığı ve gezegeni tehdit eden bir hızlı genişleme dinamiğine sahiptir. Türkiye bu tecrübeyi neredeyse 10 yıldır en ağır biçimiyle yaşamaktadır. Bizim ülkemizin ve yakın bölgemizin ve de dünyanın insanlığın ortak ve acil ihtiyacı barıştır, demokratik istikrardır, adalettir özgürlüklerdir, dayanışmadır. Eğer güvenlik söz konusu olacaktır insani güvenliktir. HDP bu ülkeye, bu bölgeye bu perspektifi sunmak için mücadele yürütmektedir. Varlık temeli olarak gördüğü bu ilkeleri savunmaktadır, şimdi de bütün dünyaya başta Avrupa olmak üzere aynı bakış açısının en sağlıklı yol olduğunu ilan etmektedir. Diyoruz ki silahlanma yarışı değil askeri güvenlik değil, demokratik istikrar insani güvenlik en geniş dayanışma ve hukuk özgürlük temelinde bir düzen. İhtiyacımız olan budur.

Hatırlatalım savaştan krizlerden beslenenler de bilsinler ki halklar ve dünya kendilerinden çok daha büyüktür. Eğer halklar bir araya gelebilirse; biraz önce saydığım ilkeler ve hedefler çerçevesinde iradelerini ve güçlerini birleştirebilirlerse bu karanlık gidişi durduracak gücü mutlaka ortaya çıkaracaklardır. HDP olarak hem Türkiye’de hem bölgede hem Avrupa’da hem de dünyada üzerimize düşen rolü oynamaya devam edeceğiz. Zaten HDP’yi sadece ülkemiz için değil samimiyetle söylüyorum dünya için özel kılan bu niteliktir. Bu ilkelerde baştan sona tutarlı davranması ve kararlı bir mücadele yürütmesidir. İktidarın bizi hedef almasının temel nedeni de budur. Gerçek alternatifin nerede olduğunu, insanlığın ve gezegenin, halkların ve doğanın çıkarlarının nerede yattığını en açık ve inandırıcı bir biçimde ortaya koyan en güçlü aktörlerin başında gelmektedir HDP. Bu gücünü hem bu ülkede hem Ortadoğu da hem de dünyada çözüm için kullanılacak önemli bir desteğe kavuşmuştur. Şimdi bu desteği büyük bir politik hedefe dönüştürme zamanıdır. Bekleyecek halimiz yok, gecikecek zamanımız yok, derhal en büyük demokrasi ve barış ittifakını hep birlikte oluşturalım.

Biraz önce de söyledim; iktidarın kriz güvenlikçi ve çatışma odaklı politikalarının içerideki yansımaları her gün demokrasi taleplerine yönelik saldırgan tutumlarla net bir biçimde ortaya çıkıyor. Her gün bir yasak gözaltı ceza hak ve özgürlükleri engelleme demokratik siyaseti baskılama, sığınmacılar üzerinde nefreti canlı tutma otoriter iktidarın günlük faaliyetleri olarak karşımızda duruyor. Kürtçe tiyatrolar yasaklanıyor, konser Kürtçe şarkı söyleneceği gerekçesiyle engelleniyor, iptal ediliyor. En son İstanbul Valiliği Dersim Dernekleri Federasyonu’nun 32 yıldır yaptığı pikniğe izin vermedi. Yasakçılık batağından beslenen akıldan, izandan, vicdan ve insaftan yoksun bir politik anlayışla karşı karşıyayız. Zamanında sevgili Apê Musa kaldığı öğrenci yurdunda Kürtçe ıslık çaldı diye gözaltına alınmıştı. Sonra hakaretlere maruz kalmış ve günlerce işkence görmüştü o günkü zihniyet bugün katlanarak devam ediyor. Neredeyse Kürtçe ıslık çalma bile yasaklanma ve cezalandırma sebebi haline geliyor.

Kürt düşmanlığı yapıyor bu iktidar dediğimizde feveran ediyorlar daha açık ne olabilir. Evet bu iktidar Kürt düşmanlığı yapıyor ama bu düşmanlığın bundan önceki iktidarları nereye götürdüğünü göremeyecek kadar akıl tutulması yaşıyorlar. Kürt halkı bütün bu zulüm tarihinde hep dik durmayı, direnmeyi, onurunu ve haklarını savunmayı bilmiştir bundan sonra da bu konuda en ufak bir taviz vermeyecektir tam tersine haklarını onurunu kimliğini sonuna kadar savunacak ve politikaların hepsini çökertecektir.

İktidara eleştiri

Bu iktidar bütün bu uygulamaları hayata geçirirken yeniden ve yeniden beka söylemiyle ambalajladığı savaş siyasetine dönmektedir. Bölgesel askeri operasyonların daha da yaygınlaşacağını dün AKP Genel Başkanı duyurdu. Bütün bunların yeniden bir kanlı girdabı bu coğrafyaya ve bu ülkeye taşıyacağını mevcut kanlı girdabın ve karanlık döngünün derinleşmesine yol açacağını hepimiz görmek zorundayız. Bu iktidarın Ukrayna savaşında arabuluculuk gibi çabalarının ne kadar iki yüzlüce bir tutum olduğunu burada da görüyoruz. Orada arabulucu, barış güvercini Ortadoğu ve ülkede savaş şahini. Bu politikalar her açıdan bu ülkenin halkların ve Ortadoğu’da halkların birlikte demokratik bir barış kurma çabalarına karşı en büyük tehdittir. Bunu görmek lazım. O nedenle savaş karşıtlığı öyle bir şiar değildir. Barış hedefi öyle kalıplaşmış tekdüze bir söylem olarak algılanmamalıdır. Savaş karşıtlığı ve barış politikası aynı zamana hayatlarımıza sahip çıkma, hayatlarımız hakkında geleceğimiz hakkında karar verme hakkının temelini oluşturmaktadır.

Muhalefete eleştiri

Eğer bu konuda kararlı ve tutarlı davranmazsak hayatlarımız üzerinde tasarruf hakkımız azalacak ve bu iktidarın, onun yandaşlarının, onun politikalarından beslenen bir avuç sermayenin insafına terk edilecek. Savaşa karşı çıkmak barışı savunmak aynı zamanda emeğimizi ekmeğimizi onurumuzu ve özgürlüğümüzü savunmaktır. Bu konuda gösterilecek her tereddüt bu iktidarın yıkım politikalarını güçlendirmekten başka bir işe yaramayacaktır. Her seferinde bütün kesimlere en başta siyasi muhalefete bizim dışımızda kalan muhalefet partilerine de söylüyoruz, üzgünüz ki bu alanda güçlü sistematik tutarlı bir tavır ortaya koyamıyorlar. Buradaki çekincelerin hiçbir karşılığı yoktur. Halkta esas hedefin ve isteğin onuruyla ve refah içinde özgürlüğü ile demokrasi içinde yaşamak olduğunu herkesin görmesi gerekiyor. İktidarın yarattığı algıya teslim olmak bu ülkenin geleceğini bu kirli iktidar oyunlarına terk etmek anlamına gelir. Kimse bu tuzağa düşmemelidir. HDP bu tuzağı bozacaktır. En geniş birlikteliği oluşturacaktır. Bütün demokrasi güçlerini bir araya getirecektir. Bu kapıları açıp belaları savuşturacak anahtar HDP siyasetidir.”

Paylaşın

Barış Terkoğlu, ‘Saray’ın Demirtaş Planı’nı Yazdı

Cumhuriyet Gazetesi yazarı Barış Terkoğlu, halen Edirne F Tipi Cezaevi’nde tutuklu bulunan HDP’nin eski eş başkanı Selahattin Demirtaş’la ilgili yürütülen yargı sürecini köşesine taşıdı.

Demirtaş’la ilgili yargılamalarda 6 yıl boyunca kimi hakimler ve savcıların yargı mensubu gibi değil, “cezaevinde tutma uzmanı” gibi çalıştığını belirten Terkoğlu, davalarını yöneten “son dönemin meşhur siyasi davalar savcısının” Erdoğan için cezaevinde verilen bir mangal partisine katıldığına dikkat çekti.

Terkoğlu’nun “Saray’ın Demirtaş planı” yazısından bir bölüm şöyle:

“Ankara’da, Demirtaş davalarını yöneten de son dönemin meşhur siyasi davalar savcısı. Evlilik kutlaması dahil sık sık Erdoğan’la Saray’dan fotoğraf paylaşan, AKP’li siyasetçilerle buluşan, lüks hayatıyla tanıdığımız ünlü savcının “çekirdekten yetişme” hikayesi, kitapta şöyle yer alıyor:

“Erdoğan’ın kısa süren cezaevi serüvenindeki cezaevi savcısı ta kendisiydi. Hatta o dönemde, Erdoğan için cezaevinde verilen bir mangal partisine de katılmıştı.”

Demirtaş ile siyasi kavgaya girişebilirsiniz. Ona karşı en sert siyasi söylemi kullanabilirsiniz. Gazetelerde, televizyonlarda eleştirebilirsiniz. Ancak bir zamanlar öyle olan yargıyı, şimdi böyle kullanırsanız, hem ülkeye hem Cumhuriyet’e zarar verirsiniz.

Davaların kurgusu, Demirtaş’ı siyasetin dışına itmek için, yargının açık bir şekilde kullanıldığını gösteriyor. Demirtaş’ın, terörle mücadele ya da devletin bekası için değil, Erdoğan’ın seçimlerde elini rahatlatmak için yargılandığı anlaşılıyor. Demirtaş hakkındaki hükmün, 2023 seçimlerine giremeyecek şekilde kurgulanması bile çok şey söylüyor. 28 Şubat ya da Gezi davaları gibi….

Fethullahçıların başlattığı işi iktidarın aparatları sürdürüyor. “Kullanışlı adalet”, adaletsizliğin yolu oluyor. Her kapıyı açtığınız anahtara güvenmeyin. Ya bir gün sizin kapınızı da aralarsa…”

Paylaşın

Demirtaş, En Zayıf Hissettiği Tek Anı Anlattı

Edirne F Tipi Cezaevi’nde tutuklu bulunan eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın uzun süre basın danışmanlığını üstlenen Zınar Karavil’in kaleme aldığı “Demirtaş’ın Beyaz Sandalyesi” Dipnot Yayınları’ndan çıktı.

Sinemacı ve eski HDP milletvekili Sırrı Süreyya Önder’in önsözünü, Demirtaş’ın sonsözünü yazdığı kitap, HDP’nin barajı aştığı 7 Haziran 2015 seçimlerinden tutuklanarak cezaevine konulduğu 4 Kasım 2016 aralığında yaşanan dönemi ve cezaevinde yaşadıklarını anlatıyor.

Gazete Duvar’dan Serkan Alan’ın aktardığı kitapta, eski HDP Eş Başkanı Selahattin Demirtaş’ın evinden gözaltına alınıp götürülürken kızları Delal ve Dılda’ya sarıldığı anlara dair detaylar da yer aldı. Küçük kızı Dılda’nın tam kapıdan çıktığı esnada, “Baba gitme” dediğini söyleyen Demirtaş, “Kendimi en zayıf hissettiğim tek an o andı diyebilirim” dedi. Demirtaş, gitmeden kızına tekrar sarılarak “Döneceğim” dediğini aktardı.

Yüksekdağ cebindeki parayı Demirtaş’la bölüştü

Gözaltına alınmasının ardından hakkında tutuklama kararı verilen Demirtaş, cezaevine götürülmeden önceki bir anısını da kitapta anlattı. Diyarbakır Adliyesi’nden tutuklama kararı çıkınca dönemin HDP Eş Başkanı Figen Yüksekdağ’ın cebinden iki tane 200 lira çıkarıp birini kendine verdiğini, üstünde hiç paranın olmadığını söyleyen Demirtaş, “Cezaevindeki ilk gün, kantinden acil ihtiyaçları alabilmek için para gerekiyormuş meğerse. Tabii kendisi deneyimli olduğu için bunu biliyor. Gerçekten de acil ihtiyaçlarımı o 200 lirayla alabildim kantinden” dedi.

Yazar Karavil bu anıya, “Eş başkanlar, paralarını da eşit bir şekilde bölüşmüşlerdi” notunu düştü.

Kitapta Demirtaş’ın Diyarbakır Adliyesi’nde verilen tutuklama kararı sonrası Edirne Cezaevi’ne götürülüş sürecinde yaşadıkları da yer aldı.

Edirne Cezaevi’ne götürüleceğinin son anda kararlaştırıldığını söyleyen Demirtaş yaşananları şöyle anlattı:

“Biz Diyarbakır Adliyesi’nden çıkana kadar, sevk yazımızda Kandıra Cezaevi yazıyordu. Tam adliyeden çıkmak üzereyken TEM Müdür Yardımcısı geldi ve benim yanımda, kâğıdın üzerindeki Kandıra yazısını çizip Edirne yazdı. ‘Ne oldu?’ diye sordum ‘Son anda emir değişti’ dedi. Edirne Cezaevi’nin önünde birkaç dakika, gardiyanların kapıyı açmasını bekledik. Bu arada polisler sürekli demir kapıyı çalıyorlardı. Bir ara ‘İçeride yoklar galiba. Gidelim’ diye espri yaptım. Tam o sırada kapıyı açtılar. Bir anda hayalet görmüş gibi oldular çünkü dediğim gibi, beni beklemiyorlardı. Son derece nazik davranarak işlemlerimi hızla bitirip kalacağım hücreye götürdüler beni. ‘Aç değilim’ dememe rağmen bolca yemek de bıraktılar. Çok yorgundum. On dakika sonra kıyafetlerim üzerimde uykuya daldım.”

2017 yılında 2. Süleymaniye Uluslararası Film Festivali’nde Demirtaş’a Ahmet Kaya Ödülü verilmişti. Cezaevinde bu ödüle değer görülen Demirtaş, Ahmet Kaya’yı kendine çok yakın hissettiğini, Magazin Gazetecileri Derneği gecesinde yaşananlar karşısında sessizce gözyaşı döktüğünü belirterek, “Onu o kadar sahipsiz bırakmamalıydık” diyor. Henüz yayınlanmamış bestelerinin birçoğunu Ahmet Kaya’dan etkilenerek yaptığını söyleyen Demirtaş bir de hayalini anlattı:

“Çıktığımda şayet kendileri de isterlerse Ahmet Kaya’nın kızı Melis ile benim kızlarım Delal ve Dılda ile birlikte bir stüdyoya gitmek ve hep birlikte çalıp söyleyerek bir Ahmet Kaya şarkısı kaydetmek…”

Demirtaş: Cezaevinde çıplak arama yapılmak istendi

HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun gündeme getirdiği cezaevlerinde ‘çıplak arama’ ile HDP eski Eş Genel Başkanı Demirtaş da karşılaştı. Sincan Cezaevi’ne götürüldüğünde çıplak arama yapılmak istendiğini söyleyen Demirtaş yaşadıklarını, “Sincan Cezaevi’ne götürüldüğümde çıplak arama yapılmak istendi. Şiddetle karşı çıktım. ‘Siz gidin Cumhurbaşkanınız Adalet Bakanınız gelsin. Eğer onlar ceketimi çıkarmayı başarırlarsa siz de çıplak arama yapabilirsiniz’ dedim. Bunun üzerine ceketimin çıkarılmasından bile vazgeçtiler. Böylece arama yapılmadan sadece x-ray cihazından geçerek cezaevine girdim” sözleriyle aktardı.

Demirtaş tutuklanmasının ardından yargılandığı bazı davalar için duruşmalara uçakla götürülürken de kelepçe zorlamasıyla karşılaştı. Her defasında 30 kadar rütbeli jandarma görevlisinin kendine eşlik ettiğini belirten Demirtaş, yaşadığı bir kelepçe dayatmasıyla ilgili ise şunları anlattı:

“Duruşmaya götürülürken Ankara Esenboğa Havalimanı’nda uçağın arka kapısından indirilmeden önce jandarma komutanı bileklerime kelepçe takmak istedi. Bir baktım aşağıda apronda Anadolu Ajansı ve polis kamerası bekliyor. Bunun üzerine sert tepki gösterdim, uçaktan inmeyeceğimi söyledim. ‘Ya beni yaka paça indirirsiniz kıyamet kopar ya da bırakın kelepçe takmayı koluma dahi girmeyeceksiniz, o şekilde ineceğim uçaktan’ dedim. Gittiler aşağıda epey uzun bir süre tartıştılar ve en son isteğimi kabul etmek zorunda kaldılar. Uçağın merdivenlerinden normal şekilde inip ring aracına bindim.”

”Kelepçe takmaktansa Covid’ten ölmeyi tercih ederiz”

Demirtaş kitapta kelepçe dayatması ile Covid-19 salgını olduğunda bir kez daha karşı karşıya kaldığını anlattı. Aşı için hastaneye götürülmek istendiğinde “Kelepçe takmaktansa Covid’ten ölmeyi tercih ederiz” dediğini ve cezaevine geri döndüğünü söyledi. Demirtaş 15-20 gün sonra kelepçesiz götürülerek aşısını olabildi.

Demirtaş, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) kendisiyle ilgili aldığı karara ilişkin muhalefet partilerinin genel başkanlarına hitaben Şubat 2021’de bir mektup gönderdi. Demirtaş mektubunda muhalefete ‘barış ve huzur için birlikte mücadele’ çağrısı yaptı.

Demirtaş’ın mektup gönderdiği liderlerden biri de CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’ydu. CHP lideri Kılıçdaroğlu sık sık ‘güçlendirilmiş parlamenter sistem’ vurgusu yaptığı Demirtaş’a mektubunu şu ifadelerle tamamladı:

“Şefkatinizden ve sıcaklığınızdan mahrum büyüyen ancak eminim ki sizinle gurur duyan kızlarınız Dılda ve Delal’e Kemal Amcaları olarak, aracılığınızla sevgilerimi iletiyorum.”

Paylaşın

‘Yedili Masa’da Hedef Genişleme

HDP’nin ‘Geniş Demokrasi İttifakı’ oluşturma çağrısıyla bir araya gelen Türkiye İşçi Partisi, Emek Partisi, Toplumsal Özgürlük Partisi, Emekçi Hareket Partisi, Halkevleri ve Sosyalist Meclisler Federasyonu’nun oluşturduğu ‘7’li masa’ çalışmalarına devam ediyor.

İkinci toplantısının ardından her siyasi yapıdan temsilcilerin belirlenmesi kararı alarak ortak çalışmalar üreten 7’li masa geçen beş aylık süreçte 6’nın üzerinde toplantı yaptı. Edinilen bilgiye göre 7’li masada olan her siyasi yapının katkısıyla ortak deklarasyon hazırlanıyor. Masanın büyümesini hedefleyen ve Türkiye’nin yakın dönemine dair mesajlar içermesi beklenen ortak deklarasyonun birkaç ay içerisinde kamuoyuna açıklanması amaçlanıyor.

Serkan Akan’ın Gazete Duvar’da yer alan haberine göre, 7’li masa bugüne kadar sahada, “ortak mücadele” vurgusuyla çalışmalar üretti. Newroz, 8 Mart ve 1 Mayıs’ta alanlarda olan 7’li masanın ortak çalışmalarına bu çerçevede devam edeceği öğrenildi.

Edinilen bilgiye göre, 7’li koordinasyon haziran ayı içerisinde “Hafıza, Hakikat, Hesaplaşma” konulu iki gün sürecek bir konferans hazırlığını da tamamlamak üzere. Konferans kapsamında AK Parti iktidarının 21 yıllık döneminde gündeme gelen iş cinayetlerinden mafya ilişkilerine kadar birçok konu başlığı masaya yatırılacak.

 “İlkeler manzumesi” çalışmaları bir “deklarasyon” olarak duyurulacak

HDP, EMEP, TİP, EHP, TÖP, Sosyalist Meclisler Federasyonu ve Halkevleri’nden oluşan 7’li koordinasyon, bir süredir, “Siyasi bir ortak mücadele programı çalışmalarını” sürdürüyor. 7’li yapının ortaklığını kamuoyuna yansıtacak “ilkeler manzumesi” çalışmaları bir “deklarasyon” olarak duyurulacak.

HDP’nin de aralarında olduğu siyasi parti ve yapılar kendileri adına geçmişte açıkladıkları “tutum” belgelerini bu kapsamda ortaklaştırma kararı aldı. Edinilen bilgiye göre Türkiye’nin yakın geleceğine dair temel meseleler üzerine ortak çerçevede uzlaşılan bir metin kaleme alınacak ve kamuoyuna açıklanacak.

Aynı masada olan 7’li yapının “ortak kesişim” noktalarının açığa çıkacağı metinde, kadın, yoksulluk, barış, demokrasi, ekoloji, gibi temel başlıklar yer alacak. “Ortak yönelim, ortak tutum, Türkiye’nin yakın geleceğinin şekillenmesine hizmet edecek mücadele” çerçevesinde inşa edilen metin, 7’li masanın genişlemesine dair de “çağrı” niteliği taşıyacak.

7’li masanın hazırlayacağı ortak metnin birkaç ay içerisinde tamamlanması hedeflenirken, seçim sürecine dair de mesajlar yer alacak. Kuruldukları ilk günden bu yana “Seçim ittifakı için seçim tarihinin netleşmesi gerekli” vurgusu yapan 7’li masa, ortak metinde tam anlamıyla bir seçim ittifakı çerçevesi çizmeyecek fakat sandık ve seçim güvenliğine dair ortak çalışmanın yol haritasını belirleyecek.

Paylaşın

HDP’li Buldan’dan Çok Sert ‘Konser Yasağı’ Tepkisi

Partisinin Meclis’teki grup toplantısında yaptığı konuşmada Kürtçe müzik yasağına tepki gösteren HDP Eş Genel Başkanı Buldan, “Kürt düşmanlığında adeta yarış içerisindeler. 15 Mayıs Kürt dil bayramıydı, etkinlikleri engellemeye çalıştırdılar. Halkımız her şeye rağmen Kürt dil bayramını kutladı. AKP’nin Kocaeli Derince Belediyesi eliyle Kürt sanatçı Aynur Doğan’ın konserini yasakladılar. Çayırova Belediyesi, Amed Şehir Tiyatrosu’nun tiyatrosunu engelledi. Konser, tiyatro, etkinlik, miting yapmak yasak, tweet atmak yasak” dedi.

Haber Merkezi / Buldan, konuya ilişkin açıklamasının devamında, “Fiili bir OHAL uygulanıyor. İnkarcı iktidara diyorum ki, Kürt halkı sizin zihniyetinizdekilerle geçmişte nasıl mücadele ettiyse, bugün de aynı zihniyete karşı direnmesini biliyor ve başaracak. Geçmişte de Kürt diline, şarkısına nasıl sahip çıkıldıysa bugün de Kürtler kendi diline daha fazla sahip çıkmaya devam edecek. Kürtçe yaşayacak, Kürtçe ezgiler daha gür çıkacak ama siz yok olacaksınız, silineceksiniz!” ifadelerini kullandı.

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Eş Genel Başkanı Pervin Buldan, partisinin grup toplantısında gündeme ilişkin açıklamalarda bulundu. Buldan’ın açıklamaları şöyle;

“Konuşmama başlamadan önce Perşembe günü annesini kaybeden Eş Genel Başkanımız Sevgili Mithat Sancar’a ve tüm ailesine Halkların Demokratik Partisi adına başsağlığı ve sabır diliyorum. Münire annemize de Allah’tan rahmet diliyorum. Ruhu şad, mekanı cennet olsun, nur içinde yatsın.

“Kayıpların hesabını her gün sormaya devam edeceğiz”

17 ve 18 Mayıs vesilesiyle, ölüm yıldönümlerinde devrimci önderlerden İbrahim Kaypakkaya ve Dörtler şahsında zulme ve işkenceye direnen, halkların özgürlük ve eşitlik mücadelesine ışık olan tüm devrimcileri saygıyla anıyorum. 17-31 Mayıs Uluslararası Kayıplar Haftası dolayısıyla gözaltında kaybedilenleri bir kez daha saygıyla anıyorum. Ömürlerini kayıpları arama mücadelesine adayan Cumartesi Annelerini de buradan selamlıyorum ve sevgilerimi gönderiyorum. Kayıpların akıbetini ve hesabını her gün sormaya, adaleti aramaya devam edeceğiz. Ta ki hakikatle yüzleşilene ve gerçek adalet sağlanana dek. Toplumsal hafıza ve vicdanlar kayıpların üzerinin kapatılmasına, sorumluların unutulmasına asla izin vermeyecek. Asla unutturmayacağız!

“Aysel Doğan bir barış savunucusuydu”

Geçtiğimiz hafta aramızdan ayrılan Sevgili Aysel Doğan’a Allah’tan rahmet, bütün sevenlerine, ailesine ve yoldaşlarına başsağlığı dileklerimi iletiyorum. Aysel Doğan ömrü cezaevlerinde ve sürgünde mücadeleyle geçen bir barış savunucusuydu. 1999 yılında Türkiye’ye gelen Barış Grubu içerisinde yer alan bir kadın arkadaşımızdı. O dönem tutuklandı ve cezaevi koşullarında kanser oldu. Hastalığının ağırlaşması üzerine kamuoyunun baskısı sonucu tahliye edildi. Tedavi olmak üzere Avrupa’ya gitti ve sürgünde yaşamını yitirdi. Cumartesi günü Dersim’de ailesi, akrabaları, arkadaşları ve yoldaşları defin törenine katılmak üzere bir araya geldi. Ancak kolluk güçleri cenazenin aile evine götürülmesine, aile evinin önünde helalleşilmesine engel oldu. Yetinmediler, Aysel Doğan’ın cenazesini kaçırdılar. Mezarlık alanına zırhlı araçları yığdılar. Mezarlığa gelmek isteyen halka gaz ve tazyikli suyla saldırdılar.

“Aysellerin barış rüyası bu ülkede yaşam bulacaktır”

Bu eziyeti yapanları, emri verenleri ve arkasındaki siyasi sorumluları şiddetle kınıyorum. AKP iktidarının iki yüzlü politikası, Kürt düşmanlığı, kadın düşmanlığı bu saldırıda bir kez daha ama en açık ve aleni şekilde ortaya çıkmıştır. Cenazeye işkence yaptıran, ölüye saygısı olmayan bir zihniyet olarak bir kez daha tarihin karanlık sayfalarındaki yerlerini aldılar. Bizler ölüye saygıyı ve adaleti bu kadim topraklarda mutlaka tesis edeceğiz ama bunu AKP’ye rağmen başaracağız. Aysel Doğan’ın ölü, Aysel Tuğluk’un hasta bedenine savaş açan Kürt düşmanı iktidar bilmelidir ki, bu düşmanlıklarınızla ve zulümlerinizle asla sonuç alamayacaksınız. Ne bize ne de halkımıza bir milim geri adım attıramayacaksınız! Sizin kötülük düzeniniz değil, Aysellerin barış rüyası bu ülkede yaşam bulacak. Bu da bizim Aysellere sözümüz olsun!

“Halkın karşısına çıkacak yüzleri kalmadı

Bir cenazede tanık olduğumuz bu saldırganlık ve ölü bedenden duyulan korku, kaybetmekte olan iktidarın siyasal psikolojisini ortaya koymaktadır. Evet, halkı ikna edecek bir hikâyeleri ve halkın karşısına çıkacak bir yüzleri kalmadığını hepimiz biliyoruz. Yol açtıkları ekonomik yıkımı, geçim derdini, ekmek krizini örtmek için her gün yeni bir hukuksuzlukla, yeni bir kumpasla, yeni bir kötülükle toplumun karşısına çıkmaya devam ediyorlar. Bunların gündemlerinde ülke sorunları asla yoktur. Tek dertleri kendi koltuklarıdır, rantlarıdır.

“Kürt düşmanlığında yarış yapıyorlar”

Bir bakıyorsunuz bir muhalif siyasetçiye ceza veriliyor, bir bakıyorsunuz sosyal medyayı engelleme yasasını toplumun gündemine yerleştirmeye çalışıyorlar. Bunlar yetmiyor bu kez en iyi bildikleri şeyi yapıyorlar; Kürt ve Kürtçe düşmanlığına her gün yeni bir halka ekliyorlar. Kürt düşmanlığında adeta bir yarış içerisindeler! 15 Mayıs Kürt Dil Bayramı’ydı. Diyarbakır ve İstanbul’da yapılmak istenen etkinlikleri engellemeye çalıştılar. Ancak halkımız her şeye rağmen Kürt Dil Bayramını kutladı. Yetmedi, AKP’nin Kocaeli Derince Belediyesi eliyle Kürt sanatçı Aynur Doğan’ın konserini yasaklattılar. Yasağa doymadılar, AKP’li Kocaeli Çayırova Belediyesi Amed Şehir Tiyatrosu’nun “Don Kixot” oyununu, Muş Valisi de Metin Kemal Kahraman’ın konserini engellediler. Konser yasak, tiyatro yasak, sanat yasak, miting yapmak, tweet atmak, etkinlik yapmak yasak. Adeta fiili bir OHAL uygulandığını artık herkesin görmesi ve bilmesi gerekiyor. Yasaklarla mücadele yalanıyla yola çıkan AKP, tarihin en yasakçı iktidarı oldu. Yasakçılar, asimilasyoncular, inkârcılar! İktidara diyorum ki; Kürt halkı sizin zihniyetinizdekilerle geçmişte nasıl mücadele ettiyse ve onlara karşı nasıl direndiyse bugün de aynı zihniyete karşı direnmesini de mücadele etmesini de biliyor ve bunu da başaracak. Geçmişte Kürt diline, şarkısına, stranına, dengbejine nasıl sahip çıktıysa bugün de Kürtler kendi diline ve kültürüne daha fazla sahip çıkmaya devam edecek. Bu da size dert olsun.

“Kürtçe yaşayacak, Kürtçe ezgiler daha gür çıkacak ama siz yok olacaksınız”

Kürtçe ezgiler geçmişte Evdalê Zeynikê’nin sesinden çağıldayıp bugün Aynur’un çığlığına ulaştı. Katliamlar, yasaklar, sürgünler, savaşlar bu sesi, bu dili yok edemedi. Siz de yok edemeyeceksiniz. Kürtçe yaşayacak, Kürtçe ezgiler daha gür çıkacak ama siz yok olacaksınız, siz silineceksiniz! Dilimizi de yaşamımızı da bu ülkeyi de mutlaka biz özgürleştireceğiz. Siz de yasaklar çukurunuza, çöplüğünüze gideceksiniz. Daha fazla terfi ve koltuk için Kürtçe konserleri, tiyatroları yasaklama yarışına giren Saray emrindeki valilere, kaymakamlara, belediye başkanlarına, mülki idarecilere sesleniyorum: Sizi besleyen o iktidar koltuğunda kalmayacak ki siz koltuk kapasınız. Yarın bu iktidar gittiğinde hepiniz o koltuklardan birer birer düşeceksiniz ve sudan çıkmış balığa döneceksiniz. Aha da buraya yazıyorum!

“Newroz’da 1 milyona sıfır yenildiniz, futbol topuna dahi savaş açıyorsunuz”

Futbol topuna dahi savaş açan bu anlayış dün de Diyarbakır’da Amedspor-Tarsus İdman Yurdu maçı öncesi, Amedli taraftarlara gazla ve tazyikli suyla saldırdı. Stadyumun hınca hınç dolu olmasına tahammül edemediklerini bir kez daha gördük. Halen Newroz’un sancısını yaşadıklarını da biliyoruz elbette. Buradan diyorum ki, eğer amacınız halkla, Amedlilerle maç yapmaksa, Newroz’da bir maç yapmaya kalkıştınız ve 1 milyona sıfır yenildiniz. Daha neyin peşindesiniz, doymadınız mı yenilgiye? Evet, tabii bunların Kürt düşmanlığı sadece içeride değil, uluslararası alanda da tam sürat devam ediyor. Diplomasilerini de Kürt karşıtlığı üzerinden yaptıklarını her gün görüyor ve tanıklık ediyoruz.

“Kaybettikleri İstanbul seçimlerinin intikamını yargı eliyle alıyorlar”

Dış politikada bunları yaparken içeride de bir yandan sığınmacılar üzerinden nefret iklimini körüklüyorlar, diğer yandan da toplumsal talepleri bastırmak için her gün korku ve sindirme siyaseti, yargı kumpasları üretmeye devam ediyorlar. Saray’ın siyasi ajandasına göre karar veren bir partili yargı sistemi kurdular ve bu yargı düzeniyle seçim kampanyası yürütüyorlar. Kendileri halkın içine inemeyince, partili hâkim ve savcılarını sahaya sürdüler. İşte en son Sevgili Canan Kaftancıoğlu’na verilen ceza da aynı mantığın bir sonucudur. Kaybettikleri İstanbul seçimlerinin intikamını yargı eliyle almak için Kobanî ve kapatma davalarını açtılar. Gezi Davasında hukuksuzca insanlara ceza yağdırdılar. Yenilgiyi bir türlü hazmedemediler çünkü. Yargı süsü verilmiş siyasi kararları bir de hukuk diye halka yutturmaya kalkışıyorlar. AKP Genel Başkanı geçenlerde Gezi Davasıyla ilgili olarak “Kusura bakmasınlar bizde yargı bağımsız.” dedi.

“Uçan kuştan, esen yelden korkuyorsunuz ama nafile, ne yaparsanız yapın gidecekseniz”

Sanki ortada gerçekten bağımsız bir yargı, işleyen bir hukuk varmış gibi AKP Genel Başkanının bu yargıya sahip çıktığını bir kez daha duyduk. Bağımsız dediğiniz yargının elindeki Cemal Kaşıkçı dosyasını bir balya dolar için satan siz değil misiniz? Arap Emirliklerinden döviz gelsin diye kendi içinizde kaç gündür birbirinizi yediğinizi görüyoruz. Hukukun üstünlüğü endeksinde Türkiye’yi 139 ülke arasından 117’nci sıraya yerleştiren sizin hukuksuzluklarınız değil mi? Geçin bu lafları! Çünkü, sizdeki bağımsız yargı ve hukukun üstünlüğü asla değildir. Sizdeki yalanın, hukuksuzluğun ve kumpasların üstünlüğüdür. Kararlar o mahkemelerde değil Saray’da verilmektedir. Asıl duruşmalar da Saray’da yapılmaktadır. Siyaseten yaşadığınız erimeyi yargı gücüyle durdurma gayreti içinde olduğunuzu gayet net görüyoruz. İtiraz eden herkesten, uçan kuştan, esen yelden korktuğunuzu da biliyoruz. Ama nafile, ne yaparsanız yapın gidecekseniz, gideceksiniz, gideceksiniz! Ne siyasi mahkemeleriniz ne kumpaslarınız ne SADAT’larınız ne de hileleriniz sizi kurtarmaya asla yetmeyecektir.

“İktidarın savaş politikasına karşı sessiz kalmak rejimin devamına hizmet eder”

Burada özellikle şunun altını çizmek istiyorum. Tüm toplumu ve demokrasiyi hedef alan bu karanlığı durdurmanın yolu birlikte mücadeleden geçer. Özellikle siyasal muhalefet tam bir yol ayrımındadır. HDP ve demokrasi güçleri saldırıya uğrarken, HDP’li belediyelere kayyımlar atanırken çekingen davrananlar, söz kuramayanlar, “ama fakat” diyenler bugün bu saldırı dalgasının bizzat muhatabıdır. Sessizlik karanlığı, ortak ve güçlü refleks ise aydınlığı büyütür. İktidarın kendi bekası için yürüttüğü savaş politikasına karşı sessizlik, bu baskı ve zulüm rejiminin devamına hizmettir. Bu hakikatin de net bir biçimde görülmesi gerekir.

“Büyük değişimi başarmak için büyük yürümenin zamanıdır”

Sürekli güç toplama arayışında olan iktidarın ülke yararına olmayan iç ve dış politikasına bir bütün olarak karşı çıkılması tüm muhalefetin ortak sorumluluğudur, ortak görevidir. O yüzden iktidarın her gün çoğalttığı adaletsizliklerin ve zulümlerin karşısında barışın sesini, cesareti ve mücadeleyi daha fazla büyütmemiz gereken en önemli süreçlerden geçiyoruz. İşte HDP tam da bunun mücadelesini, yani demokrasiyi, hukuku ve adaleti ayağa kaldırma mücadelesini yürütüyor, yürütmeye de devam edecek. Zaman cesarette, ortak demokrasi hedefinde ve ilkelerde buluşma zamanıdır; büyük değişimi başarmak için büyük yürüme zamanıdır. Halka her alanda dibi yaşatan bu organize kötülük düzenine karşı ortak mücadelenin zirvesini gösterme zamanıdır. HDP bunun sözü ve gücü olmaya devam edecektir.

“Bu iktidarın kadına yönelik şiddetle mücadele etmesi mümkün değildir”

İşte ortak mücadelenin en güzel örneği kadınların mücadelesidir, kadınların ittifakıdır. Bakın geçen hafta, Meclis’te kadına yönelik şiddetin önlenmesiyle ilgili bir yasa çıkardılar. Bu yasayı hazırlarken kadınların, kadın kurumlarının, örgütlerinin görüşlerini almadılar. Her zaman olduğu gibi oldu bittiye getirdiler. Her zaman söylüyoruz; kadına yönelik şiddetle mücadelede tek çözüm yalnızca cezalandırma değildir. Cezalandırma ancak önleme ve destek politikaları, etkin soruşturma ve kovuşturma süreçleriyle birlikte anlam kazanır. İstanbul Sözleşmesini fesheden, gözünü 6284 Sayılı Kanun ile yoksulluk nafakasına diken bir iktidarın kadına yönelik şiddetle mücadele etmesi elbette mümkün değildir. Bunun örneklerini her gün görüyoruz ve yaşamaya devam ediyoruz. Daha birkaç gün önce Silopi’de vahşice katledilen Sakine Kültür’ün yakılmış cesedi bulundu. Katil elbette ki tanıdık biri! Şırnak Özel Harekât Başkanı çıktı. Özel savaş elemanı. Yani “iyi çocuklardan” biri. Bu yapının iktidarla, SADAT’la, güvenlik mekanizmalarıyla ilişkisinin sabit olduğunu yaptığımız araştırmalarda öğrendik. Bu katiller cesaretlerini cezasızlıktan ve iktidarın kadın düşmanı politikalarından alıyor.

“Ayşe Acar’ı hedef alan şiddetten cesaret alan erkek yargı Kaftancıoğlu’na yönelebilmektedir”

Bir başka örnek. Erkek yargı, Pınar Gültekin’in katillerinden çok, adil bir yargılama için mücadele eden yaslı annesiyle uğraşıyor. Anne hakkında dava açtılar. İşte AKP yargısının ibretlik fotoğrafı daha ortaya çıktı. Biliyorsunuz Ankara’nın göbeğinde Genel Merkezimizin önünde Kürt ve kadın düşmanı bir kolluk görevlisi Kadın Meclisi Sözcümüz Ayşe Acar Başaran’ı açıkça tehdit etti. Ortada bir soruşturma başlatacak bir savcı yok, bulunamıyor! Bulunamaz da. Çünkü hepsi işbirliği içinde. Sevgili kadın yoldaşlarım, kadına yönelik şiddete bütünlüklü bakmazsak bu şiddete son veremeyiz. Kadına yönelik şiddetin hepsi birbirinden güç almaktadır. Pınar Gültekin’e yönelen şiddetle, Pınar’ın annesine yönelen şiddet arasında bir bağ vardır. Tıpkı Ayşe Acar Başaran’a yönelen şiddetle Canan Kaftancıoğlu’na yönelen yargı şiddeti arasında bağ olduğu gibi. Ayşe Acar’a yönelen şiddetten cesaret alan erkek yargı Canan Kaftancıoğlu’na çok kolay yönelebilmektedir. Bunu herkes görmeli ve iyi anlamalıdır.

“Meydanı bu erkek düzene de erkek yargıya da erkek katillere de asla bırakmayacağız”

O nedenle kadınların ortak mücadelesi bizler için hayatidir ve hatta kadınlar için bir ölüm kalım meselesidir. Ne pahasına olursa olsun bu mücadeleyi mutlaka kazanacağız! Meydanı bu erkek düzene de erkek yargıya da erkek katillere de asla bırakmayacağız. Sizden asla korkmuyoruz. Erkek devletin gücüne dayanarak kadınları katledenler ve arkasındakiler bilsin ki, kadınların da büyük bir mücadele gücü vardır, direniş gücü vardır, hesap sorma gücü vardır. Ve bu güç karşısında kesinlikle yenileceksiniz. Az kaldı, kadınlara hesap vereceğiniz günler çok yakındır. Kadın mücadelesini bir kez daha buradan selamlıyorum.

“AKP iktidarında kayıtlı çiftçi sayısı 2 milyon azaldı”

14 Mayıs Dünya Çiftçiler Günüydü. Ancak ülkemizdeki çiftçiler için o gün bir bayram değil yas günüdür. AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılında kayıtlı çiftçi sayısı yaklaşık 2,5 milyon iken, 2022 yılında bu sayı 500 binin altına düşmüştür. 2002 yılında yaklaşık 2,5 milyar TL olan çiftçi borcu, 2022 yılında 200 milyar TL’yi aşmıştır. Çiftçiyi tasfiye eden politika, iktidarın bu ülkeyi babasının çiftliği gibi yönetme anlayışından kaynaklanmaktadır. İlkokul kitaplarında çocuklara tahıl ambarı olarak anlatılan bu ülke, AKP’nin organize ettiği bu büyük kötülük politikalarıyla koca bir moloz alanına dönmüştür. Bu kara tablonun sebebi AKP’nin tarlaları, tohum ekilecek toprak yerine beton dikilecek, talan edilecek, rant sağlanacak boş arazi olarak görmesidir. Çiftçiye verilmeyen kaynakların nerelere gittiğini bilmeyen kalmadı bu ülkede. İşçilere şükredin, halka sabredin diyen iktidar, Ahlat’taki sarayın yanına şimdi de bakanlık konutları yaptırmaya başladı. Yani yandaş müteahhitlere yeni bir rant tesis ettiklerinin farkındayız. Halk kirasını ödeyemiyor, bunlar halkın vergileriyle kendilerine konfor binaları dikmeye devam ediyor.

“Gaspçı, utanmaz zihniyetin Türkiye’yi getirdiği nokta gıda krizidir, açlıktır”

İçi boş tostla, deposu boş traktörle, kaynamayan tencereyle, ödenemeyen kiralarla bir sefalet ülkesi yaratan bu gaspçı, bu utanmaz zihniyetin Türkiye’yi getirdiği nokta kaçınılmaz olan bir gıda krizidir, kısacası açlıktır. Bu düzeni durduramazsak eğer ekmek bulamayacak hale gelecek, büyük bir açlık ve yoksulluk halini hep birlikte yaşayacağız. Vatandaşın biri, demir 1 liraları toplamış ve hurdacıya kiloyla satmış. TL’ye hakaret ettiği gerekçesiyle anında vatandaşa ceza kestiler. TL’yi değerini düşürerek hurdaya asıl çevirenin AKP olduğu gerçeğini hiç kimsenin unutmaması gerekir. Ama vatandaşı suçluyorlar. Merkez Bankasını, Hazineyi hurdalığa çevirenlerin kendileri olduğunu unutuyorlar ve inkar ediyorlar. En büyük hurdacı da bu iktidardır, AKP iktidarıdır. Türkiye hakları bu bilinç ve anlayışla ilk seçimde sandığa gidecek “artık yeter” diyecek, “edi bese” diyecek. Bundan hiç kimsenin kuşkusu olmasın.

“Her yeri ‘yeter artık’ seslerinin yükseldiği itiraz alanlarına dönüştürmeliyiz”

Bunun için diyoruz ki; bu iktidarın soygunlarından, yalanlarından kurtulmanın yolu mutlaka vardır. Tarlasını ekemeyen çiftçi, ay ortasını getiremeyen işçi, ekmek parası için her gün sokaklarda iş arayan işsiz, yarına dair umudu kalmayan genç, sefalete mahkûm edilen emekli, kirasını, faturasını ödeyemeyen, market raflarına bakıp ihtiyacını alamayan insanlar, hep birlikte sesimizi de itirazımızı da büyütmeliyiz. Çarşıyı, pazarı, meydanları, fabrikaları, sokakları, tarlaları “yeter artık” seslerinin yükseldiği itiraz alanlarına hep birlikte dönüştürmeliyiz. Birlikte mücadele ile birlikte değiştireceğiz seslerini her yerde mutlaka ama mutlaka buluşturmalıyız. Yan yana olursak, söz ve mücadele birliği yaparsak bu düzeni değiştirir ve birlikte büyük kazanımlar elde ederiz. Halk olarak alım gücümüz kalmadı, geçim gücümüz kalmadı ama önemli ve büyük bir gücümüz var; mücadele gücümüz, direnme gücümüz, değişim gücümüz. Yarınlarımızı kazanabiliriz. Adaletli ve onurlu bir yaşamı kazanabiliriz. Gasp edilen tüm haklarımızı elbette ki kazanabiliriz ve kazanacağız da. Yılgınlık yok, umutsuzluk hiç olmamalıdır. Mücadele var, direniş var, dayanışma var. Sorunları da iktidarı da çözecek toplumsal irademiz var. Gücümüze inanalım, güvenelim.

“3 Temmuz’da yapacağımız 5. Olağan Büyük Kongremizden önce 7 bölgede konferanslarımızı yaptık” 

HDP, yarınların daha fazla çalınmaması, onurlu ve eşit bir yaşamın kurulması için mücadele etmekte, tüm saldırıları göğüslemektedir. Daha fazla büyümek, mücadelemizi tüm toplumsal kesimlere ulaştırmak için var gücümüzle çalışıyoruz ve çalışmaya da devam edeceğiz. Türkiye’nin yükselen umudu ve değişim gücü olma yolunda kararlı ve emin adımlarla ilerlemeye devam edeceğiz. Önümüzde büyük kongremiz var. 3 Temmuz’da gerçekleştireceğimiz 5. Olağan Büyük Kongremizden önce yedi ayrı bölgeyi kapsayan bölge konferanslarımızı tamamladık. Hem kadın hem de karma konferanslarımızı yaptık. Amed ve Çukurova’da son konferanslarımız gerçekleşiyor. 6-7 Haziran’da 4. Büyük Konferansımızı gerçekleştireceğiz. Bütün konferanslarımızda; toplumun ezilenlerinin aynı demokratik ittifak zemininde buluşması ve statükocu yaklaşımların tamamıyla dışında Üçüncü Yolda birleşerek Demokratik Cumhuriyetin yaşama geçmesi için demokratik mücadelemizin daha fazla büyütüleceği ve kesintisiz sürdürüleceği bir kez daha ilan edilmiştir.

“Her bir saldırınız HDP’yi daha da büyütecek, HDP değil ceberut iktidarınız kaybedecek”

HDP’nin yükselişine tahammülü olmayan iktidarın kolluk güçleri bugün Diyarbakır’da yapacağımız konferansı engellemek için büyük bir saldırı organize etti. Şu anda Diyarbakır’da arkadaşlarımız konferansı yapacakları yerin dışında, meydanda konferanslarını yapıyorlar. İşte HDP budur. Siz bize içeriyi yasaklarsanız bir dışarda mücadele ederiz ve direniriz. Konferanslarımızı ve toplantılarımızı kapalı alanlarda yasaklarsanız dışarıda yapmaya devam ederiz. Bu saldırıyı yapanları ve emir verenleri şiddetle kınıyorum, lanetliyorum. HDP’nin siyasetinden, halklaşmasından korkan iktidara diyorum ki; sizin hukuksuzluklarınız, saldırılarınız bizi ve halkımızı asla durduramayacaktır. Her bir saldırınız HDP’yi daha da büyütecektir. HDP’nin fikriyatı bu ülkenin her tarafına, toplumun tüm kesimlerine yayılmaya devam edecek. HDP değil ceberut iktidarınız mutlaka ama mutlaka kaybedecek, bunu da böyle bilin. Evet, bu zorlu ve uzun yürüyüşün ne olursa olsun sürdürüleceğini bir kez daha açıkça ilan ediyoruz. HDP, yeni ve onurlu bir yaşamın kurucu gücüdür, halkların ortak umududur. HDP, yarınların sözüdür. Karamsarlığa inat, herkesin yüzündeki gülüş, adımlarındaki cesarettir. Faşizme kaybettirmeye, Türkiye halklarına kazandırmaya HDP devam edecek. Yolunuz ve yolumuz açık olsun!”

Paylaşın

İsrail, Filistinlilere İşkence Etmeye Devam Ediyor

Filistin halkının “büyük felaket” olarak tanımladığı en-Nakba; Filistin halkının topraklarından sökülüp göçe zorlandığı 15 Mayıs 1948, aynı zamanda Filistinlilerin emperyalist devletler tarafından kendi kaderini tayin etme hakkının önüne set çekildiği de tarih.

Halkların Demokratik Partisi (HDP), “En Nakba” için yayınladığı basın açıklamasında, İsrail’in saldırı politikasının devam ettiğine dikkat çekti. Halklar ve İnançlar Komisyonundan Sorumlu Eş Genel Başkan Yardımcısı Tülay Hatimoğulları imzalı açıklama şöyle:

Açıklama şöyle:

“74’üncü yıldönümünde, İsrail devletinin uyguladığı sistematik saldırı politikası bugün halen devam ediyor. Filistin halkına olduğu kadar, başta Araplar olmak üzere diğer tüm bölge halklarının mücadelelerine karşı sınırsız şiddet, işgal ve savaş saldırıları onlarca yıldır sürüyor. Filistin-İsrail arasındaki çözümsüzlük giderek daha fazla derinleşiyor.

İsrail hükümetleri yeni yerleşim alanlarını uluslararası hukuka aykırı bir şekilde inşaya açarak Filistinlileri evlerinden etmeye devam ediyor. AKP iktidarı ise tüm bu zulme karşın; İsrail ile askeri, siyasi ve ekonomik anlaşmalar yapmaya devam ediyor. İkiyüzlü dış siyaset politikasını Filistin meselesinde de sürdürüyor, her geçen gün İsrail ile yaptığı ticaret hacmini artırmaya dönük hamleler yapıyor. Erdoğan’ın geçtiğimiz günlerde İsrail Cumhurbaşkanı Herzog ile görüşmesi sonrası birlikte çalışmaya devam edeceklerinin basına yansıması bunun son örneğidir.

Filistinli gazeteci Şirin Ebu Akile’yi katledip, cenazesine saldıran İsrail güçlerinin görüntüleri ile sürgünde hayatını kaybeden, dün Dersim’de memleketinde defnedilmek istenen siyasetçi Aysel Doğan’ın cenazesine yapılan saldırı görüntüleri; her iki devletin izlediği politikaların ne kadar aynı olduğunu gözler önüne serdi.

Türkiye-İsrail ticareti durdurulmalı, ikili ilişkiler gözden geçirilmeli ve bu iki yüzlü politikalara son verilmelidir. Başta Birleşmiş Milletler olmak üzere uluslararası toplum Filistin’de yaşanan zulmün son bulması için acil rol ve sorumluluk almalıdır. Yeni Nakba anlamına gelen “Yüzyılın Projesi”ne geçit verilmemelidir.

Filistin halkının ortak olmadığı hiçbir yol çözüm olamaz. Filistin sorunu ancak demokratik yöntemlerle ve onurlu bir barışla çözülür. Filistin ve tüm Ortadoğu halklarına dayatılan ulus-devlet anlayışının tekçi, katliamcı politikalarını reddediyoruz. Çözüm; halklar ve inançların özgür ve eşit koşullarda yaşayacağı, ortak yaşam modelleri ile mümkündür.”

Nakba hakkında

İsrail’in kurulması Filistinliler için katliam ve sürgün hayatının başlaması anlamına geliyor, Filistinliler her yıl bu günü Nakba (büyük felaket) adıyla anıyor.

Filistinlilerin Nekbe (Büyük Felaket) dediği, İsrail’in kuruluş yıldönümü  Filistinlilerin İsrail’in 1948 yılında kurulduğu tarihe atıfla felaket olarak niteledikleri olay. Nekbe 700 binden fazla Filistinlinin 1948’de topraklarından sürülmesinin adı. Sözcük ilk olarak Arap aydını Konstantin Zureyk tarafından Ağustos 1948’de ortaya atıldı.

Zureyk, Nekbe sözcüğünü ‘sürmekte olan’ olarak kullandı. Zira 500’den fazla Filistin köyünün yıkımı 1948’de değil, İsrail  işgali takip eden yıllar içerisinde gerçekleşti.

Her yıl, “Nekbe Günü” olan 15 Mayıs’ta Filistinliler evlerine dönme talebiyle gösteriler yaparken, mülteciler uzun süredir kayıp olan evlerinin anahtarlarını sembol olarak saklıyor.

Birleşmiş Milletler Yardım ve Kalkınma Ajansı’na (UNWRA) göre,  Ortadoğu ülkelerine dağılmış dört milyondan fazla kayıtlı Filistinli mülteci var.

Filistin resmi rakamlarına göre, İsrail tarafından işgal edilen Filistin topraklarında 1948 yılında 1 milyon 400 bin Filistinli yaşamaktaydı. Bu nüfusun 800 bini köylerinden çıkarılarak, Batı Şeria veya Lübnan, Ürdün ve Suriye gibi komşu ülkelere sürüldü.

An itibariyle tarihi Filistin topraklarında 11.8 milyon kişi yaşıyor. Yahudi nüfusun oranı yüzde 51 olmasına rağmen, söz konusu toprakların yüzde 85’inde yaşıyor. Geriye kalan yüzde 15’lik bölümde ise nüfusun yüzde 49’u, yani Filistin halkı hayatını devam ettirmeye çalışıyor.

El Cezire gibi kaynaklara göre, 1948’de Siyonist çeteler 70 farklı katliam gerçekleştirdi. Bu katliamlarda 15 bin Filistinli hayatını kaybetti.

1948 öncesinde Filistinliler, 1300 köy ve şehirde yaşamaktaydı. Yahudiler bu iskan alanlarının 774’ünü ele geçirdi ve 531 köyü tamamen yerle bir etti.

1948 yılında 1.4 milyon olan Filistinlilerin bu günkü toplam nüfusu 11.6 milyondur. Bu nüfusun 5.6 milyonu Batı Şeria ve Gazze’de geri kalanı ise hala sürgünde yaşamaktadır. Lübnan’daki kamplarda yaşayan Filistinliler’e eğitim ve mülk edinme gibi hiçbir hak tanınmamaktadır.

Filistin Kurtuluş Örgütü, komşu ülkelerde yaşayan Filistinlilere vatandaşlık verilmesine karşı tavır sergilediğinden, yıllardır Filistin halkı üçüncü sınıf bir kenar mahalle sakini olarak kabul edilmektedir. Sadece Ürdün FKÖ’nun baskılarına rağmen Filistinlilere vatandaşlık vermiştir.

Ürdün’de yaşayan Filistinliler, Lüban ve Suriye’deki Filistinlilere oranla daha fazla iş, eğitim, mülk edinme, özgüven, vatan ve devlet gibi insani duygulara sahiptir. Diğer ülkelerdeki Filistinli nesiller, hala Nekbe’yi veya faciayı yaşamaktadır.

2013 verilerine göre halen, 5.3 milyon Filistinli sığınmacı durumundadır. Sığınmacıların yüzde 59’u Ürdün, Suriye ve Lübnan’da, yüzde 17’si Batı Şeria’da, yüzde 24’ü ise Gazze’de yaşamaktadır. Gazze aslında bir mülteci kampıdır.

Lübnan’da 12, Suriye’de 9, Ürdün’de ise 10 ayrı sığınmacı kampı bulunmaktadır. Buralara hala Arapça’da çadır kent anlamına gelen, “muhayyemat” denilmektedir.

Vatanlarını bütün uygulamalara rağmen terk etmeyen Filistinlilere “48” Filistinlileri deniliyor. İsrail topraklarında İsrail vatandaşı olarak yaşayan “48” Filistinlilerinin nüfusu 2012 verilerine göre 1.4 milyon.

1918 yılında Filistin’de yaşayan Yahudiler, nüfusun yüzde 8’ini oluşturuyordu. Toprakların ise sadece yüzde 1.56’sı Yahudilere aitti. “Nekbe” internet sitesi verilerine göre 1800 yılında Filistin’de 5 bin civarında Yahudi vardı. 1918’e gelindiğinde sayı 55 bine, 1948 yılında ise 650 bine yükseldi.

(Kaynak: Bianet)

Paylaşın

Demirtaş: Halk Nefessiz Kalmışken, Aydınlar Aktif Tutum Almalı

Edirne F Tipi Cezaevi’nde tutuklu bulunan Eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, aydın, sanatçı, akademisyen ve gazetecilere yazdığı açık çağrı mektubunda gelecek seçimlerin önemine işaret etti ve aktif tutum alınması çağrısında bulundu.

Selahattin Demirtaş, “Bulunduğunuz yerden sesinizi yükseltmeniz, hiç kimsenin ve hiçbir kesimin dışlanmadan Cumhuriyet’in ikinci yüz yılında yeniden inşa sürecine dahil edilmesini talep etmeniz çok önemli olacaktır. Ayrıca yaşanan yıkımın yol açtığı tahribatların daha da artmaması için kesintisiz şekilde sürece dahil olmanız, tam demokrasi talebinizi sürekli şekilde görünür kılmanız da çok acil bir toplumsal ihtiyaçtır. Halk bu kadar nefessiz kalmış ve adeta kan ağlıyorken aktif bir tutum almak sizler gibi aydınların tarihsel sorumluluğudur.” dedi.

Bu çerçevede, sivil toplum örgütlerinin ve siyasi parti genel başkanlarının imzasına açılacak bir “Demokrasi Sözleşmesi” yazılabileceğini belirten Demirtaş, “Aydınlar Heyeti” kurulabileceğini, “Bir Hayalimiz Var” adıyla bir konferans düzenlenebileceğini önerdi.

Selahattin Demirtaş, aydın, sanatçı, akademisyen ve gazetecilere bir çağrı mektubu yazdı. Eşi Başak Demirtaş aracılığıyla gönderdiği mektubunun tamamı şöyle;

“Beş yılı aşkın süredir siyasi rehine olarak cezaevinde tutulmama rağmen halka karşı duyduğum sorumluluğun gereği olarak zaman zaman düşüncelerimi kamuoyuyla paylaşıyorum. Sizinle birlikte, çok sayıda aydın,sanatçı, akademisyen ve gazeteciye gönderdiğim bu mektubu da aynı motivasyonla kaleme alıyorum.

Elbette ki mektubumun bir muhatabı da kendilerine ulaşamadığım tüm değerli demokrat aydınlardır. Değerli arkadaşım, Türkiye’nin içinde bulunduğu durumu uzun uzun anlatmaya gerek görmüyorum. Yaşananların zaten tanığı, bir yönüyle mağdurusunuz. Bulunduğunuz yerden bir arayış, bir çözüm umudu yaratma çabası içinde olduğunuzdan da eminim. Bununla birlikte, karşımızdaki zorbalığın elinde tuttuğu ve çılgınca kullanmaktan çekinmediği gücün yarattığı tehdidin de farkındayım. Bu durumla baş edebilmek için yürütülen özverili mücadeleleri de görüyor, takdir ediyorum.

Ancak içinde bulunduğumuz kritik sürece ilişkin yeni şeyler söylemenin önemini vurgulamak, bu doğrultudaki düşüncelerimi sizinle paylaşmak istiyorum. Elbette hiçbirimizin elinde sihirli değnek yok. Ülkemizin içinde bulunduğu kaos ve sürüklendiği çöküşten çıkışın biricik yolu farklılıklarımızla birlikte, ortak akılla hareket etmektir. Aynı denizde buluşan ayrı nehirler olarak akmak bir zaaf değil, demokrasinin gücü ve güzelliğidir.

‘Türkiye’nin aydınlık ve ortak geleceğine olan inancımız…’

İktidarın en çok çekindiği ve engellemeye çalıştığı şey de budur. Bu nedenle kesintisiz bir kirli propaganda çalışması yürüterek başta HDP olmak üzere tüm muhalif kesimleri düşmanlaştırmaya, kriminalize etmeye çalışıyorlar. Oysa muhalif kesimlerin hiçbiri ne halk ne de Türkiye düşmanıdır. Herkes, hepimiz tüm iyi niyetimizle ülkede yaşanan çöküşü durdurmaya, toplumu felaketten kurtarmaya çalışıyoruz. Kimliklerimiz, inançlarımız, siyasi görüşlerimiz birbirinden farklı olmasına rağmen Türkiye’nin aydınlık ve ortak geleceğine olan inancımız nedeniyle akla en uygun olanda yani demokrasinin temel ilkelerinde buluşmaya çalışıyoruz. Tüm bozma girişimlerine karşın bu doğrultuda önemli ve anlamlı mesafeler de alınmıştır. Bunu görmezden gelmediğimi belirtmeliyim.

Ne var ki gelinen aşamada, giderek büyüyen bir riskin de altını çizmek zorundayım. Muhalefetin farklı şekillerde bir araya gelme girişimleri henüz yeterince toplumsal heyecana, kolektif bir umuda yol açmamış, toplumun çoğunluğunu tatmin edememiştir. Kanımca bunun temel nedeni, köklü bir zihniyet devrimi ve yapısal değişiklikler yerine, genelde iktidar değişimini hedefleyen yetersiz yaklaşımlardır. Muhalefet, bu haliyle bir kısır döngü içindeymiş görüntüsü veriyor. Eski düşünce kalıpları ve yüz yıllık gereksiz korkular ile milliyetçi reaksiyonların rengini verdiği tutumlar hiçbirimize yeni bir yaşam vaat etmiyor.

Temel hedef, taktiksel iş birlikleriyle seçim kazanmaya çalışmak olmamalıdır. Tam tersine asıl hedef, seçimler aracılığıyla Cumhuriyet’i demokrasi temelinde yeniden inşa etmek olmalıdır. Sevgili dostum, 2023 yılında, Cumhuriyet’in ikinci yüz yılına girilirken ne yazık ki bir kez daha Kürtler, Aleviler ve farkli inanç grupları başta olmak üzere önemli toplum kesimlerinin ve sol, sosyalist güçlerin sürecin dışında tutulmaya çalışıldığını gözlemliyorum. Bunun bir nedeni, iktidarın hedefi haline gelmenin yarattıği çekingenlik olsa da asıl nedenin, sorunlara geçmiş kodlarla yaklaşmak olduğu düşüncesindeyim.

Bunca deneyim, sorgulama ve tartışmaya rağmen resmî ideoloji sınırlarının dışında, devletçi ve milliyetçi anlayışın ötesinde yeni bir perspektif ortaya konulamıyor. Oysa Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı Kürtler, Aleviler ya da çeşitli inanç grupları ile kimlikler Türkiye’nin ana unsuru, parçası, sahibidir. On milyonlanı bulan nüfuslarıyla eşitliğe, özgürlüğe, hakkaniyetli bir yaklaşıma her halk, her yurttaş kadar layıktırlar. Tüm baskılara ve akıl almaz zorlamalara rağmen Kürtler halen birlikte, yan yana yaşama taraftarıdır. Bugün Türkiye’de iddianameler ve ceza kararları dışındaki tek bir belgede Kürt sözcüğü geçmez.

Yani yirmi milyon Kürt resmiyette yoktur, yüz yıldır üstü çizilmiştir. Bizim de israrla altını çizmemizin nedeni budur. Kürt sorununun çözümünü sırf ben Kürt olduğum için değil, bu sorun çözülemezse ülkeye demokrasinin gelmesi mümkün olamayacağı için çok önemli görüyorum. Hakeza Alevi yurttaşlarımızın, neredeyse devletin tümünden dışlanmış olmaları, Cumhuriyet’in ikinci yüz yılında yeniden inşa sürecine eşit yurttaşlık talebiyle katılmalarını zorunlu kılmaktadır. 1923’ten sonra 2023’te de Kürtlerin, Alevilerin ve diğer kesimlerin yok sayılmaları demokrasiyi kurmayı imkansız hale getirir.

Zaten böyle bir yaklaşımın kendisi demokrasiye temelden aykırıdır. Kürt sorunu dahil tüm temel demokrasi sorunlarında beklentimiz seçim döneminde nihai çözüm sağlanması değil elbette. Çözüm, bir süreç ve kapsamlı bir demokratikleşme işidir. Ancak daha en baştan ortaya konulacak tutum hem seçimin kaderini belirleyecek hem de seçimler sonrasında gerçek demokrasinin ve büyük barışın önünü açacaktır. Bu anlamıyla Kürt sorunu, demokratik tutum açısından bir turnusol niteliğindedir. Bizler Kürt siyasetçiler olarak sorunlarımızı diyalogla, müzakere yöntemiyle, barış içinde çözmek için gayret ediyoruz.

Eksiklerimizin, hatalarımızın olduğunun farkındayız. Bu çerçevede her zaman özeleştirisel bir tutum sergilemekten hiç geri durmadık. Önemli olan çözümün önünü açmak, demokrasi mücadelesine katkı sunmaktır, derdimiz bir suçlu bulmak, birilerini sorumlu tutmak değildir. Bununla birlikte tüm siyasi kesimlerin geçmişle yüzleşmelerini ve özeleştirisel yaklaşmalarını da bekliyor, bunu önemsiyoruz.

Değerli arkadaşım, ülkemizin içinde bulunduğu koşullarda sizin gibi değerli aydınların, yazarların ve sanatçıların çok önemli bir rol oynayabileceği düşüncesindeyim. Sizler toplumun vicdani, ortak aklı ve hakkaniyetin sesi olarak ülkemizin içinde bulunduğu tıkanıklığın aşılmasına katkı sunabilirsiniz. Tarihi bir fırsatın heba edilmesine engel olabilir, demokrasinin inşasını kolaylaştıracak birlik zeminini yaratabilirsiniz. Olası bir yanlış anlaşılmayı önlemek için belirtmem gerekir ki kastettiğim şey, muhalefetin tek bir ittifakta buluşması değildir.

Toplumsal ve siyasal muhalefetin demokrasi paydasında gönül birliği, söz birliği etmesidir. Bu doğrultuda, bulunduğunuz yerden sesinizi yükseltmeniz, hiç kimsenin ve hiçbir kesimin dışlanmadan Cumhuriyet’in ikinci yüz yılında yeniden inşa sürecine dahil edilmesini talep etmeniz çok önemli olacaktır. Ayrıca yaşanan yıkımın yol açtığı tahribatların daha da artmaması için kesintisiz şekilde sürece dahil olmanız, tam demokrasi talebinizi sürekli şekilde görünür kılmanız da çok acil bir toplumsal ihtiyaçtır. Halk bu kadar nefessiz kalmış ve adeta kan ağlıyorken aktif bir tutum almak sizler gibi aydınların tarihsel sorumluluğudur.

Elbette neler yapacağınızı, neler yapabileceğinizi en iyi siz bilirsiniz. Ancak yine de öneri sunmam gerekirse yazılarınızla, sosyal medya mesajlarınızla, panel ve söyleşi gibi etkinliklerinizle, yayımlayacağınız deklarasyonlarla, röportaj veya kısa videolarla, belki tüm sivil toplum örgütleri ve siyasi parti genel başkanlarının imzasına açacağınız “Demokrasi Sözleşmesi” gibi aktivitelerle sistemli, örgütlü bir aydın hareketini hayata geçirerek Cumhuriyet’in ikinci yüz yılını demokrasi ile taçlandırmaya çok kıymetli katkılar sunmuş olursunuz.

‘Aydınlar heyeti’ önerisi

Hepimizin hayalindeki aydınlık yarınlara bir adım daha yaklaşılmasını sağlarsınız. Seçim öncesi ve sonrası tüm bu tarihi süreçlerin hem gözlemcisi hem destekçisi hem denetçisi olursunuz. Oluşturacağınız “Aydınlar Heyeti” ile tüm gelişmeleri, siyasi aktörler dışında üçüncü göz olarak yakından takip edersiniz. Ya da “Bir Hayalimiz Var” adıyla bir konferans düzenler ve hepimizi, siyasal ve toplumsal muhalefeti o konferansta, o hayal etrafında buluşturur, birlikte mücadele ve beraber inşa ortamı yaratırsınız. Sizin de paylaştığınıza inandığım ortak hayalimiz olan gelecek Türkiye’sinde teklik değil, çok kültürlülük, çok dillilik var.

Tek adam yerine çoğulculuk var. Emeğin acımasızca sömürüsüne karşı hakça paylaşım var. Kadınlar eşit, özgür ve güçlüdür bizim hayalimizde. Devlet çetelerin yuvası değil, halkın hizmetkarıdır. Yerinden yönetim modelleriyle her yurttaş söz ve karar sahibidir. Bizim hayalimizdeki Türkiye, çiçek bahçesi gibidir ve herkes kendi kimliğiyle, inancıyla, yaşam tarzıyla özgürce yer alır bu bahçede. Hepimizin kendimiz kalarak bir olması vardır.

Tek ırk değil, tek yürek olmaktır hayalimiz. Özgürlükçü laiklik sayesinde inanç özgürlüğü de vardır hayalimizde, dinlere saygı da. Doğa emrimize amade değildir, biz doğanın parçasıyızdır. Silah, çatışma, kan, göz yaşı yoktur; onurlu barıştır hayalimiz.. Hayallerimizi paylaşan herkesle yan yana durabilmeliyiz. Biz bunda kararlıyız. Cesuruz, samimiyiz. Kimsenin kaybetmediği, ötekileştirilmediği, zulüm görmediği yeni bir yaşamdır hayalimiz. Kıymetli dostum, Nasıl bir seçim Süreci yaşayacağımızın, hatta seçimi yaşayıp yaşayamayacağımızın bile belli olmadığı bu olağanüstü dönemde hepimizin tutumu da olağanın üstünde, alışılmışın dışında olmalıdır.

Seçim ve sandık güvenliği dahil tüm konularda sizlerin çağrıları, yönlendirmeleri, yaratacağı motivasyon hayati derecece önemli olacaktır. Bu konularda en aktif tavrı alacağınızdan şüphe duymuyorum. Bu mektubu size, sevgili hayat arkadaşım Başak aracılığıyla ulaştırıyorum. Kendisine ileteceğiniz görüş, öneri ve eleştirilerinizi almaktan büyük mutluluk duyacağımı bilmenizi isterim.

Tarih her birimize onurlu sorumluluklar yüklemişken sizin de cesaret ve kararlılıkla tarihsel rolünüzün gereğini yerine getirmekten bir an olsun çekinmeyeceğinize yürekten inanıyor, eğer varsa ortak hayallerimiz, bunun için tüm olanaklarınızla katkı sunmanızı diliyor, özgür yarınlarda görüşebilmek umuduyla en sıcak selam ve sevgilerimi gönderiyorum. Hücre arkadaşım ve Diyarbakır halkının yüzde 63 oyuyla belediye başkanı seçilmesine rağmen dört ay içinde görevden alınarak yerine kayyum atanan, yetmezmiş gibi, bir kumpasla hapsedilen Dr. Adnan Selçuk Mızraklı’nın da içten selamını iletiyorum.”

Paylaşın

HDP’li Beştaş: Süt Alamayana ‘Konut Al’ Diyorlar

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Grup Başkanvekili Meral Danış Beştaş, Meclis’te düzenlediği basın toplantısında, ekonomik verilere ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Kabine toplantısının ardından açıkladığı konut paketlerine dair değerlendirmede bulundu.

TÜİK’in yeni işgücü istatistiklerine göre işsizlik rakamlarını yüzde 11,5 olarak açıkladığını, bu rakamların bir önceki ay 10,7 olduğunu anımsatan Beştaş, bunun Erdoğan’ın “Çalışmak isteyen herkese iş var” sözlerini tekzip ettiğini söyledi.

Beştaş, “Erdoğan’a göre hazırlanmış veriler bile çalışmak isteyen herkese işin olmadığını gösteriyor” değerlendirmesinde bulundu. Meral Danış Beştaş, OECD raporuna göre 15-29 yaş aralığında okula ya da işe gitmeyen gençlerin yüzde 28,8’lik oranı ile Türkiye’nin liste başında yer aldığını, bu durumun bir felaket tablosu olduğunu söyledi.

“Halk, bir bayramı daha sefalet içinde geride bıraktı”

Gıda enflasyonunun yüzde 90’lara dayandığını söyleyen Beştaş, “Ulaşımdan barınmaya, yakıttan haberleşmeye, eğitimden sağlığa kadar bu korkunç rakamlar herkesin hayatını ağırlıklı olarak felç etmiş durumda. Son 20 yılın en yüksek rakamından söz ediyoruz. Bu korkunç tabloda halk, bir bayramı daha sefalet içinde geride bıraktı. Şeker almayanları bizzat evlerinde ziyaret ettik, gördük ve yoksulluğun açlığın hangi boyutlarda olduğuna bizzat tanıklık ettik” dedi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konuşma metinlerinde yazılan Türkiye ile gerçek Türkiye’nin farklı olduğunu belirten Beştaş, şunları kaydetti:

“İki ayrı ülkeden söz ediyoruz. Market rafları adeta kuyumcu vitrinlerine dönmüş vaziyette. Şimdi TÜİK’in bu çarpıtılan ısmarlama verilerine göre bile, zengin yüzde 20’lik kesimdekiler, toplam gelirden yüzde 46,7 pay alıyor. En yoksul yüzde 20’lik kesimin aldığı pay ise yüzde 6. Toplam 8 kat fark var. Sonuç olarak 20 yılın sonunda suç ve savaş ekonomisi üzerine kurulan AKP düzeninde, bugün bir avuç zengin dışındaki herkes, derin bir yoksulluk içinde. Benzinin litre fiyatı yaklaşık olarak Ankara’da 21,22 TL’ye yükseldi. 20 Şubat ile 10 Mayıs tarihleri arasında Brent petrolün fiyatı, yaklaşık yüzde 10 artmışken, benzinin litre fiyatı yaklaşık 38,8 oranında arttı. Türkiye’de akaryakıt fiyatları acilen yüzde 30 oranında düşürülmelidir, bunun adı soygundur, vurgundur.”

“Evine bir kilo et, bir litre süt götüremeyen…”

Erdoğan’ın açıkladığı konut finansmanı paketlerine de değinen Meral Danış Beştaş, bir evin fiyatının 700 bin lira olduğu düşünüldüğünde, kredi kullanan kişinin aylık 9 bin 994 lira ödemek zorunda kalacağını belirtti. Beştaş, şöyle devam etti:

“İki asgari ücret bile evin kredisini ödemeye yetmeyecek. Erdoğan’a soruyoruz; bu faizler neden Nas’a takılmıyor acaba? Neden müteahhitler söz konusu olduğunda söylediğiniz bütün sözleri bir anda unutuyorsunuz? Tabii ki bu müjde vatandaşa değil yandaş müteahhitlere verilen bir müjdeydi. Bu müjdeden sonra konut fiyatları hızla yukarıya doğru tırmandı. Evine bir kilo et, bir litre süt götüremeyen ve açlık sınırının altında olan 30 milyon insana ‘gelin faizle konut alın’ demek, iktidarın gerçekle bağının ne kadar koptuğunu resmediyor.”

Paylaşın