Demirtaş: Halk Nefessiz Kalmışken, Aydınlar Aktif Tutum Almalı

Edirne F Tipi Cezaevi’nde tutuklu bulunan Eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, aydın, sanatçı, akademisyen ve gazetecilere yazdığı açık çağrı mektubunda gelecek seçimlerin önemine işaret etti ve aktif tutum alınması çağrısında bulundu.

Selahattin Demirtaş, “Bulunduğunuz yerden sesinizi yükseltmeniz, hiç kimsenin ve hiçbir kesimin dışlanmadan Cumhuriyet’in ikinci yüz yılında yeniden inşa sürecine dahil edilmesini talep etmeniz çok önemli olacaktır. Ayrıca yaşanan yıkımın yol açtığı tahribatların daha da artmaması için kesintisiz şekilde sürece dahil olmanız, tam demokrasi talebinizi sürekli şekilde görünür kılmanız da çok acil bir toplumsal ihtiyaçtır. Halk bu kadar nefessiz kalmış ve adeta kan ağlıyorken aktif bir tutum almak sizler gibi aydınların tarihsel sorumluluğudur.” dedi.

Bu çerçevede, sivil toplum örgütlerinin ve siyasi parti genel başkanlarının imzasına açılacak bir “Demokrasi Sözleşmesi” yazılabileceğini belirten Demirtaş, “Aydınlar Heyeti” kurulabileceğini, “Bir Hayalimiz Var” adıyla bir konferans düzenlenebileceğini önerdi.

Selahattin Demirtaş, aydın, sanatçı, akademisyen ve gazetecilere bir çağrı mektubu yazdı. Eşi Başak Demirtaş aracılığıyla gönderdiği mektubunun tamamı şöyle;

“Beş yılı aşkın süredir siyasi rehine olarak cezaevinde tutulmama rağmen halka karşı duyduğum sorumluluğun gereği olarak zaman zaman düşüncelerimi kamuoyuyla paylaşıyorum. Sizinle birlikte, çok sayıda aydın,sanatçı, akademisyen ve gazeteciye gönderdiğim bu mektubu da aynı motivasyonla kaleme alıyorum.

Elbette ki mektubumun bir muhatabı da kendilerine ulaşamadığım tüm değerli demokrat aydınlardır. Değerli arkadaşım, Türkiye’nin içinde bulunduğu durumu uzun uzun anlatmaya gerek görmüyorum. Yaşananların zaten tanığı, bir yönüyle mağdurusunuz. Bulunduğunuz yerden bir arayış, bir çözüm umudu yaratma çabası içinde olduğunuzdan da eminim. Bununla birlikte, karşımızdaki zorbalığın elinde tuttuğu ve çılgınca kullanmaktan çekinmediği gücün yarattığı tehdidin de farkındayım. Bu durumla baş edebilmek için yürütülen özverili mücadeleleri de görüyor, takdir ediyorum.

Ancak içinde bulunduğumuz kritik sürece ilişkin yeni şeyler söylemenin önemini vurgulamak, bu doğrultudaki düşüncelerimi sizinle paylaşmak istiyorum. Elbette hiçbirimizin elinde sihirli değnek yok. Ülkemizin içinde bulunduğu kaos ve sürüklendiği çöküşten çıkışın biricik yolu farklılıklarımızla birlikte, ortak akılla hareket etmektir. Aynı denizde buluşan ayrı nehirler olarak akmak bir zaaf değil, demokrasinin gücü ve güzelliğidir.

‘Türkiye’nin aydınlık ve ortak geleceğine olan inancımız…’

İktidarın en çok çekindiği ve engellemeye çalıştığı şey de budur. Bu nedenle kesintisiz bir kirli propaganda çalışması yürüterek başta HDP olmak üzere tüm muhalif kesimleri düşmanlaştırmaya, kriminalize etmeye çalışıyorlar. Oysa muhalif kesimlerin hiçbiri ne halk ne de Türkiye düşmanıdır. Herkes, hepimiz tüm iyi niyetimizle ülkede yaşanan çöküşü durdurmaya, toplumu felaketten kurtarmaya çalışıyoruz. Kimliklerimiz, inançlarımız, siyasi görüşlerimiz birbirinden farklı olmasına rağmen Türkiye’nin aydınlık ve ortak geleceğine olan inancımız nedeniyle akla en uygun olanda yani demokrasinin temel ilkelerinde buluşmaya çalışıyoruz. Tüm bozma girişimlerine karşın bu doğrultuda önemli ve anlamlı mesafeler de alınmıştır. Bunu görmezden gelmediğimi belirtmeliyim.

Ne var ki gelinen aşamada, giderek büyüyen bir riskin de altını çizmek zorundayım. Muhalefetin farklı şekillerde bir araya gelme girişimleri henüz yeterince toplumsal heyecana, kolektif bir umuda yol açmamış, toplumun çoğunluğunu tatmin edememiştir. Kanımca bunun temel nedeni, köklü bir zihniyet devrimi ve yapısal değişiklikler yerine, genelde iktidar değişimini hedefleyen yetersiz yaklaşımlardır. Muhalefet, bu haliyle bir kısır döngü içindeymiş görüntüsü veriyor. Eski düşünce kalıpları ve yüz yıllık gereksiz korkular ile milliyetçi reaksiyonların rengini verdiği tutumlar hiçbirimize yeni bir yaşam vaat etmiyor.

Temel hedef, taktiksel iş birlikleriyle seçim kazanmaya çalışmak olmamalıdır. Tam tersine asıl hedef, seçimler aracılığıyla Cumhuriyet’i demokrasi temelinde yeniden inşa etmek olmalıdır. Sevgili dostum, 2023 yılında, Cumhuriyet’in ikinci yüz yılına girilirken ne yazık ki bir kez daha Kürtler, Aleviler ve farkli inanç grupları başta olmak üzere önemli toplum kesimlerinin ve sol, sosyalist güçlerin sürecin dışında tutulmaya çalışıldığını gözlemliyorum. Bunun bir nedeni, iktidarın hedefi haline gelmenin yarattıği çekingenlik olsa da asıl nedenin, sorunlara geçmiş kodlarla yaklaşmak olduğu düşüncesindeyim.

Bunca deneyim, sorgulama ve tartışmaya rağmen resmî ideoloji sınırlarının dışında, devletçi ve milliyetçi anlayışın ötesinde yeni bir perspektif ortaya konulamıyor. Oysa Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı Kürtler, Aleviler ya da çeşitli inanç grupları ile kimlikler Türkiye’nin ana unsuru, parçası, sahibidir. On milyonlanı bulan nüfuslarıyla eşitliğe, özgürlüğe, hakkaniyetli bir yaklaşıma her halk, her yurttaş kadar layıktırlar. Tüm baskılara ve akıl almaz zorlamalara rağmen Kürtler halen birlikte, yan yana yaşama taraftarıdır. Bugün Türkiye’de iddianameler ve ceza kararları dışındaki tek bir belgede Kürt sözcüğü geçmez.

Yani yirmi milyon Kürt resmiyette yoktur, yüz yıldır üstü çizilmiştir. Bizim de israrla altını çizmemizin nedeni budur. Kürt sorununun çözümünü sırf ben Kürt olduğum için değil, bu sorun çözülemezse ülkeye demokrasinin gelmesi mümkün olamayacağı için çok önemli görüyorum. Hakeza Alevi yurttaşlarımızın, neredeyse devletin tümünden dışlanmış olmaları, Cumhuriyet’in ikinci yüz yılında yeniden inşa sürecine eşit yurttaşlık talebiyle katılmalarını zorunlu kılmaktadır. 1923’ten sonra 2023’te de Kürtlerin, Alevilerin ve diğer kesimlerin yok sayılmaları demokrasiyi kurmayı imkansız hale getirir.

Zaten böyle bir yaklaşımın kendisi demokrasiye temelden aykırıdır. Kürt sorunu dahil tüm temel demokrasi sorunlarında beklentimiz seçim döneminde nihai çözüm sağlanması değil elbette. Çözüm, bir süreç ve kapsamlı bir demokratikleşme işidir. Ancak daha en baştan ortaya konulacak tutum hem seçimin kaderini belirleyecek hem de seçimler sonrasında gerçek demokrasinin ve büyük barışın önünü açacaktır. Bu anlamıyla Kürt sorunu, demokratik tutum açısından bir turnusol niteliğindedir. Bizler Kürt siyasetçiler olarak sorunlarımızı diyalogla, müzakere yöntemiyle, barış içinde çözmek için gayret ediyoruz.

Eksiklerimizin, hatalarımızın olduğunun farkındayız. Bu çerçevede her zaman özeleştirisel bir tutum sergilemekten hiç geri durmadık. Önemli olan çözümün önünü açmak, demokrasi mücadelesine katkı sunmaktır, derdimiz bir suçlu bulmak, birilerini sorumlu tutmak değildir. Bununla birlikte tüm siyasi kesimlerin geçmişle yüzleşmelerini ve özeleştirisel yaklaşmalarını da bekliyor, bunu önemsiyoruz.

Değerli arkadaşım, ülkemizin içinde bulunduğu koşullarda sizin gibi değerli aydınların, yazarların ve sanatçıların çok önemli bir rol oynayabileceği düşüncesindeyim. Sizler toplumun vicdani, ortak aklı ve hakkaniyetin sesi olarak ülkemizin içinde bulunduğu tıkanıklığın aşılmasına katkı sunabilirsiniz. Tarihi bir fırsatın heba edilmesine engel olabilir, demokrasinin inşasını kolaylaştıracak birlik zeminini yaratabilirsiniz. Olası bir yanlış anlaşılmayı önlemek için belirtmem gerekir ki kastettiğim şey, muhalefetin tek bir ittifakta buluşması değildir.

Toplumsal ve siyasal muhalefetin demokrasi paydasında gönül birliği, söz birliği etmesidir. Bu doğrultuda, bulunduğunuz yerden sesinizi yükseltmeniz, hiç kimsenin ve hiçbir kesimin dışlanmadan Cumhuriyet’in ikinci yüz yılında yeniden inşa sürecine dahil edilmesini talep etmeniz çok önemli olacaktır. Ayrıca yaşanan yıkımın yol açtığı tahribatların daha da artmaması için kesintisiz şekilde sürece dahil olmanız, tam demokrasi talebinizi sürekli şekilde görünür kılmanız da çok acil bir toplumsal ihtiyaçtır. Halk bu kadar nefessiz kalmış ve adeta kan ağlıyorken aktif bir tutum almak sizler gibi aydınların tarihsel sorumluluğudur.

Elbette neler yapacağınızı, neler yapabileceğinizi en iyi siz bilirsiniz. Ancak yine de öneri sunmam gerekirse yazılarınızla, sosyal medya mesajlarınızla, panel ve söyleşi gibi etkinliklerinizle, yayımlayacağınız deklarasyonlarla, röportaj veya kısa videolarla, belki tüm sivil toplum örgütleri ve siyasi parti genel başkanlarının imzasına açacağınız “Demokrasi Sözleşmesi” gibi aktivitelerle sistemli, örgütlü bir aydın hareketini hayata geçirerek Cumhuriyet’in ikinci yüz yılını demokrasi ile taçlandırmaya çok kıymetli katkılar sunmuş olursunuz.

‘Aydınlar heyeti’ önerisi

Hepimizin hayalindeki aydınlık yarınlara bir adım daha yaklaşılmasını sağlarsınız. Seçim öncesi ve sonrası tüm bu tarihi süreçlerin hem gözlemcisi hem destekçisi hem denetçisi olursunuz. Oluşturacağınız “Aydınlar Heyeti” ile tüm gelişmeleri, siyasi aktörler dışında üçüncü göz olarak yakından takip edersiniz. Ya da “Bir Hayalimiz Var” adıyla bir konferans düzenler ve hepimizi, siyasal ve toplumsal muhalefeti o konferansta, o hayal etrafında buluşturur, birlikte mücadele ve beraber inşa ortamı yaratırsınız. Sizin de paylaştığınıza inandığım ortak hayalimiz olan gelecek Türkiye’sinde teklik değil, çok kültürlülük, çok dillilik var.

Tek adam yerine çoğulculuk var. Emeğin acımasızca sömürüsüne karşı hakça paylaşım var. Kadınlar eşit, özgür ve güçlüdür bizim hayalimizde. Devlet çetelerin yuvası değil, halkın hizmetkarıdır. Yerinden yönetim modelleriyle her yurttaş söz ve karar sahibidir. Bizim hayalimizdeki Türkiye, çiçek bahçesi gibidir ve herkes kendi kimliğiyle, inancıyla, yaşam tarzıyla özgürce yer alır bu bahçede. Hepimizin kendimiz kalarak bir olması vardır.

Tek ırk değil, tek yürek olmaktır hayalimiz. Özgürlükçü laiklik sayesinde inanç özgürlüğü de vardır hayalimizde, dinlere saygı da. Doğa emrimize amade değildir, biz doğanın parçasıyızdır. Silah, çatışma, kan, göz yaşı yoktur; onurlu barıştır hayalimiz.. Hayallerimizi paylaşan herkesle yan yana durabilmeliyiz. Biz bunda kararlıyız. Cesuruz, samimiyiz. Kimsenin kaybetmediği, ötekileştirilmediği, zulüm görmediği yeni bir yaşamdır hayalimiz. Kıymetli dostum, Nasıl bir seçim Süreci yaşayacağımızın, hatta seçimi yaşayıp yaşayamayacağımızın bile belli olmadığı bu olağanüstü dönemde hepimizin tutumu da olağanın üstünde, alışılmışın dışında olmalıdır.

Seçim ve sandık güvenliği dahil tüm konularda sizlerin çağrıları, yönlendirmeleri, yaratacağı motivasyon hayati derecece önemli olacaktır. Bu konularda en aktif tavrı alacağınızdan şüphe duymuyorum. Bu mektubu size, sevgili hayat arkadaşım Başak aracılığıyla ulaştırıyorum. Kendisine ileteceğiniz görüş, öneri ve eleştirilerinizi almaktan büyük mutluluk duyacağımı bilmenizi isterim.

Tarih her birimize onurlu sorumluluklar yüklemişken sizin de cesaret ve kararlılıkla tarihsel rolünüzün gereğini yerine getirmekten bir an olsun çekinmeyeceğinize yürekten inanıyor, eğer varsa ortak hayallerimiz, bunun için tüm olanaklarınızla katkı sunmanızı diliyor, özgür yarınlarda görüşebilmek umuduyla en sıcak selam ve sevgilerimi gönderiyorum. Hücre arkadaşım ve Diyarbakır halkının yüzde 63 oyuyla belediye başkanı seçilmesine rağmen dört ay içinde görevden alınarak yerine kayyum atanan, yetmezmiş gibi, bir kumpasla hapsedilen Dr. Adnan Selçuk Mızraklı’nın da içten selamını iletiyorum.”

Paylaşın

HDP’li Beştaş: Süt Alamayana ‘Konut Al’ Diyorlar

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Grup Başkanvekili Meral Danış Beştaş, Meclis’te düzenlediği basın toplantısında, ekonomik verilere ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Kabine toplantısının ardından açıkladığı konut paketlerine dair değerlendirmede bulundu.

TÜİK’in yeni işgücü istatistiklerine göre işsizlik rakamlarını yüzde 11,5 olarak açıkladığını, bu rakamların bir önceki ay 10,7 olduğunu anımsatan Beştaş, bunun Erdoğan’ın “Çalışmak isteyen herkese iş var” sözlerini tekzip ettiğini söyledi.

Beştaş, “Erdoğan’a göre hazırlanmış veriler bile çalışmak isteyen herkese işin olmadığını gösteriyor” değerlendirmesinde bulundu. Meral Danış Beştaş, OECD raporuna göre 15-29 yaş aralığında okula ya da işe gitmeyen gençlerin yüzde 28,8’lik oranı ile Türkiye’nin liste başında yer aldığını, bu durumun bir felaket tablosu olduğunu söyledi.

“Halk, bir bayramı daha sefalet içinde geride bıraktı”

Gıda enflasyonunun yüzde 90’lara dayandığını söyleyen Beştaş, “Ulaşımdan barınmaya, yakıttan haberleşmeye, eğitimden sağlığa kadar bu korkunç rakamlar herkesin hayatını ağırlıklı olarak felç etmiş durumda. Son 20 yılın en yüksek rakamından söz ediyoruz. Bu korkunç tabloda halk, bir bayramı daha sefalet içinde geride bıraktı. Şeker almayanları bizzat evlerinde ziyaret ettik, gördük ve yoksulluğun açlığın hangi boyutlarda olduğuna bizzat tanıklık ettik” dedi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konuşma metinlerinde yazılan Türkiye ile gerçek Türkiye’nin farklı olduğunu belirten Beştaş, şunları kaydetti:

“İki ayrı ülkeden söz ediyoruz. Market rafları adeta kuyumcu vitrinlerine dönmüş vaziyette. Şimdi TÜİK’in bu çarpıtılan ısmarlama verilerine göre bile, zengin yüzde 20’lik kesimdekiler, toplam gelirden yüzde 46,7 pay alıyor. En yoksul yüzde 20’lik kesimin aldığı pay ise yüzde 6. Toplam 8 kat fark var. Sonuç olarak 20 yılın sonunda suç ve savaş ekonomisi üzerine kurulan AKP düzeninde, bugün bir avuç zengin dışındaki herkes, derin bir yoksulluk içinde. Benzinin litre fiyatı yaklaşık olarak Ankara’da 21,22 TL’ye yükseldi. 20 Şubat ile 10 Mayıs tarihleri arasında Brent petrolün fiyatı, yaklaşık yüzde 10 artmışken, benzinin litre fiyatı yaklaşık 38,8 oranında arttı. Türkiye’de akaryakıt fiyatları acilen yüzde 30 oranında düşürülmelidir, bunun adı soygundur, vurgundur.”

“Evine bir kilo et, bir litre süt götüremeyen…”

Erdoğan’ın açıkladığı konut finansmanı paketlerine de değinen Meral Danış Beştaş, bir evin fiyatının 700 bin lira olduğu düşünüldüğünde, kredi kullanan kişinin aylık 9 bin 994 lira ödemek zorunda kalacağını belirtti. Beştaş, şöyle devam etti:

“İki asgari ücret bile evin kredisini ödemeye yetmeyecek. Erdoğan’a soruyoruz; bu faizler neden Nas’a takılmıyor acaba? Neden müteahhitler söz konusu olduğunda söylediğiniz bütün sözleri bir anda unutuyorsunuz? Tabii ki bu müjde vatandaşa değil yandaş müteahhitlere verilen bir müjdeydi. Bu müjdeden sonra konut fiyatları hızla yukarıya doğru tırmandı. Evine bir kilo et, bir litre süt götüremeyen ve açlık sınırının altında olan 30 milyon insana ‘gelin faizle konut alın’ demek, iktidarın gerçekle bağının ne kadar koptuğunu resmediyor.”

Paylaşın

HDP’li Mithat Sancar’dan ‘Sığınmacı’ Çıkışı

Partisinin Meclis grup toplantısında konuşan HDP Eş Genel Başkanı Sancar, “Sığınmacılar meselesini çözebilmek için önce yüzleşmek, sebepleri görmek gerekir diyoruz. Türkiye’nin Suriye’deki savaşa dahil olmaması, çetelere destek vermemesi konusunda net uyarılar yaptık.” dedi.

Haber Merkezi / Mithat Sancar, konuşmasının devamında, “Vekalet savaşının muhtemel sonuçlarını ortaya koyduğumuz argümanlar bugün doğruluğu açıkça kanıtlanmış birer veri… Savaştan kaçmak zorunda kalan insanları hedefe koyarak telafi edeceklerini düşünüyorlar. Böyle bir anlayışı kabul etmiyoruz. Nefret, düşmanlık ve hedef gösterme üzerinden yürütülen her politikaya karşı çıkıyoruz” ifadelerini kullandı.

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Eş Genel Başkanı Mithat Sancar, partisinin grup toplantısında gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

Engelliler Haftası’na değinerek, konuşmasına başlayan Sancar, “Engellilerin sesine kulak vermek, onların yaşadıkları sorunları, eşitsizlikleri ve adaletsizlikleri konuşmamız ve birlikte çözüm aramamız gerekiyor. Altına imza attığımız BM Engellilerin Hakları Sözleşmesinin gereklerini 12 yıldır yerine getirmeyen Türkiye’deki iktidarın tüm engelli grupların temel hak ve özgürlüklerini büyük risk altına soktuğunu buradan hatırlatalım, vurgulayalım” dedi.

‘Engellilerin sorunlarını daha da ağırlaştırmaktadır’

Sancar, engellilerin derin yoksulluğu ve işsizliği, kamu hizmetlerine erişmemesi, temel yurttaşlık haklarından yoksun bırakılması ve daha birçok ayrımcı uygulama acil çözümler üretilmesi gereken temel sorunları olduğunu söyledi.

Sancar, “Biliyoruz yaşanan ekonomik çöküş toplumun bütün kesimlerini ağır bir şekilde etkiliyor ama bazı kesimler bundan çok daha büyük pay alıyor. Bu toplumsal grupların başında engelliler geliyor. Yıllardır devam eden bu ekonomik çöküş ve sıklığı artan döviz şokları öncelikle engellileri ve ailelerini mağdur ediyor. Türkiye’de kaç milyon engellinin yaşadığını bile resmi olarak bilmiyoruz. Tamamen siyasi bir mesele olan engelliliği, sadece tıbbi bir çerçevede ele alan muhtaçlık ve hastalık ölçüsüyle gören eksiklik veya sakatlık yaklaşımını yeniden üreten mevcut politikalar, engellilerin sorunlarını daha da ağırlaştırmaktadır” diye belirtti.

‘Adalet burada da temel hedefimizdir’

Engellilik meselesinin ana gündemleri olduğunu kaydeden Sancar, “Engelliliği bir kimlik mücadelesi, bir farklılık alanı olarak değerlendiriyoruz ve asla sadece tıbbi bir mesele olarak görmüyoruz. Egemen engellilik ideolojisi ret üzerine kuruludur. Bizler HDP olarak tüm farklılıklarıyla engellilerin kabulü ve tanınması üzerine sosyo-politik bir mesele olarak ele alacağımız bu mücadele alanı için bütün engellilerle birlikte hareket ediyor ve hep birlikte adalet istiyoruz. Hiçbir toplum kesiminin adına değil her zaman onlarla birlikte yürüyoruz. Şimdi de aynı adalet mücadelesini engellilerle birlikte yürütüyoruz ve bunda da sonuç almak için her türlü imkanımızı seferber ediyoruz. Adalet burada da temel hedefimizdir” ifadelerini kullandı.

‘Sorunların kaynağı ile yüzleşmeyen, yüzleşmeye cesaret edemeyen yaklaşımların çözüm üretmesi de mümkün değildir’

Ekonomik, siyasal ve toplumsal krizlere çözüm üretemeyen bir iktidar olduğunu aktaran Sancar, mültecilere yönelik nefret söylemlerine dair şunları söyledi: “Bu iktidarın ana çabası temel gayreti kriz algısını yönetmek ve sürekli kriz odağını değiştirmektedir. Türkiye ekonomisi tarihinin en yüksek enflasyon oranlarından biriyle toplum tarihinin en büyük yoksulluk ve sefalet ile karşı karşıya iken iktidar yarattığı krizlerin üzerini yeni krizler üreterek kapatma telaşındadır.

Şimdi gündemde sığınmacılar göçmenler meselesi var ve herkes bu meseleyi araçsallaştırarak kullanmaya çalışıyor. Tabii ki bu kesimlerin başında iktidar geliyor. İktidar da sığınmacılar göçmenler meselesini araçsallaştırıyor istismar ediyor. Milyonlarca sığınmacı ve insani kriz Suriye iç savaşını tahrik eden hatta savaşın tarafı olan yayılmacı politikalarının sonucu olarak karşımızda durmaktadır. Sorunların kaynağına inmeyen her türlü sorunları ağırlaştırmaktan başka bir sonuç yaratamaz. Sorunların kaynağı ile yüzleşmeyen, yüzleşmeye cesaret edemeyen yaklaşımların çözüm üretmesi de mümkün değildir.

‘Saat başı karar değiştiren bir iktidar var’

Ekonomik çöküşü, enflasyonu durduramayınca topluma göçmenler ve sığınmacıların geri gönderilmesi üzerinden hikayeler sunulmaya çalışıldı. İktidar önce bu hikayenin başını çekti. Yürüttükleri politikanın samimi olmadığı ortada çünkü bu sorunun kaynağının kendileri olduğunu, kendi politikaları olduğunu kabul etmeye yanaşmadıkları gibi sürekli aynı anlayışı sürdürmekte ısrar ettiler. Önce ‘göndereceğiz’ dediler sonra ‘sahip çıkacağız’ diye ağız değiştirdiler.

En son AKP Genel Başkanı dünkü konuşmasında gönüllü dönüşler için gerekli imkanların sağlanacağını söyledi. Neredeyse saat başı karar değiştiren bir iktidarla karşı karşıyayız. Karşımızdaki bu sorun yaşadığımız bütün sorunlar gibi son derece ağır insani toplumsal siyasi boyutları olan bir meseledir. Öyle saat başı karar değiştirerek, ağız değiştirerek araçsal ve çıkarcı yöntemlerle, yönetilecek bir mesele değildir.

‘Çark etmek onların artık en iyi bildiği iştir’

Suriyeli sığınmacıların geri gönderileceğine dair yandaş medyada her gün yeni bir haber servis edilirken birdenbire AKP Genel Başkanı başka bir dil kullanıyor. Yandaş medyanın da işi zor. Onlar da hangisine sarılacakların kestiremiyorlar. Bir gün önce sert yorumlarla servis ettikleri haberlere karşı AKP Genel Başkanı başka bir söz söyleyince afallıyorlar ama çark etmek onların artık en iyi bildiği iştir.

Dönüyorlar, tekrar dönüyorlar. Döne döne başları da artık iyice sersemlemiş durumda. Çünkü hakikati anlatan, anlatmak için her türlü mücadeleyi yürüten ve her türlü bedeli göze alan HDP var. Çünkü bu ülkede insan onurunu esas alan demokratik, barışçıl bir geleceği inşa etmeyi hedefleyen güçler var. İşte HDP, onların başında geliyor. Bizim başımızı çektiğimiz bu çizgi onların başını döndürecek elbette. Bu baş dönmesinin sonucu iktidardan düşmek olacaktır.

‘Göstermeye devam edeceğiz’

Bu büyük insani ve siyasi meseleyi öteki düşmanlığını körükleyen bir biçimde günlük siyaset için araçsallaştıran sadece iktidar değildir. Maalesef diğer muhalefet partileri de veya kendilerine muhalefet partisi diyen çevreler de aynı oyunun bir parçası durumundadırlar. Nefret, kin, gerilim ve düşmanlık politikalarından başka bir yol tanımayan anlayışlar şimdi de bu politikaları sığınmacılar göçmenler üzerinden hayata geçirmeye çalışıyorlar. Evet nefret, kin, düşmanlık ve günah keçileri yaratmak politikası bu ülkede geniş bir kesime yayılabiliyor maalesef. Kökleri derinlerde olan bir anlayış.

Ama bu toplumda sağduyuyu, insan onurunu, adalet fikrini esas alan büyük bir çoğunluğun olduğuna da inanıyoruz. Bu çoğunluk güçlü bir ses, kararlı bir öncülük bekliyor. O güçlü ses işte buradadır. Bizdedir, kararlı öncülüğü de bizler mutlaka üstleneceğiz bunu gereklerini mutlaka yerine getireceğiz. Bu ülkenin çözümsüz olmadığını nefret politikalarına teslim edilemeyeceğini bu toplumun düşmanlaştırma, yarıştırma anlayışına mahkum edilmeyeceğini işte bu öncelik rolümüzle herkese gösteriyoruz. Göstermeye devam edeceğiz. Sığınmacılar, göçmenler meselesini çözebilmek için önce yüzleşmek gerekir, dedim. Önce sebepleri kaynakları görmek gerekir. Bunu her mesele için de söyleriz.

‘İnsan onuruna yaraşır bir çözüm’

Biz en başından beri Türkiye’nin Suriye’deki savaşa dahil olmaması, çetelere destek vermemesi konusunda net uyarılar yaptık. Vekalet savaşlarının ve askeri müdahalelerin muhtemel sonuçlarını ortaya koyduğumuz argümanlar bugün doğruluğu açıkça kanıtlanmış birer veri olarak önümüzde duruyor. Savaştan kaçmak zorunda kalan, evini yurdunu, geçmişini anılarını, yakınlarını yitirmiş olan insanları hedefe koyarak telafi edeceklerini düşünüyorlar. Böyle bir anlayışı kabul etmiyoruz.

Nefret, kin, düşmanlık ve hedef gösterme üzerinden yürütülen her türlü politikaya açıkça karşı çıkıyoruz, çıkmaya devam edeceğiz. Bizim politikalarımızın temelli sığınmacı ve göçmen meselesinde de aynıdır. İnsan onurunu esas alıyoruz, hak temelli yaklaşımı benimsiyoruz ve çözümün sebepleri ortadan kaldırmaktan geçtiğini söylüyoruz. Eğer gerçekten insan onuruna yaraşır bir çözüm, hak temelli bir yaklaşım ortaya koyamazsınız bu toplumu sürekli bir gerilim çatışma nefret ve öfke ortamında tutarsınız.

Bugün göçmenlere sığınmacılara yöneltilen bu öfke kin nefret yarın toplumun başka bir kesimine yöneltilecektir. Geçmişte bunun sayısız örneklerini gördük. Düşmansız nefret objesi üretmeden siyaset yapamayan anlayışın bu ülkeyi bugün içende bulunduğu karanlığa mahkum eden sürükleyen anlayıştır. Biz bu anlayışı değiştireceğiz. Bir tek biz kalsak bile bunu savunan ısrar edeceğiz. Ama tek değiliz.

Ayrıca çözüm nedir diye sorduklarında çözümün de bu kadar uzak ve zor olmadığını rahatlıkla anlatabiliriz. Geçmişten bugüne kadar ürettiğimiz raporlar yaptığımız çalışmalar var bugün içinde çözümü ortak akıl ve mücadele ile bulacağız. Bunun için çalışmalarımızı yürütüyoruz, ilgili bütün toplum kesimleriyle bütün STÖ’ler ile demokratik çevrelerle ortak çözüm programı üretmek için çalışmalar yürütüyoruz.

Ama bu çalışmalarda vazgeçmeyeceğimiz temel ilkeler var bunun üzerine somut programımızı da inşa edeceğiz. O da bölgesel barıştır. Bölgesel barışı hedeflemeyen, savaş politikalarında ısrar eden savaş politikalarına örtülü veya açık destek veren anlayışların ne göçmen, sığınmacı sorununu çözmesi mümkündür ne de bu topluma barışı, huzuru refahı ve demokrasiyi getirmesi mümkündür.

HDP çözümün adresidir

‘Göçmenleri, sığınmacıları göndermeyeceğiz, gönüllüğü esas alacağız’ diyen iktidar bir yandan bu sorunun kaynağı olan savaş politikalarını derinleştiriyor. Güney’de operasyonlarla, Suriye’de askeri militarist politikalarla krizi derinleştiriyor. Sebep savaştır, mülteci, göçmen sığınmacı meselesi bunun sonucudur. Tarih hep böyle göstermiştir. Bugün de yanı hakikat gözlerimizin önünde durmaktadır. Buna karşı da ülkesinde demokrasiyi, eşit yurttaşlığı, onurlu yaşamı savunmayan hiçbir anlayışın bu sorunları çözmesi mümkün değildir. İşte HDP tam da bu çizgiyi savunduğu için çözümün adresidir ve bu krizlerden çıkışın meşalesidir.”

Gezi Davası

Sancar, konuşmasına şöyle devam etti: “Bu iktidar sorunları çözemeyince krizlerin içinde debelenince, çareyi baskıyı artırmakta zulmü yükseltmekte buluyor. Kumpas davalarıyla muhalifleri susturmaya çalışıyor. Çeşitli provokasyonlarla topluma korku yaymaya çalışıyor. Mesela Gezi davası gözlerimizin önünde. Tarihte rastlayabileceğiniz en rezil kurmaca yargılamalardan biriyle karşı karşıyayız. Herkesin gözü önünde bir kumpas sergilendi, gözlere soka soka kurmaca yalan bir yargılama yürütüldü. Ve ağır cezalar verildi yargılananlara da.

Başta Osman Kavala olmak üzere diğer arkadaşlarımıza da ağır cezalar verildi. Amaç beli amaç toplumu sindirmek, itiraz iradesini yok etmek korkuyu derinleştirmek. Ama kimsenin korkacağı yok. Asıl korku bu politikalardan medet umanlarda, korktukları için daha fazla baskı ve zulüm uygulamaktadırlar. Bakın Gezi yargılaması ile ilgili dünya tarihinde en kara sayfalarda yer alan yargılamalara bakın. Onlardan bile daha kirli bir kurgu var. Gezi yargılaması dünya hukuk ve yargı tarihinde kirli kumpas kurgu yargılamaları listesinin en başında yer alacaktır. Bu utanç bu tezgahı kuranların alnından ebediyen silinmeyecektir.

Kobane Davası

Aynı şey Kobanê davası içinde geçerli. Her gün yeniden yeniden rezillikleri ortaya seriyoruz. Sanık sandalyesinde oturtulan hakikati her gün arkadaşlarımız yüzlerine haykırıyor. Kendi buldukları tanıklar bile isteklerinin değil aksinin ifadesini veriyorlar. Kobanê Kumpas davası da dünya yargı tarihine aynı kara listenin başında geçecek şekilde yer alacaktır. Orada güya yargılananlar tarihin en parlak ve aydınlık sayfalarında onurlu duruşlarıyla anılacaklar ve bu kumpasları tezgahlayanlar en kirli ve kara sayfalarda yerlerini alacaktır. Bu dava elbette çökecektir. Gezideki haksız adaletsiz yargılamanın sonucu verilen hükümler elbette geçersiz kalacaktır.

Boyun eğmeyen bir HDP var

Bunun için ortak demokratik mücadeleyi büyütmeye, bu iktidarı hep birlikte değiştirmeye ve bu düzeni yine birlikte değiştirmeye ihtiyacımız var. Düzeni de değiştireceğiz, iktidarı da göndereceğiz. Buna gücümüz var yeter ki ortak demokratik mücadelede kararlılığımızdan bir an bile vazgeçmeyelim, inancımızda en ufak şekilde şüphe duymayalım. Gücümüz var, inancımız var mutlaka da sonuç alacağız. Bakın provokasyonlarına devam ediyorlar. Evet ortalığı bulandırarak, kaosu ve korku havası yayarak, sonuç alabileceklerini düşünüyorlar.

Toplumun rızasını kaybettikçe, toplumu korkuyla, kaos tehdidiyle, rehin alma yöntemlerini devreye sokuyorlar. Başaramayacaklar çünkü bizler de bu oyunların farkındayız, o günden bu güne onlar aynı oyunu bozuk ve kötü şekilde tekrar tekrar sahneye koydukça; bizler bu oyunu bozacak tecrübeyi, kararlılığı halk desteğini ve inancı büyüttük. İşte o nedenle diyoruz, biz kez daha denediklerinde altında kalacaklar. Kesin olarak altında kalacaklar. Çünkü karşılarında boyun eğmeyen demokratik siyasette ısrar eden halkla bütünleşme hedefinden asla sapmayan ortak demokratik mücadele hedefinde kararlılığını sürekli ortaya koyan bir HDP var.

Oyunlara alet olmaktan vazgeçsinler

İşte Genel Merkezi’mizin önüne yine provokasyon amaçlı bir tezgah koydular. Kadın Meclisi Sözcümüz, milletvekili arkadaşımız sevgili Ayşe Acar Başaran, kolluk görevlileri tarafından dünyanın gözü önünde tehdit edildi. Bu tehditler bizim için yeni değil ama herkes görsün ki bu seviye, bu ülkeyi karanlığa getiren, bu sefalet ve kanlı döngünün sebebi olan zihniyettir. Orada polis sıfatıyla arkadaşımıza o tehdidi yöneltenlerin hangi amaçlara hizmete ettiğini biliyoruz.

Adalet arayışımız ve hedefimiz bu oyunlara alet olanlara da bir uyarı olmalıdır. Bu oyunları tezgahlayanları, kuranları başlarındakileri, çetecileri, suç örgütleriyle ilişkileri ayan beyan ortada olanları biz bu iktidarı değiştirdiğimizde elbette gerçek bağımsız yargının adaletine göndereceğiz ama onlara alet olanlar da yarın öbür gün kendi başlarına bırakılacaklarını bilsinler. Bu oyunlara alet olmaktan vazgeçsinler.”

Paylaşın

HDP’li Beştaş: AK Parti Mültecileri Pazarlık Konusu Yaptı

Meclis’te düzenlediği basın toplantısında gündemi değerlendiren HDP’li Beştaş, “Bugün mültecilerin Türkiye’de bu kadar yüksek olmasının sebebi savaş politikası yürüten iktidarlardır, savaşa can suyu verenlerdir. AKP’nin bunu sürekli pazarlık konusu yaptığını biliyoruz” dedi.

Haber Merkezi / Beştaş, 5 Mayıs’ta parti genel merkezi önünde de yaşananlara dair, “İlk açıklamamızda milletvekilimize ‘seni çivilerim’ diyen zatın görevi nedir, kim görevlendirmiştir diye sormuştuk. Aradan geçen 5 günde hiçbir açıklama yapılmadı. Ne İçişleri Bakanlığı ne Adalet Bakanlığı ne Emniyet’ten bize yanıt verildi.

Suç duyurusunda bulunuyorum, vekilimiz ve o gün bu tehdide maruz kalan bütün arkadaşlarımız zaten suç duyurusu yaptılar, yapmadılarsa da bugün ya da yarın yapacaklar. Ankara’da ilgili savcıyı bir an önce soruşturma açmaya ve gerekli işlemleri yapmaya davet ediyorum” değerlendirmesinde bulundu.

Gezi Davası kararlarına ilişkin de konuşan Beştaş, “Biz milyonlarız, milyonlarca insanı bu şekilde yok edemezsiniz. Bu şekilde saldırılar başka muhalefet partilerine de yöneldi. Bu sistematik olarak bütün muhalefete yönelik politikanın araçlarından biridir. Bu saldırılara muhatap olan bütün muhalefet güçlerine susmayın diyorum. Susmayalım. Bugün konuşma zamanıdır, susma zamanı değildir.

Gezi Davasında hukukla, adaletle, ahlakla, insanlıkla hiçbir değerle bağdaşmayan kararın toplum vicdanında nasıl büyük bir tepkiyle karşılandığını hatırlatmak istiyorum. Doğrudan Saray’a bağlı yargı kuvveti tarafından bu ağır cezalar verildi. “Bu Gezi’nin meşruluğunu ve haklılığını asla gölgelemeyecek. Tek adam rejimine olan itiraz daha da büyüyor. Düzmece deliller ve senaryolarla cezaevinde tutulan tüm arkadaşlarımıza ve Gezi tutuklularına binlerce selam olsun” dedi.

Gazetecilerin, “Ekrem İmamoğlu’nun Karadeniz ziyareti sonrasında eleştirilere ilişkin açıklamaları çok tartışılıyor. Bunu nasıl yorumlarsınız?” sorusunu da şöyle yanıtladı: Hiçbir siyasetçinin toplumun herhangi bir kesimine bu şekilde, bu içerikte sözler kullanmasını doğru bulmayız. Eleştiri haktır. Toplum siyasetçileri eleştirir. Bizler toplumun gözü önündeyiz. Haklı da olsak haksız da olsak eleştirileri dinleriz. Bu eleştirilere karşı hakarete varan sözler kullanılmasını tasvip etmemiz mümkün değildir.

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Grup Başkanvekili Meral Danış Beştaş, Meclis’te basın toplantısı düzenleyerek gündemdeki gelişmeleri değerlendirdi. Beştaş’ın açıklamaları şöyle;

“5 Mayıs’ta doğrudan partimize yönelik bir saldırı gerçekleşti. Buna ilişkin çok sayıda açıklamamız oldu. Buradan bir kez daha söyleyelim. Bu saldırı ailelerin protestosu kılıfına sokulmaya çalışıldı. Ancak ortada eylemci ailelerden ziyade bir tertip olduğunu ifade etmek isterim. Bu tertipte İçişleri Bakanlığı, kolluk güçleri ve tabii ki Ankara Emniyeti vardı. Totalde iktidar aklı ve pratiği vardı. İlk açıklamamızda milletvekilimize “seni çivilerim” diyen zatın görevi nedir, kim görevlendirmiştir diye sormuştuk. Aradan geçen 5 günde hiçbir açıklama yapılmadı. Ne İçişleri Bakanlığı ne Adalet Bakanlığı ne Emniyet’ten bize yanıt verilmedi. Ortada ciddi bir saldırı ve provokasyon oluşturma çabası vardı. Vekilimiz şahsında bütün partimize ve kadınlara yönelik bir ölüm tehdidi vardı. Bu da öyle geçiştirilecek ve sineye çekilecek bir söz değildi.

“Üç saldırgan polis görevden alınıp tutuklanmalıdır”

Aslında tüm suç işlerinde olduğu gibi burada da başrolü yine Süleyman Soylu kimseye bırakmadı. Boşuna ona Suç İşleri Bakanı denilmiyor. Yardımcı rollerde de kimler vardı, onları açıklayacağız. Normalde biz isimleri açıklamayız, teşhir etmeyiz ama burada gizlenecek, onlara zarar verecek bir durum yok. Açıklayacağım isimler Emniyetin resmi görevlileri ve sorumlu makamlarda bulunan kişilerdir. Şimdiye kadar çoktan görevden alınmış olmaları ve tutuklanmaları gerekiyordu. Biz bu soruyu sorduktan sonra binlerce Ankaralı bize bu güvenlik şube müdürünün ve diğer yetkililerin isimlerini söylediler. Basında da yazıldı. Kimdi bu üç emniyet görevlisi? Bir tanesi Ankara Güvenlik Şubesinden Sorumlu Emniyet Müdür Yardımcısı Mukadder Kardiyen, diğeri Güvenlik Şube Müdürü Serkan Çakmak ve vekilimizi ölümle tehdit eden Başkomiser Murat Güler. Bunları savcılara açıklıyorum, onlara yardım ediyorum. Her vatandaşın görevi, suçu soruşturmakla görevli olan savcıların işini kolaylaştırmaktır. Suç duyurusunda bulunuyorum, vekilimiz ve o gün bu tehdide maruz kalan bütün arkadaşlarımız zaten suç duyurusu yaptılar, yapmadılarsa da bugün ya da yarın yapacaklar.

“Bu suçu işleyenlerden Soylu sorumludur”

Ailelerin arkasına saklanarak vekilimizi ölümle tehdit eden, parti binamıza doğrudan saldıran ve akşam 8’e kadar bir çelengi koruyan polisler olduğunu ifade etmek istiyorum. Ankara’da ilgili savcıyı, görevli savcıyı bir an önce soruşturma açmaya ve gerekli işlemleri yapmaya davet ediyorum. Soylu, konuya ilişkin hiçbir söz sarf etmedi. Bir polis müdürü halkın iradesini temsil eden bir milletvekiline ölüm tehdidinde bulunamaz. “Bu, bizim emniyetimizde görev yapamaz” demedi. Böyle bir açıklama duydunuz mu? Öksürse haber oluyor. Başta kendisi olmak üzere bütün teşkilatında bu suçu işleyenlerin sorumlu olduğunu ifade etmek isterim.

“Bu tertibe katılan herkes başımıza gelecek en ufak olaydan sorumludur”

Aynı ekip geçenlerde başka bir manzarada boy gösterdi. İçişleri Bakanlığına yürümek isteyen Ümit Özdağ’ın önünde el pençe divan duruyorlardı. Bizim partimize saldıran, ölümle tehdit eden bu müdürler ve komiserler kişiye göre davranıyormuş. O tartışmanın detaylarını ne düşünmek ne hatırlamak mümkünse bu kadar düzeysiz bir tartışmayı hafızamdan silmek istiyorum. Türkiye kamuoyuna da bunu öneriyorum. Bu ülkede geldiğimiz noktanın vahim bir örneğidir. Bu tertibe katılan herkes başımıza gelecek en ufak olaydan sorumludur. Bunu biz canımızla ödedik. Deniz Poyraz arkadaşımızı katlettiler. Böyle bir tertiple katlettiler. Ankara’nın merkezinde bunu yinelemek istiyorlar.

“Böyle tehditlere pabuç bırakmayacağız”

Bu tertibi yapanlara, bizi bununla yıldıracağını sananlara şunu söylemek istiyorum. Bir cezaevlerine bakın; Kandıra’ya, Sincan’a, Diyarbakır’a, Tekirdağ’a, Edirne’ye bakın. Tek tek arkadaşlarımızın duruşuna bakın. Siz kimi korkutacağınızı sanıyorsunuz? Şu anda Ankara Sincan’da Kobanî Kumpas Davasında arkadaşlarımız bu iktidarı yargılamaya devam ediyor. Biz bu tip saldırılarla geri adım atacak bir parti değiliz. Yine arşivlerinize bakın, en son Deniz Poyraz’a bakın. Biz can verdik, demokrasi ve barış mücadelesinde arkadaşlarımız hayatlarından oldu. O faili meçhulleri, 90’ların karanlık iklimini hatırlatmaya gerekli görmüyorum. Böyle tehditlere pabuç bırakmayacağız. Bu arada demokratik kitle örgütlerinden siyasi partilere, dört bir yandan dayanışmaya gelen, arayan soran, destek veren herkese partimiz adına teşekkür ediyoruz.

“Susmayın, susmayalım; bugün konuşma zamanıdır”

Biz milyonlarız, milyonlarca insanı bu şekilde yok edemezsiniz. Bu şekilde saldırılar başka muhalefet partilerine de yöneldi. Bu sistematik olarak bütün muhalefete yönelik politikanın araçlarından biridir. Bu saldırılara muhatap olan bütün muhalefet güçlerine susmayın diyorum. Susmayalım. Bugün konuşma zamanıdır, susma zamanı değildir. Gezi Davasında hukukla, adaletle, ahlakla, insanlıkla hiçbir değerle bağdaşmayan kararın toplum vicdanında nasıl büyük bir tepkiyle karşılandığını hatırlatmak istiyorum. Doğrudan Saray’a bağlı yargı kuvveti tarafından bu ağır cezalar verildi. Bu Gezi’nin meşruluğunu ve haklılığını asla gölgelemeyecek. Tek adam rejimine olan itiraz daha da büyüyor. Düzmece deliller ve senaryolarla cezaevinde tutulan tüm arkadaşlarımıza ve Gezi tutuklularına binlerce selam olsun.

“Bütün bu saldırılar ekonominin durumu konuşulmasın diye”

Asıl gündeme, Türkiye’nin temel gündemine gelelim. Bütün bunlar konuşulmasın diye sınır ötesi operasyonlar, partimize saldırılar, kadın cinayetleri, göstermelik yasalar var. Gölgelemeye çalıştıkları temel gündem ekonomi tabii. Çünkü halk aç, halk yoksul. Esas mesele enflasyonun hızla ilerliyor oluşu, hızla yükseliyor. 3 haneli rakamlara doğru enflasyon koşuyor ve asla iktidarın enflasyonla mücadele etme gibi bir derdi yok. Tek derdi döviz kurunu sabit tutmak. Aslında enflasyonu düşüremeyeceğini kabul etmiş, çünkü üretimi artıramıyor. Üretim olmadığı için de enflasyon düşmez. TÜİK’e gönderilen zarftan yüzde 70 enflasyon çıktı. TÜİK’e emirle “şu kadar açıklayacaksın” diyorlar. TÜİK altına da üstüne de çıkamıyor. Onlar yüzde 70 dedi, ENAG yüzde 156 dedi. Halkın enflasyonu yüzde 200’ün üzerinde.

“Asgari ücret derhal yeniden düzenlenmelidir”

Öyle bir hale geldik ki üretim yok yapılamıyor, üretim yapacak çiftçiler bunun giderlerini hesaplayıp hiçbir kar elde edemeyeceğini görüp üretimden vazgeçiyor. Bir torba gübre 500 lira civarında, elektrik zamları almış başını gidiyor. Çiftçi sadece zararını düşünüyor, zararını kesme derdinde. Kar elde etmenin hayal olduğu bir üretim tablosunda yaşıyoruz. Geçen hafta çiftçileri ziyaret ettim, traktörler örümcek bağlamış. Neyle çalışacak, mazot koyamıyor. Traktör çalışamayınca tarlasını nasıl sürecek mazot yok. Diğer taraftan gübre yok. Bankalar öyle bir hal aldı ki çiftçi borçları karşılığında traktör ve tarlaları tek tek haczediyor. Yakında bankalar traktörleri ihale ile satacak. Hala AKP iktidarı meseleyi bu aymazlıkla, bu bilinçsizlikle çözeceğini iddia ediyor. Her ay bu ülkenin emeklileri, işçileri, memurları, asgari ücretlileri AKP iktidarının ceplerinde açtığı delikle soyulmaya devam ediyorlar. Bu yöntemle enflasyon çalma, soyma ve gasptır. Asgari ücret derhal yeniden düzenlenmelidir. Emekli maaşları, yaşlılık aylıkları düzenlenmelidir. Her gün daha da yoksullaştıran bu ucube ve garabet düzende yalan siyaseti temeli oluşturuyor.

“Neyden vazgeçtiler? Saray’ın gelirlerini mi kıstılar, uçaklarını mı sattılar?”

Şimdi övündükleri bir mesele var, TL’den 6 sıfır attık diyorlar. Bununla övünüyorlar. Hiç utanmaları da kalmadı. Utanma duygusu başka bir şey gerektirir.1 Ocak 2003’teki 100 liranın değeri bugün 10 tl, bu hesaplanmış. Bugünün 1000 TL’si ne anlama geliyor. Bir kira ödemeye yetmiyor. Bir depo benzin doldurmaya yetmiyor. 1000 TL ile vatandaş memleketine gidip dönemiyor çünkü para eridi. Bunun karşılığında Erdoğan ne diyor? Geçenlerde basına yansıdı. “Çalışanlarımıza destek olmak için kendi gelirimizden vazgeçtik. Bir şükürsüzlük ve tatminsizlik hali var.” dedi. Bunu dinlerken insan şunu düşünüyor. Neyden vazgeçtiler? Sarayın gelirlerini mi kıstılar, uçak paralarını mı kıstılar, uçaklarını mı sattılar? Ortada hiçbir şey yok. Bir de şükredin diyor. Bir de topluma gerçeği söylüyor, beterin beteri var daha da kötü olabilirsiniz diyor. Buna şükredin bizim politikalarımız sizi daha da yoksullaştıracak, açlıkla baş başa bırakacak diyor. Mesajı aldık. Vatandaşın da almasını istiyoruz, bunları açıklıyoruz.

“Marketlerdeki ürünlere alarm koyacağınıza Merkez Bankasının kasasına koyun”

Sabır telkin edilen bir dönemde ve bunun karşılık bulacağı bir dönemde değiliz. Neden biliyor musunuz, marketlere de güvenlikçi politika geldi artık. Artık marketlerde bazı ürünlere alarm takılmış. Hani bir mağazadan elbise aldığınızda alarm oluyordu ya çıkınca ötüyor. Güvenlikçi politika şimdi markette ve vatandaş “açlıktan çalabilir” duygusu topluma yansıtılıyor. Bebek bezlerine, mamalara, diğer ürünlere alarm koyacağınıza Merkez Bankası’nın ve Hazinenin kasasına alarm koyun. Oradan çalıp çarptığınızda alarm çalsın ki bütün toplum uyansın ve Örtülü Ödeneğin nasıl alarm verdiğini bütün dünya görsün. Türkiye sıralaması her konuda geriliyor. AKP beceriksizliği yüzünden bugün Suriye’nin, Libya’nın, Sudan’ın gerisinde bir Türkiye var. Bu gerçeği herkesin görmesi gerekiyor. Türkiye’nin savaş politikaları bugün enflasyonda açıkça karşımıza çıkıyor.

Bir hazine ve maliye bakanımız var dostlar başına. Nasrettin hoca fıkralarında fırlamış gibi sürekli tekerleme okuyor. Sanki tekerleme söylesin diye seçildi. Sanki bunun için atandı. Ocak’ta enflasyon soruluyor Mart diyor, Mart’ta soruluyor Mayıs diyor, Mayıs’ta soruluyor Temmuz diyor. Sürekli kendi kendini yalanlayan bir bakan var. Allah bizim sonumuzu hayretsin. Ekonomide önerilerimizin dikkate alınmasını öneriyoruz.

“İçeriye huzur vermeyen bir iktidar dışarıya nasıl huzur götürecek”

Şu anda sınır ötesi bir operasyon var. 17 Nisan’dan bu yana Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimine yönelik aralıksız operasyon devam ediyor. İçişleri Bakanı bir ara ne dedi, “Irak’a huzur götüreceğiz”. ABD de Irak’ı işgal ettiğinde huzur ve barış götüreceğini söylemişti de sonrasında arkasında büyük bir enkaz bırakmıştı. Irak ve Suriye’ye huzur gitmediğini tartışmayalım, çünkü huzursuzluk gittiğini, orada ölümün, kanın ve gözyaşının her geçen arttığını görüyoruz. Bunu başka bir şeye yormaya gerek yok. Türkiye huzursuzluk ihraç ediyor, savaş ihraç ediyor başka ülkelere. Şu anda Irak, İran, Suriye huzursuz. Ortadoğu huzursuz. İçeriye huzur vermeyen bir iktidar dışarıya nasıl huzur götürecek? Savaş politikası bittiğinde ancak huzur gelecek. Bu savaşa hayır dediğimizde, barış politikasını öne geçirdiğimizde o zaman huzura kavuşabiliriz.

“Erdoğan Salman’dan randevu alamayınca hacca gitti”

Şu anda Suriye’de, Ukrayna’da ağır savaş yetmiyormuş gibi Irak’ta da kaosun kapısı aralanmış bulunuyor. İranlı yetkililer Türkiye’nin üslerini vurduğunda bu kaosun ne kadar ağır olduğunu hepimize gösterdi. Türkiye’nin Irak’ta aynı zamanda derinleştirmeye çalışılan Şii-Sünni çatışmasına ortak edilmeye çalışıldığını görmek mümkün. Kürt sorununu derinleştirdiği gibi başka derin ve tarihsel sorunlar da ithal eden AKP’nin bu savaşını çok tehlikeli bulduğumuzu söyleyelim. Bu savaşı Ortadoğu ve dünyada meşrulaştırmak isteyen iktidar Cemal Kaşıkçı davasını failin eline tutuşturmaktan sakınca görmedi. Davada fail belli, bu dosya faile uzatılıyor. Sonra bütün bakanlarla arınmak için sözüm ona hacca gidiyorlar. Buraya özellikle dikkatinizi çekmek isterim. Erdoğan Salman’dan randevu alamayınca hacca gitti ve bu nedenle görüşmek zorunda kaldılar. Bütün Arap basını Erdoğan’ın davet edilmediğini yazsa da iktidar bunu gizlemek için çaba gösterdi ama nafile herkes biliyor. Bu davaların nasıl olduğunu biliyoruz. Bizler hakkında, kadın cinayetleri davasında ve pek çok davada AKP eliyle yargı tamamıyla faillerin eline tutuşturulmuştur.

“Çözüm savaşta değil barışta ısrar etmektir”

Bu savaş halkların tercihi ve kararı değildir. Türk ve Kürt gençleri bu savaş politikaları yüzünden her gün toprağa düşmeye devam ediyor. Biz HDP olarak her zaman barış politikasını savunduk. Türkiye’de, dünyada ve Ortadoğu’da barışın tesisi için elimizden geleni yaptık, yapmaya devam edeceğiz. Bu arada elimde bir haber var. TSK’nin 2007’de dost ve müttefik ülkelere yaptığı yardım varmış. Dışarıda barışı desteklemek ve koruma amacıyla 2,8 milyar TL’lik harcama yapmış. Yani dışarıya barış yapmaları için para veriyorlar, kendi iç meselelerini ve dışarıyla meselelerini savaş siyasetiyle çözmeye çalışıyorlar. İşte bu ikiyüzlü bir siyasettir. Sadece Türkiye değil dünya siyaseti de ikiyüzlüleşti. Küresel barış siyaseti maalesef terk ediliyor. Bu savaşa karşı durmayanların, tezkerelere ellerini kaldıranların bu suça ortak olduğunu söylemekten çekinmeyelim. Savaşı durdurun, çözüm savaşta değil barışta ve çözümde ısrar etmektir. Siz kaybedeceksiniz barış siyaseti kazanacak.

İmralı’da hiçbir avukat görüşmesi yokken 6 ay daha avukat görüşünü yasaklamak savaş siyasetinin bir sonucudur. Artık kendi hukuklarına zerre kadar değer vermeyen bir iktidarın bu ülkeye vereceği hiçbir şey kalmamıştır. Biz tecridin kaldırılmamasını, savaş siyaseti uğruna kaybedilen canları Türkiye yurttaşlarına şikayet ediyoruz. Bizim çocuklarımız bu savaş severler yüzünden yaşamlarından oluyorlar. Bu savaşa hep birlikte karşı çıkalım.

“Türkiye’de mültecilerin olmasının sebebi savaş politikası yürüten iktidarlardır”

Mülteciler meselesi önemli bir gündem olarak yerini tutuyor. Mültecilerin yasalardaki hakları bile maalesef uygulanamıyor. Bugün mültecilerin Türkiye’de bu kadar yüksek olmasının sebebi savaş politikası yürüten iktidarlardır, savaşa can suyu verenlerdir. İnsani kriz, çok çok büyümüştür. Sorunun sebebinin savaş olduğunu idrak etmek zor değil. Suriye savaşını kışkırtan iktidar da çoğu kez bunu destekleyen muhalefet de bu insani krizden sorumludur. Şöyle bir tablo var; 150 bin velisiz çocuk olduğu tahmin ediliyor. Çocuk hakları uygulanmıyor. Göçmen kadınlara taciz ve tecavüzler kriminal suç olarak bile kayıtlara geçmiyor. Göçmenlere yönelik baskılar, onların güvenli olarak yurtlarına dönmesi için değil onların gözden uzak köleler olarak kalması için yapılıyor. Geri gönderme ise susmaları ve görünmemeleri için savrulan bir tehdit. Suçlu olan, ölmemek için ülkelerini terk edenler değil onları buna zorlayan iktidarlardır ve savaşa kalkan ellerdir.

“İktidar göçmenleri kendi politikaları için araçsallaştırıyor”

AKP’nin bunu sürekli pazarlık konusu yaptığını biliyoruz. Ucuz iş gücü olarak çalıştırıldıklarını en son İçişleri Bakanı itiraf etti. İktidarın politikasına karşı muhalefet de maalesef şovenizmi ve ırkçılığı körükleyen bir dil kullanmaktan geri durmuyor. Bu çok tehlikeli bir dildir. İktidar göçmenleri kendi politikaları için araçsallaştırıyor. HDP olarak bu araçsallaştırma siyasetini doğru bulmuyoruz. Siyasi iklimin yaydığı ayrımcı ve ırkçı söylemler mültecilere şiddet olarak dönüyor. Bu şiddet dalgası bütün toplumu etkisi altına alabilecek bir potansiyele sahip.

“HDP olarak onurlu dönüşe zemin hazırlayacak barış mücadelemizi yükselteceğiz”

Türkiye halkları mültecilere yönelik ırkçılığa bugüne kadar çok da prim vermedi ve vermemelidir. HDP olarak görüşümüz şudur. Her yurttaşın öncelikle kendi toprağında ve güven içinde yaşamasını savunuyoruz. Ancak bütün dünya her yurttaş için güvenli bir yer olmalıdır, dünya hepimizin evidir. Hangi ülke olursa olsun, dileyen herkes dilediği yerde yaşayabilmelidir. Bu yaşam hukuka dayalı, adil ve demokratik politikalar doğrultusunda olmalıdır. Devletler hem bu politikaların hukuka uygun ve yürürlükte olmasını sağlamalıdır hem de mülteci yaşamların güvencesi olmakla sorumludur. Onurlu bir dönüşün temel koşulu barıştır. Bu onurlu dönüşe zemin hazırlayacak barış mücadelemizi yükselteceğiz. Bu konuda tüm toplumu dayanışmaya ve desteğe davet edeceğiz. Tezkerelere hayır demeyenler de duysunlar; biz bugüne kadar bütün savaş tezkerelerine hayır diyen bir parti olarak gönül rahatlığıyla söylüyoruz. Çözüm önerimiz şudur; uluslararası hukuka uygun bir göç kanunu kabul edilmelidir. Göçmenlerle, polis jandarma vb. kurumlar değil bu konuda kitle örgütleriyle birlikte çalışan sosyal hizmetler birimi ilgilenmelidir. Bir diğeri de Suriye’de savaşın sona erdirilmesi ve göçmenlerin gönüllülük temelinde yurtlarına dönüş koşullarının barışçıl temellerde oluşturulmasıdır. Güvencesiz, kölece koşullara göz yumulmamasıdır.

“Bu ülkenin cumhurbaşkanı ve bakanları kadına yönelik şiddeti körüklüyor”

Meclis’e kadına ve çocuğa yönelik şiddeti önleme iddiasıyla bir teklif getiriliyor. Hakikaten nasıl bir riyakarlıktır, göz boyama iradesidir anlamak mümkün değil! İstanbul Sözleşmesinden bir gece vakti çekilen iktidar, kadına en geniş korumayı sağlayan uluslararası sözleşmeden çekilerek karşı her türlü sözü kuran iktidar, şimdi de dostlar alışverişte görsün misali kadına yönelik şiddeti dert edinmiş gibi yaparak -mış gibi bir kanun teklifi ile karşımıza çıkıyor. Kanunu inceledik, buna ilişkin sözlerimizi Genel Kurul’da ifade edeceğiz. Mevcut yasaları uygulamayan yargı yeni getirdiğiniz yasayı niye uygulasın? Yargı getirdiğiniz yasa teklifine değil sizin sözlerinize bakıyor. Sizin ne hissettiğinize, nasıl yorum yaptığınıza bakıyor. Kravatlı indirimi herkes tartışıyor ya kravat çıkarılmış. Bir yargıç kravat taktı diye indirim yapıyorsa yarın öbür gün gözlerini kaçırdı diye indirim yapar. İlla kravat takmasına ya da takım elbise giymesine gerek yok. Eğer bu konuda bir çözüm istiyorsanız Meclis’teki kravatlı cinsiyetçilerden başlamanız gerekiyor. Bu ülkenin cumhurbaşkanı, bakanları kadına yönelik şiddeti körüklüyor. Konuşmalarıyla sözleriyle bunu destekliyor. Getirdiğiniz yasanın bir önemi yok. Önce Meclis’teki kravatlılardan başlayalım. Son olarak şunu söylüyorum. Erkek failler pişmanlık gösterince indirim yapılacakmış. Cinsiyetçi bir yargı, cinsiyetçi bir iktidar, tecavüzcünün, katilin failin teki çıkıp “ben pişmanım” diyecek önünü de ilikleyecek indirim alacak. Bu ödül ya! Pişmanım demek zor değil ki rahat söyler. Bu yasa kesinlikle kamuoyunu aldatmaya yönelik bir yasadır.”

SORU: Ekrem İmamoğlu’nun Karadeniz ziyareti sonrasında eleştirilere ilişkin açıklamaları çok tartışılıyor. Bunu nasıl yorumlarsınız?

Hiçbir siyasetçinin toplumun herhangi bir kesimine bu şekilde, bu içerikte sözler kullanmasını doğru bulmayız. Eleştiri haktır. Toplum siyasetçileri eleştirir. Bizler toplumun gözü önündeyiz. Haklı da olsak haksız da olsak eleştirileri dinleriz. Bu eleştirilere karşı hakarete varan sözler kullanılmasını tasvip etmemiz mümkün değildir.

Paylaşın

HDP’li Buldan: Ne Pahasına Olursa Olsun Direneceğiz

Partisinin Bursa İl Örgütü Kongresi’nde konuşan HDP Eş Genel Başkanı Buldan, polisin milletvekili Ayşe Acar Başaran’a yönelik tehdit içeren sözlerine tepki göstererek, “Ne pahasına olursa olsun direneceğiz ve kazanacağız. Onlar korksunlar, çünkü kaybedecekler.” dedi.

Haber Merkezi / Pervin Buldan, konuya ilişkin yaptığı değerlendirmenin devamında, “Bunu söyleyenin kimden emir aldığını ve oraya geldiğini çok iyi biliyoruz ancak onlar da çok iyi bilsin ki HDP milletvekili, yönetici her bir seçmenimiz bu tehditleriniz karşısında asla diz çökmek boyun eğemez ve size biat etmez. Bu söz 90’ların zihniyetine sahip olan iktidarın sözüdür. O zamandan bu zamana çok şey değişti. O zaman da direnen bir halk vardı, şimdi de ölümüne direnen bir halk var karşınızda” ifadelerini kullandı.

Konuşmasında ‘Anneler Günü’nü de kutlayan Buldan,  “Selam olsun Cumartesi Annelerine, Barış Annelerine, Emine Şenyaşar annemize, Deniz Poyraz’ın annesine, selam olsun bu ülkede yüreği evlatlarına kavuşmak için yanan bütün annelerimize. Artık annelerimizin tek bir damla dahi gözyaşı dökmemesi, evladımızın tırnağının taşa değmemesi için AKP-MHP hükümetini siyasi tarihten çıkarmanın zamanı geldi. Hepimizin yolu açık olsun, an serkeftin an serkeftin” dedi.

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Eş Genel Başkanı Pervin Buldan, Bursa İl Örgütü 4’üncü İl Kongresine katıldı. Buldan, şunları söyledi:

“STK ve siyasi partilerin değerli temsilcileri, kadın arkadaşlarım, genç arkadaşlarım; hepiniz Bursa İl Örgütümüzün 4. Olağan Kongresine hoş geldiniz. Hepinizi sevgiyle ve saygıyla selamlıyorum. Bu güzel tablonun ortaya çıkmasında büyük emekler veren il örgütümüze bir kez daha teşekkür ediyorum. Bursa’dan bütün cezaevlerindeki arkadaşlarıma; haksız ve hukuksuz bir şekilde tutuklu olan Figen Yüksekdağ, Selahattin Demirtaş, Aysel Tuğluk, İdris Baluken, Gültan Kışanak, Sebahat Tuncel, Gülser Yıldırım, Selçuk Mızraklı ve Leyla Güven’e ve ismini sayamadığım bütün arkadaşlarıma sevgi, saygı ve şükranlarımı sunuyorum. En kısa zamanda aramızda olmalarını temenni ediyorum.

“HDP, iktidar karanlığının kuşatması karşısında herkesin sesi, sözü ve gücüdür”

Kongrelerimiz vesilesiyle Türkiye’nin her yerinde, doğusundan batısına, güneyinden kuzeyine her yerde haklarımızla bu güzel coşkulu kongrelerimizi gerçekleştirmeye devam ediyoruz. Tıpkı bugün Bursa’da olduğu gibi, her yerde coşkuyla, kararlılıkla ve büyük bir moralle kongrelerimizi gerçekleştiriyoruz. Tüm baskı ve engellemelere rağmen Halkların Demokratik Partisi iktidar karanlığının kuşatması karşısında herkesin sesi, sözü ve gücü olmaya devam ediyor. Bütün engelleme ve baskılara rağmen her yerde halkımızla birlikte olmaya devam edeceğiz. Çünkü biz geleceğin Türkiyesi’nde, yarınlarında HDP’nin söz ve karar sahibi olacağını şimdiden görüyoruz. Çünkü HDP bu ülkede Türklerin, Kürtlerin, Alevilerin, Sünnilerin, Ermenilerin, Süryanilerin, kadınların, gençlerin; tüm inanç ve kimliklerin ortak sesidir, sözüdür, evidir. HDP aynı zamanda barışın köprüsüdür, aynı zamanda kardeşliğin kilididir. Bizim mücadelemiz eşit yaşamı ve sosyal adaleti ve aynı zamanda gerçek bir adaleti sağlayana kadar mücadeledir, direniştir.

“Kadınlar ve gençler söz ve karar sahibi olana kadar mücadele edeceğiz”

Biz bu ülkede kadınların ve gençlerin söz ve karar sahibi olması için mücadele yürüten bir partiyiz. Bu mücadelemizi de sonuna kadar sürdüreceğimizi bir kez daha ifade ediyoruz. Hiç kimsenin sefalet çekmediği, ülke kaynaklarının eşitçe dağıtıldığı ve geleceğimize bizim kendimizin yani halklarımızın karar vereceği bir Türkiye’yi yaratmak elbette ki bizlerin elindedir. Biz bunu gerçekleştirirken elini tutamadığımız, yüreğine dokunmadığımız ve kapısını çalmadığımız hiç kimse bırakmayacağız. Bu ülke sefa çekenlerin değil cefa çekenlerin ülkesi. Bu ülke değişip dönüşen ve geleceğin yeniden yaratıldığı bir ülke haline gelene kadar da bu mücadelemiz devam edecek.

“HDP sadece bir siyasi parti değildir, onurlu bir yaşamın duruşudur”

Bu ülkenin tüm kaynaklarını sömüren, talan eden bir zihniyete sahip bir iktidar var karşımızda. Sadece bu ülkenin kaynaklarını talan etmediler, bu ülkenin geleceğini de yok ettiler. Bu ülkenin halklarının geleceğini yarınsız, ümitsiz bıraktılar. Biz bu ülkede söz ve karar sahibi olmak istiyoruz. Biz bu ülkede halkların geleceğini belirlemek istiyoruz, kadınlar ve gençler de konuşsun istiyoruz, Saray’ın keyfi kararları değil halkın kararları bu ülkede hayata geçsin istiyoruz. İşte bizim mücadelemiz, HDP’nin mücadelesi böyle bir mücadeledir. Güç, iktidarda değil bizzat halkın kendisinde olsun istiyoruz. Buna göre de çözüm programımızı, mücadele ve direniş hattımızı ve ittifak politikamızı ayarlıyoruz. Oldukça önemli bir mücadelenin altına imzamızı koyduk, bu noktaya ilerliyoruz. HDP sadece bir siyasi parti değildir, onurlu bir yaşamın duruşudur. İktidarın, özellikle AKP-MHP’nin duyduğu korkunun asıl nedeni budur. HDP’nin korkusuz olmasıdır, cesaretli olmasıdır, umut dağıtıyor olmasıdır. AKP-MHP iktidarının asıl korkusunun bu olduğunu hepimiz biliyoruz.

“Bizim siyasetimizden, duruşumuzdan, direncimizden, mücadelemizden korkuyorlar”

Demokratik siyasetten, HDP’den, kadınların sesinden, gelecekten korkuyorlar çünkü geleceklerini kaybedeceklerini biliyorlar. Toplumsal değerleri bir bir tüketen bir iktidar var. Hiçbir siyasi ahlak ve etik kuralı, hukuku tanımayan bir iktidar var. Topluma diz çöktürme politikalarını uygulamaya çalışan bir iktidar var karşımızda. HDP’yi ve mücadelesini en büyük engel olarak gören bir iktidar var karşımızda. Karşımızdakiler bizim siyasetimizden, duruşumuzdan, direncimizden, mücadelemizden korkuyorlar. Ama korkmaya devam etsinler, biz onların korkulu rüyası olmaya devam edeceğiz. Bizden korktukları için karşımıza siyasetle çıkmıyorlar; karşımıza siyasi davalarla, kumpas davalarıyla çıkıyorlar. Gezi Davası onlar için korkulu bir rüyaydı ve son duruşmada verdikleri kararları gördük. Önlerinde 3 ayrı dava daha var. Biri devam eden Kobanî Kumpas Davası, biri HDP’yi kapatma davası, bir diğeri de tüm siyasi davalar.

“AKP ve MHP insani olan her şeyle çatışma halinde, çünkü siyasetleri bitti”

Arkadaşlarımızın yargılandıkları ama aslında AKP’yi yargılayan bir duruş sergileyen milletvekillerimizin, belediye eşbaşkanlarımızın, siyasetçilerimizin olduğu duruşmalar var. Bizim karşımıza siyaseten çıkmadıklarını biliyoruz, karşımıza kumpas davaları ile çıkıyorlar. Bunların haklara karşı, Türkiye haklarına karşı açtıkları davaların farkındayız. Bu davalara sıkı sıkıya sarıldıklarını da çok iyi biliyoruz. Bunları tek tek anlatmaya kalksak Bursa’dan Ankara’ya duble yol olur. Türkiye halkları ve demokrasi güçleri bu davaların, kumpasların farkında. Bize karşı, HDP’ye karşı örülmek istenen oyunların farkında. Bunlar tüm Türkiye toplumuyla, Kürtlerle, Alevilerle, farklı kimliklerle, kadın ve gençlerle davalı ve çatışmalı bir haldeler. Hukukla bile bunlar davalı bir haldeler. Bu ülkenin toprakları, ormanları, ağaçları ve dereleriyle bile davalı bir duruma düşen AKP ve MHP iktidarı var karşımızda. İnsani olan her şeyle çatışma halindeler çünkü siyasetleri ve gelecekleri bittiği için bu davalarla bizleri oyalamaya çalışıyorlar.

“‘Seni duvara çivilerim’ 90’ların zihniyetine sahip olan iktidarın sözüdür”

Yatıyorlar, kalkıyorlar bizimle uğraşıyorlar. Bu davalar yetmediği için de provokatörleri parti binalarımızın önüne göndermekten geri durmuyorlar. Son örneğini 3 gün önce Genel Merkezimiz önünde gördük. Bir provokasyonun planlı bir şekilde yapıldığına tanık olduk. Bir polisin seçilmiş bir halk iradesine, milyonların temsilcisine ‘‘Seni duvarı çivilerim’’ demesi, yenilip yutulacak bir laf değildir. Kadın Meclisi Sözcümüze, halkın iradesine bu sözün tek başına söylenmediğini çok iyi biliyoruz. Bunu söyleyenin kimden emir aldığını ve kimin talimatıyla oraya geldiğini de çok iyi biliyoruz. Ancak onlar da çok iyi bilsin ki HDP milletvekilleri, yöneticileri, HDP’ye oy veren her bir seçmenimiz bu tehditleriniz karşısında asla diz çökmez, size biat etmez. ‘‘Seni duvara çivilerim’’ 90’ların zihniyetine sahip olan iktidarın sözüdür. ‘‘Seni duvara çivilerim’’ sözü 90’larda asit kuyularında insanların yakılmasının emrini verenlerin zihniyeti ile aynıdır, faili meçhullerin emirlerini veren zihniyet ile aynıdır. Ancak o zaman da direnen bir halk vardı, şimdi de ölüme direnen bir halk var karşınızda.

“Türkiye halkları, kadınları özellikle de Kürt kadınları asla size boyun eğmez”

Türkiye toplumuna gözdağı vermeyi düşündüklerini biliyoruz ama yanılıyorlar; Türkiye halkları, kadınları özellikle de Kürt kadınları asla size boyun eğmez. Ne pahasına olursa olsun ölümüne direneceğiz, mücadele edeceğiz ve kazanacağız. Onlar korksunlar, çünkü kaybedecekler.

Cezaevleri tecrit ortamına dönüştü. Hasta tutuklular ölümle pençeleşirken, cezaevlerinde insan hakları ihlalleri her gün yaşanırken bu ülkenin geleceğe vaat edeceği hiçbir şeyin olmadığını görüyoruz. Tecrit içinde tecridin yaşandığı, insanların cezaevlerinde hak ihlalleri ile karşılaştığı, tabutların çıktığı bir süreci yaşıyoruz. Bugün İmralı Cezaevinde görüş olmadığı halde dün avukatlara tekrardan 6 aylık Sayın Öcalan ile görüşme yasağı getirildi. Böyle bir dönemden geçiyoruz. Zaten bir görüşme yok. Ne aile ne de avukat görüşü var ama bir kez daha görüş yasağı verildiğini öğrendik. Kendi yasalarını bile uygulamayan bir ülke haline geldi Türkiye. Cezaevlerindeki hak ihlallerinden bu ülkenin yönetenleri birebir sorumludur. Bu ülke AKP ve MHP’ye mecbur ve mahkum değildir. İlk seçimlerde tüm demokrasi güçleriyle oluşturacağımız ittifaklar ve güç birlikleriyle bu iktidarı tarihin çöp sepetine gönderene kadar mücadeleye devam edeceğiz.

“Ne yaparlarsa yapsınlar halkın umudunu söndüremeyeceklerini görecekler”

Onlar, meydanları bütün engellemelere rağmen boş bırakmayan halk gerçekliğinin farkındalar; HDP’yi korkutamadıklarının farkındalar; Türkiye halklarını susturamadıklarının farkındalar; gençleri, emekçileri, kadınları durduramadıklarının farkındalar. Bunu 8 Mart’ta, Newroz’da, 1 Mayıs’ta milyonların alanları doldurmasından gördüler. Biz meydanları doldurmaya devam edeceğiz. Bu mücadeleyi sürdürmeye devam edeceğiz. Bursa’dan bir kez daha söz veriyoruz: Ne yaparlarsa yapsınlar halkın umudunu söndüremeyeceklerini görecekler, barış ve demokrasiyi engelleyemeyeceklerini bilecekler.

“İktidar ömrünü uzatmak için yeni çatışma ve savaş politikalarını devreye soktu”

Her fırsatta çatışma ve savaş politikalarına sarılan bu iktidarın ömrünü uzatmak için yeni çatışma ve savaş politikalarını devreye soktuğunu biliyoruz. Yarattıkları bu olumsuz tabloların ve her gün enflasyonun yükselmesinin görmezden gelinmesini sağlamak için yeni alanlar oluşturmaya çalıştılar. Savaş ve çatışma politikalarını ömürlerini uzatmak için devreye koyduklarını biliyoruz. En önemlisi de Kürtler hiçbir yerde kazanmasın, söz ve karar sahibi olmasın diye savaşa sarılan bir AKP gerçekliği var. Biz HDP olarak savaşın değil barışın, ölümün değil yaşamın olması için, tüm halkların barış içinde yaşayacağı bir geleceğe sahip olması için bu mücadeleye devam edeceğiz. Bu ülkede yoksulluk ve enflasyon var, insanlar açlıktan ve sefaletten iş yerlerini açamaz duruma geldi. Bu manzaranın tek nedeni AKP-MHP iktidarıdır. Yarınlarımızı çalmak isteyenlere karşı birlik ve beraberliğimizi korumak durumundayız. Nerede bir ezilen, sömürülen, haksızlığa uğrayan varsa HDP oradadır, orada olmaya devam edecektir.

“AKP-MHP hükümetini siyasi tarihten çıkarmanın zamanı geldi”

Bugün aynı zamanda Mayıs ayının ilk pazarı, yani Anneler Günü. Ben de acılı bir anne olarak bu ülkede evlatlarını kaybeden, evlatlarına kavuşmak isteyen, yüreği evladına kavuşmak için tutuşan bütün annelerimizin hiçbir ayrım yapmadan Anneler Gününü yürekten kutluyorum. Selam olsun Cumartesi Annelerine, selam olsun Barış Annelerine, selam olsun Emine Şenyaşar annemize, selam olsun Deniz Poyraz’ın annesine, selam olsun bu ülkede  yüreği evlatlarına kavuşmak için yanan bütün annelerimize! Bu ülkede çok acı çeken, göz yaşı döken annelerimiz var. Artık annelerimizin tek bir damla dahi gözyaşının dökülmemesi, tek bir evladımızın tırnağının taşa değmemesi için AKP-MHP hükümetini siyasi tarihten çıkarmanın zamanı geldi. Bu da ilk seçimde gerçekleşecek, ilk seçimler için bizim hedefimiz olacaktır.

Bir kez daha, özellikle 2 yıldır bu kentte yöneticilik yapan, başta il eşbaşkanlarımız olmak üzere tüm arkadaşlarımıza binlerce kez teşekkür ediyorum. Hepsinin emeğine, yüreğine sağlık. Bugünkü kongrede yeni seçilecek olan bütün arkadaşlarıma, il eşbaşkanlarıma bu zorlu ama onurlu süreçte üstün başarılar diliyorum. Hepimizin yolu açık olsun. An serkeftin an serkeftin.”

Paylaşın

HDP Genel Merkezi Önünde Çelenk Gerginliği: Gözaltılar Var

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Genel Merkezi’nde çelenk gerginliği meydana geldi. Çocuklarının PKK tarafından kaçırıldığını iddia eden aileleri temsilen Diyarbakır’dan Ankara’ya gelen üç aile, HDP Genel Merkezi’nin önüne, üzerinde “Evlatlarımızı HDP’den istiyoruz” ifadelerinin yer aldığı siyah bir çelenk bırakmak istedi.

Partinin önüne konulmak istenen çelenge engel olmak isteyen ve aralarında HDP Batman Milletvekili Ayşe Acar Başaran’ın da olduğu HDP’liler ile aileler arasında gerginlik çıktı. Gerginliğe polis de müdahale etti. Yaşanan gerginlikten sonra HDP’liler Genel Merkez binasına döndü.

HDP’nin Twitter hesabından konuyla ilgili yapılan açıklamada şöyle denildi: Polisin yönlendirmesiyle ve koruması altında partimizin önünde büyük bir provokasyona kalkışanlara asla müsaade etmeyeceğiz. HDP’nin mücadelesi dün olduğu gibi bugün de hiç bir provokasyon ve engel tanımadan sürüyor, sürecektir.

HDP Grup Başkanvekili Meral Danış Beştaş, genel merkez binası önünde yaşananlarla ilgili bir video paylaştı. Beştaş, HDP Milletvekili Başaran’ın olay anında tehdit edildiğini belirterek şunları kaydetti: Milletvekilimize ‘kes sesini, çivilerim seni valla…’ diyen zat kimdir? Bu zatı görevlendiren ve genel merkezimizin önüne gönderen kimdir?

HDP: Hiçbiri ‘hak arıyoruz’ demesin

HDP Sözcüsü Ebru Günay, HDP yöneticileri ve milletvekillerinin katıldığı basın açıklamasında yaşananları değerlendirdi.

Partinin genel merkezinde konuşan Günay, “Bugün tekrar partimize yönelik bir provokasyonla karşı karşıyayız. Hepiniz bu süreci sabah takip ettiniz, aslında uzun süredir partimize yönelik provokasyon girişimleri oluyor. Bunu daha önce Diyarbakır’da Van’da denediler, hiç bir yerde başarıya ulaşamadılar. Artık provokasyonunu bir üst aşamaya çıkararak genel merkezimiz önüne gelerek suç işleri bakanlığının emrindeki, kontrolündeki polisler bir provokasyon girişiminde bulundular. Daha önce böyle bir provokasyonla Deniz Poyraz yoldaşımızın katledildiği süreci ördüler” ifadelerini kullandı.

Bu sabah partinin önüne gelenlere tepki gösteren Günay, “Hiçbiri ‘hak arıyoruz’, ‘aileyiz’ demesin. Hepsi tamamıyla suç işleri bakanlığının, AKP iktidarının, partimizin siyasi faaliyetlerini engellemeye yönelik provokasyon girişimleridir” dedi.

HDP İzmir İl Binası’nda katledilen Deniz Poyraz’ı hatırlatan Günay, “Deniz Poyraz katledildiği gün onu korumayan, parti binamızı korumayan polis, bugün 3 provokatörü koruyarak partimize yönelik saldırıda bulundu. Çalışanlarımızı darp etmiş, arkadaşlarımızı yaralamışlardır” diye konuştu.

Günay, sözlerine şöyle devam etti: Katil tipli polisler, suç işleri bakanlığının emrindeki polisler, Ankara’nın göbeğinde parti genel merkezimizin önünde kadın meclisi sözcümüz ve Batman Milletvekilimizi [Ayşe Acar Başaran] utanmadan sıkılmadan mafya liderlerinden aldıkları güçle tehdit etmiştir. Bu aslında iktidarın kadına olan tahammülsüzlüğü, partimize yönelik olan tahammülsüzlüğüdür. Buradan soruyoruz, kendisini polis olarak tanıtan bu katil zanlısı kimdir? Bir an önce görevden alınmalı ve derhal tutuklanmalıdır.

Buradan ‘seni çivileyeceğiz’ diyerek bir milletvekilini tehdit etme hakkını ve haddini nereden buluyor? Biz bunu nereden bulduğunu biliyoruz. Çünkü balık baştan kokar. Bu suç işleri bakanı, mafyalarla, katillerle, suçlularla fotoğraf verirken emrinin altındakiler her türlü suç işleme hakkını ve haddini veriyor.

Meclis Başkanı Mustafa Sentop’a seslenen Günay, “Buradan Şentop’a çağrımızdır, Ankara’nın göbeğinde milletvekilini ölümle tehdit eden polisten hesap sorun. Ankara’nın göbeğinde, milletvekilini tehdit eden ve kendisine polis diyen katili bir an önce tutuklayın. Bu aslında TBMM’nin bağımsızlığını ve gücünü gösterecektir” ifadelerini kullandı.

6 gözaltı

HDP önünde yapılan basın açıklamasının ardından parti önünde ikinci kez gerginlik yaşandı. Polis, “HDP halktır, halk burada” sloganı atan partilere müdahale etti. Çıkan arbedede 6 HDP’li gözaltına alınırken polis, HDP binasının bulunduğu Büklüm Caddesi boyunca yolu kapattı. Gözaltına alınanlar arasında HDP MYK üyesi Veli Saçılık’ın da olduğu öğrenildi.

Paylaşın

Demirtaş’ın Avukatından ‘Adaylık’ Açıklaması: Hukuken…

HDP’nin tutuklu eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın cumhurbaşkanlığı adaylığını hukukçular değerlendirdi. Demirtaş’ın avukatlarından Mahsuni Karaman müvekkilinin siyasi yasaklı olduğunu belirterek, “Hukuken böyle bir şansı yok” dedi. Ceza hukukçusu Prof. Adem Sözüer ve avukat Turgut Kazan da Demirtaş’ın mahkumiyet kararı nedeniyle cumhurbaşkanı adayı olamayacağını söyledi.

Yaklaşan cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde “üç adaylı senaryolar” üzerinde değerlendirmeler yapılırken, Cumhur İttifakı ve Millet İttifakı’nın göstereceği adayların yanında bir de HDP’nin tutuklu eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın isminin sayılması siyasi kulislerde dikkatleri hukuki sürece çevirdi.

Ceza hukukçusu Prof. Adem Sözüer, avukatlar Turgut Kazan ve Mahsuni Karaman, serbestiyet.com’dan Hilal Köylü‘nün sorularını yanıtladı.

Demirtaş’ın avukatlarından Mahsuni Karaman, 4 Kasım 2016’dan beri tutuklu olan Demirtaş’ın “siyasi yasaklı” halinin sürdüğünü söyledi. Karaman, bu yasaklı halin dayanağının da, hakkında “terör örgütü propagandası yapmak” suçundan açılan dava sonucunda Demirtaş’a 2018’de İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi’nde verilen 4 yıl 8 aylık hapis cezası olduğunu hatırlattı.

Mahsuni Karaman, Demirtaş’ın hakkındaki hapis cezası kararının Nisan 2021’de Yargıtay tarafından onaylanarak kesinleştiğini söyledi. Karaman, Demirtaş’la ilgili tutukluluk ve mahkûmiyet kararlarını “hak ihlali” gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi’ne götürerek iptalini istediklerini ancak mahkemenin henüz bu başvuruyu incelemeye almadığını söyleyerek şunları belirtti:

“Aslında infazın bittiğini görüyoruz. İnfaz edildi ama infaz edilmesi yetmiyor. Siyasi yasaklı olması sürüyor. Cumhurbaşkanlığı seçimi için önümüzde bir yıl gibi bir süre var. Anayasa Mahkemesi, bizim itiraz başvurumuzu incelemeye alır, hak ihlali kararı verirse durum değişebilir. Mahkemenin ne yapacağını göreceğiz. Ama Demirtaş’ın şimdilik hukuken cumhurbaşkanı adayı olma şansı yok.”

‘Hukuken engel’

Avukat Turgut Kazan, Demirtaş’ın da zaman zaman hapishaneden kamuoyuna hakkındaki kesinleşmiş mahkûmiyet kararını hatırlattığını belirterek “Kesinleşmiş bir mahkûmiyet kararı Demirtaş’ın cumhurbaşkanlığı adaylığına hukuken engeldir. Avukatlarının söylediği en doğrusudur ki, Mahsuni Karaman da hukuki durumu açıkça dile getiriyor” değerlendirmesinde bulundu.

Kazan, cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde adaylar hakkında “hukuki temelden yoksun” değerlendirmeler yapılmamasının kamuoyunun yanıltılmaması açısından önemli olduğunu söyledi. Ceza hukukçusu Prof. Adem Sözüer de, “Bir kişi hapis cezasıyla mahkûm olduğu zaman cumhurbaşkanlığı gibi bir göreve atanamaz, seçilemez. Kamuda bir görev yapamaz” dedi.

Paylaşın

İçişleri Bakanlığı’nın Sorularına En Az Yanıt Verdiği Parti HDP

İçişleri Bakanlığı, TBMM’nin 27. yasama dönemi içinde kendisine yöneltilen 5 bin 714 soru önergesinden 2 bin 813’üne hiç yanıt vermedi. İçişleri’nin sorularına en az yanıt verdiği partiyse HDP oldu.

HDP İstanbul Milletvekili Dilşat Canbaz Kaya, parti gruplarına göre İçişleri Bakanlığı’nın soru önergelerine yanıt verme oranlarını TBMM gündemine taşıdı. Bakanlık, CHP’nin verdiği 2 bin 716 soru önergesinin 716’sını yanıtlamadı. HDP’nin 2 bin 61 önergesinin sadece 195’ine yanıt verdi. AKP sadece iki soru sordu, birisi yanıtsız kaldı.

Buna göre; 2018’den günümüzü kapsayan 27. yasama dönemde İçişleri Bakanlığı’na yöneltilen soru önergesi sayısı ve parti gruplarına göre yanıtlanma oranları şöyle:

AKP Grubu toplamda iki soru önergesi verdi; biri yanıtlandı, biri yanıtlanmadı. CHP, 2018 yılında 318 soru önergesi verdi, bunların 28’i yanıtlanmadı. 2019’da 689 soru önergesi verdi, bunların 72’sine yanıt gelmedi. 2020’de 628 soru önergesi verdi, bunların 34’ü yanıtlanmadı. 2021’de bin 418 soru önergesi verdi, bunların 443’ü yanıtlanmadı. 2022 başından itibaren de 215 soru önergesi verdi, bunların 139’una yanıt gelmedi.

HDP’nin soru önergeleri yanıtsız kaldı

HDP, İçişleri Bakanlığı’ndan en az yanıt alabilen parti grubu oldu. HDP, 2018’de 318 soru önergesi verdi, bunların 124’üne yanıt alamadı. 2019’da 357 soru önergesi verdi, bunların 356’sı yanıtlanmadı. 2020’de 678 soru önergesi verdi, bunların hiçbirine yanıt alamadı. 2021’de 566 soru önergesi verdi, yine hiçbiri yanıtlanmadı. 2022 başından itibaren de 142 soru önergesi verdi, henüz hiçbirine yanıt gelmedi.

MHP ise oran olarak İçişleri Bakanlığı’ndan en çok yanıt alan parti grubu oldu. MHP, 2018’de 11 soru önergesi verdi, 2’sine yanıt gelmedi. 2019’da 16 soru önergesi verdi, 3’ü yanıtlanmadı. 2020’de 27 soru önergesi verdi, 3’ü yanıtlanmadı. 2021’de 24 soru önergesi verdi, ikisi yanıtlanmadı. 2022 başından itibaren de 6 soru önergesi verdi, 4’üne henüz yanıt gelmedi.

İYİ Parti ise 2018’de 68 soru önergesi verdi, 9’una yanıt gelmedi. 2019’da 79 soru önergesi verdi, 13’üne yanıt alamadı. 2020’de 87 soru önergesi verdi, 8’i yanıtsız kaldı. 2021’de 90 soru önergesi verdi, 22’si yanıtlanmadı. Son olarak 2022 başından itibaren 20 soru önergesi verdi 12’sine henüz yanıt gelmedi.

TBMM İç Tüzüğü’nün 99. maddesine göre, soru önergelerinin ilgili makam tarafından 15 gün içinde yanıtlanması gerekiyor. Bu süre zarfında yanıtlanmayan soru önergeleri hakkında Meclis Başkanı’nın ilgili bakanları uyarma yetkisi bulunuyor. Yanıt gelmezse söz konusu soru önergeleri, gelen kağıtlar listesinde “yanıtlanmadı” ibaresiyle yayınlanıyor.

(Kaynak: Gazete Duvar)

Paylaşın

HDP’li Günay: Yargı İktidarın Hedeflerine Göre Karar Veriyor

Partisinin genel merkezinde düzenlediği basın toplantısında gündemi değerlendiren HDP Sözcüsü Günay, Gezi Parkı Davası’na ilişkin yaptığı değerlendirmede, “Gezi bir demokrasi ve özgürlük talebidir. Bizler Gezi’yi savunduk ve savunmaya devam edeceğiz. İktidarın demokrasi ve özgürlüğe yönelik tahammülsüzlüğü ile yargıya açıkça talimat vermiş, hedef göstermiş ve herkesin gözü önünde müdahale etmiştir. Tarafsız ve bağımsız bir hakim düşünün ki iktidar partisinde aday adayı olsun. Tarafsız hakimin durduğu yer iktidarın durduğu yerdir, verdiği karar iktidarın verdiği karardır.” dedi.

Haber Merkezi / HDP’li Günay, konuşmasının devamında, “Adalet Bakanı Gezi Davasında çıkan karara ilişkin diyor ki “Türkiye bir hukuk devletidir, kimse yargının üstünde değildir. Türk yargısı bağımsızdır” diyor. Şaka gibi değil mi? Türkiye’de yargı hiçbir zaman bağımsız olmadı, Türkiye hiçbir zaman bir hukuk devleti olmadı. Ama hiç bu kadar içler acısı hale gelmedi, hiç bu kadar iktidarın sopasına dönüşmedi. AİHM kararını tanımayan bu iktidar, AYM kararı hoşuna gitmediğinde “saygı duymuyoruz” diyen bu iktidar, cemaat yöntemleriyle oluşturdukları kumpas dosyalarını istedikleri sonucu alıncaya kadar mahkeme mahkeme dolaştıran, mahkeme heyetlerini istedikleri sonucu verecek şekilde sürekli değiştiren de bu iktidar.” ifadelerini kullandı.

Günay, açıklamasını, “İstedikleri kararı vermeyen yargıçları ve mahkeme üyelerini en hafif yaptırımla sürgün eden, tehdit eden bu iktidar, Kobanî Kumpas Davasına çete üyesi hakimi, Gezi Davası heyetine kendi adayları olan hakimi atayan bu iktidar, Kaşıkçı davasını Arabistan’a satan, Rahip Branson’u rehin alarak ABD ile siyasi pazarlık konusu yapan bu iktidar, sonra da çıkıp utanmadan sıkılmadan “yargı bağımsızdır” diyor. Daha iki gün önce ceza yağdırdığınız davada “beraat kararı” veren yargı neydi, bağımlı mıydı, neden müdahale ettiniz bu karara. Bir hafta önce “Kobani davasında ikinci dalga” diye başlattığınız operasyonda konu ettiğiniz suçlamalar için verilen beraat kararlarını veren yargı bağımsız değil miydi?

Kürtlere, muhaliflere yönelik oluşturulan kumpas davalarında çıkan kararı belirleyen iktidarın intikam ajandasıdır. İktidar nereyi hedef alıyorsa yargı ona göre karar veriyor. Gezi Davası bir kez daha ortak mücadelenin önemini göstermiştir. Gezi Davası bir kez daha ortak mücadelenin önemini göstermiştir. Bugün tek adam rejiminin hedefi haline gelen tüm toplumsal kesimlerin bir araya gelmesi, ortak mücadeleyi büyütmesinin tam zamanıdır. Bugün Demokrasi İttifakıyla ortak mücadeleyi büyütme, HDP ile de başarma zamanıdır.” ifadeleriyle sürdürdü.

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Sözcüsü Ebru Günay, HDP Genel Merkezi’nde haftalık olağan basın toplantısı düzenledi. Siyasal ve güncel gelişmeleri değerlendiren Günay, şunları söyledi;

“Her yerde bayram telaşı olsa da gerçek bir bayram havasıyla bayrama hazırlanamıyoruz. İçinde bulunduğumuz kriz, savaş ve açlık hali bayramı bayram tadında kutlamayı engelliyor. Derinleşen ekonomik, toplumsal, siyasal krizlerin gölgesinde karşılıyoruz bu bayramı. Aynı zamanda 1 Mayıs arifesinde işçinin, emekçinin haklarının gasp edildiği, iktidarın sömürüyü derinleştirirken bu düzene itirazı olanlar 1 Mayıs’ta alanlara çıkmak için hazırlık yapıyor.

AKP ve MHP’nin kutsal ramazan ayında, bayram arifesinde gündeminde savaş yıkım, ölüm ve Kürt düşmanlığı ve toplumsal muhalefete düşmanlık var. Kürdistan Bölgesel yönetim topraklarına yönelik savaş politikaları devam ediyor. İşin ironik tarafı da savaş politikalarına demokrasi ve huzur gibi kılıflar buluyorlar. Ortadoğu halkları ve Kürtler iyi biliyor ki savaş politikalarıyla, tankla, topla demokrasi ve huzur gelmez. Varlığını savaşa dayandıran bir iktidar halklara ölüm, yıkım ve yurtsuzluktan başka bir veremez. İktidarın savaş politikaları sonucu her gün insanlar ölüyor ve cenazeler geliyor iktidarın tek bir amacı var o da tükenen ömürlerini uzatmaktır.

“Ortadoğu halkları savaş politikalarına geçit vermeyecek”

AKP ve MHP iktidarı kural, ahlak, inanç ve vicdan tanımadan Kürt halkının kazanımlarına karşı düşmanlık yapıyor. Bu savaş Türkiye’nin değil AKP ve MHP iktidarının Kürt düşmanlığını ve milliyetçi hamaset üzerinden ömrünü uzatmaktır. Milyonlar Newroz’da bu savaş politikalarına karşı gereken cevabı vermiştir. İktidar bu savaşın yol açtığı krizler ve ekonomik krizle Türkiye halklarının geleceğini elinden alarak ipotek altına almaya çalışıyor. Türkiye halklarının geleceği için her yerde savaş ve saldırı politikalarına her yerde dur deme zamanıdır. AKP iktidarının tehdit ettiği demokratik geleceği korumak ve savunmak derdi, demokrasi Türkiye’nin geleceği olan barış olan herkesin sorumluluğundadır. Aksi bir tutum iktidarın politikalarına hizmet eder ki bu kabul edilemez. Savaş politikalarından vazgeçmenin yolu müzakere ve diyalogdur. Rusya ve Ukrayna savaşında sahte barış diplomasisi yapıp söz konusu Kürtler ve kazanımları olunca savaş naraları atanların, halklar için en büyük tehlike olduğunu herkes çok iyi biliyor. İktidarın savaş politikalarında huzur bulanlar, sadece savaştan nemalanan iktidar ortaklarıdır. Ortadoğu halkları elbette ki dün olduğu gibi bugün de bu savaş politikalarına geçit vermeyecek Türkiye halkları kendi demokratik geleceklerini mutlaka savunacaktır.

“HDP’yi savunmak faşizmin önündeki barajı büyütmektir”

İktidar ne zaman bir savaş ve saldırı konsepti başlatsa içeride de başta partimiz olmak üzere demokratik kamuoyuna ve muhaliflere barıştan yana olanlara karşı bir gözaltı ve saldırı dalgası başlatıyor. Baskı ve zorla muhalefet edenleri korkutup sindireceğini düşünüyor, oysa iktidarın baskı ve saldırı politikaları ne dün sonuç aldı ne de bugün sonuç alacak. Çöken Kobanî Kumpas Davası kapsamında geçen hafta 48 kişi gözaltına alındı. İlk 10 gün hiç bir işlem yapılmadan 12 gün boyunca hukuksuz bir şekilde ve işkenceye varan yöntemlerle gözaltına alındılar. Partimize yönelik her saldırının aynı zamanda tüm demokrasi güçlerine ve muhalefete yönelik bir saldırı olduğunu ifade edelim. HDP’yi savunmak Türkiye’nin demokratik geleceği savunmaktır, faşizm önündeki barajı büyütmektir. HDP ve temsil ettiği milyonlar umut ve güven yarattığı halklar bu ülkenin en kadim gerçeğidir. HDP bu ülkenin barış köprüsüdür, ortak geleceğin teminatıdır. Türkiye’nin demokratik muhalefetine yönelik önemli davalardan biri olan Gezi Davasında da Türkiye tarihine kara lekelerle yazılan bir karar açıklandı. Bu kararlar hukukun ve yargının iktidarın elinde nasıl bir oyuncağa ve sopaya dönüştüğünün kanıtıdır.

“Gezi hakiminin verdiği karar, iktidarın verdiği karardır”

Gezi bir demokrasi ve özgürlük talebidir. Bizler Gezi’yi savunduk ve savunmaya devam edeceğiz. İktidarın demokrasi ve özgürlüğe yönelik tahammülsüzlüğü ile yargıya açıkça talimat vermiş, hedef göstermiş ve herkesin gözü önünde müdahale etmiştir. Tarafsız ve bağımsız bir hakim düşünün ki iktidar partisinde aday adayı olsun. Tarafsız hakimin durduğu yer iktidarın durduğu yerdir, verdiği karar iktidarın verdiği karardır. Adalet Bakanı Gezi Davasında çıkan karara ilişkin diyor ki “Türkiye bir hukuk devletidir, kimse yargının üstünde değildir. Türk yargısı bağımsızdır” diyor. Şaka gibi değil mi? Türkiye’de yargı hiçbir zaman bağımsız olmadı, Türkiye hiçbir zaman bir hukuk devleti olmadı. Ama hiç bu kadar içler acısı hale gelmedi, hiç bu kadar iktidarın sopasına dönüşmedi.

“İktidar çıkıp utanmadan yargı bağımsız diyor”

AİHM kararını tanımayan bu iktidar, AYM kararı hoşuna gitmediğinde “saygı duymuyoruz” diyen bu iktidar, cemaat yöntemleriyle oluşturdukları kumpas dosyalarını istedikleri sonucu alıncaya kadar mahkeme mahkeme dolaştıran, mahkeme heyetlerini istedikleri sonucu verecek şekilde sürekli değiştiren de bu iktidar. İstedikleri kararı vermeyen yargıçları ve mahkeme üyelerini en hafif yaptırımla sürgün eden, tehdit eden bu iktidar, Kobanî Kumpas Davasına çete üyesi hakimi, Gezi Davası heyetine kendi adayları olan hakimi atayan bu iktidar, Kaşıkçı davasını Arabistan’a satan, Rahip Branson’u rehin alarak ABD ile siyasi pazarlık konusu yapan bu iktidar, sonra da çıkıp utanmadan sıkılmadan “yargı bağımsızdır” diyor. Daha iki gün önce ceza yağdırdığınız davada “beraat kararı” veren yargı neydi, bağımlı mıydı, neden müdahale ettiniz bu karara. Bir hafta önce “Kobani davasında ikinci dalga” diye başlattığınız operasyonda konu ettiğiniz suçlamalar için verilen beraat kararlarını veren yargı bağımsız değil miydi?

“Yargı iktidarın hedeflerine göre karar veriyor”

Kürtlere, muhaliflere yönelik oluşturulan kumpas davalarında çıkan kararı belirleyen iktidarın intikam ajandasıdır. İktidar nereyi hedef alıyorsa yargı ona göre karar veriyor. Gezi Davası bir kez daha ortak mücadelenin önemini göstermiştir. Gezi Davası bir kez daha ortak mücadelenin önemini göstermiştir. Bugün tek adam rejiminin hedefi haline gelen tüm toplumsal kesimlerin bir araya gelmesi, ortak mücadeleyi büyütmesinin tam zamanıdır. Bugün Demokrasi İttifakıyla ortak mücadeleyi büyütme, HDP ile de başarma zamanıdır.

“İstanbul Sözleşmesi’ni her yerde savunmaya devam edeceğiz”

Bir gece yarısı talimatla iptal edilen İstanbul Sözleşmesi’nin feshedilmesine ilişkin iptal istemiyle açılan dava bugün Danıştay 10’uncu Dairesinde esastan görüşülecek. Kadın örgütleri Danıştay önünde açıklama gerçekleştirdi. Bini aşkın avukat duruşma salonunda, milyonlarca kadın ise sokaklarda ve alanlarda İstanbul Sözleşmesi’ni savunuyor ve dava sürecini takip ediyor. Bizler de HDP olarak bu süreci yakından takip edip müdahil olacağız. Kadın düşmanı politikaların sonucu olarak feshedilen İstanbul Sözleşmesi kadına yönelik şiddette ve cezasızlıkla bu şiddeti ve kadına yönelik saldırıları sistematik hale getiren erkek egemen anlayışın bir göstergesidir. Davadan hangi karar çıkarsa çıksın biz kadınlar bitti demeden bitmeyecek. İstanbul Sözleşmesi başta olmak üzere bütün kazanımlarımızı her yerde savunmaya ve onları korumaya devam edeceğiz. Biliyoruz ki kadın kazanımları büyütür, kadın mücadelesi güçlendirir.

“Saldırıların maliyeti çok büyük, ülkenin yüzde 99’u açlık ve sefaletin eşiğinde”

Değerli basın mensupları, bütün bu saldırıların maliyeti tahmin edilenden daha büyük, yarattığı felaket çok büyük. Türkiye derin bir ekonomik kriz yaşıyor. Bu kriz her geçen gün daha da derinleşiyor. Bu açıdan ülkenin yüzde 99’u büyük bir açlık ve sefaletin eşiğinde hayatta kalmaya çalışıyor. Türkiye’de her üç çocuktan biri yoksul. Üstelik bu rakam mütemadiyen gerçek rakamları manipüle eden TÜİK verileri. Yine, Türkiye’de 8 milyon emekli açlık sınırının altında maaş alıyor. 1100 TL olarak ödeneceği açıklanan bayram ikramiyelerine zam yapılmadı. Emekliler “geçinemiyoruz” diyerek isyanda. Emekliler bayramda bırakın şekeri, tatlıyı evine ekmek götüremeyecek durumdalar.

“İşte Türkiye’de derinleşen yoksulluğun resmi”

Biliyorsunuz şekerde karne dönemi başladı. Şekerleme ve meyve suyu üreten fabrikalar ‘fabrikalardan dilenci gibi şeker dileniyoruz’ diyerek isyan ediyor. Piyasada geçen yıl 50 kiloluk bir torba şekerin fiyatı 200 lirayken şimdi 800 lira. Emeklilerden yaşlılara, çocuklardan gençlere, esnaftan emekçiye ve işçiye kadar toplumun yüzde 90’ını derin bir yoksulluk içerisinde. Bir taraftan faturalarını ödeyemeyen halkın eylemleri, diğer taraftan geçinemeyen emekçilerin protestoları, barınamıyoruz diye meydanlara akan öğrenciler, “tencerede taş kaynatıyoruz” diyen emeklilerin isyanı… İşte derin yoksulluğun Türkiye’deki resmi..

“Çözüm sürecindeki refah seviyesi şimdiden 6 kat daha yüksekti”

Türkiye’nin içerisinde olduğu derin yoksulluğun temel sebebi elbette ki savaş ekonomisidir. Türkiye’de bugün her üç çocuktan biri derin yoksulluk içinde ise, çocuklar bu ülkede aç yatıyorsa bunun temel sebebi savaş ekonomisidir. Ekonomideki tüm göstergeler savaş ekonomisinin yıkım getirdiğini gösteriyor. Savaşa devasa bütçelerin ayrıldığı her dönem Türkiye yoksullaşmıştır. 2013 ile 2015 yılları arasında, herkesin barış umudunu taşıdığı, savaş bütçesinin azaldığı dönemde Türkiye’deki refah seviyesi şimdinin altı katıydı. Çünkü o günden bugüne savaş bütçesi altı kat arttırıldı. O dönem savaşa ayrılan bütçe 50 milyar lirayken bugün bu bütçe 290 milyar liraya kadar çıkmıştır.

“Bilet alamıyorsak, sevdiklerimize şeker ve tatlı götüremiyorsak bunun savaşla bağını görmek zorundayız”

Diğer iktisadi rakama bakalım: Türkiye’nin milli gelir seviyesi ile savaş süreçleri birbirine bağlı. Savaşın büyüdüğü her dönem milli gelir düşmektedir. Türkiye milli gelirinin dünyadaki sıralaması 23’tür. Ancak barışın konuşulduğu 2012 ile 2016 yılları arası Türkiye milli gelirinin dünyadaki sıralaması 16’ydı. Bu iktisadi rakamlar bize açık bir biçimde suç ekonomisi ile savaş ekonomisinin bu ülkedeki her yurttaşın her geçen gün daha fazla yoksullaşmasına neden olduğunu açık bir biçimde gösteriyor. Bu bayramda sevdiklerimizin yanına gitmek için bilet alamıyorsak, eve şeker ve tatlı gibi temel ihtiyaçları götüremiyorsak bunun Kürtlerin yaşam alanlarının bombalanmasıyla bağını görmek zorundayız. Savaşa rıza göstermek her bir yurttaşın yoksullaşmasına neden olmaktadır.

“Bütün bu yıkımlara karşı 1 Mayıs’ta itirazımızı yükselteceğiz”

İşte bu tablo içerisinde iki gün sonra 1 Mayıs’ı kutlayacağız. 1 Mayıs yaratılan bu yıkım tablosuna itirazımızı dillendireceğimiz, mücadeleyi ortaklaştıracağımız alanlara dönüşecek. Çünkü biliyoruz ki savaşın derinleştirdiği ekonomik krizin faturasını emekçiler, yoksul halklar ödüyor. Bu fatura gün be gün ağırlaşıyor. İktidar emekçileri açlık ve işsizlik kıskacına alarak intiharlara, ölüme sürüklemektedir. Yandaş sermayenin bir dediğini iki etmeyen, onlara her gün yeni rant alanları sağlayan, borçlarını sıfırlayan iktidar, emekçilerin haklı taleplerini sermaye ile işbirliği yaparak yok saymaya, susturmaya çalışmaktadır. Sefalet ücretine, güvencesizliğe, sendikasızlaşmaya, esnek çalışmaya karşı emekçilerin itirazları, işten atma tehdidiyle bastırılmaya çalışılmaktadır.

“8 Mart, Newroz ve 1 Mayıs’taki talepler sömürünü düzenini durduracaktır”

Buna ne Türkiye halkları razı gösterecek ne de biz izin vereceğiz. Ülke tarihinin en büyük istihdam ve gelir kaybının yaşandığı krize karşı, emeği ile geçimini sağlayanlar, işsizler, güvencesizler başta olmak üzere emekçi halklarımız taleplerini 1 Mayıs alanlarında dile getirecektir. 8 Mart ve Newroz alanlarında yükselen özgürlük talepleri, 1 Mayıs meydanlarının direniş ve mücadele talepleriyle birleşerek iktidarın sömürü düzenine dur diyecektir. Bu adaletsiz düzene, bu sömürü sistemine, bu savaşa itirazımız var. İşimize, aşımıza göz koyanlara itirazımız var. 1 Mayıs 1977’de yitirdiğimiz canlarımızı unutmamak ve hesap sormak için, iş, aş, adalet ve özgürlük için Newroz ruhuyla 1 Mayıs’ta emek ve demokrasi güçleriyle birlikte 1 Mayıs alanlarında olacağız.”

Paylaşın

HDP’li Buldan’dan ‘Gezi Davası’ Kararlarına Sert Tepki

Partisinin TBMM’deki grup toplantısında konuşan HDP Eş Genel Başkanı Buldan, Gezi Parkı davasında verilen cezalara tepki göstererek, “Gezi Davası, Kobanê Davası, HDP’yi kapatma davası, demokratik siyaseti engelleme davaları, siyaseti biten, ancak emrindeki yargı gücüyle ayakta durmaya çalışan AKP-MHP iktidarının yarattığı hukuksuzluk karanlığıdır” dedi.

Haber Merkezi / Pervin Buldan, konuya ilişkin açıklamasının devamında, “Gezi Davasının hâkimi biliyorsunuz, AKP’nin bir milletvekili aday adayı çıktı. Kobani kumpas davasının mahkeme başkanı da bir çete üyesi çıkmıştı. Yargının kimlere teslim edildiğinin karanlık bir resmidir bu tablo. Ortada bağımsız bir yargı yok. Ortada hukuk hiç yok. Artık bir ortada bir düşman hukuku bile kalmamış durumdadır. AKP’nin ele geçirip yönettiği mahkemelerin kendileri de, yargılamaları da, kararları da asla hukuki değildir, tam anlamıyla siyasi kararlardır, duruşmalardır” ifadelerini kullandı.

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Eş Genel Başkanı Pervin Buldan, partisinin TBMM’deki grup toplantısında gündeme dair değerlendirmelerde bulundu. Meclis iradesinin vesayet altında olduğu, yoksulluğun, yolsuzluğun, sömürü ve eşitsizliğin büyüdüğü bir süreçte Meclis’in 102’nci kuruluş yıl dönümünü karşıladıklarını dile getiren Buldan’ın açıklamaları şöyle;

“Keşke gerçek bir halk egemenliğinden ve demokratik bir sistemden söz edebilseydik. Çoğulculuğu, kimlik ve inançları, dilleri, âdemi merkeziyetçiliği reddeden, sürekli çatışma üreten, cumhuriyetin demokrasiyle buluşmasını engelleyen bir asırlık darbeci, vesayetçi, retçi, tekçi ve inkârcı sistemin çoklu krizlerini yaşadığımız bir süreçten geçiyoruz. Bu krizlerden çıkmanın yolu elbette ki var. Eşitliği, özgür yurttaşlığı, âdemi merkeziyetçiliği esas alan güçlü bir demokrasidir, toplumsal sözleşmeye dayanan çoğulcu, özgürlükçü, eşitlikçi demokratik yeni bir anayasadır.

İhtiyaç olunanın herkesin hakkını hukukunu koruyan bir adalet ve hukuk sistemi olduğudur. Kadınların özgürlüğüdür ve bu coğrafyanın en acil ihtiyacı olan onurlu adil bir barıştır. Tüm bunlar cumhuriyeti demokrasiyle, Türkiye halklarını demokratik bir yaşamla buluşturacak temel adımlardır. Bu anlamda Türkiye tam bir yol ayrımındadır. Ekonomik, sosyal, hukuksal hiçbir soruna çözüm üretemeyen bu kriz sisteminden kurtulmaya yönelik değişim ve dönüşüm talepleri bütün toplumsal kesimlerde giderek güçlenmektedir.

“Artık yeter” sesleri her yerde gün geçtikçe yükselmektedir. Bu sesten korkan iktidar ise, kaybetmemek, rant ve yolsuzluk düzenini sürdürmek için saldırganlığını her gün arttırmaktadır. Yargı kumpaslarından siyasi darbe operasyonlarına, kutuplaştırma siyasetinden komşu ülke topraklarında savaş çıkarmaya varıncaya kadar iktidarını ayakta tutacak tüm çatışma ve kriz mekanizmalarını devreye sokan bir iktidarla karşı karşıya olduğumuzu özellikle belirtmek istiyorum.

Gezi davası

Kobanê’de insani dayanışma ve yardımlaşmayla, Gezi’de kolektif toplumsal itirazla, sokakta kadınlarla, gençlerle, emekçilerle, siyasette HDP’yle, demokrasi güçleriyle, doğayla savaş tam halinde olduklarını söylemekte bir beis görmüyoruz. Gezi Davası, Kobanê Davası, HDP’yi kapatma davası, demokratik siyaseti engelleme davaları, siyaseti biten, ancak emrindeki yargı gücüyle ayakta durmaya çalışan AKP-MHP iktidarının yarattığı hukuksuzluk karanlığıdır. Dün Gezi Davası’nda karar çıktı.

Beraatla sonuçlanan Gezi Davası’nı kumpaslarla yeniden bir yargılamaya dönüştürdüler, Sevgili Osman Kavala’ya müebbet, Sevgili Mücella Yapıcı başta olmak üzere 7 arkadaşımıza da 18’er yıl ceza verdiler. Buradan hepsine ayrı ayrı selamlarımı ve dayanışma duygularımı gönderiyorum. Hukuk ve adalet mücadelesinde asla yalnız değilsiniz, Türkiye’nin demokratik vicdanı sizinle diyorum. Buradan Meclis kürsüsünden bir kez daha selamlarımı gönderiyorum.

Gezi Davasının hâkimi biliyorsunuz, AKP’nin bir milletvekili aday adayı çıktı. Kobani kumpas davasının mahkeme başkanı da bir çete üyesi çıkmıştı. Yargının kimlere teslim edildiğinin karanlık bir resmidir bu tablo. Ortada bağımsız bir yargı yok. Ortada hukuk hiç yok. Artık bir ortada bir düşman hukuku bile kalmamış durumdadır. AKP’nin ele geçirip yönettiği mahkemelerin kendileri de, yargılamaları da, kararları da asla hukuki değildir, tam anlamıyla siyasi kararlardır, duruşmalardır.

“Gezi davasında verilen cezalar; tüm topluma yönelik bir gözdağıdır”

Mahkeme üyesinin karara düştüğü şerh zaten her şeyi izah ediyor, bizlere açıklıyor. Şerhteki ‘Her türlü kuşkudan uzak, somut, kesin ve inandırıcı başkaca delil yoktur’ tespiti, hukuksuz, delilsiz yargılamanın bir kumpas olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Aynı kumpası biz delilsiz Kobanê davasında da gördük. En son, Kobanê’ye yapılan insani yardımla ilgili 20 arkadaşımızı hukuksuzca tutukladılar. Burada da ortada da tek bir delil yok! Gezi davasında verilen cezalar; tüm topluma yönelik bir gözdağıdır.

Karar, demokratik hak, eşitlik ve özgürlük taleplerini, toplumsal muhalefeti yargı kumpaslarıyla, hukuksuz cezalarla engelleme girişimidir. Gezi dayanışmasında verilen cezanın üzerinden bir saat geçmeden AKP Genel Başkanı yargı mensuplarıyla iftar yemeğinde çıkıp bir de halkın aklıyla alay edercesine adalet dersi verdi. ‘Adaletin olmadığı yerde huzur olmaz. Adalet duygusunun zedelendiği yerde sosyal barış olmaz’ dedi. Bunları söyleyen aynı zamanda ‘AİHM kararlarını tanımıyorum’ diyen zihniyettir. Bu ülkede adalet duygusunu zedeleyen de, barışı yok eden de, toplumda huzur bırakmayan da sizin iktidarınızdır. Sorumluyu başka yerde aramayın.

“Mücadele sürecektir…”

Buradan bir kez daha vurguluyorum: Taksim’deki toplumsal dayanışma, bu ülkedeki adalet için, eşitlik için, özgürlük için asla sönmeyecek bir umuttur. Bu umudu, cezalarınızla, baskılarınızla, başkanı çete üyesi, hâkimi milletvekili aday adayınız olan iktidar mekanizmalarınızla asla kıramayacaksınız, asla kıramayacaksınız, asla kıramayacaksınız.  Şimdi adalet, hukuk ve eşitlik mücadelesini, Gezi’nin umuduyla birlikte daha da büyütmek için daha fazla ortak mücadele zamanıdır. HDP adalet mücadelesinin sözüdür, gücüdür, yoludur. Sözümüzdür; Berkinlerin, Ali İsmail Korkmazların, Ethem Sarısülüklerin hayalleri yaşam bulana kadar bu mücadele sürecektir.

İktidarın, ayakta kalmak için sürdürdüğü savaşın bir diğer ayağı da biliyorsunuz komşu ülke topraklarında hala sürmektedir. Ukrayna savaşı için ‘Savaşın kazananı olmaz’ diyen iktidar, bir takım emperyal hedeflerle sınırın diğer tarafında, Federal Kürdistan Bölgesi’nde yeni bir çatışma dalgasını başlattı. Uluslararası hukuku yok sayarak, komşu ülkenin topraklarına girerek, o ülkenin iradesini ve egemenlik haklarını yok saymak, yayılmacılıktır, bir savaş politikasıdır.

Sürekli krizden ve çatışmadan beslenen iktidarın, Irak’a, Suriye’ye, Ortadoğu’ya savaş ihraç ederek, hem bu bölgeyi daha da istikrarsızlaştırmayı, hem de Kürt halkı başta olmak üzere tüm bölge halklarının barış içinde ortak geleceğini hedef aldığını biliyor ve görüyoruz. Ne yazık ki bu politikanın bedelini her zamanki gibi yine canıyla ve ekmeğiyle halka ödetecekler. Çatışmacı siyaset Kürt sorununu daha da derinleştirecek ve çıkmaza sürükleyecektir.

AKP Genel Başkanı geçen haftaki grup konuşmasında ‘Bu yapılan operasyondan tek rahatsız olan parti HDP’dir’ dedi. Bu sözler aynı zamanda savaş politikalarına karşı çıkmayan siyasal muhalefetin içine düştüğü durumu da ortaya çıkarmaktadır. Buradan şunu özellikle vurgulamak istiyorum: İktidar olarak siz gayet rahat olabilirsiniz, ama biz, evet savaş politikalarınızdan kesinlikle rahatsızlık duyuyoruz. Sadece biz değil, halk da, bölge halkları da huzursuzluk ve rahatsızlık duyuyor. Siz rahat olabilirsiniz, ama biz gençlerin cenazesinin gelecek olmasından kesinlikle rahatsızlık ve üzüntü duyuyoruz. Bölge halklarının huzurunu kaçırmanızdan evet rahatsızlık duyuyoruz. Toplumun yoksullaşarak ağır bedel ödeyecek olmasından evet kesinlikle rahatsızlık duyuyoruz. Siz bizim barış politikamızdan rahatsızlık duyuyorsunuz. Bunu görüyor ve biliyoruz. Ama vazgeçmeyeceğiz. Savaşa her zaman karşı çıkarak, barışı güçlü bir biçimde savunmaya devam ederek sizi rahatsız etmeye devam edeceğiz. Bunu da böyle bilin.

Dur diyelim

Savaş, sizin varlık nedeniniz olabilir ama halklar adına barışı savunmak da bizim varlık gerekçemizdir. Ve bundan asla geri adım atmayacağız. Sizin çatışmacı siyasetine karşı biz diyalog ve müzakereyi, demokratik çözümü her zaman ve her zeminde savunarak iktidarınızı rahatsız etmeye devam edeceğiz. Buradan tüm topluma, demokratik kamuoyuna, demokrasi güçlerine, sivil toplum örgütlerine, tüm vicdanlı insanlara seslenmek istiyorum.

Bu ülkeyi yoksullaştıran, soframızdaki ekmeğe göz diken, kamuyu yolsuzluk çukuruna sokan bu adaletsiz ve vicdansız iktidar düzeninden kurtulmanın yolu, kendi iktidarları için başlattıkları savaşa karşı en güçlü şekilde karşı çıkmaktan geçer. Gelin hep birlikte savaş politikalarına da, talan düzenine de birlikte karşı çıkalım. Dur diyelim! Savaşsız, sömürüsüz, ortak ve eşit geleceğimiz için, demokrasi için, adalet için, ekmeğimiz ve alın terimiz için savaş karşıtı ittifakı hep birlikte büyütelim. Şimdi tam da bunun zamanıdır.

İktidarın çatışmacı-yayılmacı politikalarına karşı ses çıkarmayan siyasal muhalefetin de bu tutumunu gözden geçirmesi ve iktidarın ömrünü uzatacak politikalara hizmet etmekten kaçınması gerekir. Halkın beklentisi budur. Eğer ortak geleceği konuşmak istiyorsanız, savaş politikalarına karşı durmanız, barışın yanında yer almanız gerekir. Büyük bir ekonomik yıkım yaşayan bu halk, ne yeni bir savaşın ağır maliyetini, ne de bu iktidarın talan ve hukuksuzluklarını daha fazla kaldırabilecek durumdadır. Bu gerçeği herkesin iyi görmesi, net, ilkeli ve cesur olması gerekir.

Türkiye halkı yoksullaştı

Çatışmalı sürecin tırmandığı her dönem Türkiye halkları daha fazla yoksullaştı. Bakın rakamlar açık ortadadır! Bu yıl toplanacak toplam vergi tutarı tam 1 trilyon 450 milyar TL’dir. Bu vergilerin çatışmalara, faize ve ranta harcanacağı da gün gibi ortadadır. Geçmiş deneyimler bunu göstermektedir. 2015’ten bu yana savaş bütçesi tam olarak 6 kat artmış durumdadır. 2013-2015 çözüm süreci döneminde savunmaya ayrılan tutar; 40 ile 50 milyar lira arasındayken, 2022 yılında bu rakam 280 ila 290 milyar TL’dir.

Bugüne değin savaşın tırmandığı her dönem milli gelir de sürekli düşmüş durumdadır. Türkiye bugün dünya milli gelir sıralamasında 23’üncüdür. Dikkatinizi çekerim Türkiye’nin 16. sırada yer aldığı tek dönem ise barış ve müzakere süreçlerinin yürütüldüğü 2013-2015 yıllarıdır. Bu rakamların bize söylediği şudur: Atılan her mermi, atılan her bomba, milli gelirin, soframızdaki ekmeğin, cebimizdeki paranın daha da küçülmesi demektir. İşsizliğin, açlığın, sefaletin daha fazla büyümesi demektir.

Kürtler kazanmasın diye yürütülen düşmanlık politikasının Türkiye toplumuna işte maliyeti budur! Bakın İpsos’un yaptığı son bir araştırma var: Her 100 kişiden 83’ünün alım gücü düşmüştür. Her 10 kişiden 4’ü ailesinin maddi desteğine muhtaç hale gelmiştir. Bu iktidar tarafından getirilmiştir! Yine TÜİK’in çarpıttığı rakamlara göre bile, her 3 çocuktan 1’i yoksuldur. Milyonlarca çocuk beslenme, sağlık, eğitim gibi temel haklardan mahrumdur.

Öğrenciler barınamıyor, beslenemiyor, hastalar ilaç alamıyor, çiftçiler tarlasını ekemiyor, işçiler evine ekmek götüremiyor, memurlar ayın ortasını dahi getiremiyor, Çocuklar aç yatıyor, bebekler mama yiyemiyor, Borç batağında ve işsiz olan gençlerin hepsi yurtdışına gitmek istiyor. Türkiye halkının şu gerçeği net olarak görmesi gerekir. Sizin tercihiniz olmayan bir savaşı, bu iktidar kendi bekası için yine sizin vergilerinizle sürdürmektedir.

Halk aş-iş istiyor

Elbette ki bir gerçeklik daha var. Bakın! Halk aş-iş istiyor, iktidar sınır ötesi operasyon başlattık diye cevap veriyor. Gençler bugün işsiz, umutsuz, iktidar 2053 vizyonunu bekleyin diyor. Emekliler insanca yaşam istiyor, iktidar ülkeyi kimse bölemez diyor. Üretici, çiftçi perişan, gıda krizi kapıda, iktidar Irak’ı Suriye’yi kurtaracağız diyor. Enflasyon dozer gibi herkesi eziyor, iktidar, ekonomide en güçlü dönemdeyiz diyor. Ekonomiyi yolsuzluk ve rant kuşatmasına alan iktidarın Maliye Bakanı da ‘Gerekirse gemileri karadan yürütürüz’ dedi, bunu dün şaşırarak izledik.

Bunlar yürütme konusunda gayet ustalar. Neleri yürüttüklerini de hepimiz çok iyi biliyoruz. Bunlar halkın vergilerini yürütüyorlar. Uluslararası Şeffaflık Derneği’nin yolsuzluk araştırması raporuna göre toplumun yüzde 74’ü yolsuzlukların arttığını söylemektedir. Her 3 kişiden 2’si önümüzdeki 2 yılda yolsuzluğun daha da artacağı kanaatindedir. İşte, toplumdaki bu yolsuzluk algısını, beka ve savaş algısıyla yıkmak istiyorlar. Bütün çabaları bunun içindir.

Medyada her gün “milyonluk ihaleler AKP’linin yakınına gitti” başlıklı bir haberi görmek mümkündür. İşte yürüttükleri gemi tam da budur, ihale gemileridir. Çifter maaşlardır, örtülü ödenek vurgunlarıdır. Halk ise ucuz, bayat ekmek kuyruğuna mahkûm edilmektedir. Ekmek kuyruklarının sebebi; halkın cebinden çalınan paraların ranta ve savaş aktarılmasıdır. Sınır ötesinde tankları yürütürken, sınır içinde de rant gemisini yürütmeye devam ediyorlar. Yapılan son araştırmalarda 4 kişilik bir ailenin açlık sınırı 6 bin 170 liraya yükselmiştir.

Sınırların ötesindeki savaş, sınırın içindeki açlık sınırını ve halkın açlıkla olan savaşını büyütmektedir. Tüm bu tablonun mimarı suç ekonomisi inşa eden, yandaş ekonomisini finanse eden ve savaş ekonomisiyle servet kazanan AKP-MHP iktidarıdır! Bakın emekliler günlerdir bayram ikramiyelerine insan onuruna yaraşır bir zam bekliyordu. İktidar, milyonlarca emeklinin bu insani talebini bir kez daha görmezden geldi, yok saydı. Çünkü emekliye gitmesi gereken kaynakları başka yerlere, 5’li çetelerine aktarıyorlar.

Sefalet Türkiye’si yaratılar

Evlere şekerin, lokumun, çocuklara bayramlığın alınamadığı, emeklilerin torunlarına bayram harçlığı veremediği, ulaşım zamları nedeniyle insanların bir birini ziyarete dahi gidemediği bir sefalet Türkiye’si yarattılar. Halkın bayramını zehir ettiler. Yazıklar olsun size diyoruz! Bir de dün kabine toplantısında çıkmış, AKP Genel Başkanı, ‘2023, emeklerin karşılığını alma, hasadı yapma vaktidir’ diyor.

Evet, ektiğinizi biçeceksiniz! Yaptığınız zulmün, hukuksuzlukların hasadını bir bir toplağınızı çok iyi biliyoruz! Halk sandıkta iki yakanıza yapışacak ve tarihin en büyük hesabını soracaktır! Bu tablo tabi ki kaderimiz değildir. Türkiye halklarının mahkum olduğu bir kader asla değildir. Ne yoksulluğa, ne de yoksulluğun temel sebebi olan savaş ve rant politikalarına mecbur da değiliz. Bu ülkede onurlu ve insanca bir yaşam sürmek elbette mümkündür. Bunun yolu da sömürüye ve adaletsizliğe karşı ortak mücadeleden geçer.

Newroz’daki büyük halk iradesiyle, 1 Mayıs’ın direniş ruhunu birleştirerek, adalet mücadelesiyle, ekmek mücadelesini buluşturarak bu savaşı ve ekonomik yıkımı durdurabiliriz. O yüzden alanlarda, fabrikalarda, yaşamın her alanında emek, demokrasi ve adalet mücadelesini büyütmek hepimizin öncelikli gündemi olmak zorundadır. Birleşerek büyürüz, birleşecek kazanırız! Bunu hiç kimse aklından çıkarmasın. Değerli emekçi halkımız, hepinizi bildiği gibi önümüzdeki Pazar 1 Mayıs’tır.

İşçiler, emekçiler, bu 1 Mayıs’ta sömürüye, eşitsizliğe ve adaletsizliğe, hayat pahalılığına, işsizliğe, güvencesiz çalışmaya, yoksullaştıran savaş politikalarına karşı ‘bu düzen böyle gitmez birlikte değiştireceğiz’ diyerek alanları doldurmaya hazırlanmaktadır. Biz de HDP olarak her yıl olduğu gibi bu yıl da yine 1 Mayıs meydanlarında olacağız. Tıpkı 8 Mart mitingleri gibi, tıpkı halen konuşulan ve ülkenin dört bir yanında milyonların katıldığı Newroz’lar gibi, 1 Mayıs’ın da kitlesel geçmesi için alanlarda olacağız. Bu 1 Mayıs aynı zamanda demokrasi güçlerinin bir araya geleceği ve AKP-MHP iktidarına karşı omuz omuza mücadeleyi en fazla büyüteceği bir gün olacaktır. Bu ülkenin yoksulları, ezilenleri, emekçileri dayanışarak, birleşerek cesaret ve umut biriktiriyorlar. İşte bu cesaret ve umut karşısında duramayacaklarını bir kez daha belirtmek istiyorum.

Bizler bir araya gelerek, ortak mücadelede buluşarak değiştireceğimize inanıyoruz. Buna tüm halklarımızın da inanmasını istiyoruz. Demokrasi ittifakı derken tam da bunu kastediyoruz. Meydanların kardeşliğinden, sokakların özgürlüğünden söz ediyoruz. İktidarı değiştirmenin bir yolu seçim sandığı ise bir yolu da 8 Mart, Newroz ve 1 Mayıs meydanlarından geçmektedir. Tüm emekçileri, yoksulları ezilenleri kısacası hakkını arayan herkesi, 1 Mayıs meydanlarını doldurmaya bir kez daha davet ediyoruz. Orada herkes olmalıdır çünkü orada herkese yer vardır. Yaşasın 1 Mayıs, Biji Yek Gulan! diyoruz.

HDP’nin savunması

Son olarak, bildiğiniz üzere partimize açılan kapatma davasında esasa ilişkin savunmamızı geçen hafta hukukçu arkadaşlarımız Anayasa Mahkemesi’ne sundu. Demokrasinin güçlendirilmesi, tarihsel ve güncel sorunların şiddet dışı yöntemlerle, diyalog ve müzakere yoluyla, demokratik siyaset eliyle çözülebilmesi için HDP’nin önemi, rolü ve çabasını detaylı olarak anlattık. Savunmamız; sadece HDP’nin savunması olarak algılanmamalıdır. Savunmamız aynı zamanda demokrasinin, kadın özgürlük mücadelesinin, ötekileştirilen tüm kesimlerin, ekolojinin, toplumsal barışın, açlığa ve sefalete sürüklenen halkın, gençlerin, çocukların kısaca tüm Türkiye halklarının savunmasıdır.

HDP’yi savunmak kendimizi savunmaktır, kendi hikâyemizi, kendi sözümüzü, emeğimizi ve geleceğimizi savunmaktır. Bizim durduğumuz yer; halkımızın yıllardır başını eğmeden cesurca verdiği mücadelenin yanıdır. Farklı seslerle, renklerle ve kimliklerle bir arada oluşumuzdur. Bizim durduğumuz yer kadınların yanıdır, gençlerin yanıdır, Newroz alanlarından barış ve özgürlük diyen milyonlarla omuz omuza olmaktır.

Bizler, faşizmin saldırılarına karşı bu ülkenin demokratik geleceğini inşa etmek için ilerlemeye kesintisiz olarak devam edeceğimizi bir kez daha ifade etmek isterim. HDP’yi savunmak derken tam da kastettiğimiz budur, adaleti ve hukuku savunmaktır, ortak dayanışmayı büyütmektir. Emek için, özgürlük için, eşitlik için, adalet için, demokrasi için, onurlu bir yaşam için bu yolu birlikte yürütmek zorunluluğuna hepimiz sahibiz.

Adıyaman’ın Kömür ilçesinde mermer ocağına karşı direnen bir anne var. 70 yaşındaki İsê Arslan der ki; ‘Sonunda başımız gitse de, onlar doğamızdan gidene kadar direneceğim.’ İşte kılavuzumuz budur. İsê anneye de buradan kucak dolusu sevgilerimi gönderiyor, direnişini selamlıyorum. Ve bir kez daha ve hiç tereddüt etmeden söylüyoruz ki, HDP bu topraklarda kök salmış halklarımızın partisidir. Halklaşan bir partiyi engelleyemezsiniz, bu coğrafya halklarının demokrasi, adalet ve eşitlik yürüyüşünü durduramazsınız.

Halklar tarihle olan randevularını kaçırmaz! Halklar bahçesi olan partimiz HDP de yaşanan bu tarihi süreçte, tarihe ve ezilen, sömürülen, direnen, barış talebi görmezlikten gelinen, hayatı kıskaca alınan tüm halklar ile beraber bu randevusuna geç kalmayacaktır. Türkiye halkları ve toplumu bunu iyi bilmelidir. Rolünü en güçlü şekilde oynayamaya devam edecektir. Bir su misali, mutlaka mecrasında akacak ve kaynağa ulaşacaktır. Hepimizin yolu açık olsun. Aynı zamanda önümüzdeki haftaki Mübarek Ramazan Bayramınızı da kutluyor, barış, huzur ve adalete vesile olmasını yürekten temenni ediyorum.”

Paylaşın