İsrail, Katar’da Hamas’ın Üst Düzey Liderlerini Hedef Aldı

İsrail, Katar’ın başkenti Doha’da Hamas’ın üst düzey liderlerini hedef aldığını açıkladı. Hedefler arasında Hamas Siyasi Büro Başkan Vekili Halil el-Hayya da vardı.

Haber Merkezi / Halid Meşal de dahil olmak üzere Doha’da birçok Hamas lideri bulunuyor.

İsrail, geçen temmuz ayında Tahran’da Hamas’ın siyasi lideri İsmail Haniye’yi suikastle öldürmüştü. Geçen ekim ayında ise Hamas’ın bir başka önemli ismi Yahya Sinwar, Gazze’de İsrail güçleriyle girdiği çatışmada öldürülmüştü.

İsrail, konuya ilişkin yaptığı açıklamada, “Yıllardır Hamas lider kadrosunun bu üyeleri terör örgütünün operasyonlarına liderlik etti ve 7 Ekim’deki acımasız katliamdan doğrudan sorumlular. Ayrıca İsrail devletine karşı savaşı yönetiyorlardı” ifadelerine yer verdi.

Katar Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mejid el Ensari, sosyal medya üzerinden yaptığı açıklamada, “Katar Devleti, Katar’ın başkenti Doha’da Hamas’ın siyasi bürosunun bazı üyelerinin kaldığı meskun mahali hedef alan korkakça İsrail saldırısını güçlü bir şekilde kınıyor” dedi.

Katar, ABD’nin NATO dışındaki önemli müttefiklerinden biri. İsrailli bir yetkili, ABD yetkililerini operasyondan haberdar ettiklerini ve Beyaz Saray’ın yeşil ışık yaktığını açıkladı.

Olayda can kaybı ya da yaralı olup olmadığına ilişkin resmi bir açıklama yapılmazken, İsrailli bir yetkili, saldırıların Hamas yöneticilerini hedef aldığını dile getirdi.

Paylaşın

Hayvanlaşan İnsan: Suç, Aşk Ve Saplantı

Emile Zola’nın Hayvanlaşan İnsan (La Bête Humaine, 1890) adlı romanı, natüralizm akımının en çarpıcı örneklerinden biridir ve Rougon-Macquart serisinin 17. kitabıdır.

Haber Merkezi / 19. yüzyıl Fransa’sında, Paris-Le Havre demiryolu hattında geçen bu eser, insan doğasının karanlık yönlerini, özellikle öldürme içgüdüsünü ve endüstrileşmenin toplumsal-psikolojik etkilerini incelemektedir.

Zola, romanı bir bilim insanı titizliğiyle yazmış, karakterlerin tutkularını ve davranışlarını adeta bir deney gibi ele almıştır.

Romanda, saygın bir demiryolu yöneticisi olan Başkan Grandmorin, Paris-Le Havre ekspres treninde Roubaud ve karısı Severine tarafından öldürülür. Roubaud, karısının Grandmorin tarafından taciz edildiğini öğrenince cinayeti planlar. Cinayeti makinist Jacques Lantier görür, ancak susmayı tercih eder.

Hikaye, bu cinayetin etrafında gelişen bir suç, aşk ve saplantı ağı üzerinden ilerler. Jacques, kendi içindeki öldürme dürtüsüyle mücadele eden bir karakterdir ve bu dürtü, onun Flore adlı bir kıza karşı hissettiği şiddet eğiliminde belirginleşir.

Roman, insanın ilkel arzularını, modernleşmenin getirdiği ahlaki ve toplumsal çöküşle birleştirerek, bireylerin nasıl bir “kötülük makinesine” dönüşebileceğini sorgulamaktadır.

Romanın ana fikri, insanın içindeki hayvani içgüdülerin, özellikle modern toplumun baskıları ve endüstrileşmenin yarattığı yabancılaşma karşısında nasıl su yüzüne çıktığıdır. Zola, natüralist bakış açısıyla, çevrenin ve kalıtımın insan davranışları üzerindeki etkisini vurgulamaktadır.

Romanın Temaları:

İnsanın Hayvani Doğası: Zola, insanın bastırılmış şiddet eğilimlerini ve cinsel arzularını derinlemesine irdelemektedir. Jacques’ın öldürme dürtüsü, bu hayvani doğanın en net yansımasıdır. Roman, modern insanın medeniyet maskesi altında bile bu içgüdülerden kurtulamadığını savunmaktadır.

Endüstrileşme ve Yabancılaşma: 19. yüzyıl demiryolu dünyası, romanın atmosferini şekillendirmektedir. Trenler, hem teknolojik ilerlemeyi hem de kaosu ve yıkımı simgelemektedir. Zola, endüstrileşmenin insanı yalnızlaştırdığını ve ahlaki çöküşü hızlandırdığını göstermektedir.

Adalet ve Yolsuzluk: Grandmorin’in cinayeti, devlet ve yargı sistemindeki yozlaşmayı ortaya koymaktadır. Gerçek suçluların bilinmesine rağmen, çıkarlar uğruna adaletin göz ardı edilmesi, dönemin toplumsal yapısına eleştirel bir bakış sunmaktadır.

Psikolojik Derinlik: Zola, karakterlerin iç dünyalarını ustalıkla yansıtmaktadır. Jacques’ın saplantıları, Severine’in çaresizliği ve Roubaud’nun kıskançlığı, natüralist bir yaklaşımla, bilimsel bir gözlemci gibi aktarılmaktadır.

Romanın Ana Karakterleri:

Jacques Lantier: Makinist; öldürme dürtüsüyle mücadele eden, yalnız ve karmaşık bir karakter.
Severine: Grandmorin’in evlatlık kızı; geçmişteki taciz deneyimleri ve suç ortaklığıyla trajik bir figür.
Roubaud: Severine’in kıskanç ve öfkeli kocası; cinayetin faili.
Grandmorin: Saygın ama ahlaksız bir yönetici; hikâyenin katalizörü.
Flore: Jacques’ın öldürme dürtüsünü tetikleyen genç bir kadın.

Zola’nın natüralist üslubu, romandaki detaylı betimlemeler ve gerçekçi diyaloglarla öne çıkmaktadır. Romanda, demiryolu dünyasının atmosferi, trenlerin ritmik sesleri ve istasyonların kasvetli havasıyla canlı bir şekilde tasvir edilmektedir.

Romanın destansı ve sert anlatımı, okuyucuyu karakterlerin ruhsal çöküşüne çekmektedir. Zola, insan davranışlarını determinist bir yaklaşımla ele alarak, çevresel ve genetik faktörlerin bireyi nasıl şekillendirdiğini göstermektedir.

Paylaşın

Fenerbahçe’de Domenico Tedesco Dönemi

Jose Mourinho ile yollarını ayıran Fenerbahçe, 39 yaşındaki İtalyan asıllı Alman teknik direktör Domenico Tedesco ile 2 yıllık anlaşmaya vardı. Gökhan Gönül de Tedesco’nun yardımcılığını üstlenecek.

Fenerbahçe’den konuya ilişkin yapılan açıklamada, “Kulübümüzün Profesyonel Futbol A Takımı Teknik Direktörlük görevine Domenico Tedesco getirilmiştir. 2 yıllık sözleşme imzalamak üzere anlaşmaya varılan teknik adamın yardımcılığını uzun yıllar çubuklu formamızı giyen önceki kaptanlarımızdan Gökhan Gönül yapacaktır. Yeni teknik ekibimizin imza törenine ilişkin detaylar daha sonra paylaşılacaktır.” ifadelerini kullandı.

Futbola antrenör olarak başlayan Tedesco, 2008 yılında VfB Stuttgart altyapısında yardımcı antrenörlük yapmıştır. 2016 yılında Almanya’nın prestijli Hennes-Weisweiler Akademisi’nden birincilikle mezun olmuştur.

Profesyonel kariyerine 2017 yılında Erzgebirge Aue ile başlayan Tedesco, takımı küme düşmekten kurtarmıştır. Aynı yıl Schalke 04’ün başına geçen Tedesco, 32 yaşında Bundesliga’nın en genç teknik direktörlerinden biri olarak takımı lig ikinciliğine taşımıştır.

Tedesco, 2019-2021’de Spartak Moskova’yı çalıştırmış ve takımı Şampiyonlar Ligi elemelerine taşımıştır. 2021-2022’de RB Leipzig ile Almanya Kupası’nı kazanan Tedesco, 2023-2025 arasında Belçika Milli Takımı’nı yönetti, ancak EURO 2024’te beklenen başarıyı gösterememiş ve Ocak 2025’te görevden alınmıştır.

Tedesco, taktiksel esneklik, disiplinli savunma anlayışı ve oyuncularla güçlü bağlar kurmasıyla tanınmaktadır.

Paylaşın

Dilin Sömürgecilikteki Rolü

Dil, ulus kimliğinin oluşumunda ve sürdürülmesinde temel bir unsurdur; çünkü dil, bir topluluğun ortak tarihini, kültürünü, değerlerini ve dünya görüşünü yansıtan en önemli araçlardan biridir. 

Kurtuluş Aladağ / Ulus kimliği, ortak bir dil etrafında birleşen bireylerin kolektif bilincini güçlendirmektedir.

Öte yandan dil, sömürgecilikte hem bir baskı aracı hem de kültürel egemenlik kurma yöntemi olarak kritik bir rol oynamıştır ve oynamaya devam etmektedir. Sömürgeciler veya sömürgeci güçler, kendi dillerini dayatarak sömürdükleri halkların kimliklerini, kültürlerini ve bilgi sistemlerini zayıflatmayı amaçlamışlardır.

Sömürgeciler, kendi dillerini (örneğin İngilizce, Fransızca, İspanyolca…) resmi dil olarak dayatarak sömürdükleri halkların dillerini ve kültürlerini bastırmışlardır. Eğitim sistemlerinde ve yönetimde sömürgecinin dilinin kullanılması, sömürülen halkları kendi dillerinden uzaklaştırmış ve asimilasyonu hızlandırmıştır.

Dil, aynı zamanda sömürgecilerin kontrol mekanizmasıdır. Sömürülen halkların sömürgecinin dilini öğrenmesi, iletişimde bağımlılığı artırarak sömürgeci otoriteyi güçlendirmiştir. Sömürülen halkların dillerinin kullanımının kısıtlanması veya yasaklanması, bu halkların özerkliğini azaltıştır.

Sömürgeci dil, yazılı kayıtlar, yasalar ve eğitim yoluyla bilgi üretimini ve aktarımını kontrol etmiştir. Sömürülen halkların sözlü gelenekleri ve yazılı dilleri (varsa) değersizleştirilmiş, böylece sömürgeci anlatı hakim kılınmıştır.

Dil, aynı zamanda sömürülenin sömürene karşı bir direnişin alanıdır. Sömürülen halklar, dillerini koruyarak kültürel kimliklerini sürdürmeye çalışmışlardır. Bazı durumlarda, sömürgeci dilin öğrenilmesi, direniş hareketlerinin örgütlenmesinde stratejik bir araç olarak kullanılmıştır.

Sonuç olarak, dil sömürgecilikte hem bir baskı ve kontrol aracı hem de kültürel hegemonya kurmanın bir yolu olarak kullanılmıştır ve kullanılmaya devam edilmektedir.

Kültürel asimilasyon örnekleri:

Kültürel asimilasyon, bir topluluğun kendi kültürel özelliklerini kaybederek dominant bir kültürün normlarına, diline ve geleneklerine uyum sağlaması sürecidir.

Kanada, Avustralya: Kanada ve Avustralya’da sömürgeci yönetimler, yerli çocukları ailelerinden ayırarak yatılı okullara yerleştirmişlerdir. Bu okullarda İngilizce veya Fransızca eğitimi dayatılmış, yerli dillerin ve kültürlerin konuşulması yasaklanmıştır. Amaç, yerli kimlikleri yok ederek onları sömürgeci kültüre asimile etmekti.

Latin Amerika: İspanyol sömürgeciler, Latin Amerika’da yerli halklara İspanyolca’yı ve Katolikliği dayatmıştır. Aztek, Maya ve İnka dilleri gibi yerel diller resmi bağlamlarda yasaklanmıştır. Yerli halkların dini törenleri ve tapınakları yıkılarak Hristiyan kiliseleriyle değiştirilmiştir.

Afrika ve Asya: Fransız sömürgeciler, Batı Afrika ve Vietnam gibi bölgelerde Fransızca’yı elit bir dil olarak dayatmıştır. Yerel diller eğitim ve yönetimde dışlanmıştır.

Hindistan: İngilizler, Hindistan’da 19. yüzyılda Macaulay’in eğitim reformlarıyla İngilizce’yi resmi eğitim dili yapmışlardır. Sanskritçe, Farsça ve yerel diller yerine İngilizce öğrenimi teşvik edilerek, İngiliz kültürel değerleri ve yönetim sistemi benimsetilmiştir.

Bu, Hint toplumunda İngilizce konuşan bir bürokrat sınıfının oluşmasına ve yerel kültürel pratiklerin ikinci plana atılmasına neden olmuştur.

Afrika: Bazı Afrika ülkelerinde, sömürgeciler yerli halklara Hristiyan veya Avrupa kökenli isimler almalarını dayatılmıştır. Bu, bireylerin kültürel kimliklerini zayıflatmayı amaçlayan bir asimilasyon yöntemiydi.

Paylaşın

2025, Kayıtlara Geçen En Sıcak Üçüncü Ağustos Ayına Tanık Oldu

Ağustos ayında küresel ortalama sıcaklık, sanayi öncesi dönemlere göre 1,29 santigrat derece daha yüksek oldu; bu, 2023’te kırılan aylık rekordan biraz daha düşük ve 2024’le aynı seviye.

Ağustos 2025, dünya genelinde bugüne kadar kaydedilen en sıcak üçüncü ağustos ayı oldu.

Avrupa Birliği’nin (AB) iklim servisi Copernicus’a göre, geçen ay küresel ortalama sıcaklıklar 16,60 santigrat derece ölçüldü. Bu, 2023 ve 2024 Ağustos aylarındaki rekordan 0,22 derece daha serin olsa da, sanayi öncesi seviyenin 1,29 derece üzerinde bir değer.

Eylül 2024’ten Ağustos 2025’e kadar olan 12 aylık döneme bakıldığında ise sıcaklıkların 1850-1900 ortalamasına kıyasla 1,52 derece daha fazla olduğu görüldü.

2025 yazı Avrupa için ise kaydedilen en sıcak dördüncü yaz mevsimi oldu, sıcaklıklar 1991-2020 dönemine göre 0,90 derece daha yüksekti. Batı ve güneydoğu Avrupa ile Türkiye yüksek sıcaklıklardan en çok etkilenen bölgeler oldu, bu bölgelerin büyük kısmında kuraklık da yaşandı.

Türkiye Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, bu yaz Türkiye’de son 55 yılın en sıcak temmuz ayının yaşandığını duyurmuştu. Geçen ay ise 8-18 Ağustos tarihlerinde güçlü bir sıcak hava dalgası, İspanya, Portekiz ve Fransa’nın güneyini etkilemişti.

Avrupa Orta Vadeli Hava Tahminleri Merkezi’nden Samantha Burgess, güneybatı Avrupa’da yaz mevsiminin üçüncü büyük sıcak hava dalgasının ağustosta yaşandığını ve buna olağanüstü büyük orman yangınlarının eşlik ettiğini hatırlattı.

Burgess, “Bu tür olaylar yalnızca iklim krizinin aciliyetini değil, aynı zamanda daha sık ve daha şiddetli iklim aşırılıklarına uyum sağlamamız gerektiğini de gösteriyor” dedi.

Paylaşın

Alkol Depresan Mıdır?

Depresan, merkezi sinir sistemini (beyin ve omurilik) baskılayarak sinirsel aktiviteyi yavaşlatan maddeler veya ilaçlardır. Bu maddeler, sakinleştirici, rahatlatıcı veya uyuşukluk hissi yaratarak zihinsel ve fiziksel işlevleri yavaşlatır.

Haber Merkezi / Alkol, merkezi sinir sistemini baskılayarak beyin aktivitesini yavaşlatır, bu da sakinleştirici veya uyuşukluk hissi oluşturabilir. Alkol, kısa vadede rahatlama sağlayabilir, ancak uzun vadede veya aşırı tüketimde depresyon ve anksiyete belirtilerini kötüleştirebilir.

Ayrıca, alkolün ruh hali üzerindeki etkisi kişiden kişiye ve tüketim miktarına bağlı olarak değişebilir.

Alkolü Depresan Yapan Nedir?

GABA Sisteminin Aktivasyonu: Alkol, beyindeki gama-aminobütirik asit (GABA) reseptörlerini uyarır. GABA, sinir sisteminde inhibitör (baskılayıcı) bir nörotransmitterdir ve sinir hücrelerinin aktivitesini azaltır. Bu, sakinlik, gevşeme ve uyuşukluk hissi yaratır.

Glutamat Sisteminin Baskılanması: Alkol, glutamat adı verilen uyarıcı bir nörotransmitterin etkisini azaltır. Glutamat, beyin aktivitesini artırır; alkol bu aktiviteyi baskılayarak bilişsel ve motor fonksiyonları yavaşlatır.

Dopamin ve Serotonin Etkisi: Alkol, kısa vadede ödül sistemini uyararak dopamin salgısını artırabilir, bu da başlangıçta keyif hissi verebilir. Ancak uzun vadede veya fazla tüketimde, serotonin ve dopamin dengesi bozulabilir, bu da depresif belirtileri artırabilir.

Beyin Aktivitesinin Genel Yavaşlaması: Alkol, sinir hücreleri arasındaki iletişimi yavaşlatarak refleksleri, karar verme yeteneğini ve duygusal tepkileri etkiler. Bu, tipik bir depresan etki olarak ortaya çıkar.

Depresanlar Vücudu Nasıl Etkiler?

Sinir Sistemi Üzerindeki Etkileri:

Yavaşlama: Depresanlar, sinir hücreleri arasındaki iletişimi yavaşlatır. GABA (gama-aminobütirik asit) reseptörlerini uyararak sinirsel aktiviteyi azaltır ve glutamat gibi uyarıcı nörotransmitterleri baskılar.

Sakinleştirici Etki: Bu, rahatlama, gevşeme ve uyuşukluk hissi yaratır. Ancak fazla alındığında kafa karışıklığı, koordinasyon kaybı ve bilinç bulanıklığına yol açabilir.

Fiziksel Etkileri:

Motor Fonksiyonlarda Azalma: Kas koordinasyonu ve refleksler zayıflar, bu da yürüme, konuşma veya tepki verme gibi hareketlerde zorluğa neden olabilir.

Solunum ve Kalp Atışında Yavaşlama: Yüksek dozlarda, depresanlar solunumu ve kalp atışını tehlikeli derecede yavaşlatabilir, bu da aşırı doz durumunda hayati risk oluşturur.

Kan Basıncında Düşüş: Tansiyon düşebilir, bu da baş dönmesi veya bayılmaya yol açabilir.

Zihinsel ve Duygusal Etkileri:

Ruh Halinde Değişiklik: Başlangıçta rahatlama veya öfori hissi verebilir, ancak uzun vadede depresyon ve anksiyete belirtilerini kötüleştirebilir.

Bilişsel Bozulma: Konsantrasyon, hafıza ve karar verme yeteneği azalabilir.

Duygusal Dalgalanmalar: Bazı kişilerde agresiflik, huzursuzluk veya duygusal dengesizlik görülebilir.

Uzun Vadeli Etkileri:

Bağımlılık: Düzenli kullanım, fiziksel ve psikolojik bağımlılığa yol açabilir.

Tolerans Gelişimi: Vücut, aynı etkiyi elde etmek için daha fazla maddeye ihtiyaç duyar.

Yoksunluk Belirtileri: Kullanımı aniden durdurmak, titreme, nöbet, kaygı ve hatta delirium tremens gibi ciddi yoksunluk belirtilerine neden olabilir.

Organ Hasarları:

Karaciğer: Özellikle alkol gibi depresanlar karaciğerde hasara (örneğin, siroz) yol açabilir.

Beyin: Uzun süreli kullanım, beyin hücrelerinde hasara ve bilişsel işlev kaybına neden olabilir.

Doz ve Kişisel Faktörler: Depresanların etkisi, alınan doza, kişinin kilosuna, cinsiyetine, yaşına, genel sağlık durumuna ve maddeyle olan geçmişine bağlı olarak değişir. Az miktarda depresan hafif rahatlama sağlarken, yüksek dozlar koma veya ölümle sonuçlanabilir.

Önemli Not: Depresanlar, özellikle reçeteli ilaçlar veya alkolle birlikte kullanıldığında, doktor tavsiyesi olmadan alınmamalıdır. Aşırı doz riski yüksektir ve diğer maddelerle kombinasyonu tehlikeli olabilir.

Alkol ve Diğer Depresanların Yan Etkileri:

Alkol ve diğer depresanların (örneğin, benzodiazepinler, barbitüratlar, bazı uyku ilaçları) yan etkileri, merkezi sinir sistemini baskılamalarından kaynaklanır ve kısa vadeli ile uzun vadeli etkiler olarak sınıflandırılabilir.

Kısa Vadeli Yan Etkiler:

Zihinsel ve Bilişsel Etkiler:

Sersemlik, kafa karışıklığı ve konsantrasyon güçlüğü.
Hafıza problemleri (özellikle alkolde “blackout” olarak bilinen hafıza kayıpları).
Karar verme yeteneğinde bozulma ve muhakeme kaybı.
Duygusal dalgalanmalar: Öfori, huzursuzluk, agresiflik veya ağlama nöbetleri.

Fiziksel Etkiler:

Yürüme, konuşma veya ince motor becerilerde zorluk (sendeleme, peltek konuşma).
Bulanık görme veya çift görme.
Baş dönmesi ve denge kaybı.
Yavaşlamış refleksler ve tepki süreleri.
Bulantı, kusma (özellikle alkolün aşırı tüketiminde).
Yüksek dozlarda solunum depresyonu, hayati risk oluşturabilir.
Düşük kan basıncı ve kalp atış hızında azalma.

Psikolojik Etkiler:

Anksiyete veya depresyon belirtilerinde geçici artış.
Sosyal engellemelerin azalması, riskli davranışlara yol açabilir (örneğin, alkolün etkisiyle tehlikeli kararlar almak).

Uzun Vadeli Yan Etkiler:

Bağımlılık ve Tolerans:

Düzenli kullanım, fiziksel ve psikolojik bağımlılığa yol açar.
Tolerans gelişimiyle aynı etkiyi elde etmek için daha fazla madde gerekir.
Titreme, terleme, kaygı, nöbetler ve alkol için delirium tremens gibi ciddi durumlar.

Organ Hasarları:

Karaciğer: Alkol, karaciğer yağlanması, hepatit ve siroza neden olabilir. Benzodiazepinler de uzun vadede karaciğer fonksiyonlarını etkileyebilir.

Beyin: Kronik kullanım, beyin hücrelerinde hasara, bilişsel gerilemeye ve demans benzeri durumlara yol açabilir (örneğin, alkole bağlı Wernicke-Korsakoff sendromu).

Kalp ve Damar Sistemi: Yüksek tansiyon, kalp ritim bozuklukları veya kardiyomiyopati riski.

Sindirim Sistemi: Alkol, gastrit, ülser ve pankreatite neden olabilir.

Ruh Sağlığı Üzerindeki Etkiler:

Depresyon ve anksiyete bozukluklarında artış.
Depresanlar başlangıçta uykuya yardımcı olsa da, uzun vadede uyku kalitesini bozar.
İntihar düşünceleri veya davranışlarında artış riski.

Sosyal ve Davranışsal Etkiler:

İlişkilerde bozulma, iş veya okul performansında düşüş.
Yasal sorunlar (örneğin, alkollü araç kullanma, şiddet eğilimleri).
Finansal sorunlar, bağımlılık nedeniyle maddi kaynakların tükenmesi.

Alkol ve Diğer Depresanların Birlikte Kullanımının Riskleri:

Sinergik Etki: Alkol, benzodiazepinler veya barbitüratlar gibi diğer depresanlarla birleştiğinde, merkezi sinir sistemindeki baskılama etkisi katlanarak artar. Bu, solunum durması, koma veya ölüm riskini ciddi şekilde artırır.

Reçeteli İlaçlarla Etkileşim: Depresan ilaçlar (örneğin, Xanax, Valium) alkolle alındığında tehlikeli yan etkiler (aşırı sedasyon, bilinç kaybı) görülebilir.

Kişisel Faktörlere Bağlı Yan Etkiler:

Dozaj: Düşük dozlar hafif rahatlama sağlarken, yüksek dozlar ciddi yan etkilere yol açar.

Kişisel Özellikler: Yaş, cinsiyet, kilo, genel sağlık durumu ve genetik yatkınlık yan etkilerin şiddetini etkiler.

Kullanım Sıklığı: Tek seferlik kullanım ile kronik kullanımın yan etkileri farklıdır.

Paylaşın

Özgür Özel: Asla Teslim Olmayacağız

Taksim’deki Atatürk Anıtı’na çelenk bırakma töreninde konuşan CHP Lideri Özgür Özel “Biz haklıyız, biz kazanacağız, asla teslim olmayacağız” ifadelerini kullandı.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Özgür Özel, CHP’nin 102. yıldönümü nedeniyle İstanbul Taksim Cumhuriyet Anıtı’ndaki çelenk koyma törenine katıldı. Özel, törende yaptığı konuşmada şu ifadeleri kullandı:

“Bugün 9 Eylül Cumhuriyet Halk Partisi’nin, Cumhuriyet Halk Partililerin doğum günü. Bugün sabahın ilk saatlerinde Ankara’da kurucumuz Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü ziyaret ederek ardından İsmet Paşa’yı ziyaret ederek daha sonra diğer arkadaşlarımız, Ankara’da kalan arkadaşlarımız Devlet Mezarlıklarındaki önceki genel başkanlarımızı, partimize emeği olan büyüklerimizi ziyaret ederken ben buraya geldim ve İstanbul İl Başkanım Özgür Çelik’le birlikte.

Özgür Çelik’le birlikte Rahmetli genel başkanlarımız Altan Öymen’i ve Erdal İnönü’yü mezarları başında andık. Saygımızı sunduk ve buraya geldik. Araç şu köşeyi dönerken Taksim meydanını ve sizleri gördüğümdeki duygumu şöyle ifade etmek isterim.

Araç buraya döndü. Tüm Türkiye dün Adalet ve Kalkınma Partisi’nin yönlendirdiği talimatlı yargıyla Türkiye’nin kurucu partisine, onun İstanbul il başkanlığına karşı yapılan bir darbeyi ve bunu 5000 polisle birlikte gerçekleştirenleri gördü. Eğer yetkinizi AK Parti yargısından alırsanız 5000 polise ihtiyacınız var. Ama eğer yetkiyi milletten alıyorsanız işte Taksim’e gelirsiniz. Sizi 5000 tane partili karşılar.

Köşeyi dönüp de bu meydanı hınca hınç sizlerle dolu gördüğümde Özgür başkana meydanı işaret ettim. Bu partide en önemli görevi genel başkan yapmıyor. En önemli görevi dünkü durumu görüp bugün 50 kişiyle konulacak bu çelenk koyma, sunma törenini bunu vazife bilip günün ortasında, güneşin altında gelip de duran şu partili yapıyor en önemli görevi dedim. Şu partili yapıyor. Cumhuriyet Halk Partisini bölebilirler mi?

Cumhuriyet Halk Partisi birdir, bütündür, tek teminatı üyeleridir, sandıktır. Türkiye’yi sandıksız yönetmeye niyet edenler Türkiye’de Gazi’nin kurduğu tek adamı yollayıp Gazi’nin kurduğu cumhuriyette İsmet Paşa’nın kaybettiği seçimle Türkiye’ye armağan ettiği çok partili rejimi iktidarların seçimle gelip seçimle gitmesini seçim kaybedeceğini anlayınca hazmedemeyenler şimdiden Cumhuriyet Halk Partisi’nin İstanbul İl Başkanlığı üzerinden sandığı kaldırmaya yerine atanmışlar getirmeye çalışıyorlar.

Teslim, teslim olmayacağız. Neyine güveniyorsun? Sadece ve sadece size güveniyorum. Kurtuluş Savaşı’nı başlatmaya giderken bir tek adamın talimatıyla hakkında ölüm fermanı, idam cezası verilmiş ölüm fermanı boynunda Kurtuluş Savaşı’na çıkmış biri tarafından kuruldu. Tüm genel başkanları suikast girişimlerine uğradılar, linç girişimlerine uğradılar.

Gün oldu parti kapandı. Genel başkanlar, yöneticileri, il başkanları cezaevlerindeydi. Cezaevindeyken bile kalkıp 9 Eylül günü takım elbise giyip cezaevindeki Atatürk büstüne gidip de çiçek koymuş bir gelenek asla ve asla parçalanamaz, ele geçirilemez. Ben milletim, milli iradeyim diyen herkese sesleniyorum.

Ben partimi elbette üyelerime ama siz vicdanlı demokratlara bu sandığın kıymetini bilenlere ben kimi seçersem o yönetir diyen vicdanlı insanların, ahlaklı insanların engin yüreklerine emanet ediyorum. Bugün Silivri’de Kalkan partinin kuruluş günü için giyilen bulundukları hücrelerde bizimle birlikte İstiklal Marşı söyleyen İstanbul il başkanımızın bugünkü çağrısına kendim Silivri zindanındayım ama yüreğim, gönlüm, ruhum Taksim’de sizlerdedir diyen Ekrem başkanı ve arkadaşlarını selamlıyoruz. Selam olsun!

Şahsıma yapılan haksızlıkları affettim, barıştım. Ancak bu partinin her kademesinde görev yapmış kim olursa olsun bu birlikteliğimize, Türkiye’de birinci parti oluşumuza gölge düşürmeye çalışan, Saray’a alet olup bu partiye zarar vermek isteyeni, bir karından doğduğum kardeşim olsa affetmem, affetmeyeceğim. Partiliyim diyen herkes seçilmişlere saygı duymalı. Biz haklıyız, biz kazanacağız, asla teslim olmayacağız. Demokrasi kazanacak. Doğum günümüz kutlu olsun!”

“Hayatı durduracak eylemler yapabiliriz”

Özgür Özel, Financial Times’a (FT) verdiği röportajda Türkiye’deki siyasi duruma ilişkin önemli açıklamalarda bulundu. Özel, Erdoğan’ın “tek parti sistemine” yönelme gayretinde olduğunu ve bu yolda en büyük engelin CHP olduğunu belirtti.

Özel, Türkiye’de otoriter yönetim anlayışının güçlendiğini vurgulayarak, “Hükümet, gelecekte iktidara gelebilecek bir yapıyı engellemeye çalışıyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu partisi, son seçimde birinci çıkmış, tüm anketlerde önde olan CHP’ye açık bir müdahale söz konusu. Bu, bir darbe girişimidir,” dedi.

Hükümetin baskı politikalarının artması durumunda, “sokaklara taşacak büyük çaplı ve barışçıl protesto planları” olduğunu açıklayan Özel, “Türkiye’de yaşamı durma noktasına getirecek, barışçıl ama etkili sivil itaatsizlik eylemleri yapabiliriz. Milyonlar değil, on milyonlarca kişiyi bir araya getirme gücümüz var,” ifadelerini kullandı.

Seçimlere ve referandumlara yönelik olası itirazlara da değinen Özel, “Alt mahkemelerin bu tür konularda karar verme yetkisi yok. Bu alan yüksek yargının yetkisindedir. Dolayısıyla CHP olarak bu kararları tanımayacağız,” diyerek, olası yargı süreçlerine kapı araladı. Ayrıca, geçmiş seçimler ve 2017 anayasa referandumunun hukuki olarak yeniden değerlendirilebileceğini belirtti. Özel, “Erdoğan kirli bir oyun oynuyorsa, biz de o oyunu oynayabiliriz. Onun yöntemiyle değil ama ona benzer bir kurnazlıkla karşılık verebiliriz,” sözleriyle CHP’nin olası siyasi stratejilerine dikkat çekti.

Yargıya ilişkin değerlendirmelerinde ise Özel, Türkiye’deki yargı bağımsızlığının baskı ortamı nedeniyle zedelendiğini ancak CHP’nin hukukun üstünlüğüne bağlı kalacağını, Erdoğan hukuksuz davranabilirken kendilerinin hukuk içinde kalacağını vurguladı.

Özel, Erdoğan’ın seçim kazanma gücünü kaybettiğini ve bu nedenle muhalefeti etkisizleştirme çabası içinde olduğunu savunarak, “Erdoğan, artık seçimleri kazanamayacağını biliyor. Rusya’daki gibi zayıf ve işlevsiz muhalefet partileri istiyor. Ancak CHP buna boyun eğmeyecek,” şeklinde konuştu.

“CHP’yi Kayyuma Bırakmayız”

CHP Lideri Özgür Özel, Cumhuriyet’in gündeme ilişkin sorularını yanıtladı. Özel, DEM Parti’nin, “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu Abdullah Öcalan’ı dinlesin” önerisi hakkında şunları söyledi: “Komisyon bunu oturur, tartışır. Karar alma mekanizmaları belli. CHP olarak, komisyonun somut gündem önerilerinde konu komisyon üyesi arkadaşların karar verme sınırlarını aşarsa bunu bize getirmeleri lazım.

Bize henüz böyle bir şey gelmedi. Komisyon adına kimler gidecek, ne olacak, ne amaçla gidilecek bunları bilmiyoruz. Ama bu zamana kadar bana ‘İmralı’ya gidecek misiniz?’ diye de sordular. Bizim gündemimizde öyle bir şey yok. Komisyonun gündemine bu geldiğinde arkadaşlar neyin ne amaçla geldiğini getirdiklerinde oturacağız, konuşacağız, tartışacağız, bakacağız.”

Özel, “Komisyonda iktidar ortakları arasında bir kırılganlık hissediyor musunuz?” sorusuna ise şu yanıtı verdi: “Samimi cevabım, hissediyorum. Ama Devlet Bahçeli bunu söylediğimizde kendisine hakaret olarak kabul edip, bize hakaret etmeye başlıyor. O yüzden hissetmiyorum. Çok iyi geçindiklerini hissediyorum. Birlikte geçinsinler. Hiçbir çatlak hissetmiyorum. Devlet Bey de bize hakaret etmesin.

Ama şunu görmek lazım. Başlarken başta bazı temel noktalar söylemişlerdi. Mesela hiçbir pazarlık olmayacaktı. Kayıtsız şartsız silah bırakılacaktı. Bir çağrı olacak, Avrupa, Türkiye, Suriye, İran’ı, Irak’ı etkileyecekti. Sanki YPG de silah bırakacaktı. Bunun doğru olmadığını hepimiz biliyorduk da söyleyene hakaret ediyorlardı. Şimdi Suriye’de yaşananlara, restleşmelere; ABD’nin SDG konusundaki yaklaşımına bakınca komisyonda zamana yayma meselesi var.”

“Komisyonda bir şey olsun suçu CHP’ye yıkalım. Ya da bir şey yapalım, CHP komisyondan ayrılsın. Komisyonu CHP bozmuş olsun, şu sorunlu gündemden kurtulalım” diyorlar. Masayı devirmemizi bekliyorlar. Ama onlara böyle bir konfor alanı bırakacak değilim” diyen Özel şu ifadeleri kullandı:

“Ülkeye bir sürü şey taahhüt ettiler. Şimdi başka bir tablo var. Burada sorunu çözmek için demokratikleşme adımları atmaya ayak sürüyorlar. Sonra ‘CHP kalksın’ diyorlar. Ama ben 18 Mart günü gelseler de ‘Komisyon kuralım’ derdim, son operasyon dalgaları ve partimize kayyum meselelerinden sonra da derdim. Bizi zulmederek ne ıslah edebilirler ne de kızdırıp olduğumuzdan başka bir yere çekebilirler. Masadan kalkıp kalkmama meselesini ilk başta belirlediğimiz kriterlere endeksli söylüyoruz.

O masada anayasa konuşmayız. Şehit ailelerinin yüzüne bakamadığımız bir iş yapmayız. Ama demokratikleşme yoluyla Kürt sorununun çözülmesi için her şeyi yaparız. Elimizi taşın altına koyarız. Arkadaşlarımız bu hafta da ilerleyen haftalarda da hasta tutukluları, kayyum meselesini gündeme getirecek. Komisyondan kalkmak yerine komisyonu Türkiye’yi demokratikleştirme adına birkaç güven artırıcı adım atmaya davet edeceğiz. İlk adım hasta tutuklu ve yükümlüler. Ardından da kayyum düzenlemesinin üzerine komisyon konuşsun. Herkesin samimiyetini görelim.”

Özel 15 Eylül’de görülecek Kurultay davası için ise şu değerlendirmeyi yaptı: “Partimizin hukukçularıyla bütün ihtimalleri çalıştık. Aylardır çalışıyoruz. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin kararını hukuki bulmamak ayrı bir şey buna karşı tedbir almamak başka bir şey. Meydanı onlara bırakacak halimiz yok. Meselenin kritik bir yere gittiğini fark ettiğimizde delegelerimiz olağanüstü kongre imzası verdi. Bir buçuk gün içinde delegelerimiz bine yakın imza verdi. Bir kayyum ya da butlan kararı sonrasına İstanbul kongrelerinin olmadığı; Parti Meclisi ve genel başkanın da çağrıcısı olmadığı, delegelerin çağırdığı bir olağanüstü kurultayı teknik ve hukuken planladık. Onu uyguladık. O kurultayı kimse durduramıyor. Çünkü bu yönetime rağmen kurultay yapılıyor demektir. Ben zaten 6 Nisan’da olağanüstü kurultayı çağırmıştım.

Ama diyorlar ya ‘Genel başkan son kongrede seçildiği için, o karar etkili olmaz’ diye… Şimdi İstanbul delegeleri ve genel merkez hariç olağanüstü kurultay topluyor. Burada en memnun olduğum konu, parti tarihinin en büyük saldırılarından biriyle karşı karşıya ve saldıranlar partiyi yıldırmayı düşünürken öyle bir birliktelik var ki… Delegeler notere gitti, iki bin lirayı bulan bir masrafı var, imzaları verdiler. Bir buçuk günde başvuruda bulunduk.

Tüylerim diken diken oldu, gırtlağım düğümlendi. Delege o kadar farkında ki meselenin, motivasyon en üst noktada. Tarihte bu görülmemiş. İstanbul il kongresini de olağanüstü topluyoruz. 540 imza toplandı. Özgür Çelik, 300 küsür oyla seçilmişti. Yani kendisine oy vermeyenler, destek için imza verdi. Bu CHP’yi bölmeye çalışanların yaptıklarının delegede, üyede, kamuoyunda çok geri teptiğinin en önemli göstergesi.

Öyle bir noktadayız ki 15,5 milyon insanın adayı Ekrem İmamoğlu, Silivri’de. Ben milletin adayının üzerine Silivri’de beton dökülmesine izin verir miyim? Oturduğumuz koltuk, Atatürk’ün koltuğu. Onun koltuğuna kayyum dadanmış. İstanbul’a kayyum dadanmış. Biz oraları bırakamayız. Orduyu, polisi harekete geçirirler. Bizi buradan döve döve atarlar. O ayrı bir şey. Biz bu olmadan bu koltukları bırakmayız. Hukuk içinde her şeyi yapıyoruz. Onlar hukukun dışında neyi göze alıyorlarsa fazlasını göze alıyorum. Bu sokakları terörize etmek anlamında değil. Onlar neyi göze alırsa, fazlasını göze alırız. Çünkü bir kelime az konuşursak milleti sustururlar. O yüzden bize yakışmaz. Her şeyi göze aldık. 100 yıl önce verilen mücadele bundan kolay bir mücadele değildi.”

“Erdoğan’ın dolduramadığı meydanları dolduruyoruz”

CHP Genel Başkanı partisinin düzenlediği mitingler için ise şunları söyledi: “İnsanlar mücadelenin bir parçası olmak istiyor, bunu da kendi şehirlerinde göstermek istiyorlar. Şartlar ne zamana kadar gerektirirse o zamana kadar miting yapacağımızı söyledik. Gittiğimiz her şehirde rekor kırıyoruz. Erdoğan’ın dolduramadığı, artık kaçtığı meydanları dolduruyoruz. Konya’da miting yapmaya kaçındığı meydanı doldurduk.

Yozgat’ta dolduramadığı meydanı doldurduk. Bayburt’ta 800 küsür oy aldık ama 20 bin kişiyle miting yaptık. Bu açıdan kıymetli. Giderek güçleniyoruz ve oraya moral oluyoruz. Sadece miting de yapmıyoruz. Gittiğimiz yerde ölçümler yapıyoruz. Seçmen analizi ve miting sonrası anketler yapıyoruz. Mesela AKP, Sinop’ta 42,7 oy almış. Bu pazar seçim olsa 36,7’ye inmiş. CHP yüzde 25 oy almış. Bu pazar seçim olsa 42,5’e çıkmış.”

Paylaşın

Türkiye, OECD Ülkeleri Arasında Enflasyon Şampiyonu

Türkiye, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü’ne (OECD) üye ülkeler arasında en yüksek enflasyon oranına sahip ülke olmaya devam ediyor. Türkiye’de enflasyon, OECD ortalamasının sekiz katı düzeyinde seyrediyor. 

Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü’nün (OECD) yayımladığı son tüketici fiyatları endeksi (TÜFE) raporuna göre; Türkiye, yüzde 33,5 ile tüm üyeleri geride bırakarak bir kez daha açık ara zirveye yerleşti. Bu oran, aynı dönemde yüzde 4,1 olarak ölçülen OECD ortalamasının sekiz katına yaklaşıyor.

Karar’dan Berfu Kargı’nın aktardığı rapora göre, OECD üyesi 38 ülkenin arasında sadece Türkiye’de çift haneli enflasyon görüldü. Türkiye, Temmuz 2025 itibarıyla yüzde 33,5’lik yıllık enflasyon oranıyla OECD’de açık ara zirvede yer aldı.

İkinci sıradaki Estonya’da enflasyon yüzde 5,4, Macaristan’da yüzde 4,3, Kolombiya’da ise yüzde 4,9 olarak ölçüldü. Türkiye’nin bir önceki aya göre 1,5 puanlık düşüşle yüzde 35’ten yüzde 33,5’e gerilemesi, Meksika ve Polonya ile birlikte en sert düşüşler arasında yer aldı.

Ancak bu düşüşe rağmen enflasyon seviyesi hâlâ yüksekliğini koruyor. Alt kalemlerde ise Türkiye’de Temmuz itibarıyla gıda enflasyonu yüzde 28, enerji enflasyonu yüzde 37,7, gıda ve enerji hariç çekirdek enflasyon ise yüzde 35,1 olarak kaydedildi.

Gıda ve enerji hariç hesaplanan çekirdek enflasyonda da Türkiye OECD ülkeleri arasında zirvede yer aldı. Temmuz 2025 itibarıyla Türkiye’de çekirdek enflasyon yüzde 35,1 seviyesindeyken, OECD ortalaması yüzde 4,4 oldu. Aradaki yaklaşık sekiz katlık fark, Türkiye’de yapısal fiyat baskılarının ve maliyet kaynaklı enflasyonun ne kadar güçlü olduğunu gösteriyor.

Temmuz 2025 itibarıyla OECD genelinde yıllık enflasyon yüzde 4,1 ile sabit kaldı. Haziran ayında yüzde 4,2 olan oran, sınırlı bir gerileme gösterse de Mart 2025’ten bu yana enflasyon yüzde 4 bandında seyrediyor. Enerji fiyatlarındaki artış yavaşladı; Temmuz’da enerji enflasyonu OECD ortalamasında yüzde 0,3’e düştü. Haziran’da bu oran yüzde 0,9 düzeyindeydi.

Gıda fiyatlarında ise yatay seyir dikkat çekiyor. Haziran’da yüzde 4,6 olan gıda enflasyonu Temmuz’da yüzde 4,5 oldu. Her ne kadar genel ortalama sabit kalsa da 21 OECD ülkesinde gıda fiyatları yükseldi. Çekirdek enflasyon ise yüzde 4,4 ile sabit kalmayı sürdürdü.

G7 ülkelerinde manşet enflasyon yüzde 2,6 ile sabit kalırken, çekirdek enflasyon yüzde 3,0 olarak ölçüldü. Japonya ve Kanada’da enerji fiyatlarındaki düşüş, artan gıda fiyatlarının etkisini sınırladı.

Euro Bölgesi’nde ise Temmuz itibarıyla yıllık enflasyon yüzde 2,0 olarak ölçüldü. Özellikle gıda fiyatlarında yükseliş dikkat çekerken, enerji fiyatlarındaki düşüş hızı yavaşladı. Eurostat’ın Ağustos 2025’e ilişkin öncü verisi, manşet enflasyonun yüzde 2,1’e yükseldiğini, çekirdek enflasyonun ise değişmediğini gösteriyor. Bu veriler, Avrupa Merkez Bankası’nın yıl sonuna kadar para politikasında değişiklik yapmama eğilimini güçlendirebilir.

G20 ülkeleri genelinde yıllık enflasyon Temmuz’da yüzde 3,8 olarak ölçüldü. Bu oran, geçen yılın aynı dönemindeki yüzde 6,7 seviyesinden oldukça düşük. G20 içinde Arjantin hâlâ yüzde 36,6 ile yüksek bir orana sahip olsa da bu ülkenin genel ortalamaya etkisi son aylarda azaldı. Brezilya ve Suudi Arabistan’da enflasyon düşerken, Hindistan, Endonezya ve Güney Afrika’da artış kaydedildi.

OECD raporunun en sıra dışı verilerinden biri Costa Rica’ya ait. Ülkede Temmuz ayında yıllık enflasyon yüzde –0,6 oldu. Bu, üst üste üçüncü ayda yaşanan deflasyon anlamına geliyor. Raporda bu durum; enerji fiyatlarının hâlâ negatif bölgede kalması, gıda fiyatlarındaki yatay seyir ve çekirdek enflasyonun neredeyse sıfıra inmesiyle açıklanıyor.

Paylaşın

Cinsel Sadizme Daha Yakından Bakış

Cinsel sadizm, bir bireyin cinsel uyarılma veya tatmin elde etmek için başka bir kişiye fiziksel ya da psikolojik acı çektirme, aşağılama veya kontrol etme arzusuyla karakterize edilen bir durumdur.

Haber Merkezi / Psikiyatride ve psikolojide, bu durum genellikle parafili kategorisi altında ele alınır ve Cinsel Sadizm Bozukluğu olarak sınıflandırılmaktadır(DSM-5’e göre).

Ancak, cinsel sadizm her zaman bir bozukluk olarak tanımlanmaz; rızaya dayalı, güvenli ve kontrollü bir şekilde (örneğin, BDSM pratikleri) yaşandığında patolojik olmayabilir.

Cinsel Sadizm Bozukluğu, kişinin tekrarlayan ve yoğun bir şekilde, rıza dışı bir bireye acı çektirme, aşağılama veya kontrol etme yoluyla cinsel uyarılma yaşaması ve bu durumun kişisel ya da sosyal işlevselliği bozmasıyla tanımlanmaktadır.

Rızaya dayalı BDSM (Bondage, Discipline, Dominance, Submission, Sadism, Masochism) pratikleri, tarafların açık rızası ve sınırlarıyla gerçekleşir ve genellikle patolojik kabul edilmemektedir. Patolojik cinsel sadizm ise rıza dışı, zarar verici veya yasa dışı davranışları içermektedir.

Cinsel sadizm, güç, kontrol veya öfke gibi duyguların cinsel ifadeyle birleşmesiyle ilişkilendirilmektedir. Bazıları için bu, bilinçdışı çatışmaların veya geçmiş travmaların bir yansıması olabilir.

Cinsel sadizm terimi, Avusturyalı psikiyatrist Richard von Krafft-Ebing tarafından 1886 yılında yayımlanan Psychopathia Sexualis adlı eserinde popülerleşmiştir.

Krafft-Ebing, sadizmi, Marquis de Sade’ın yazılarından esinlenerek, cinsel haz için başkalarına acı çektirme eğilimi olarak tanımlamıştır. Bu dönemde sadizm, “sapkınlık” (perversion) olarak görülüyordu ve ahlaki yargılarla ele alınıyordu.

Sigmund Freud, sadizmi cinsel dürtülerin ve agresyonun birleşimi olarak açıklamıştır. Three Essays on the Theory of Sexuality (1905) adlı eserinde, sadizmin normal cinsel gelişimin bir parçası olabileceğini, ancak aşırı veya saplantılı hale geldiğinde patolojik olduğunu belirtmiştir.

Sigmund Freud, sadizmi masoşizmle bağlantılı bir ikilik olarak gördü ve her ikisini de ölüm dürtüsü (Thanatos) ile ilişkilendirmiştir.

1950’lerde ve 60’larda, sadizm psikiyatrik tanı sistemlerinde (örneğin, DSM’nin ilk versiyonları) bir cinsel sapma olarak sınıflandırılmıştır. Bu dönemde, cinsel sadizm genellikle ahlaki ve toplumsal normlarla değerlendirilmiştir.

1970’lerden itibaren, BDSM topluluklarının ortaya çıkışı ve cinsel özgürlük hareketleri, rızaya dayalı sadist pratiklerin patolojik olmaktan ziyade bir yaşam tarzı veya tercih olarak görülmesini teşvik etmiştir.

DSM-IV (1994) ve DSM-5 (2013), cinsel sadizmi bir bozukluk olarak tanımlarken, rızaya dayalı pratikleri patoloji kapsamından çıkarmıştır.

DSM-5, yalnızca rıza dışı veya zarar verici davranışları bozukluk olarak sınıflandırılır. Modern psikoloji, cinsel sadizmin nörobiyolojik ve psikolojik temellerini araştırmaktadır. Örneğin, dopamin ve ödül sistemleriyle bağlantılı olabileceği düşünülüyor.

Marquis de Sade’ın yazıları (18. yüzyıl), sadizmin kültürel ve edebi kökenlerini oluşturmaktadır. 20. yüzyılda popüler kültür (örneğin, filmler ve edebiyat), sadizmi hem patolojik hem de romantize edilmiş bir şekilde tasvir etmiştir.

Günümüzde, BDSM toplulukları ve cinsel özgürlük hareketleri, rızaya dayalı sadist pratiklerin normalleştirilmesine katkıda bulunmuştur.

Cinsel sadizm, çocukluk travmaları, güç dinamikleri veya bastırılmış öfkeyle ilişkilendirilebilir. Ancak, herkes için bu geçerli değildir; bazı bireyler için bu sadece bir cinsel tercih veya fantezidir.

Cinsel sadizm, özellikle rıza dışı durumlarda, genellikle damgalanır. Ancak, BDSM toplulukları, güvenli kelimeler ve rıza ilkeleriyle bu algıyı değiştirmeye çalışmaktadır.

Patolojik cinsel sadizmde, psikoterapi (örneğin, bilişsel-davranışsal terapi veya psikodinamik terapi) ve bazen ilaç tedavisi (örneğin, SSRI’lar) önerilebilir.

Paylaşın

Savunma Mekanizması Olarak “Projeksiyon”

Projeksiyon, psikolojide bir savunma mekanizması olarak, kişinin kendi istenmeyen duygu, düşünce veya özelliklerini kabul etmek yerine, bunları başka birine ya da bir şeye yansıtmasıdır.

Haber Merkezi / Bu mekanizma, bireyin bilinçdışı bir şekilde kendi içsel çatışmalarını veya hoşnutsuzluklarını dış dünyaya atfetmesiyle işler. Sigmund Freud ve psikanalitik kuram tarafından geliştirilen bu kavram, kişinin özsaygısını koruma ve kaygıyı azaltma çabası olarak görülür.

Projeksiyonun Özellikleri:

Bilinçdışı İşler: Kişi, yansıttığının genellikle farkında değildir.
Duygusal Koruma: Utanç, suçluluk veya öfke gibi rahatsız edici duyguları hafifletmek için kullanılır.

Örneğin, kendi öfkesini bastıran bir kişi, başka birinin “sinirli” olduğunu iddia edebilir. Sadakatsizlik düşüncesiyle mücadele eden biri, partnerini sadakatsizlikle suçlayabilir.

Psikolojik Etkileri:

Olumlu Yönleri: Kısa vadede kaygıyı azaltabilir ve kişinin kendini daha iyi hissetmesini sağlayabilir.
Olumsuz Yönleri: Gerçek duygularla yüzleşmeyi engeller, ilişkilerde çatışmalara yol açabilir ve kişisel gelişimi sınırlayabilir.

Örneğin, bir iş yerinde, kendi yetersizliklerinden korkan bir çalışan, meslektaşını sürekli “beceriksiz” olarak nitelendirirse, bu projeksiyonun bir göstergesi olabilir. Çalışan, kendi güvensizliklerini kabul etmek yerine, bu duyguyu başkasına yansıtır.

Projeksiyonla Başa Çıkma:

Farkındalık: Kendi duygularını ve davranışlarını gözlemlemek, projeksiyonun farkına varmayı sağlar.
Terapi: Psikoterapi (özellikle psikanalitik veya bilişsel-davranışsal terapi), projeksiyonun altında yatan nedenleri anlamaya yardımcı olabilir.
Duygusal Kabul: Kendi duygularını yargılamadan kabul etmek, projeksiyona olan ihtiyacı azaltabilir.

Projeksiyonun Tarihsel Gelişimi:

Projeksiyonun tarihsel gelişimi, psikanalitik teorinin doğuşuyla başlar ve zamanla farklı psikolojik yaklaşımlar içinde ele alınmıştır.

Freud ve Psikanalizin Temelleri

Projeksiyon, Freud’un psikanalitik teorisinde savunma mekanizmalarından biri olarak ilk kez tanımlanmıştır. Freud, 1890’larda projeksiyonu, kişinin bilinçdışı çatışmalarını veya istenmeyen dürtülerini dış dünyaya yansıtması olarak açıklamıştır.

Özellikle 1894 tarihli The Neuro-Psychoses of Defence adlı çalışmasında, paranoid düşüncelerin projeksiyon mekanizmasından kaynaklandığını öne sürmüştür. Örneğin, kendi yasak arzularını bastıran bir kişi, bu arzuları başkalarına atfeder.

Anna Freud: Sigmund Freud’un kızı Anna Freud, 1936’da yayımladığı The Ego and the Mechanisms of Defence adlı eserinde projeksiyonu daha sistematik bir şekilde ele almış ve savunma mekanizmalarının ego’nun kaygıyla başa çıkma yöntemleri olduğunu vurgulamıştır.

Carl Gustav Jung, projeksiyonu sadece bireysel değil, kolektif bilinçdışıyla ilişkilendirerek genişletmiştir. Jung’a göre, bireyler kendi “gölge” yönlerini (kabul edilemeyen özelliklerini) başkalarına yansıtmaktadır. Ayrıca, arketiplerle bağlantılı olarak projeksiyonun mitolojik ve kültürel boyutlarını incelemiştir.

1940’larda Melanie Klein, projeksiyonu bebeklik dönemindeki nesne ilişkilerine bağlamıştır. Özellikle “paranoid-şizoid pozisyon”da, bebeğin içsel kaygılarını dış nesnelere (örneğin anneye) yansıttığını savunmuştur. Klein, projeksiyonu içsel çatışmaların dışa vurumu olarak detaylandırmıştır.

1950’ler ve 60’larda, projeksiyon psikodinamik terapilerde önemli bir kavram olarak kalmıştır. Terapistler, hastaların yansıtma eğilimlerini analiz ederek bilinçdışı çatışmaları anlamaya çalışmışlardır.

1960’lardan itibaren bilişsel psikoloji, projeksiyonu daha az bilinçdışı bir süreç olarak ele alınmıştır. Aaron Beck gibi bilişsel terapistler, projeksiyonu bilişsel çarpıtmaların bir türü olarak görmüştür; örneğin, kişinin kendi olumsuz inançlarını başkalarına atfetmesi.

20. yüzyılın sonlarında sosyal psikologlar, projeksiyonu sosyal algı ve önyargılar bağlamında incelemişlerdir. Örneğin, “sosyal projeksiyon” kavramı, bireylerin kendi inanç veya duygularını bir gruba genelleme eğilimini ifade etmektedir.

21. yüzyılda, nörobilim, projeksiyonun beyindeki mekanizmalarını araştırmaya başlamıştır. Özellikle ayna nöronlar ve empatiyle ilgili beyin bölgeleri, projeksiyonun nasıl işlediği konusunda ipuçları sunmaktadır. Örneğin, kendi duygularını başkalarına yansıtma, duygusal aynalama süreçleriyle ilişkilendiriliyor.

Projeksiyon, sadece bireysel değil, toplumsal düzeyde de ele alınmıştır. Örneğin, ırkçılık veya önyargı gibi toplumsal sorunlarda, gruplar kendi korkularını veya olumsuz özelliklerini başka gruplara yansıtabilir (örneğin, günah keçisi yaratma).

Paylaşın