Ahmak Davası: İmamoğlu’nun Siyasi Yasak Cezası Onandı

Ekrem İmamoğlu hakkında açılan “Ahmak Davası”nda siyasi yasak da içeren 2 yıl 7 ay 15 günlük ceza onandı. İmamoğlu’nun avukatı Kemal Polat, kararı Yargıtay’da temyiz edeceklerini söyledi.

İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun 13 bin oy farkla kazandığı 31 Mart 2019 yerel seçimlerinin iptal edilmesi üzerine yaptığı basın açıklamasında, “YSK Başkanı’na ve üyelerine hakaret ettiği” iddiasıyla açılan davada 2 yıl 7 ay 15 gün hapis cezası verilip, siyaset yasağı kararı alınmıştı.

Dosyayı inceleyen İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 24. Ceza Dairesi, bugün kararını açıkladı.

İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 24. Ceza Dairesi’nin kararında, Yapılan yargılama sonunda toplanıp karar yerinde gösterilen delillere, mahkemenin kovuşturma sonuçlarına uygun olarak oluşan kanaat ve takdirine, incelenen dosya kapsamına göre verilen hükümde aşağıda belirtilen husus dışında usule ve esasa ilişkin herhangi bir hukuka aykırılık bulunmadığının anlaşıldığı öne sürülerek, itiraz başvurusunun esastan reddedilmesine karar verildi.

İstinaf mahkemesi verdiği kararda itiraz yolunun açık olduğunu belirtti. Yargıtay da kararı onarsa İmamoğlu’nun siyasi yasağı kesinleşecek.

Ne olmuştu?

Ekrem İmamoğlu, 31 Mart 2019’da İBB Başkanı seçilmişti. Yapılan itirazlar nedeniyle mazbatasını 17 günde almış ve 17 Nisan’da göreve başlamıştı. İmamoğlu’nun görevinin 18. gününde Türkiye’de seçimleri organize eden Yüksek Seçim Kurulu (YSK), 6 Mayıs’ta seçimlerin tekrarlanmasına karar vermişti.

İstanbul’da 23 Haziran’da yapılan seçimde İmamoğlu çok daha büyük farkla yeniden İBB Başkanı seçilmişti. İmamoğlu Kasım 2019’da Fransa’nın Strasbourg kentinde düzenlenen Avrupa Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongresi’ne davetli olarak katılmış ve bir konuşma yapmıştı.

Dönemin İçişleri Bakanı Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) İstanbul Milletvekili Süleyman Soylu, İmamoğlu için “Avrupa Parlamentosu’na gidip Türkiye’yi şikayet eden ahmağa söylüyorum. Bunun bedelini bu millet sana ödetecek” demişti.

İmamoğlu’nun Soylu’ya yanıtı, “31 Mart’ta seçimi iptal edenler ve dünyada, Avrupa’da, onların gözünde nereye düştüğümüz noktasında, o olan şeylere, biten şeylere baktığımızda, tam da işte 31 Mart’ta seçimi iptal edenler ahmaktır. Önce ona bir odaklansın” olmuştu.

Bunun üzerine YSK üyeleri, “hakarete uğradıklarını ve mağdur olduklarını” belirterek İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunmuştu. Başsavcılığın hazırladığı iddianamede “kurul halinde çalışan kamu görevlilerine karşı görevlerinden dolayı alenen hakaret” suçundan İmamoğlu’nun dört yıl bir aya kadar hapis cezasına çarptırılması istenmişti.

İstanbul Anadolu 7. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülen davada İmamoğlu’na iki yıl yedi ay 15 gün hapis ve siyasi yasak cezası verilmişti. Dava, son iki yıldır Türkiye’de temyiz mahkemesi olarak da kabul edilen Yargıtay’a bağlı İstinaf Mahkemesi’nde görülüyordu.

Paylaşın

Erdoğan, Ekonomi Üzerinden CHP’yi Hedef Aldı

Erdoğan, “Ana muhalefetin son 6 aydır bütün çabası ülkemizin 23 yılda ağır bedeller ödeyerek elde ettiği istikrar ve güvenini zedelemektir. Boykot çağrılarından, batılı medyaya ülkemizin şikayet edilmesine, sokaklarımızı karıştırmaya kadar yaptıkları bunun içindir” dedi ve ekledi:

“Kendileri kargaşa ve kriz içerisindeler, istiyorlar ki Türkiye de aynısını yaşasın. Her yolu denediler ama muvaffak olamadılar. Kendi ikbal faturalarını millete ödetmeyi başaramadılar. Bundan sonra da ülkemize ve ekonomimize zarar veremeyecekler. Daha müreffeh bir gelecek için dayanışma ruhunu büyütmeye sizi davet ediyorum.”

AK Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Haliç Kongre Merkezi’ndeki 2025-2029 Türkiye Kooperatifçilik Stratejisi ve Eylem Planı Tanıtım Töreni’ne katıldı. “Asırlardır Anadolu ve Trakya’yı mahmur eden, dayanışmanın kitabını yazan ahiliğin günümüzdeki temsilcilerine her zamankinden fazla ihtiyaç duyuyoruz” diyen Erdoğan özetle şunları söyledi:

“İmece kültürünün devamı olarak kooperatifler geliyor. Bu sistem özellikle dezavantajlı grupların ekonomiye katılımını sağlayan özgün bir iş birliği modelidir. Küçük girişimci de kadın girişimci de birdir, beraberdir, tek başına olduğundan çok daha güçlüdür. Türkiye olarak çok dinamik bir ticari hayata sahibiz. Emekçilerimiz 81 vilayetimizle birlikte dünyaya el emeği göz nuru ürünlerini gönderiyor.

Hali hazırda 6.5 milyonumuzun ortağı olduğu 62 bin kooperatif faaliyet gösteriyor. Kooperatifler dünyada da ön plana çıkmaya başladı. Vahşi kapitalizmin acımasız dişleri arasında ezilmek istemeyen girişimciler kooperatiflere sığınıyor. Pek çok devleti geride bırakan küresel şirketlerle mücadelede yerel büyük firmalara bile yetersiz kalıyor. Bu şirketlerin küçükleri yuttuğuna şahit oluyoruz. Daha ürkütücü boyutlara ulaşan bu durum kooperatifçiliği teşvik eden temel aktördür.

Dünya genelinde 3 milyon kooperatif bulunuyor. Nüfusun yüzde 12’si bir kooperatifin iş ortağı. Toplam ciro 2,4 trilyon doları aşıyor. 2025 yılı BM tarafından kooperatifler yılı ilan edilmesini çok yerinde kabul ediyoruz. Kooperatif kültürünü yaygınlaştırmaya özel önem veriyoruz. Hala kat etmemiz gereken mesafe var. 2025-2029’u kapsayan yeni planla inşallah bunu başaracağız. Planımızın kooperatifçiliği bir adım daha ileri götüreceğine inanıyoruz. Strateji belgesinde dijitalleşmeden yeni kooperatif türlerine, kurumsal finansal kapasitelerin artırılmasına kadar pek çok hedefe yer verdik. Gelecek 5 yıla kılavuzluk yapacağına inandığım planı hazırlayanlara teşekkür ediyorum.

Kooperatiflerin kuruluşunu teşvik etmek, mevcutların ticari kapasitesini artırmaya destek veriyoruz. 2020’de programımızı uygulamaya başladık. 772 kooperatifin 826 projesine toplam 110,5 milyon liralık hibe desteği verdik. Geçen yıl başında 2 kat artışa gitmiştik. Bu yıl 2,5 katına çıkardık. Sunulan makine, ekipman, demirbaş alım desteği 400 bin liradan 1 milyon liraya, fuar desteği 60 binden 150 bine, istihdamda yıllık 204 binden 266 bine yükselttik. Merakla beklenen 2025 yılı sonuçlarını 22 Eylül’de açıklıyoruz. Önümüzdeki yıl da desteği artıracağız.

Destek programından bir defa faydalanan kooperatiflerin 5 sene geçmeden tekrar başvuru yapamaması kuralını 4 yıla indiriyoruz. Kredi Garanti Fonu’nda yeni bir destek oluşturuyoruz. 100 milyon liralık fonla toplam 3 milyar liralık kredi imkanı sunacağız. İhracat desteklerinden yararlanabilmeleri için de ayrı bir çalışma yürütülüyor. Yöresel ürünlerin payının artırılması bir başka önceliğimiz. Ayrılan en az yüzde 1’lik raf oranını, bu oranı yüzde 2’ye çıkarıyoruz. Kadın kooperatiflerinin ürünlerindeki barkodlar ile gıda analizi için ödedikleri ücretlerde indirime gidiyoruz. Elektronik pazar yerlerindeki komisyonların düşürülmesinde bakanlığımız ile şirketler arasında iş birliği yapılacak. Engelli kardeşlerimizle gençlerimizi de unutmadık.

“Ülkemize ve ekonomimize zarar veremeyecekler”

23 yılda sizlerle birlikte el ele vererek çok güzel işler başardık. İmkansız denilen nice hedefe beraberce ulaştık. Pes etmedik. Ticaretten turizme, ihracattan istihdama 23 yıl önce hayal edilemeyen seviyelere geldik. Türkiye’yi daha da büyütecek, kalkındıracak güzel başarılara inşallah imza atacağız. Siyasette istikrar, ekonomide güven oldukça ülkemizin önü açıktır.

Ana muhalefetin son 6 aydır bütün çabası ülkemizin 23 yılda ağır bedeller ödeyerek elde ettiği istikrar ve güvenini zedelemektir. Boykot çağrılarından, batılı medyaya ülkemizin şikayet edilmesine, sokaklarımızı karıştırmaya kadar yaptıkları bunun içindir. Kendileri kargaşa ve kriz içerisindeler, istiyorlar ki Türkiye de aynısını yaşasın. Her yolu denediler ama muvaffak olamadılar. Kendi ikbal faturalarını millete ödetmeyi başaramadılar. Bundan sonra da ülkemize ve ekonomimize zarar veremeyecekler. Daha müreffeh bir gelecek için dayanışma ruhunu büyütmeye sizi davet ediyorum.”

Paylaşın

Babacan’dan “Erken Seçim” Yorumu: Ekonomik Şartlar Uygun Değil

Erken seçim ihtimaline dair değerlendirmede bulunan DEVA Lideri Ali Babacan, “Şu andaki uygulamalara baktığımızda, erken seçime yönelik özel bir ekonomi politikası görmüyorum. Fakat artık eski dönemlerden farklı bir tablo var” dedi ve ekledi:

“Seçim sonuçlarını yalnızca ekonomi ya da geçim şartları belirlemiyor. İktidar, elindeki propaganda gücüyle topluma sürekli şu mesajı veriyor: ‘Tehlike çok, düşman çok. Fakirliğe razı ol ama yine de beni destekle; çünkü seni bu risklere karşı ancak ben koruyabilirim.’ Bu söylem, ekonomik sıkıntılara rağmen desteği konsolide etmeyi hedefliyor. Dolayısıyla sadece ekonomiye bakarak seçim tarihini öngörmek kolay değil.”

Demokrasi ve Atılım (DEVA) Partisi Genel Başkanı Ali Babacan, Ankara’da gazetecilerin sorularını yanıtladı. TELE1’de yer alan habere göre Babacan’ın açıklamalarının başlıkları şöyle:

“Bundan sonraki 10 yılı, 20 yılı, 30 yılı belirleyecek en önemli konu Amerika ve Çin olacak. Biz belki kendi içimizde çok dağıldığımız için, içeride bir sürü sorunlarla uğraştığımız için fazla konuşmuyoruz, tartışmıyoruz. Türkiye’nin bu konuda politikası nedir? Böyle bir şey yok. Peki Türkiye ne yapacak? Yok. Son dönemlerde de jeopolitik konularda gittikçe artan bir Çin-Amerika rekabeti değil, artık Çin-Amerika husumeti başlamış durumda. Bundan sonraki süreçte dünyadaki gelişmelerin gelinecek en önemli konulardan birisi o olacak.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi etkisiz. Konu Çin’i ilgileniyorsa Çin veto ediyor, Amerika’yı ilgilendiriyorsa Amerika veto ediyor, Rusya’yı ilgilendiriyorsa Rusya veto ediyor ve sistem işlemiyor. Uluslararası güvenlik açısından baktığımızda ciddi sıkıntılar var. NATO vardı ama NATO eski koruma şemsiyesi değil artık, bunu artık görmemiz gerekiyor. Amerika Avrupa’nın arkasındaki desteğini çekti. Amerika kendi savunma işlerine kendisi baksın diyor.

Türkiye bu Avrupa’nın kendi oluşturacağı savunma sistemine ne kadar entegre olabilir, ne kadar siyasi şartlar buna müsait ve bunu da görmemiz gerekecek. Bana göre Türkiye’ye çok önem kazandırır, Türkiye’ye çok çok faydalı olur. Ama buradaki pazarlık, müzakere nereye gider, nasıl olur? Avrupalılar eğer bize yönelse Türkiye’ye baştan katmaları gerekir. Yok siyasi gerekçelerle de Türkiye’ye bir miktar oyalayalım, pazarlık edelim diye düşünürlerse bu kayıp olur Türkiye için de Avrupa için de…

“Umut siyaseti bitti”

Hükümet, başarı üretemeyince ancak korkuyla insanların desteğini alacağını düşünüyor. Yani artık umut siyaseti bitti. 10 yıldır korku siyasetiyle yönetiliyor. İnsanları sürekli bir şeylerle korkutuyor. Korkutarak destek sağlamaya çalışıyor. Halbuki mesele dış güvenlikse, dış politikaysa, ülkenin ulusal çıkarları önemlidir. Ve bunun iletişimi kesinlikle Türkiye’nin zafiyetlerini açığa çıkarmaya dönük değil, Türkiye’nin gücünü perçinlemeye dönük olmalıdır. Ama iç siyaset kaygısı var

Demokraside ciddi bir kriz var dünyada. Popülist otokrat liderler çoğalıyor. Ve özellikle bu güvenlik riskleri de popülist otokrat liderleri besleyen bir zemin de oluşturuyor pek çok ülkede. ‘Kardeşim tehlike altındayız. Ne demokrasisi ne hukuku. Aklıma geleni yaparım siz bana destek verin ben de ülkeyi kurtarayım’ önerisi geniş kitlelerde kolay kabul görebiliyor. Bu tabii son derece tehlikeli son derece riskli bir durum.

Erdoğan’ın Gazze ile ilgili etkisi sıfırlanmış durumda. Sıfır… Sayın Erdoğan’ı bırakın Arap Birliği ile İslam İşbirliği Teşkilatı ortak zirve yapıyor. Daha zirvenin sonuç bilgisi yazılırken İsrail Gazze şehrini ilhak amaçlı işgal ediyor. Gerçekten çok ağır bir meydan okuma.

Öte yandan bakıyoruz Güney Afrika Cumhuriyeti dünyanın bir ucunda İspanya başka ucunda, onların attığı adımlar daha etkili oluyor. Biri gidiyor Lahey’e dava ediyor. Biri İsrail’e pek çok uluslararası etkinlikten dışlayacağıyla ilgili, protesto edeceğiyle ilgili, boykot edeceği gibi açıklamalar yapıyor. Dolayısıyla bu da tabii ülkemiz açısından, İslam dünyası açısından ve Arap dünyası açısından son derece üzücü.

Günün birinde her iki tarafta da makul liderler olursa, makul liderler konuşarak pek çok sorunu çözebilir. Ama şu anda aklını, terazisini tamamen yitirmiş, sadece sadece kendi koltuğuna odaklanmış bir İsrail Başbakanı var. Türkiye’de de bugünden koltuk korumanın derdine düşmüş, hukuk dışı yollarla, yargıyı kullanarak muhalefetle uğraşan bir Cumhurbaşkanı var. Dolayısıyla iki tarafa baktığımızda da endişe var.

İç gündemde tabii en önemli konumuz hani ülke açısından 1 Ekim süreci dediğimiz bir süreç. Bahçeli geçen sene Meclis açılırken DEM milletvekillerinin elini sıktı. İlk o zaman gördük. Bu süreci, Türkiye’nin terör sorunu çözülmesi değil aynı zamanda temel hak ve özgürlüklerle ilgili sorunların da çözülmesi gereken bir süreç olarak görüyoruz. Önce şu güvenlik meselesi bitsin. Ondan sonra diğer konulara geçilsin diyoruz. Yani biri bitsin, ondan sonra diğeri başlasın istiyoruz. Yoksa 10 yıl önceki çözüm sürecindeki komplikasyonların hepsini burada da görebiliriz.

Tabii bu komisyon çalışmaları, örgütle ilgili konular Suriye’de olup bitenden bağımsız değil. Yani aslında da pek konuşulmayan pek günlere getirilmeyen ama Suriye’deki gelişmelerle de paralel yürüyen bir süreçten bahsediyorum burada. Dolayısıyla Suriye’de SDG’nin Şam yönetimiyle entegrasyonu herhalde en kritik konu şu anda. Bu sadece milli güvenlik meselesi değil. Sadece elinde silah olan insanların Şam yönetiminin güçleriyle nasıl birleşeceği, nasıl entegre olacağının detayları önemli.

Zaten pazarlığın müzakerenin özünde o var. Ama aynı zamanda şu anda SDG’nin kontrolündeki bölge hem Suriye’nin hidrokarbon kaynaklarının hem de önemli su kaynaklarının, yani tarım arazilerinin olduğu bir bölge. Dolayısıyla bu sadece güvenlik değil aynı zamanda ekonomi, bütçe, doğal kaynaklar, onların da konuşulması gerekiyor ve umarım ki Suriye kaynaklı bir sıkıntı çıkmaz. Umarım ki Suriye’de gidecek herhangi bir terslik gelip bizim içerideki sürecimizi olumsuz etkilemez.

“Tutukluluk istisna olması lazım”

CHP ile ilgili yaşanan sürece baktığımızda iktidarın yargıyı kullanarak muhalefeti etkisizleştirmeyi amaçladığını görüyoruz. Hatta dizayn etmeye çalışıyor. Bir zamanlar, “Muhalefetin de yerli ve millisini oluşturmak herhalde bize düşecek” demişti. Bütün bu olanlara bakınca ben bu konuşmasını hatırlıyorum. Demokrasimiz adına son derece kaygı verici, son derece endişe verici bir gelişme. Tutukluluk istisna olması lazım.

Erdoğan kendisi tutuksuz yargılandı. Kendisiyle ilgili dava en son aşamalarda onaylandıktan sonra hapis cezası uygulandı. Mahkemenin kararı da yetmedi. Üst mahkemelere yargı yolu getirdikten sonra hapse girdi. O zaman da biz isyan ediyorduk. Ya hapse girdi yazıktır diyorduk. Fakat şu anda tutukluluk çok yaygın bir ceza aracı. Peşin hüküm, peşin infaz aracı olarak kullanıldı. Bu çok yanlış.

Sayın Erdoğan sık sık milli irade diyor. Milli iradeyi temsil ediyor. Ama muhalefet de milli iradeyi temsil ediyor. Bunu unutmayalım. Muhalefet milli piyangodan çıkmıyor ki. Sayın Erdoğan’a oy veren, AK Parti’ye oy veren her bir vatandaşımızın oyu ne kadar kutsalsa her bir muhalefet partisine oy veren vatandaşlarımızın oyu da bir o kadar kutsal. Dolayısıyla milli iradeyi tek ben temsil ediyorum. Aklıma eseni yaparım. Bu yanlış bir zihniyet.

Detaylara indiğimizde kurultaymış, İstanbul’un kongresiymiş, belediyelerin iddialarıymış, şunlarmış bunlar. Bunlar tarafsız yargı süreçlerinde yürütülebilir. Hatası olan varsa cezasını çeker. Yok gayet temiz şekilde yönetilirse belediye beraat eder. Şu andaki siyasi operasyonu görmemiz lazım. Onun için biz ilkesel olarak bu operasyonların yanlış olduğunu söylüyoruz.

Kaldı ki Sayıştay denen bir kurum var. Bu işlerde ehil bir kurumdur. Yani bir hakim, bir tane de bilirkişi. İki şahısla gidiyor her şey. Halbuki Sayıştay’ın bir kurumsal yapısı var. Hesap kitabı işini bilen, yolsuzluk var mıdır yok mudur bilen orada iki kişiler var. Sayıştay neden devrede değil ben anlamıyorum. Üstelik Sayıştay Meclis adına denetim yapar. Gider belediyeleri denetler, hazineyi denetler, bakanlığı denetler. Şimdi Sayıştay’ı da maalesef iktidar etkisizleştirdiği için Sayıştay da rahat çalışamıyor. Buralarda varsa sıkıntılar Sayıştay’ın ön planda olması lazım.

Diyanet İşleri Başkanlığına atanan yeni başkanımız Profesör Doktor Sarafet Arkavuş’a hayırlı olsun diyorum. Umarım ki Diyanet İşleri Başkanları’nın daha bağımsız çalıştığı bir dönem olur. Umarım ki Diyanet İşleri Başkanları toplumla gençlerle daha yakın bir bağ kurabilir. Günlük siyasetin etkisinde değil, dinimizin asıl kutsallarının ön planda olduğu bir dönem olur diye ümit ediyorum.

Dindar retorikle yanlış muamele aynı pakete girdiği zaman bu dinden uzaklaşmayı beraberinde getirebiliyor. Dindar retorikle yanlış muamele aynı pakette olduğu zaman özellikle gençlerde dinden soğumayı da beraberinde getiriyor. Çünkü bakıyor, muameleye bakıyor gençler. Ya müslümanlık buysa ben onlar gibi olmak istemiyorum diyorlar. Bu çok büyük bir tehlikedir Türkiye için.

Peygamberimizin sahih hadisi. Din muameledir. Hazreti Ali de devletin dini adalettir. Devletin dini adalettir. Bu iki söz çok önemli. Devletin dini adalettir. Yani sen adil misin değil misin devlet olarak. Sen millete adalet sağlıyor musun sağlamıyor musun? Sadece yardımda adalet değil, sosyal adalet değil, işe giren adalet değil, eğitimde adalet değil, fırsat işliği değil. Bu var mı? Yok mu? Din muameledir de çok önemli. Çünkü din muameledir demek aslında nedir? Söz verince tutuyor musun? Konuşunca doğruyu söylüyor musun? Emanete hıyanet ediyor musun?

“Ekonomiye bakarak seçim tarihini öngörmek kolay değil”

Ekonomik açıdan baktığımızda zaten hukuk ve adalet olmayınca ekonomi olmaz. Hep söylüyoruz. Olmuyor da, olmayacak da. Bunların tahrip edildiği, kuralların yok sayıldığı bir ülkede ekonomide olumlu sonuç beklemek beyhude. Ülkede bir kriz var mı? Bir yoksul krizi var. Bir gelir ve servet dağılımı krizi var.

Cevdet Yılmaz ve Mehmet Şimşek arkadaşlarımız var. Çünkü Cevdet Bey ile 2005-2015 beraber çalıştık. Mehmet Bey ile 2007-2015 beraber çalıştık. Arkadaşlar 2023 seçimlerinden sonra göreve gelince biraz ümit oluştu. Ne de olsa dediler Ali Babacan’ın ekibinden bir şeyler bilir bunlar diye. Fakat güçleri yok arkadaşların. Bir de son zamanlarda gittikçe yanlışı savunma gibi bir hatanın içine düşüyorlar. Yani doğruyu söylemek ayrı bir şey.

Konuşmamak bir tercih. Doğruyu söylemek ayrı bir şey. Yanlışı savunmak kendi itibarlarından götürüyor. Bir de üstelik kötüye gidebilecek bir senaryoda Sayın Erdoğan’ın rahatlıkla suçu yükleyebilecekleri, günah keçisi olarak ilan edip görevden uzaklaşabilecekleri kişiler aynı zamanda. Dolayısıyla Cüneyt Arkın karakteri vardır hep böyle kahraman, kurtarıcı. Ama sonları Erol Taş karakteri gibi olmaz diye ümit ediyorum. Erol Taş’a döndürebilirler. Çünkü yanlış savunuyorlar.

Şu andaki uygulamalara baktığımızda, erken seçime yönelik özel bir ekonomi politikası görmüyorum. Fakat artık eski dönemlerden farklı bir tablo var. Seçim sonuçlarını yalnızca ekonomi ya da geçim şartları belirlemiyor. İktidar, elindeki propaganda gücüyle topluma sürekli şu mesajı veriyor: ‘Tehlike çok, düşman çok. Fakirliğe razı ol ama yine de beni destekle; çünkü seni bu risklere karşı ancak ben koruyabilirim.’ Bu söylem, ekonomik sıkıntılara rağmen desteği konsolide etmeyi hedefliyor. Dolayısıyla sadece ekonomiye bakarak seçim tarihini öngörmek kolay değil.”

Paylaşın

Son Bir Yılda 72 Çocuk İşçi İş Kazalarında Hayatını Kaybetti

Son eğitim – öğretim döneminde çocuk işçi ölümleri bir önceki eğitim – öğretim dönemine göre yüzde 10 artarak 72 oldu. Geçen eğitim – öğretim döneminde 66 çocuk işçi hayatını kaybetmişti.

Yeni eğitim öğretim yılı 8 Eylül Pazartesi günü başlarken, İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği (İSİG) Meclisi çocuk işçiliğe dair çarpıcı veriler açıkladı. 2024 Eylül – 2025 Ağustos döneminde en az 72 çocuk işçi çalışırken hayatını kaybetti.

Bir önceki döneme göre yüzde 10 artış yaşandığını belirten İSİG Meclisi, bu durumun çocuk işçiliğin yoksulluk ve güvencesizlik ekseninde derinleştiğinin göstergesi olduğunu ifade etti.

Raporda, tarım sektöründe 20, sanayide 19, inşaatta 17 ve hizmet sektöründe 16 çocuğun yaşamını yitirdiği kaydedildi. Çocuk işçi ölümlerinin ağırlıkla kırsal alanda görüldüğü yıllardan farklı olarak, son dönemde ölümlerin kent merkezlerinde yoğunlaştığına dikkat çekildi.

MESEM’ler kime hizmet ediyor?

Organize Sanayi Bölgeleri ve MESEM programları aracılığıyla çocuk işçiliğin devlet politikalarıyla kitleselleştiği vurgulandı.

İSİG Meclisi, 505 bin öğrencinin MESEM kapsamında haftanın dört günü işyerlerinde ucuz iş gücü olarak çalıştırıldığını, bunun eğitim değil “çocuk emeği sömürüsü” olduğunu belirtti. Son iki yılda MESEM kapsamında en az 15 çocuğun, farklı liselerde staj sırasında ise en az 7 öğrencinin hayatını kaybettiği hatırlatıldı.

İSİG Meclisi, “Mesleki eğitime karşı değiliz; ancak çocukların 10 yaşından itibaren ucuz işgücü haline getirilmesine karşıyız. Çocuk işçiliğe, geleceksizleştirmeye ve paralı eğitime karşı mücadelemizi sürdüreceğiz” ifadelerine yer verdi.

İSİG Meclisi’nin talepleri:

Çocuk işçilik yasaklanmalı, mesleki öğrenim çocuk gelişimine uygun bir biçimde planlanmalı ve kamusal kurallar çerçevesi içinde olmalıdır. Mesleki eğitime karşı değiliz ama yoksul çocukları 10 yaşından itibaren ucuz emek haline getiren, çocukluklarını yaşatmayan, köle gibi çalıştıran, iş cinayetlerinde öldüren adına mesleki eğitim denilen ucube düzenlemelere karşıyız. MESEM’ler bir eğitim-öğrenim işlevi görmemektedir. MESEM’li çocuklar işi bedava ve ağır koşullarda çalıştırılarak öğrenmektedir. Bu anlamda MESEM’leri revize etmek imkansızdır. MESEM’ler kapatılmalıdır.

Eğitim her kademede tamamen parasız olmalı, 4+4+4 eğitim sisteminden vazgeçilmeli ve müfredat aklın ve bilimin ışığında yenilenmelidir. Sorun, zorunlu eğitimin kaç yıl olacağı tartışmasında değil tam da buradadır. Yine Türkiye çapında okullarda bir öğün yemek verilmeli ve yoksul çocukların ihtiyaçları devlet tarafından karşılanmalıdır. Ulaşım sorunlarına çözüm oluşturulmalıdır. Okulların diğer tüm ihtiyaçları karşılanmalı, öğretmen atamaları yapılmalıdır. Bütçede eğitime aktarılan kaynak artırılmalıdır.

Yaşam alanlarımız uyuşturucu ve çeteleşmeden temizlenmeli, çocukların gelişimine uygun bir hale getirilmelidir. Suça sürüklenen çocuklar tartışmasındaki duruşumuz bu bakış açısıyla somutlaşacaktır. Acil yapmamız gereken yaşam alanlarımızda çeteleşmeye karşı örgütlenmek ve alternatif bir yaşamı örmektir.

Çocuk işçiliğe, geleceksizleştirmeye, paralı eğitime karşı işçi sınıfı mücadelesinin bir parçası olduğu bilinciyle güçlü bir gençlik hareketi oluşturulmalı ve bu süreçten etkilenen her yaş grubu örgütlenmelidir. Bu noktada bizler üzerimize düşeni yaparken ve gençlerimizin attığı-atacağı adımların da yanında olacağımızı belirtmeliyiz.

Paylaşın

Ulus Devletlerin Ortaya Çıkışı Ve Gelişimi

Ulus devlet, ortak bir ulusal kimlik (dil, kültür ve tarih), tanımlı coğrafi sınırlar, egemenlik ve merkezi yönetimle karakterize edilen siyasi bir organizasyondur. Vatandaşlık bağıyla birleşen halk, devletin temelini oluşturur.

Kurtuluş Aladağ / Ulus devletlerin tarihsel gelişimi, modern siyasi düzenin temel taşlarından biri olarak, yüzyıllar içinde çeşitli siyasi, sosyal ve ekonomik dönüşümlerle şekillenmiştir.

Ulus devlet kavramı öncesi, feodal yapılar, imparatorluklar ve krallıklar hakimdi. Siyasi otorite, krallar, derebeyleri ve dini yapılar arasında bölünmüştü. Toplumlar, yerel bağlılıklar ve dini kimlikler etrafında örgütlenirken, ulusal kimlik kavramı henüz mevcut değildi.

14. ve 16. yüzyıllar arasında merkezi krallıkların güçlenmesiyle, özellikle Avrupa’da siyasi birleşme eğilimleri başlamıştır. Reformasyon dönemi, dini otoritenin zayıflamasına ve seküler yönetimlerin güçlenmesine yol açmıştır. Bu dönüşüm, ulus devletlerin ideolojik temellerini hazırlamıştır.

1618 ve 1648 yılları arasındaki savaşlar, Avrupa’da dini ve siyasi çatışmaları çözmek için Westphalia Antlaşması’yla sonuçlanmıştır. Bu antlaşma, modern ulus devletin temel ilkelerini ortaya koymuştur:

Egemenlik: Devletlerin kendi sınırları içinde tam otoriteye sahip olması.
Sınırların Tanımlılığı: Coğrafi sınırların uluslararası alanda tanınması.
Devletler Arası Eşitlik: Devletlerin birbirine karşı bağımsızlığı.

Bu dönemde, Fransa ve İngiltere gibi devletler, merkezi otoritelerini güçlendirerek erken ulus devlet örneklerini oluşturmuştur.

1789 yılında gerçekleşen Fransız Devrimi, ulus devlet kavramının popülerleşmesinde dönüm noktası olmuştur. Devrim, “halk egemenliği” ve “vatandaşlık” kavramlarını ön plana çıkarmış, Fransız ulusal kimliği, monarşiden bağımsız olarak tanımlamıştır.

19. yüzyılda Alman ve İtalyan birleşmeleri (1871’de Almanya, 1861’de İtalya), ulusal kimlik etrafında devlet kurma çabalarının örnekleridir.

Sanayi Devrimi, merkezi yönetimlerin güçlenmesini ve altyapı, eğitim, iletişim gibi ulus devlet yapılarını destekleyen sistemlerin gelişmesini sağlamıştır.

I. Dünya Savaşı (1914-1918) sonrası Osmanlı, Avusturya – Macaristan ve Rus İmparatorluklarının çöküşü, yeni ulus devletlerin kurulmasına yol açmıştır (örneğin, Polonya, Çekoslovakya ve Yugoslavya). Savaş sonrası kabul edilen Wilson İlkeleri, “ulusların kendi kaderini tayin hakkı”nı vurgulamıştır.

II. Dünya Savaşı Sonrası (1945 ve sonrası), sömürge imparatorluklarının dağılmasıyla, Asya ve Afrika’da çok sayıda yeni ulus devlet ortaya çıkmıştır (örneğin, Hindistan 1947 ve Cezayir 1962). Bu devletler, genellikle Avrupa modelini benimseyerek bağımsızlıklarını kazanmışlardır.

Ulus devletler, ABD ve Sovyetler Birliği arasındaki “Soğuk Savaş” döneminde ideolojik çekişmenin de birer aktörü olmuşlardır. Komünizm ve kapitalizm, ulus devletlerin iç politikalarını şekillendirmiştir.

Son dönemde, uluslararası kuruluşlar (BM, AB ve NATO), çok uluslu şirketler ve küresel sorunlar (iklim değişikliği ve göç), ulus devletlerin egemenliğini zorlamaya başlamıştır. Avrupa Birliği, ulus devletlerin bazı yetkilerini bölgesel bir yapıya devretmesinin örneğidir.

Osmanlı İmparatorluğu’nun çok uluslu yapısından 1923’te modern Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna geçiş, ulus devlet modelinin benimsenmesiyle gerçekleşmiştir. Türk ulusal kimliği, laiklik ve merkezi yönetim üzerine inşa edilmiştir.

Sonuç olarak; Ulus devlet, tarihsel olarak imparatorlukların ve feodal yapıların çözülmesiyle ortaya çıkmış, milliyetçilik, ulus devletin hem itici gücü hem de zaman zaman yıkıcı bir unsuru olmuştur.

Ulus Devlet Örnekleri

Fransa: Fransız Devrimi (1789) sonrası oluşan güçlü ulusal kimlik, laiklik ve merkezi yönetimle klasik bir ulus devlet örneğidir.

Almanya: 1871’de birleşerek modern ulus devlet haline gelen Almanya, ortak dil ve kültür etrafında şekillenmiştir.

Japonya: Etnik ve kültürel homojenliğiyle bilinen Japonya, güçlü bir ulusal kimliğe sahip ulus devlet örneğidir.

Hindistan: Çok kültürlü ve çok dilli yapısına rağmen, 1947 yılında bağımsızlıkla ulus devlet statüsü kazanmıştır.

Polonya: I. Dünya Savaşı sonrası yeniden kurulan Polonya, güçlü bir ulusal kimlik ve tarih bilinciyle ulus devlet örneğidir.

Güney Kore: Ortak dil, kültür ve tarihle, modern bir ulus devlet olarak Asya’da öne çıkmaktadır.

Paylaşın

Kuru Öksürük: Nedenleri, Belirtileri Ve Çözümleri

Doğal bir refleks olan kuru öksürük, solunum yollarını ve akciğerleri duman, kirlilik veya enfeksiyona neden olan mikroplar gibi tahriş edici maddelerden korumaya yardımcı olur.

Haber Merkezi / Kuru öksürük, ıslak (üretken) öksürüğün aksine mukus veya balgam üretmez. Boğazda gıdıklanma veya kaşıntı hissi öksürüğü tetikler.

İşte kuru öksürüğün nedenleri, belirtileri ve çözüm yolları:

Kuru Öksürüğün Nedenleri:

Solunum Yolu Enfeksiyonları: Grip, soğuk algınlığı veya viral enfeksiyonlar sonrası boğaz tahrişi kuru öksürüğe neden olabilir.
Alerjiler: Polen, toz, hayvan tüyü gibi alerjenler boğazı tahriş edebilir.
Astım: Özellikle geceleri artan kuru öksürük astımın belirtisi olabilir.
Reflü (GERD): Mide asidinin boğaza kaçması tahrişe yol açabilir.
Çevresel Faktörler: Kuru hava, sigara dumanı, kimyasal maddeler veya hava kirliliği boğazı tahriş edebilir.
İlaç Yan Etkileri: ACE inhibitörleri gibi bazı tansiyon ilaçları kuru öksürüğe sebep olabilir.
Boğaz Tahrişi: Uzun süre konuşma, bağırma veya soğuk hava soluma.
Ciddi Hastalıklar: Nadiren, akciğer hastalıkları, tüberküloz veya kanser gibi ciddi durumlar kuru öksürüğe yol açabilir.

Kuru Öksürüğün Belirtileri:

Boğazda kaşıntı, gıcık hissi veya tahriş.
Sürekli öksürme isteği.
Balgamsız, kuru öksürük.
Gece artan öksürük (özellikle astım veya reflüde).
Boğaz ağrısı, yutkunma zorluğu veya ses kısıklığı (bazen).

Kuru Öksürüğün Çözümleri

Evde Uygulanabilecek Yöntemler:

Bol Sıvı Tüketimi: Su, bitki çayları veya ılık içecekler boğazı nemlendirir.
Bal ve Bitkisel Çözümler: Bal, zencefil veya limonlu ılık su boğazı yatıştırabilir. Örnek: Bir çay kaşığı balı ılık suya karıştırıp içmek.
Nemlendirici Kullanımı: Ortamdaki kuru havayı nemlendirmek için nemlendirici cihaz kullanılabilir.
Boğazı Yumuşatıcı Pastiller: Eczanelerdeki pastiller tahrişi azaltabilir.
Tahriş Edicilerden Kaçınma: Sigara dumanı, toz veya kimyasal kokulardan uzak durulmalı.

Tıbbi Tedaviler:

Doktor Muayenesi: Öksürük 2-3 haftadan uzun sürerse veya ateş, nefes darlığı gibi belirtiler eşlik ediyorsa doktora başvurulmalı.
Alerji Tedavisi: Antihistaminikler veya burun spreyleri alerjik öksürük için kullanılabilir.
Astım Tedavisi: İnhaler veya bronkodilatör ilaçlar doktor önerisiyle kullanılabilir.
Reflü Tedavisi: Antiasit ilaçlar veya diyet değişikliği reflü kaynaklı öksürüğü azaltabilir.
Öksürük Baskılayıcılar: Doktor önerisiyle kodein içeren ilaçlar kullanılabilir, ancak dikkatli olunmalı.

Ne Zaman Doktora Gitmeli?:

Öksürük 3 haftadan uzun sürüyorsa.
Kanlı balgam, nefes darlığı, göğüs ağrısı veya kilo kaybı gibi belirtiler varsa.
Öksürük uykuyu veya günlük yaşamı ciddi şekilde etkiliyorsa.

Paylaşın

Sekiz Ayda Kapanan Şirket Sayısı 18 Bini Aştı

TOBB’un açıkladığı verilere göre; 2025 yılının ilk sekiz aylık döneminde, kapanan şirket sayısı, bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 11,1 artarak 18 bin 482 oldu.

Haber Merkezi / Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB), 2025 yılının ilk sekiz ayına ait “Kurulan ve Kapanan Şirket İstatistikleri”ni kamuoyuyla paylaştı.

Buna göre; 2025’in ilk sekiz ayında, geçen yılın ilk sekiz ayına göre kurulan şirket sayısı yüzde 0,6 kurulan kooperatif sayısı yüzde 29,5 oranında azalırken, kurulan gerçek kişi ticari işletme sayısı yüzde 19,5 oranında arttı.

2025’in ilk sekiz ayında, geçen yılın ilk sekiz ayına göre kapanan şirket sayısı yüzde 11,1 kapanan kooperatif sayısı yüzde 11,1 oranında artarken, kapanan gerçek kişi ticari işletme sayısında yüzde 6,1 azaldı. Kurulan şirket sayısında geçen yılın aynı ayına göre yüzde 0,7 azaldı.

2025’in ilk sekiz ayında, geçen yılın ilk sekiz ayına göre kurulan şirket sayısı yüzde 0,7 kurulan kooperatif sayısı yüzde 43,8 oranında azalırken, kurulan gerçek kişi ticari işletme sayısı yüzde 10,8 oranında arttı.

Ağustos ayında, kapanan şirket sayısı 2024 yılının aynı ayına göre yüzde 5,2 kapanan kooperatif sayısı yüzde 36,1 oranında artarken, kapanan gerçek kişi ticari işletme sayısı yüzde 10,3 azaldı. Ağustosta kurulan şirketlerin sayısında bir önceki aya göre yüzde 5,9 azalış oldu.

Bir önceki aya göre kurulan şirket sayısı yüzde 5,9 kurulan gerçek kişi ticari işletme sayısı yüzde 15,2 kurulan kooperatif sayısı yüzde 25,3 oranında azaldı. Bir önceki aya göre kapanan şirket sayısı yüzde 34,6 kapanan kooperatif sayısı yüzde 27,2 kapanan gerçek kişi ticari işletme sayısı yüzde 30,2 oranında azaldı.

Ağustosta kurulan toplam 9 bin 328 şirket ve kooperatifin yüzde 87,6’sı limited şirket, yüzde 11,1’i anonim şirket, yüzde 1,3’ü ise kooperatiftir. Şirket ve kooperatiflerin yüzde 37,7’si İstanbul, yüzde 10,7’si Ankara, yüzde 6,4’ü İzmir’de kuruldu.

2025 yılında toplam 72 bin 488 şirket ve kooperatif kuruldu. Bu dönemde kurulan toplam 63 bin 420 limited şirket, toplam sermayenin yüzde 61,3’ünü 7 bin 798 anonim şirket ise yüzde 38,7’sini oluşturdu. Ağustos ayında kurulan şirketlerin sermayelerinin toplamı, Temmuz ayına göre yüzde 27,8 oranında azaldı.

Ağustosta şirket ve kooperatiflerin 2 bin 930’u ticaret, bin 324’ü inşaat ve bin 124’ü imalat sektöründe kuruldu. Ağustos 2025’de kurulan gerçek kişi ticari işletmelerinin; 654’ü inşaat, 382’si toptan ve perakende ticaret motorlu taşıtların ve motosikletlerin onarımı, 83’ü imalat faaliyetleri sektöründen.

Bu ay kapanan şirket ve kooperatiflerin; 662’si toptan ve perakende ticaret, motorlu taşıtların ve motosikletlerin onarımı, 270’i imalat, 171’i inşaat faaliyetler sektöründen. Bu ay kapanan gerçek kişi ticari işletmelerinin 407’si toptan ve perakende ticaret, motorlu taşıtların ve motosikletlerin onarımı, 156’sı inşaat, 101’i imalat faaliyetleri sektöründen.

Ağustosta kurulan 118 Kooperatifin 87’si Konut Yapı Kooperatifidir. Ağustosta kurulan 118 Kooperatifin 87’si Konut Yapı Kooperatifi, 16’sı İşletme Kooperatifi, 7’si Tarımsal Kalkınma Kooperatifi olarak kuruldu.

Ağustosta kurulan 826 yabancı ortak sermayeli şirketin 605’i Türkiye, 28’i İran 27’si Türkmenistan ortaklı olarak kuruldu.

Kurulan 826 yabancı ortak sermayeli şirketin 81’i anonim, 745’i limited şirkettir. 2025 yılında kurulan şirketlerin 585’i Uzmanlaşmamış toptan ticaret, 220’si İkamet amaçlı olan ve ikamet amaçlı olmayan binaların inşaatı, 193’ü İşletme ve diğer idari danışmanlık faaliyetleri sektöründe kuruldu.

Kurulan yabancı ortak sermayeli şirketlerin toplam sermayelerinin yüzde 79,2’sini yabancı sermayeli ortak payını oluşturdu.

Paylaşın

Madam Bovary: Burjuva Toplumunun Çöküşü

Gustave Flaubert’in 1857 yılında yayımlanan Madame Bovary adlı eseri, 19. yüzyıl Fransız edebiyatının en önemli romanlarından biri olarak kabul edilir. Eser, realizmin öncü örneklerinden biridir ve modern romanın temel taşlarından biri olarak değerlendirilir.

Haber Merkezi / Madame Bovary, taşralı bir doktor olan Charles Bovary’nin eşi Emma Bovary’nin hikayesini anlatıyor. Emma, romantik hayallerle dolu bir kadındır ve okuduğu romantik romanların etkisiyle tutkulu, macera dolu bir hayat arzuluyor. Ancak, sıradan bir kasaba hayatı ve duygusal olarak yavan bir evlilik, onun hayallerini karşılamıyor.

Emma, bu tatminsizlikten kaçmak için yasak aşk ilişkilerine, lüks harcamalara ve toplumsal normları hiçe sayan davranışlara yöneliyor. Bu arayış, onun maddi ve manevi çöküşüne yol açıyor ve trajik bir sona sürüklüyor.

Roman, Emma’nın iç dünyasındaki çatışmaları, toplumsal baskıları ve bireysel arzuların çelişkisini derinlemesine işliyor. Aynı zamanda, 19. yüzyıl Fransız taşra toplumunun ahlaki ve sosyal yapısını eleştirel bir gözle yansıtıyor.

Emma, romantik romanlardan beslenen idealize edilmiş aşk ve tutku hayallerine kapılıyor. Ancak, taşra hayatının monotonluğu ve Charles’ın sıradanlığı, bu hayalleri paramparça ediyor. Flaubert, romantizmin birey üzerindeki yıkıcı etkisini ve gerçeklikle uyumsuzluğunu eleştiriyor.

Roman, burjuva toplumunun ikiyüzlülüğünü, maddiyatçılığını ve ahlaki çürümesini gözler önüne seriyor. Emma’nın tüketim çılgınlığı ve borç batağı, dönemin kapitalist eğilimlerine bir eleştiri olarak okunabilir.

Emma’nın hikayesi, 19. yüzyıl kadınının toplumsal rollerle sınırlanmışlığını ve bu rollerden kaçma çabasını yansıtıyor. Ancak, Emma’nın özgürlük arayışı, toplumun yargılayıcı yapısı ve kendi zayıflıkları nedeniyle başarısız oluyor.

Fransızca’da “bovarizm” olarak adlandırılan, Emma’nın sürekli tatminsizlik ve daha iyi bir hayat özlemi, romanın ana duygusal tonlarından biridir.

Ana Karakter:

Emma Bovary: Romanın merkezinde yer alan karmaşık bir karakterdir. Romantik hayallerle dolu, ancak bu hayalleri gerçekleştirecek ne maddi ne de manevi güce sahiptir. Hem sempatik hem de eleştiriye açık bir figürdür; çünkü arzuları anlaşılır olsa da, bencilliği ve sorumsuzluğu trajedisine yol açıyor.

Charles Bovary: İyi niyetli ancak silik ve sıradan bir karakterdir. Emma’nın hayallerine karşılık veremez ve onun duygusal ihtiyaçlarını anlamaktan uzaktır.

Rodolphe ve Leon: Emma’nın sevgilileri, onun romantik arayışlarının geçici hedefleridir. Rodolphe, fırsatçı ve bencil bir aristokratken, Leon daha duygusal ancak zayıf bir karakterdir.

Homais ve Lheureux: Toplumun ikiyüzlü ve maddeci yüzünü temsil ediyorlar. Homais, ilerlemeci fikirleriyle kendini beğenmiş bir eczacı; Lheureux ise Emma’yı borç batağına sürükleyen kurnaz bir tüccardır.

Flaubert, Madame Bovary’de realizmin öncüsü olarak, günlük hayatın sıradanlığını ve insan psikolojisinin karmaşıklığını detaylı bir şekilde tasvir ediyor. Betimlemeler, karakterlerin iç dünyasını ve çevreyi canlı bir şekilde yansıtılıyor.

Flaubert’in titizlikle işlenmiş, akıcı ve zarif dili, romanın estetik gücünü oluşturuyor. Her cümle, adeta bir kuyumcu titizliğiyle yazılmıştır. Yazarın “doğru kelime” (le mot juste) arayışı, eserin edebi değerini artırıyor.

Flaubert, anlatıcı olarak tarafsız bir pozisyon alır ve karakterleri yargılamıyor. Bu, okuyucunun Emma’nın hem zayıflıklarını hem de çaresizliğini anlamasını sağlıyor.

Roman, Emma’nın hayalleriyle gerçeklik arasındaki uçurumu ironik bir şekilde sunuyor. Örneğin, Emma’nın romantik idealleri, taşra hayatının bayağılığıyla sürekli tezat oluşturuyor.

Madame Bovary, yayımlandığında büyük bir tartışma yaratmıştır. Roman, ahlaksızlık ve evlilik kurumuna hakaret suçlamalarıyla yargılanmış, ancak Flaubert bu davadan beraat etmiştir. Eser, dönemin burjuva ahlak anlayışına meydan okumuş ve edebiyatta sansür tartışmalarını alevlendirmiştir. Ayrıca, realizmin romantizme karşı yükselişi, Madame Bovary ile somutlaşmıştır.

Madame Bovary, modern edebiyatın dönüm noktalarından biridir. Virginia Woolf, Marcel Proust, Franz Kafka gibi yazarlar üzerinde derin bir etki bırakmıştır. Roman, bireyin iç dünyasını ve toplumsal çelişkileri ele alış biçimiyle, psikolojik roman türünün de öncülerinden sayılır. Ayrıca, “bovarizm” terimi, edebiyat ve psikolojide, gerçeklikten kopuk hayaller peşinde koşmayı ifade eden bir kavram olarak yerleşmiştir.

Sonuç olarak; Madame Bovary, hem edebi üslubu hem de tematik derinliğiyle zamansız bir eserdir. Flaubert’in insan doğasını, toplumsal yapıyı ve bireysel arzuların trajik sonuçlarını ele alış biçimi, romanı evrensel bir başyapıt haline getiriyor.

Paylaşın

DEM Parti’den Cumhur İttifakı’na “Umut Hakkı” Çağrısı

DEM Parti Hukuk Komisyonu Eşsözcüsü Öztürk Türkdoğan, “İnsan Hakları Eylem Planı çerçevesinde acil düzenleme şart. Cumhur İttifakı’na da kamuoyu önünde verdikleri sözleri hatırlatıyoruz” dedi.

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Hukuk Komisyonu, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin (AK BK) “umut hakkı” kararına ilişkin partisinin genel merkezinde basın toplantısı düzenledi.

Öztürk Türkdoğan, kararın önemine dikkat çekerek Meclis’te grubu bulunan partilere yasal düzenleme çağrısı yaptı ve “İnsan Hakları Eylem Planı çerçevesinde infaz hukukunda düzenleme yapılması şarttır. ‘Umut hakkı’ rahatlıkla düzenlenebilir.” dedi. Türkdoğan, ayrıca Abdullah Öcalan’ın özgürlüğünün sağlanması gerektiğini vurguladı.

Türkdoğan, AK BK’nın en kritik başlığının “umut hakkı” olduğunu belirterek şunları söyledi: “Umut hakkı, ömür boyu hapis cezası alan tutukluların belirli bir sürenin ardından cezalarının gözden geçirilmesi ve serbest kalma ihtimaline sahip olmalarıdır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), ömür boyu cezanın yaşam sona erinceye kadar infaz edilmesini kabul etmiyor; bunu Sözleşme’nin 3’üncü maddesindeki işkence, kötü muamele ve onur kırıcı davranış yasağına aykırı görüyor. Verdiği kararlarla Avrupa Konseyi üyesi ülkelerde bu uygulamayı reddediyor. Biz de bunu ‘umut hakkı’ olarak tanımlıyoruz.”

Türkdoğan, Türkiye’ye ilişkin süreçte Öcalan kararlarına atıf yaparak şu hatırlatmaları yaptı: “AİHM, Öcalan kararında, 25 yıl sonrasında şartlı salıverme imkânı tanıyacak bir mekanizma kurulması gerektiğini belirtti. AK BK, 2015’te Türkiye’den bu konuda bilgi istedi; ancak dosya uzun süre Komite gündemine gelmedi. 2021’de, avukatların ve insan hakları örgütlerinin başvuruları üzerine Komite, Gurban ve Diğerleri başlığıyla dört dava grubunu birleştirerek yeniden inceleme başlattı ve Türkiye’den özel/genel önlemler konusunda bilgi talep etti.”

Türkiye’nin 2021’de Komite tavsiyelerini yerine getirmediğini söyleyen Türkdoğan, 2024’te sivil toplum başvurularıyla dosyanın yeniden gündeme geldiğini anımsattı:

“Komite, Türkiye’ye tedbir alma zorunluluğunu bildirdi; Mart 2025’te bir ara karar alma niyetini açıkladı. Yine de ilerleme olmadı. Komite’nin ‘derin üzüntü’ ifade etmesini hukuken yetersiz buluyoruz. Sözleşme’nin 46/4. maddesi uyarınca ihlal prosedürü işletilip dosya yeniden AİHM’e gönderilerek uygulanmama kararı istenebilir; Kavala dosyasında bu yol izlendi.”

“Umut hakkını düzenleyin”

Bakanlar Komitesi’nin, İnsan Hakları Eylem Planı kapsamında yapılacak infaz düzenlemesine umut hakkının açıkça dâhil edilmesi yönünde Adalet Bakanlığı’na çağrı yaptığını aktaran Türkdoğan, şunları ekledi: “Bu, AİHS bağlamında bir yükümlülük. Komite, Türkiye’deki Barış ve Demokratik Toplum sürecine de atıf yapıyor; TBMM’de kurulan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun deneyimlerinden yararlanılmasını öneriyor. Ayrıca milletvekillerinin verdiği yasa tekliflerinin kanunlaşmasını talep ediyor.”

Türkdoğan, DEM Parti’nin 24 Eylül 2024’te verdiği yasa tekliflerini anımsattı: “Bazı maddeler kaldırılırsa umut hakkının önündeki engeller kalkar. Komite de bunu işaret ediyor. Yasal hakların herkese eşit uygulanması şart; tecride başvurulmaması, avukat ve aile görüşlerinin rutin hâle gelmesi gerekiyor. AK BK, benzer iyi ülke örneklerinden yararlanılmasını istiyor ve Haziran 2026’ya kadar süre tanıyor.”

Türkdoğan, önümüzdeki aylarda umut hakkının hayata geçirilmemesi hâlinde Komite’nin 46/4 ihlal prosedürünü başlatması gerektiğini söyledi; TBMM’den ise somut adım beklediklerini ifade etti: “TBMM’de kurulan komisyonun Sayın Öcalan’la görüşmesi gerekir; yöntem Meclis Başkanlığı ve komisyonca belirlenebilir. Gerekirse İmralı’da görüşme ya da Meclis’te buluşturma sağlanmalı. Barış hukukuna, geçiş dönemi yasalarına dair Öcalan’ın görüşleri alınmalıdır.”

Türkdoğan, süreci başlatanın Öcalan olduğunu vurgulayarak, “Öcalan’ın sağlık, güvenlik ve özgürlük koşulları sağlanmadan barışın tesisi mümkün değil” dedi ve şu ifadeleri kullandı: “Siyasi iktidarın, uluslararası hukukun gereği olan meşruiyet zemini hazır. AİHM kararı var, Bakanlar Komitesi çağrısı var. Bugün hiçbir yetkili ‘Umut hakkını yapamayız’ diyemez. Mahkeme kararı var, siyasi organ kararı var.”

Türkdoğan, son olarak Meclis’te grubu bulunan partilere ve siyasal iktidara seslendi: “DEM Parti olarak yasal hazırlıklarımız tamam. Hangi kanunlarda ne tür değişiklikler gerektiğini açıkladık. Umut hakkı geciktirilmeden infaz hukukunda düzenlenebilir. İnfaz kanunu eşitsizlik ve ayrımcılıklarla dolu; İnsan Hakları Eylem Planı çerçevesinde acil düzenleme şart. Cumhur İttifakı’na da kamuoyu önünde verdikleri sözleri hatırlatıyoruz.”

Paylaşın

Türkiye’de Çocuk Sahibi Olmak Artık Lüks

Türkiye’de çocuk sahibi olmak, giderek ertelenen veya vazgeçilen bir lüks haline geliyor. TÜİK’in verilerine göre, 0-4 yaş grubundaki çocuk sayısı 2025 yılı itibarıyla 4 milyon 945 bin 831’e geriledi.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verileriyle hazırlanan ve AK Parti’nin masasına gelen son araştırmaya göre, 0-4 yaş aralığındaki çocuk sayısı Cumhuriyet tarihinin en düşük seviyesine düştü. Raporda, bu düşüşün arkasında ekonomik zorlukların yanı sıra değişen kültürel ve sosyal faktörlerin de yattığı belirtiliyor.

Ekonomim’in haberine göre, AK Parti tarafından Ağustos 2025’te yapılan saha araştırması, kamuoyunun en büyük endişesinin “hayat pahalılığı ve enflasyon” olduğunu ortaya koydu. Ancak bu temel ekonomik krizin gölgesinde, Türkiye’nin geleceğini derinden etkileyecek sessiz bir sorun daha dikkat çekiyor: nüfus yapısındaki kırılmalar.

Araştırmaya göre, Türkiye’de evlenme yaşı yükseliyor ve çocuk sahibi olmak, giderek ertelenen veya vazgeçilen bir lüks haline geliyor. TÜİK’in verilerine göre, 0-4 yaş grubundaki çocuk sayısı 2025 yılı itibarıyla 4 milyon 945 bin 831’e gerileyerek tarihi en düşük seviyeyi gördü.

Raporda, çocuk sayısındaki düşüşün tek başına ekonomik koşullarla açıklanamayacağı vurgulandı. Araştırma, çocuk sayısındaki azalmanın başlıca nedenlerini şöyle sıralıyor:

Ekonomik zorluklar
Değişen kültürel değerler
Aile kavramının önemini kaybetmeye başlaması
Gençlerin evlilikten uzaklaşması
Kadın istihdamının artışının çocuk sayısını etkilemesi

Raporda, bu soruna ilişkin siyasi görüş ayrılıklarına da yer verildi. CHP, İYİ Parti ve DEM Parti seçmenleri çocuk sayısındaki düşüşü ağırlıklı olarak ekonomik gerekçelerle açıklarken, AK Parti ve MHP seçmenleri ekonomik nedenlerin yanı sıra “aile değerlerinin zayıflaması” ve “gençlerin evlilikten uzaklaşması” gibi kültürel ve kimliksel faktörlerin de etkili olduğunu savunuyor.

Araştırma, Türkiye’nin son yıllarda ekonomik dalgalanmaların yanı sıra toplumsal değer sisteminde de önemli kırılmalar yaşadığına işaret ederek, toplumun bu sorunlarla yüzleşmesi gerektiğini belirtiyor.

Paylaşın