Hititlerin Başkenti ‘Hattuşa’

Mısır, Babil ve Mitanni gibi Eski Doğu’nun büyük güçlerinden biri olan Hititler, yaklaşık M.Ö. 1200 yıllarına kadar Anadolu’nun büyük bir kısmına ve zaman zaman da Kuzey Suriye’ye hükmetmişlerdir.

Bu İmparatorluğun başkenti Hattuşa, Çorum’un 80 kilometre güneybatısında, Boğazkale ilçesindedir. Bölge 1988 yılında Tarihi Milli Parklar statüsüne alınmıştır.

Hattuşa 1834 yılında Fransız mimar Charles Texier tarafından keşfedilmiştir. Bu sadece Hattuşa’nın keşfi değil, tamamen unutulmuş olan Hititlerin keşfi olarak da algılanabilir. 1893-94’te Ernest Chantre’nin birkaç sondaj yapmasına ve ilk çivi yazılı tabletleri yayınlamasına kadar ki dönemde pek çok bilim adamı ve gezgin Hattuşa’yı ziyaret etmiştir.

Müze-i Hümayun Müdürü Osman Hamdi Bey’in desteğini alan aynı müzenin konservatörü Theodor Makridi Bey, 1906 yılında ilk büyük çaplı kazıyı başlatır, zamanın çiviyazısı uzmanı Assiriyolog Hugo Winckler’i de kazı heyetine alarak, burasının Hitit başkenti Hattuşa olduğunu tespit ederler. 1931-39 yılları arasında ve II. Dünya Savaşı nedeniyle verilen aradan sonra 1952’de yeniden başlatılan kazılar, kesintisiz olarak Alman Arkeoloji Enstitüsü tarafından sürdürülmektedir.

İlk yerleşim izleri, Kalkolitik (Taş) Çağ’a kadar (M.Ö. 5000) inmektedir. Kesintisiz yerleşmeye başlanılması ise, Eski Tunç Çağı’nın sonlarına (M.Ö. 3000) doğru olmuştur. Bölgenin yerli halkı olan Hattiler, burada bir kent kurup, Hattuş adını vermişlerdir.

M. Ö 20. yüzyıl’da Orta Dicle Bölgesi’nden gelen Assurlu tüccarlar, Hatti yerleşmesinin hemen dışında, bir Karum, (bir ticaret kolonisi) kurmuşlardır. Bu yıllarda Kaniş/Neşa’nın (Kayseri yanındaki günümüz Kültepe’si) denetimi altındaki, Assur Ticaret Kolonileri, Güneydoğu ve Orta Anadolu’ya yayılmıştır. Adının Hattuş olduğu bilinen bu yerleşimi M. Ö 1700’lerde ilk Hitit Büyük Kral’ı Kuşşara’lı Kral Anitta yıkmıştır.

Hitit yazılı kaynaklarından anlaşıldığına göre, I. Hattuşili’nin iktidara gelmesiyle (M.Ö. 1665-1640) Hattuşa, Hititlerin başkenti olmuştur. Hitit İmparatorluk döneminde, yani M. Ö 14 ve 13. yüzyıllarda, şehir yaklaşık olarak altı kilometre uzunluğunda bir surla çevrilmiştir. Daha geç bir imar evresinde bu surların önüne ikinci bir duvar daha örülerek, kent daha sıkı bir savunmaya alınmıştır. Bu yeni sur üzerinde bulunan, anıtsal şehir kapılarının çoğu günümüze kadar oldukça sağlam durumda gelmiştir.

Güney batıda, dış yüzünde aslan yontuları bulunan Aslanlı Kapı’yla, iç yüzünde, silahlı tanrının bulunduğu Kral Kapı, bunların en önemlileridir. Kentin güney ucundaki Yer Kapı’nın özel bir rolü olmalıydı. Burada 30 m. yüksekliğinde, 250 m. uzunluğunda ve 80 m. genişliğinde bir toprak set oluşturulmuştur. Bu set üzerinden geçen kent surunun ortalarında Sfenksli Kapı yer alır. Bu kapının tam altında, Hatuşa’nın bugün içinden geçilebilen tek potern (tünel) vardır. 71 m. uzunluğunda ve 3 m. yüksekliğindeki poternden geçilerek sur dışına çıkılmaktadır.

Şehirde ayakta kalmış, izlenebilen yapıların büyük bölümü, surlar gibi, M.Ö 13. yy.’dan kalmadır. Kraliyet yapılarının yer aldığı Büyükkale’de, direkli galerilerle çevrili avlular, konutlar, depo binaları ve büyük bir kabul salonuyla, büyük bir saraya ait kalıntılar ortaya çıkartılmıştır.

Hitit metinlerinde sık sık “Hattuşa Ülkesinin Bin Tanrısından” söz edilmektedir. Kuşkusuz bu tanrıların çoğu İmparatorluk başkenti Hattuşa’da kendilerine bir tapınım yeri edinebilmişlerdir. Başkent Hattuşa’da bugüne kadar 31 yapı, tapınak olarak tanımlanmıştır. Hattuşa’nın en büyük dini yapısı olan Büyük Tapınak, aşağı şehirdeki konutların ortasında tek tapınak olarak yükselir. İki kült odası olduğu için tapınak, imparatorluğun tanrılarının en büyükleri olan fırtına tanrısı ile Arinna’nın güneş tanrıçasına adanmış olmalıdır.

Yukarı Şehir’de tapınaklar yanında, kraliyet saraylarının bulunduğu Büyükkale’nin önünde, resmi işlere ayrılmış, bazı anıtsal yapılar açığa çıkartılmıştır. Şehrin bu bölümünde, son Hitit Büyük Kralı II.Şuppiluliuma’ nın Luvi hiyeroglifleriyle, taş üzerine kazınmış, kendisi ve babası IV. Tuthaliya’nın yaptığı işleri anlatan iki büyük yazıt bulunmaktadır.

Hattuşa’da son yıllarda yapılan kazıların ağırlık noktasını şehrin, hatta Hitit devletinin ekonomisine ışık tutan kazılar oluşturmuştur. İmparatorluk döneminde, M.Ö. 13.yy.’a tarihlenen şehrin Büyükkaya sırtında, büyük boyutlarda, sayıları 11’ i bulan yeraltı siloları bulunmuştur.

Hitit İmparatorluğu’nun M. Ö 1200 yıllarından hemen sonra yıkılmasıyla, Anadolu Tunç Çağları da sona erer. Bununla beraber, Hattuşa şehrinin arazisinin yerleşim tarihi devam eder. M. Ö 12. yüzyılın başlarında, Erken Demir Çağı’na tarihlenen yeni yerleşme, Frig etkilerini yansıtan bir taşra kasabasına dönüşüp büyümeye başlaması ancak, M.Ö 8. yy.’ da gerçekleşir. Yerleşim, Pers döneminde de devam etmiştir. Hellenistik, Galat, Roma ve Bizans’a ait yerleşme ve tahkimat izleri de görülmektedir.

Paylaşın

Aşılama Nedir, Belirtileri Ve Tedavi Yöntemleri Nelerdir?

Aşılama, erkeğin sperm hücrelerinin alınarak kadının rahminin içine bırakılmasıdır. Aşılama işlemi esnasında, erkekten alınan spermler özel laboratuvar koşullarında hazırlanır ve gelişmiş bir plastik kanul yardımı ile rahim içine bırakılır.

Doğal yollarla hamile kalamayan kadınlar için geliştirilmiş bir yöntemdir. Tıp literatüründe artifisiyel inseminasyon olarak adlandırılan aşılama yöntemi, yumurtlama öncesinde erkeğin spermleri doğrudan rahmin içine enjekte edilmesidir. 1990 yılından bu yana modern anlamda uygulanmaya devam eden aşılama yöntemi en çok tercih edilen tedavi yöntemlerinden biridir.

%30-40 oranında olumlu sonuç veren aşılama yöntemi 1-2 yıl arasında doğal yollarla denenmesi ve herhangi bir sonuç alınamaması durumunda uygulanır. Aşılama tedavisi oldukça kısa bir sürede uygulanabileceği gibi ağrısız ve acısız bir tedavidir. Ancak aşılama yöntemi herkeste aynı oranda başarıyla tamamlanmamaktadır. 2-3 kez aşılama yönteminin denenmesine rağmen olumlu sonuç alınamamışsa tüp bebek tedavisi uygulanabilir.

Aşılama tedavisinde öncelikle gerekli hormon takviyeleri yapıldıktan sonra takip altında tutularak gebelik oluşturabilecek yumurtanın gelişmesini sağlanır. Daha sonra ise erkeğin spermlerinin alınıp yumurtanın döllenmesini kolaylaştıracak işlemlerden geçirildikten sonra kadının rahim ağzından içeri verilmesi ile işlem tamamlanır. ”Tüp bebek nedir, nasıl yapılır?” içeriği için bağlantıya tıklayınız…

Aşılama tedavisinde erkeğin spermleri alınırken hızlı hareket eden sağlıklı spermler seçilir. Alınan spermler yumurtaya yakın bir yere bırakılarak tüplere daha rahat ulaşmaları sağlanır. Ancak tüm bu işlemler öncesinde alınan spermler laboratuvar ortamında bazı işlemlerde geçirilir. Yapılan bu işlemler ile spermlerin hareketlilik ve kalite kazanması sağlanırken rahime enjekte edilmesi durumunda anne adayı herhangi bir acı veya sızı hissetmez.

Aşılama yöntemi nasıl yapılır?

Aşılama tedavisi iki yöntem ile uygulanmaktadır. Birinci yöntem İntraservikal (ICI) olarak adlandırılırken ikinci yöntem ise İntrauterin (IUI) olarak adlandırılmaktadır. Her iki yöntemin ortak noktası erkekten alınan spermlerin anne adayının rahmine yerleştirilmesidir. Ancak bu uygulamanın öncesinde ve sonrasında gerçekleştirilen farklı işlemler ile bu iki uygulama birbirinden ayrılmaktadır.

Birinci uygulama olan İntraservikal (ICI) tekniğinde erkekten alınan spermler anne adayının rahmine uygun açı ve tekniklerle yerleştirilir. Enjektör veya özel kanül yardımıyla ejekulat adı verilen madde anne adayının rahmine veya vajinal bölgeye yerleştirilir.

İkinci uygulama olan intrauterin (IUI) tekniğinde ise erkekten alınan sperm hücreleri anne adayının rahimine yerleştirilmeden önce yıkama işleminden geçirilir. Kimyasal maddeler ile yıkanan spermler böylelikle hareketlilik ve kalite kazanmaktadır.

Aşılama belirtileri nedir?

Aşılama, ancak kadın ve erkek üreme hücrelerini üretebiliyorsa gerçekleştirilebilecek bir işlemdir. Aşılama işlemi birkaç dakikalık bir sürede gerçekleşir. Kadın jinekolojik muayene pozisyonundayken, içinde birtakım işlemlerden geçirilmiş sperm bulunduran bir mikroenjeksiyon ile vajinadan içeri girilir. Bu spermler rahimde uygun bir ortama bırakılır ve yumurta ile birleşmesi sağlanır.

Aşılama nedenleri nedir?

Aşılama işlemi, birtakım sorunlardan dolayı doğal yollarla çocuk sahibi olamayan çiftlere çocuk sahibi olma imkanı tanır. Bu sorunlardan bazıları;
Kısırlık
Rahim ağzı şekil bozuklukları
Salgılama sistemindeki sıkıntılar
Spermin şekil, sayı veya işlev bakımından yetersiz olması
Yumurtlamanın uygun şartlarda gerçekleşmemesi
Cinsel ilişki problemleri
Kadının sperme karşı savunma sisteminin güçlü olması

Aşılama risk faktörleri nedir?

Doğal yöntemlerle çocuk sahibi olamamanın sebebinin kadın veya erkekte olması ihtimali eşittir. Üreme sistemindeki herhangi bir işlev bozukluğu, çocuk sahibi olma konusunda büyük bir engel olabilir. Bu engel, aşılama tedavisi ile aşılabilir.

Aşılama komplikasyonları nedir?

Aşılamanın olası komplikasyonu aşının tutmamasıdır. Yani, aşılama uygun şartlarda gerçekleşse bile tutma ihtimali %20 civarında olduğundan ilk aşıda çocuk sahibi olma şansı düşüktür. Bunun dışında, aşılama sebebiyle, 3’ten fazla yumurta aynı anda döllenebilir -ki bu sağlıklı olmadığı için istenmeyen bir durumdur- veya yumurtalar çok fazla gelişebilir. Ayrıca, enfeksiyon riskini en aza indirgemek için hijyen konusunda titiz davranılmalıdır.

Doktor randevusu öncesi neler yapılmalıdır?

Çocuk sahibi olmak isteyen çiftler, ortalama bir sene boyunca, özellikle yumurtlama dönemlerinde cinsel birlikteliklerini sıklaştırmalıdır. Tüm bu çabalara rağmen istenilen sonuç alınamıyorsa, gerekli tedavi için bir alanında uzman kimseye görünülmelidir.

Aşılama tetkik yöntemleri nelerdir?

Aşılama işlemi için, kadın ve erkekten farklı tetkikler istenir.
Erkekten istenen bazı tetkikler: sperm analizi, fiziksel muayene, morfolojik değerlendirme, MAR testi, hormon ve serolojik testler.
Kadından istenen bazı tetkikler: fiziksel muayene, regl sürecinin belirli evrelerinde yapılacak olan hormon analizleri, genel hormon profili.

Aşılama tedavi yöntemleri nelerdir?

Aşılama işleminin kendisi bir tedavidir. Bazı nedenlerden ötürü, uzun süre çocuk sahibi olamayan erkek ve kadınlara yönelik bebek yapma tedavisidir. Genelde ilk aşının tutma ihtimali düşüktür. Gerekli şartlar sağlandığında, ikinci ve daha sonrasında uygulanacak aşılar da söz konusu olabilir.

Aşılama yaşam stili önerileri

Aşılama sürecinin tümünde, çiftlerin kendini her duruma hazırlamaları ciddi derecede önem arz etmektedir. Bu yüzden, uzman kişilerden her türlü bilgiyi edinmeli ve psikolojik olarak her duruma hazırlanmalıdır.

Not: Sunulan bilgilerin amacı herhangi bir hastalığı teşhis veya tedavi etmek, iyileştirmek veya önlemek değildir. Tüm bilgiler yalnızca genel bilginize yöneliktir, tıbbi tavsiye veya belirli tıbbi durumların tedavisinin yerine geçmez. Uygulamadan önce bu bilgileri doktorunuzla görüşün.

Paylaşın

Asit Reflüsü Nedir, Belirtileri Ve Tedavi Yöntemleri Nelerdir?

Mide içeriğinin (asidinin) patolojik şekilde mideden yemek borusuna (özefagusa) doğru geri kaçışı gastroözefageal reflü’dür. Hastalar göğüs kafesinin arkasında yanma (heartburn) şikayeti ile başvurabilirler.

Reflü bazen yemek borusunun arkasındaki yanmanın yanı sıra ağza gıdaların ve acı suyun gelmesidir. Reflü, sıklıkla yemeklerden sonra olur. Gastroözefageal reflü hastalığı tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de sıkça rastlanan bir hastalıktır. Ülkemizde yapılan bir çalışmada toplumun %20’sinde reflü hastalığı bulunmuştur.

Asit Reflüsü belirtileri nedir?

Reflü belirtileri deyince ilk akla gelenler baharatlı, yağlı gıdalar, çikolata, alkol veya taze sıkılmış meyve suları tüketildiğinde artan şikayetlerdir. Mideden boğaza doğru yayılan ve daha ziyade yemekten sonra oluşan yanma, en sık görülen reflü belirtisidir.

Mide içeriğinin ağza gelmesi, yutma güçlüğü, görülen diğer önemli reflü belirtileri sayılır. Ağrılı yutkunma, geğirti, hıçkırık, bulantı ve kusma ise daha ender ortaya çıkar. Reflü; yemek borusu, mide ve bağırsak sistemi dışındaki sistemlerde de belirtilere yol açabilir.  Reflü öksürüğe, ses kısıklığına, diş çürüklerine ve boğaz arısına neden olabilir.

Asit Reflüsü nedenleri nedir?

Alt yemek borusu kası mideden yemek borusuna kadar yiyeceklerin ve asitlerin geri gelmesini engellemektedir. Üst yemek borusu kasıysa yiyeceklerin ve asitlerin gırtlağa akmasını engeller. Alt yemek borusu kası zayıf olduğunda ve sıkı kapanmadığı taktirde asit reflüye neden olmaktadır.

Asit Reflüsü risk faktörleri nedir?

Uzmanlar asit reflünün stresin tetikleyici bir unsur olduğunu vurgulamaktadır. Sigara, alkol, ve asitli yiyecekler, bir defada çok fazla yemek yemek yani yanlış beslenme alışkanlıkları da asit reflü oluşumu riskini artırmaktadır.

Asit Reflüsü komplikasyonları nedir?

Asit reflü ile yutma borusunun altında tahriş ve yaralanma sürdükçe burada darlık oluşumu riski çoğalır. Bu durum çok uzun süre devam ederse bu bölgede kanser gelişimi riskine sebebiyet verir.

Doktor randevusu öncesi neler yapılmalıdır?

Asit reflüsünde doktor randevusu öncesi kullanılan ilaçları, şikayetleri ve beslenme stili hakkında detaylı bilgilerin not edilip doktor ile paylaşmanız faydalı olacaktır.

Asit Reflüsü tetkik yöntemleri nelerdir?

Hasta hemen bir Gastroenteroloji uzmanına gitmelidir. Asit reflünün tanısı ancak endoskopi yoluyla konulur. Yutma borusunu, mideyi ve on iki parmak bağırsağı ayrıntılı şekilde incelenmektedir. Bunun yanında sıkıntının nerede olduğu endoskopi ile kolayca anlaşılmaktadır.

Asit Reflüsü tedavi yöntemleri nelerdir?

Asit reflüsü tanısı konmuş bir hastanın ilk tedavi seçeneği ilaç tedavisidir. Verilen ilaçlar ile midedeki asit üretimi azaltılarak şikayetleri ortadan kaldırmaya çalışılmaktadır. Bununla birlikte doktorunuzun size vereceği beslenme terapileri bu şikayetlerinizin kontrol altına alınmasına yardımcı olacaktır.

Asit Reflüsü yaşam stili önerileri

Asit reflüsünden kurtulmak için öncelikle öğünlerde çok fazla yemekten kaçınılmalıdır. Özellikle akşam yemeklerine dikkat edilmelidir. Çünkü yemekten hemen sonra uzanmak asidin mideden kaçmasını kolaylaştırmaktadır. Akşam yemeği yatmadan iki saat önce yenilmelidir.

Hastalar yatarken vücudun üst kısmı ile başlarının yüksekte olmasını sağlayacak yastıklar kullanmak zorundadır. Sigara, alkol ve asitli yiyeceklerden uzak durmalı, çok fazla yemek yerine sık öğünlerde az az besin alınmalıdır. Bol bol su tüketilmeli, karın bölgesini sıkan kıyafetlerden kaçınılmalıdır.

Not: Sunulan bilgilerin amacı herhangi bir hastalığı teşhis veya tedavi etmek, iyileştirmek veya önlemek değildir. Tüm bilgiler yalnızca genel bilginize yöneliktir, tıbbi tavsiye veya belirli tıbbi durumların tedavisinin yerine geçmez. Uygulamadan önce bu bilgileri doktorunuzla görüşün.

Paylaşın

Asherman Sendromu Nedir, Belirtileri Ve Tedavi Yöntemleri Nelerdir?

Ashermann Sendromu veya diğer tabiriyle “rahim içi yapışıklıklar”; rahim boşluğunun bir bölümünde veya tamamında meydana gelen ve bu boşluğun kapanması, tıkanması ile sonuçlanan yapışıklıklardır. Yapışıklıklar tıbbi literatürde “adezyon” veya “sineşi” olarak da geçer.

Rahim içi yapışıklıklar tıbbi literaturde “intrauterin sineşi” veya “intrauterin adezyon” olarak da geçmektedir.

Ashermann Sendromu nasıl oluşur?

Hasara uğramış rahim duvarlarının iz bırakarak iyileşmesi sonucu oluşur.

Asherman sendromu en sıklıkla küretaj (kürtaj), sonrasında gelişmektedir. Bunu, spiral kullanım sonrası ve endometrit (rahim içi dokusunun enfeksiyonu) gibi rahim içi bölgesindeki irritasyonlar izlemektedir. Çocuk doğurmamış olan kadınlarda kürtaj ve spiral uygulamasının önerilmemesinin nedeni de budur.

Yapışıklıklar çoğu kez gebeliği takiben plasental doku kalıntıları için yapılan küretaj sonrası meydana gelmektedir.

Diğer sebepler arasında ise doğum, sezaryen, myom çıkarımı ameliyatı (myomektomi), düşük (abort) yapma, rahim içi kanamalar veya tüberküloz enfeksiyonu sayılabilir. Bazen menopoz sonrası dönemdeki kadınlarda kendiliğinden de gelişebilir.

Asherman Sendromu belirtileri nedir?

Asherman Sendromu’nun en fazla görülen belirtisi kadının kürtaj işleminden sonra gördüğü adet dönemlerinde alıştığı adet kanamalarının miktarının azalması veya kürtaj sonrasında ilaç tedavisi verilmesine rağmen hiç adet görülmemesidir. Tekrarlayan düşükler ve gebe kalamama da Asherman Sendromu belirtisi olabilir.

Asherman Sendromu nedenleri nedir?

Asherman Sendromu’nun en büyük nedeni usulsüzce yapılan kürtajlardır. Kürtajlarda rahim içi tabakasının yüzeysel ve kanama sorunu yaratan kısımları dışarı alınmaktadır ve rahim iç tabakası yenilenmesinden sorumlu derin tabaka yerinde bırakılarak işlem sürmektedir.

Usulsüz yapılan kürtaj işlemiyle rahimde olan derin tabaka zarar görmekte ve zarar gören bölgeler birbirine yapışarak işlev bozukluğu meydana gelmektedir. Usulsüz kürtajların yanı sıra miyom çıkarılma ameliyatları ve sezaryen sonrasında da çok az da olsa Asherman Sendromu oluşumu görülmektedir. Cerrahi girişim olmaksızın da görülen Asherman Sendromu özellikle şiddetli pelvik iltihabı hastalıklarının sonucunda da meydana gelmektedir.

Asherman Sendromu risk faktörleri nedir?

Kısa aralıklarla sık sık tekrarlanan kürtajlar, kürtaj uygulandığında rahimde enfeksiyon oluşumu Asherman Sendromu riskini artırmaktadır.

Asherman Sendromu komplikasyonları nedir?

Asherman Sendromu tekrarlayan düşükler, geride biriken kanın yaptığı ağrı ve riskli gebelik durumlarına yol açmakla birlikte hiç adet görememe, adet kanamasında azalma ve kısırlık gibi durumlara neden olur.

Doktor Randevusu öncesi neler yapılmalıdır?

Asherman Sendromu’nda doktor randevusu öncesi kürtaj girişimleri, kullandığınız tüm ilaçları, şikayetlerinizi detaylı biçimde not edip doktorunuz ile paylaşmanız faydalı olacaktır.

Asherman Sendromu tetkik yöntemleri nelerdir?

Asherman Sendromu muayenede kendini belli etmez. Ultrasonografide endometrium normale yakın görülür. Rahim içine sıvı verilerek yapılan ultrasonografide rahim boşluğundaki yapışıklıklar görülür. Kesin tanı için histerosalpingografi (HSG, rahim filmi) çekilmesi gerekmektedir.

Asherman Sendromu tedavi yöntemleri nelerdir?

Asherman Sendromu tedavileri cerrahidir ve yapışıklıkların kesilmesi yoluyla uygulanır. Bu işlem histeroskopi işlemidir. Normal muayene pozisyonunda histeroskop denilen alet kullanılarak rahim içi boşluğun görüntülenmesi girişimlerini sağlayan bir endoskopik işlem olan histeroskopi yöntemi ile rahim içindeki yapışıklıkları görerek daha etkili ve başarılı bir tedavi mümkündür.

Yapışıklıklar giderildikten sonra yeniden oluşumu engellemek amacı ile hastaya kısa süreli spiral ya da balon konulmaktadır. Bu işlemlerden sonra hastaya ilaç tedavisi başlanır. Verilen ilaç tedavisi ise endometrium tabakasının gelişmesi için östrojen hormonudur.

Asherman Sendromu yaşam stili önerileri

Asherman Sendromu’nun oluşmaması için hastanın sık sık ve usulsüz tekrarlanan kürtaj işlemlerinden kaçınması gerekmektedir. Kürtaj işlemlerinin çoğunluğu gebelik sonlandırılmasına dayanmaktadır. Bu yüzden hastanın gebelik önleyici teknikleri doktoruna danışarak öğrenmesi ve kullanması yararına olacaktır.

Not: Sunulan bilgilerin amacı herhangi bir hastalığı teşhis veya tedavi etmek, iyileştirmek veya önlemek değildir. Tüm bilgiler yalnızca genel bilginize yöneliktir, tıbbi tavsiye veya belirli tıbbi durumların tedavisinin yerine geçmez. Uygulamadan önce bu bilgileri doktorunuzla görüşün.

Paylaşın

Arteriovenöz Malformasyon Nedir, Belirtileri Ve Tedavi Yöntemleri Nelerdir?

Arteriovenöz Malformasyon, beyindeki atar damar ve toplar damarlar arasında, normalde olmaması gereken bir takım bağlantıların olması durumuna denir. Doğuştan olan bir bozukluk olan Arteriovenöz Malformasyon’ların nedeni bilinmemektedir.

Arteriovenöz Malformasyon belirtileri nedir?

Başağrısı (ani başlayan, tek bir yerde veya her yerde, bazen migren ağrısına benzeyen), başağrısıyla birlikte olan kusma, görme bozuklukları (görmede azalma, çift görme, bulanık görme), havale geçirme, vücudun herhangi bir yerinde kas güçsüzlüğü, bilinç değişiklikleri (uykuya eğilim, kafa karışıklığı, yer-kişi-zaman isimlerini karıştırma, sinirlilik), ense sertliği. Bunların yanı sıra şu bulgular da ortaya çıkabilir: konuşma bozukluğu, koku almada bozukluk, bayılma, hareket bozukluğu, yüz felci, ani göz kapağı düşmesi, baş dönmesi.

Arteriovenöz Malformasyon nedenleri nedir?

Arteriovenöz malformasyonların nedenleri bilinmemekle birlikte genetik yatkınlık arteriovenöz malformasyon oluşumuna neden olmaktadır.

Arteriovenöz Malformasyon risk faktörleri nedir?

Ailede bir başkasında da arteriovenöz malformasyon hastalığı var ise oluşma olasılığı çok yüksektir. Arteriovenöz malformasyonlar erkeklerde kadınlara oranla daha fazla görülmektedir.

Arteriovenöz Malformasyon komplikasyonları nedir?

Arteriovenöz malformasyonlar beyin kanamalarına, beyin dokusunda düşük oksijene, ince yada zayıf kan damarlarında anevrizmalara, beyin içinde sıvı birikimine yani hidrosefaliye neden olmaktadır.

Doktor randevusu öncesi neler yapılmalıdır?

Arteriovenöz malformasyonda doktor randevusu öncesi şiddetli ağrı, güçsüzlük, uyuşma, görme kaybı gibi şikayetlerinizi ve şikayetlerinizin ne zaman başladığı hakkında detaylı bilgileri not edip doktorunuz ile paylaşmanız faydalı olacaktır.

Arteriovenöz Malformasyon tetkik yöntemleri nelerdir?

Arteriovenöz malformasyonların tanısını serebral anjiografi, bilgisayarlı tomografi, beyin omurilik sıvısı testi ve manyetik rezonans görüntüleme (MRG) ile tetkik etmek mümkündür.

Arteriovenöz Malformasyon tedavi yöntemleri nelerdir?

Arteriovenöz malformasyonların birkaç tane tedavi seçeneği mevcuttur ve tedavi anormal damarların büyüklüğü ile konumuyla bağlantılıdır. Klinikte sadece baş ağrısı veya nöbetler gibi şikayetler varsa tedavide sadece ilaçlar kullanılabilir. Arteriovenöz malformasyonlar için bir diğer yöntem cerrahi olarak çıkarılmasıdır (rezeksiyon).

Endovasküler embolizasyon yönteminde kasık damarından ince bir kateter ile arteriovenöz malformasyon alanına ulaşılır ve arteriovenöz malformasyonu besleyen damar özel maddelerle tıkanılır. Stereotaktik radyocerrahi (Gamma Knife) ile Arteriovenöz malformasyonları yok etmek için tam odaklanmış radyasyon kullanılmaktadır.

Arteriovenöz Malformasyon yaşam stili önerileri

Arteriovenöz malformasyonlar için sık sık doktor kontrollerinde bulunulması, tedavilerini zamanında yaptırması hastanın yararına olacaktır.

Not: Sunulan bilgilerin amacı herhangi bir hastalığı teşhis veya tedavi etmek, iyileştirmek veya önlemek değildir. Tüm bilgiler yalnızca genel bilginize yöneliktir, tıbbi tavsiye veya belirli tıbbi durumların tedavisinin yerine geçmez. Uygulamadan önce bu bilgileri doktorunuzla görüşün.

Paylaşın

Arpacık Nedir, Belirtileri Ve Tedavi Yöntemleri Nelerdir?

Genellikle göz çevresinde ve kirpik diplerinde de görülen Arpacık, göz kapağındaki salgı bezlerinin bakteri veya mikrobik nedenlerle tıkanıp iltihaplanmasından kaynaklanmaktadır.

Arpacığa neden olan bir bakteridir. Bu bakteri türünün adı Stafilolok’tur. Stafilolok bakteri göz kapağı ve göz çevresinde iltihaplı bir enfeksiyon oluşmasına neden olmaktadır. Bakterinin dışında farklı nedenlerden dolayı da arpacık meydana gelmektedir.

Arpacık farklı şekillerde belirti vermektedir. Bu belirtiler gözde ağrı, acı batma, sulanma, kaşıntı ve kızarıklık olarak görülmektedir. Bazı vakalarda şişlik gözle görülür şekildedir. Bazı vakalarda ise görülmemektedir. Gözlerde ışığa karşı hassaslaşmalar yaşanmaktadır.

Arpacık belirtileri nedir?

Arpacık belirti belli durumlarla kendini göstermektedir. Kişilerde genellikle göz kapağı ve göz çevresinde meydana gelmektedir. Bu bölgelerde şişlik olarak kendini göstermektedir. Kişilerin gözünde ağrı ve acı oluşur. Ağrı hastadan hastaya farklılık göstermektedir. Bazı vakalarda hafif olurken bazı vakalarda şiddetli olarak görülür. Gözde batma sıklıkla görülen bir durumdur. Gözlerde sulanma ve kızarıklık oluşur. Aynı zaman kaşıntı hissi yaşanır.

Gözde ağrı
Gözde acı
Gözde batma
Gözde sulanma
Gözde kaşıntı
Gözde kızarıklık

Arpacık nedenleri nedir?

Bakteri ve mikrop kaynaklı bir hastalık olan arpacığa stafilokoksal bakteriler neden olmaktadır. Bu bakteriler burunda da bulunmaktadır. Eller yıkanmadan göze değdiğinde arpacığa davetiye çıkarmaktadır. Kronik göz kapağı iltihabı göz kapağında bulunan bezlerin ciltte yağlanma nedeniyle sık sık tıkanması da arpacık oluşuma riskini artırmaktadır. Kandaki yağ oranı yüksek olan kişilerde de arpacık oluşumu görülmektedir. Vücuttaki vitamin eksikliği ve makyaj malzemelerin başkalarıyla paylaşımı ya da yatmadan önce makyaj temizliği yapılmaması gibi hijyenik olmayan durumlarda arpacığa neden olmaktadır.

Arpacık risk faktörleri nedir?

Göz yorgunluğuna neden olan faktörler, ergenlik dönemi, fiziksel yatkınlık, bahar alerjisi, gözde kullanılan kozmetik ürünlerine karşı alerji, göz temizliğine önem göstermeme, stres, yağlı beslenme ve bağışıklık sistemini zayıflatan ilaçların kullanımı arpacık oluşumu riskini artırmaktadır.

Arpacık komplikasyonları nedir?

En önemli komplikasyonu göz ve göz çevresinde ciddi enfeksiyona neden olabilmesidir. İltihap iyileşse bile bezecikte kistleşme nedeniyle cerrahi tedavi gerekebilir. Eğer hemen tedaviye başlanmaz ise diğer göze de bulaşabilir. Arpacık, gözlerde yanma, batma, hafif bulanık görme ve hafif acıya sebep olmaktadır.

Doktor randevusu öncesi neler yapılmalıdır?

Arpacıkta doktor randevusu öncesi şikayetlerinizi ve şikayetlerinizin ne zaman başladığına dair bilgileri detaylı bir şekilde not edip doktorunuz ile paylaşmanız faydalı olacaktır.

Arpacık tetkik yöntemleri nelerdir?

Arpacık için bir göz hastalıkları uzmanına gitmeniz gerekmektedir. Genellikle göz muayenesi ile ileri tetkiklere gerek kalmadan tanı konulur.

Arpacık tedavi yöntemleri nelerdir?

Göz hastalıkları uzmanı hastayı muayene ettikten sonra verdiği damla ve antibiyotiklerle arpacıktan kurtulmuş olunur. Hasta eğer vaktinde göz hastalıkları uzmanına görünmediyse ya da tedaviye yanıt vermediyse arpacığın ameliyat ile göz kapağından alınması gerekebilir.

Arpacık yaşam stili önerileri

Arpacığın ilk aşamasında doğru tedavi ile başka arpacık oluşumu engellenmiş olunur. Kişinin kendi kendine bir tedavi uygulamaması ve göz temizliğine daha fazla dikkat etmesi gerekir. Hastanın yüzüne kullanacağı havlu temiz olmalı ve gözlerin kirli ellerle temasından sakınılmalıdır.

Not: Sunulan bilgilerin amacı herhangi bir hastalığı teşhis veya tedavi etmek, iyileştirmek veya önlemek değildir. Tüm bilgiler yalnızca genel bilginize yöneliktir, tıbbi tavsiye veya belirli tıbbi durumların tedavisinin yerine geçmez. Uygulamadan önce bu bilgileri doktorunuzla görüşün.

Paylaşın

Tarihi Çivitcioğlu Medresesi!

Çankırı’nın Çivitcioğlu Medresesi, yıl boyunca yerli ve yabancı birçok turistin uğradığı tarihi mekanlardandır. 17. yüzyılda inşa edilen Çivitcioğlu Medresesi, kent merkezinde yer alan Büyük Cami’nin kuzeydoğusunda yer alan dikdörtgen planlı, zemin katı taş, esas yapı bağdadidir.

Yerden 1,5 m yükseklikte ahşap konsollara çıkma yapılarak oturtulan Çivitcioğlu Medresesi, üstü alaturka kiremitli kırma çatı ile örtülüdür. Köşelerde yuvarlatılmış olan saçaklar oldukça geniş ve saçak altları ahşap çıtalarla desteklenmiştir.

Çivitcioğlu Medresesi, avlu içerisinde, iki katlı, doğu batı yönünde sıralanmış tek sıra hücrelerden oluşmaktadır. Hücrelerin önünde her iki katta da ahşap revak sırası bulunmaktadır. Eser günümüzde geleneksel Türk süsleme sanatlarının üretilip sergilendiği sanat merkezi olarak kullanılmaktadır.

Çankırı kısa tarihi 

Çankırı’daki müzelerden, tabiat ve doğa parklarından bahsetmeden önce Çankırı’nın tarihini sizler için kısa bir şekilde özetledir.  Çankırı Anadolunun bereketli toprakları üzerinde kurulmuş bir şehirdir. Çankırı’nın tarihine baktığımız zaman ise Paleolitik Döneme ait taştan yapılmış bazı aletler bulunmuştur. Paleolitik döneme ait eserlerin bulunması Çankırı’nın kültürel ve tarihsel olarak ne kadar eskiye dayandığının göstergesidir. Çankırı isminin kökenine de bakacak olursak Çankırı ismine tarihte ilk kez Bizans kaynaklarında “Gangra” olarak rastlıyoruz.

Çankırı tarihini hatta dünya tarihini değiştirecek arkeolojik yüzey çalışmaları, tarihi eserlere ve yapılara zarar vermemek için hassas bir şekilde devam etmektedir.

Çankırı’da Kalkolitik Döneme ait 5 yerleşim yeri bulunmuştur. Bulunan yerleşim yerleri ise;

Çankırı merkeze bağlı Balıbağı Köyü yakınlarındaki Sarıiçi Höyük, Eldivan İlçesi Elmalı köyü sınırları içerisindeki Fene Höyük. Orta ilçesi Salur Köyü içerisinde bulunan Salur Höyük. Korgun İlçesi Ildızım köyünde bulunan Yüce Höyük ve son olarak Ilgaz İlçesinde bulunan Musaköy Türbesi de bu yerleşim yerlerinden bir tanesidir.

Çankırı’nın tarihinde sadece Paleolitik Dönemi ya da Kalkolitik döneme ait eserler yoktur. Kaya Tuzunun Çankırı için günümüzde bile önemli olduğunu düşünürsek, Tunç Çağında Kaya Tuzunun önemi daha da fazladır. Geçmişte Anadolu’da yaşamış olan Hattiler ve Luviler’e ait yerleşim yeri izlerine Çankırı’da rastlayabilirsiniz.

Çankırı konumu ve yeraltı kaynaklarından dolayı Tunç Çağında bir ticaret merkezi haline gelmiştir. Ticareti yapılan yeraltı kaynaklarının başında ise Obsidyen, Çakmak Taşı ve Çankırı’nın vazgeçilmezi olan Kaya Tuzu gelmektedir.  Eski çağlardaki tuz hem insan sağlığı hem de hayvanların sağlığı için çok büyük bir öneme sahipti. Ayrıca yiyeceklerin korunması ve dericilikte kullanılmasıyla Çankırı’nın jeostratejik konumu çok çok önemli bir hale gelmiştir.

Arkeologlar ve Akademisyenler Çankırı’da tarihi dönemlerde bulunan bu zenginliğin tuz ile doğrudan bir ilişkisi olduğunu öne sürmektedir. Çankırı’da bulunan Sarıiçi Höyük ve Yapraklı Tuzdamınkaşı bu soruların hepsine cevap verecektir. Çankırı sınırları içerisinde günümüze kadar Tunç Çağı dönemine ait 36 yerleşim yeri bulunmuştur. Orta Çağ Tunç döneminde ise Çankırı’da Hitit Krallığına ait izlere rastlanmaktadır.

Anadolu ve Mezopotamya Uygarlıkları arasındaki etkileşimin izleri Çankırı’da net bir şekilde görülmektedir. Asur ve Hitit Krallığı arasında ilişkiler Çankırı’nın gelişimi önemli ölçüde etkilemiştir. Çankırı’da Orta Çağ Tunç dönemine ait 35 yerleşim yeri ve höyük keşfedilmiştir. Çankırı’da bulunan İnandık Köyünden bu döneme ait izlere rastlayabilirsiniz.

M.Ö 1500’lü yıllara yani Geç Tunç Çağına incelediğimizde ise Hitit Devletinin başkenti olan Hattuşa’nın önemi daha da artmaktadır. Devrez Vadisi Boyunca bulunan Hitit Krallığından kalan eserlere rastlayabilirsiniz. Çankırı’da Hitit Krallığına ait önemli eserler ise Batı Salman Höyük, Dumanlı Kalesi, Müslüman Kalesi ve Kanlıgöl Kalesidir. Çankırı’da Helenistik Döneme ait izlere rastlayabilirsiniz.

Çankırı ve Anadolu Bölgesinde Hitit Krallığı döneminin sona ermesiyle birlikte Helen izleri kendini göstermeye başlamıştır. Çankırı’da Roma Dönemine ve Helenistik Döneme ait 11 yerleşim yeri tespit edilmiştir. Bulunan yerleşim yerlerinden en önemlileri ise Gangra Kalesi yeni adıyla Çankırı Kalesi, Kimiatene şehri yeni adıyla Kurmalar Antik Yerleşimi ve Antoniopolis (Aydınlar Köyü). Ayrıca 66-67 yılları arasında yapılan çalışmalarda Helen Dönemine ait yeni eserler bulunmuştur ve bu eserlerin ortaya çıkartılıp korunması için çalışmalar günümüzde de devam etmektedir.

Yakın tarihe doğru yaklaştıkça Çankırı’da Bizans dönemine ait izlere rastlıyoruz. Çankırı her dönem olduğu gibi zengin yeraltı kaynakları ve jeostratejik konumu nedeniyle Bizans için çok önemli bir şehir olmuştur. Çankırı Bizans Döneminde Paflagonya eyaletinin başkenti olmuştur. Çankırı’da Bizans dönemine ait 66 yerleşim yeri, 20 Kaya Yerleşkesi, 11 tane de kale vardır. Çankırı’da bulunan kalelerin özelliği ise ulaşım olarak çok zor olmasıyla Çankırı’nın savunmasına önemli katkılar yapmıştır.

Çankırı’da Türk Hakimiyeti başladıktan sonra şehrin neredeyse her yerinde Türk Kültürüne ait izlerler karşılaşabilirsiniz. Osmanlı Döneminde de Çankırı tarım arazileri ve yeraltı kaynakları nedeniyle çok önemli bir şehirdir. Osmanlı Dönemine ait eserlere geçmeden önce Selçuklu Dönemine ait Taş Mescitten bahsetmek gerekebilir.

Çankırı’da Selçuklu dönemine ait bir diğer eser ise İmaret Cami’dir. Camide yapılan restorasyonlar çalışmaları ile bugün varlığını sürdürmektedir. Osmanlı Döneminde ise Paşa Sultan Camii, Dördüncü Murat Hamamı, Örenköy Camii,  Fethiye Türbesi ve Kütüphanesi Çankırı’da bulunan önemli tarihi eserlerdendir.

Paylaşın

Çankırı’nın İncisi ‘Buğday Pazarı Medresesi’

Çankırı il merkezinde yer alan Buğday Pazarı Medresesi, taş subasman üzerine ahşaptan iki katlı olarak inşa edilmiştir. Camii avlusunda yer alan eser 18. yüzyıldan günümüze ulaşmıştır.

Mustafa Hazım Efendi tarafından 1700 lü yılların sonlarında yaptırılan medrese yıllarca yün deposu ve inşaat malzeme deposu olarak kullanıldıktan sonra belediyesi tarafından Vakıflar Bölge Müdürlüğü’nden kiralanarak kültürel amaçlı kullanılmaya başlandı.

Kaybolmaya yüz tutmuş el sanatlarının yanı sıra Çankırı’nın son yıllarda öne çıkan kaya tuzu hediyelik eşyalarının üretildiği ve tuz odasının oluşturulduğu Buğday Pazarı Medresesinde kentin geçmişini yansıtan sözel kültürün yaşatıldığı odalar, yaran kültürünün tüm unsurları ve yöresel kıyafetler de sergileniyor.

Çankırı mutfağı ve kültürüne ait değerlerin üretimi, satışı ve sergilemesi yapılan Buğday Pazarı Medresesi, Çankırı’ya gelenlerin en önemli ziyaret mekanlarından birisi haline geldi.

Çankırı kısa tarihi 

Çankırı’daki müzelerden, tabiat ve doğa parklarından bahsetmeden önce Çankırı’nın tarihini sizler için kısa bir şekilde özetledir.  Çankırı Anadolunun bereketli toprakları üzerinde kurulmuş bir şehirdir.

Çankırı’nın tarihine baktığımız zaman ise Paleolitik Döneme ait taştan yapılmış bazı aletler bulunmuştur. Paleolitik döneme ait eserlerin bulunması Çankırı’nın kültürel ve tarihsel olarak ne kadar eskiye dayandığının göstergesidir. Çankırı isminin kökenine de bakacak olursak Çankırı ismine tarihte ilk kez Bizans kaynaklarında “Gangra” olarak rastlıyoruz.

Çankırı tarihini hatta dünya tarihini değiştirecek arkeolojik yüzey çalışmaları, tarihi eserlere ve yapılara zarar vermemek için hassas bir şekilde devam etmektedir.

Çankırı’da Kalkolitik Döneme ait 5 yerleşim yeri bulunmuştur. Bulunan yerleşim yerleri ise;

Çankırı merkeze bağlı Balıbağı Köyü yakınlarındaki Sarıiçi Höyük, Eldivan İlçesi Elmalı köyü sınırları içerisindeki Fene Höyük. Orta ilçesi Salur Köyü içerisinde bulunan Salur Höyük. Korgun İlçesi Ildızım köyünde bulunan Yüce Höyük ve son olarak Ilgaz İlçesinde bulunan Musaköy Türbesi de bu yerleşim yerlerinden bir tanesidir.

Çankırı’nın tarihinde sadece Paleolitik Dönemi ya da Kalkolitik döneme ait eserler yoktur. Kaya Tuzunun Çankırı için günümüzde bile önemli olduğunu düşünürsek, Tunç Çağında Kaya Tuzunun önemi daha da fazladır. Geçmişte Anadolu’da yaşamış olan Hattiler ve Luviler’e ait yerleşim yeri izlerine Çankırı’da rastlayabilirsiniz.

Çankırı konumu ve yeraltı kaynaklarından dolayı Tunç Çağında bir ticaret merkezi haline gelmiştir. Ticareti yapılan yeraltı kaynaklarının başında ise Obsidyen, Çakmak Taşı ve Çankırı’nın vazgeçilmezi olan Kaya Tuzu gelmektedir.  Eski çağlardaki tuz hem insan sağlığı hem de hayvanların sağlığı için çok büyük bir öneme sahipti. Ayrıca yiyeceklerin korunması ve dericilikte kullanılmasıyla Çankırı’nın jeostratejik konumu çok çok önemli bir hale gelmiştir.

Arkeologlar ve Akademisyenler Çankırı’da tarihi dönemlerde bulunan bu zenginliğin tuz ile doğrudan bir ilişkisi olduğunu öne sürmektedir. Çankırı’da bulunan Sarıiçi Höyük ve Yapraklı Tuzdamınkaşı bu soruların hepsine cevap verecektir. Çankırı sınırları içerisinde günümüze kadar Tunç Çağı dönemine ait 36 yerleşim yeri bulunmuştur. Orta Çağ Tunç döneminde ise Çankırı’da Hitit Krallığına ait izlere rastlanmaktadır.

Anadolu ve Mezopotamya Uygarlıkları arasındaki etkileşimin izleri Çankırı’da net bir şekilde görülmektedir. Asur ve Hitit Krallığı arasında ilişkiler Çankırı’nın gelişimi önemli ölçüde etkilemiştir. Çankırı’da Orta Çağ Tunç dönemine ait 35 yerleşim yeri ve höyük keşfedilmiştir. Çankırı’da bulunan İnandık Köyünden bu döneme ait izlere rastlayabilirsiniz.

M.Ö 1500’lü yıllara yani Geç Tunç Çağına incelediğimizde ise Hitit Devletinin başkenti olan Hattuşa’nın önemi daha da artmaktadır. Devrez Vadisi Boyunca bulunan Hitit Krallığından kalan eserlere rastlayabilirsiniz. Çankırı’da Hitit Krallığına ait önemli eserler ise Batı Salman Höyük, Dumanlı Kalesi, Müslüman Kalesi ve Kanlıgöl Kalesidir. Çankırı’da Helenistik Döneme ait izlere rastlayabilirsiniz.

Çankırı ve Anadolu Bölgesinde Hitit Krallığı döneminin sona ermesiyle birlikte Helen izleri kendini göstermeye başlamıştır. Çankırı’da Roma Dönemine ve Helenistik Döneme ait 11 yerleşim yeri tespit edilmiştir. Bulunan yerleşim yerlerinden en önemlileri ise Gangra Kalesi yeni adıyla Çankırı Kalesi, Kimiatene şehri yeni adıyla Kurmalar Antik Yerleşimi ve Antoniopolis (Aydınlar Köyü). Ayrıca 66-67 yılları arasında yapılan çalışmalarda Helen Dönemine ait yeni eserler bulunmuştur ve bu eserlerin ortaya çıkartılıp korunması için çalışmalar günümüzde de devam etmektedir.

Yakın tarihe doğru yaklaştıkça Çankırı’da Bizans dönemine ait izlere rastlıyoruz. Çankırı her dönem olduğu gibi zengin yeraltı kaynakları ve jeostratejik konumu nedeniyle Bizans için çok önemli bir şehir olmuştur. Çankırı Bizans Döneminde Paflagonya eyaletinin başkenti olmuştur. Çankırı’da Bizans dönemine ait 66 yerleşim yeri, 20 Kaya Yerleşkesi, 11 tane de kale vardır. Çankırı’da bulunan kalelerin özelliği ise ulaşım olarak çok zor olmasıyla Çankırı’nın savunmasına önemli katkılar yapmıştır.

Çankırı’da Türk Hakimiyeti başladıktan sonra şehrin neredeyse her yerinde Türk Kültürüne ait izlerler karşılaşabilirsiniz. Osmanlı Döneminde de Çankırı tarım arazileri ve yeraltı kaynakları nedeniyle çok önemli bir şehirdir. Osmanlı Dönemine ait eserlere geçmeden önce Selçuklu Dönemine ait Taş Mescitten bahsetmek gerekebilir.

Çankırı’da Selçuklu dönemine ait bir diğer eser ise İmaret Cami’dir. Camide yapılan restorasyonlar çalışmaları ile bugün varlığını sürdürmektedir. Osmanlı Döneminde ise Paşa Sultan Camii, Dördüncü Murat Hamamı, Örenköy Camii,  Fethiye Türbesi ve Kütüphanesi Çankırı’da bulunan önemli tarihi eserlerdendir.

Paylaşın

Geleneksel Türk Evleri ‘Çankırı Evleri’

Tarihi M.Ö 7000 – 5000 yıllarına kadar dayanan Çankırı, yıl boyunca yerli ve yabancı turistlerin uğrak noktalarından biridir. Çankırı tarihi kent dokusunun önemli bir bölümünü evler oluşturur. 

Konak olarak nitelendirebileceğimiz bu yapılar kenti ikiye bölen Tatlı Çay’ın her iki yakasında da bulunmaktadır.

Çankırı Kalesinin güney ve batı yamaçlarında yoğunlaşan yapılar bazı yöresel farklılıklar dışında geleneksel Türk evi özelliklerini taşırlar. Genel bir sınıflandırmayla Çankırı, “ahşap çatkı arası kerpiç dolgulu, çıkma destekleri düz, kapalı sofalı ev tipleri” ile Kuzey Anadolu kuşağında izlenen sivil mimarlık örneklerini bünyesinde barındırır.

Şehrin eski iskân alanında evlerin esas cepheleri arazi yapısına uygun olarak güneye akmaktadır. Kuzey yüzleri kapalıdır. Esas cephelerin güneşten ve yamaç manzarasından faydalanması açık sofalı evlerin inşasına olanak vermiştir. Evlerin en eski örnekleri açık sofalı plan tipindedir.

Kentin tarihi seyri içerisinde iskân alanlarının genişlememesi evlerin sıkışık düzende yapılmasına yol açmış, çatı saçakları bazı dar sokaklarda birbirine deyecek kadar yaklaşmıştır. Kent merkezinde iki, üç katlı, bitişik ve avlulu olarak yapılan binalar kent merkezinden uzaklaştıkça yerini geniş bahçeli ve ayrık düzende yapılan konutlara bırakmaktadır. Konak olarak nitelendirebileceğimiz bu yapılar kenti ikiye bölen Tatlı Çay’ın her iki yakasında da
bulunmaktadır.

Jeolojik deprem riski ev yapımında yarı ahşap malzeme kullanımını zorunlu kılmıştır. Yapılar genellikle jips taşından örülmüş subasman üzerine, ahşap çatkı arası kerpiç dolgu ile inşa edilmiştir. Yazlık mahiyette kullanılan üst kat köşk odalarında ise bağdadi tekniğinin kullanıldığı örneklere rastlamak mümkündür.

Ahşap malzeme yapılarda kapı, pencere, tavan, döşeme, yüklük, gusülhane, pervaz ve çatı saçaklarında işlenmeden kullanılırken kimi  yapıların tavanlarında, merdiven korkuluklarında, kapılarında, çıkma pervazlarında, şerbetlik ve dolaplarında çeşitli süslemeler yapılarak kullanılmıştır.

Oda ocaklıkları yuvarlak kemerli sade yapıldığı gibi üst yapısı kemerli sığ bir niş ve alçı işi şerbetlikli olarak ta değerlendirilmiştir. Duvar yüzeyleri toprak ve alçı sıva üstüne çoğunlukla beyaz badanalıdır.

Parsel yapısına göre şekillenen avluya giriş, çift kanatlı ahşap kapılarla sağlanır. Yüksek duvarlarıyla dış dünyaya kapanan avluda zemin, toprak ya da taş kaplama olarak düzenlenmiş, yapıya uzak bir köşesi ocaklık olarak tanzim edilmiştir.

Yapı bütünü içerisinde dikkati çeken özeliklerden biriside, avlunun veya parselin bir sınırını oluşturacak biçimde, yapının birinci katındaki açık veya kapalı dış sofadan ulaşılan aynı zamanda avludaki ahşap bir merdivenle çıkılabilen yöresel adı “yazlık” veya “köşk” olan odalardır.

Orta sofalı, iç sofalı ve dış sofalı plan şemalarından birinin veya bir kaçının birlikte uygulandığı yapılarda birinci kattaki sofalar sokağa veya avluya çıkma yaparken bazı yapılarda ise sofanın iki yanında yer alan odalar çıkmalıdır.

Oda ve sofalarda gönyeli (üçgen) veya düz olarak yapılan çıkmalar doğrudan döşeme kirişleri ile taşınabildiği gibi ahşap konsollarla, payandalarla yada bağdadi konsollarla taşınabilmektedir 28. Yapılar kırma çatı üzeri alaturka kiremitle örtülüdür.

Geçmişten günümüze değişen ihtiyaçlar, bilinçsiz onarımlar, miras bölüşmesi gibi nedenlerle özgün dokusu yara alan evlerin bazıları da bakımsızlıktan dolayı yok olma tehdidi altındadır. Merkez haricinde kalan ilçe ve köylerde genel karakteristiğe uygun evler bulunduğu gibi farklı örneklere de rastlamak mümkündür. Korunan örnekler Ilgaz, Çerkeş ve Yapraklı ilçelerinde yoğunlaşmaktadır.

Ilgaz evleri dağ ikliminin gereği olarak genellikle çıkmasız ve düzdür, balkonlar dışa taşmadan üç tarafı kapalı olarak inşa edilmiştir. Yapraklı ve Kurşunlu ilçelerinde konutlar iç ve dış sofalı plan tipinde iki gurupta toplamak mümkündür. Çerkeş ilçesinde ise üst kat sofaları kısa bir çıkma yapan örnekler dışında taş ve tuğla duvarlı farklı bir yapıda koruma altına alınmıştır.

Eldivan, Saray köyde bulunan Paşa Konağı ile Korgun ilçe merkezinde bulunan Sipahi Konağı Cihannüma işlevi gören üst kat birimleri ile farklılık oluşturan başka yapılardır.

Çankırı kısa tarihi 

Çankırı’daki müzelerden, tabiat ve doğa parklarından bahsetmeden önce Çankırı’nın tarihini sizler için kısa bir şekilde özetledir.  Çankırı Anadolunun bereketli toprakları üzerinde kurulmuş bir şehirdir.

Çankırı’nın tarihine baktığımız zaman ise Paleolitik Döneme ait taştan yapılmış bazı aletler bulunmuştur. Paleolitik döneme ait eserlerin bulunması Çankırı’nın kültürel ve tarihsel olarak ne kadar eskiye dayandığının göstergesidir. Çankırı isminin kökenine de bakacak olursak Çankırı ismine tarihte ilk kez Bizans kaynaklarında “Gangra” olarak rastlıyoruz.

Çankırı tarihini hatta dünya tarihini değiştirecek arkeolojik yüzey çalışmaları, tarihi eserlere ve yapılara zarar vermemek için hassas bir şekilde devam etmektedir.

Çankırı’da Kalkolitik Döneme ait 5 yerleşim yeri bulunmuştur. Bulunan yerleşim yerleri ise;

Çankırı merkeze bağlı Balıbağı Köyü yakınlarındaki Sarıiçi Höyük, Eldivan İlçesi Elmalı köyü sınırları içerisindeki Fene Höyük. Orta ilçesi Salur Köyü içerisinde bulunan Salur Höyük. Korgun İlçesi Ildızım köyünde bulunan Yüce Höyük ve son olarak Ilgaz İlçesinde bulunan Musaköy Türbesi de bu yerleşim yerlerinden bir tanesidir.

Çankırı’nın tarihinde sadece Paleolitik Dönemi ya da Kalkolitik döneme ait eserler yoktur. Kaya Tuzunun Çankırı için günümüzde bile önemli olduğunu düşünürsek, Tunç Çağında Kaya Tuzunun önemi daha da fazladır. Geçmişte Anadolu’da yaşamış olan Hattiler ve Luviler’e ait yerleşim yeri izlerine Çankırı’da rastlayabilirsiniz.

Çankırı konumu ve yeraltı kaynaklarından dolayı Tunç Çağında bir ticaret merkezi haline gelmiştir. Ticareti yapılan yeraltı kaynaklarının başında ise Obsidyen, Çakmak Taşı ve Çankırı’nın vazgeçilmezi olan Kaya Tuzu gelmektedir.  Eski çağlardaki tuz hem insan sağlığı hem de hayvanların sağlığı için çok büyük bir öneme sahipti. Ayrıca yiyeceklerin korunması ve dericilikte kullanılmasıyla Çankırı’nın jeostratejik konumu çok çok önemli bir hale gelmiştir.

Arkeologlar ve Akademisyenler Çankırı’da tarihi dönemlerde bulunan bu zenginliğin tuz ile doğrudan bir ilişkisi olduğunu öne sürmektedir. Çankırı’da bulunan Sarıiçi Höyük ve Yapraklı Tuzdamınkaşı bu soruların hepsine cevap verecektir. Çankırı sınırları içerisinde günümüze kadar Tunç Çağı dönemine ait 36 yerleşim yeri bulunmuştur. Orta Çağ Tunç döneminde ise Çankırı’da Hitit Krallığına ait izlere rastlanmaktadır.

Anadolu ve Mezopotamya Uygarlıkları arasındaki etkileşimin izleri Çankırı’da net bir şekilde görülmektedir. Asur ve Hitit Krallığı arasında ilişkiler Çankırı’nın gelişimi önemli ölçüde etkilemiştir. Çankırı’da Orta Çağ Tunç dönemine ait 35 yerleşim yeri ve höyük keşfedilmiştir. Çankırı’da bulunan İnandık Köyünden bu döneme ait izlere rastlayabilirsiniz.

M.Ö 1500’lü yıllara yani Geç Tunç Çağına incelediğimizde ise Hitit Devletinin başkenti olan Hattuşa’nın önemi daha da artmaktadır. Devrez Vadisi Boyunca bulunan Hitit Krallığından kalan eserlere rastlayabilirsiniz. Çankırı’da Hitit Krallığına ait önemli eserler ise Batı Salman Höyük, Dumanlı Kalesi, Müslüman Kalesi ve Kanlıgöl Kalesidir. Çankırı’da Helenistik Döneme ait izlere rastlayabilirsiniz.

Çankırı ve Anadolu Bölgesinde Hitit Krallığı döneminin sona ermesiyle birlikte Helen izleri kendini göstermeye başlamıştır. Çankırı’da Roma Dönemine ve Helenistik Döneme ait 11 yerleşim yeri tespit edilmiştir. Bulunan yerleşim yerlerinden en önemlileri ise Gangra Kalesi yeni adıyla Çankırı Kalesi, Kimiatene şehri yeni adıyla Kurmalar Antik Yerleşimi ve Antoniopolis (Aydınlar Köyü). Ayrıca 66-67 yılları arasında yapılan çalışmalarda Helen Dönemine ait yeni eserler bulunmuştur ve bu eserlerin ortaya çıkartılıp korunması için çalışmalar günümüzde de devam etmektedir.

Yakın tarihe doğru yaklaştıkça Çankırı’da Bizans dönemine ait izlere rastlıyoruz. Çankırı her dönem olduğu gibi zengin yeraltı kaynakları ve jeostratejik konumu nedeniyle Bizans için çok önemli bir şehir olmuştur. Çankırı Bizans Döneminde Paflagonya eyaletinin başkenti olmuştur. Çankırı’da Bizans dönemine ait 66 yerleşim yeri, 20 Kaya Yerleşkesi, 11 tane de kale vardır. Çankırı’da bulunan kalelerin özelliği ise ulaşım olarak çok zor olmasıyla Çankırı’nın savunmasına önemli katkılar yapmıştır.

Çankırı’da Türk Hakimiyeti başladıktan sonra şehrin neredeyse her yerinde Türk Kültürüne ait izlerler karşılaşabilirsiniz. Osmanlı Döneminde de Çankırı tarım arazileri ve yeraltı kaynakları nedeniyle çok önemli bir şehirdir. Osmanlı Dönemine ait eserlere geçmeden önce Selçuklu Dönemine ait Taş Mescitten bahsetmek gerekebilir.

Çankırı’da Selçuklu dönemine ait bir diğer eser ise İmaret Cami’dir. Camide yapılan restorasyonlar çalışmaları ile bugün varlığını sürdürmektedir. Osmanlı Döneminde ise Paşa Sultan Camii, Dördüncü Murat Hamamı, Örenköy Camii,  Fethiye Türbesi ve Kütüphanesi Çankırı’da bulunan önemli tarihi eserlerdendir.

Paylaşın

Çanakkale Kemallı Köyü Tarihi Hamamı!

Hamamlar, toplumların kişisel temizlik ve arınma ihtiyaçlarını karşılamakla beraber, sosyal faaliyetlerin bir bölümün gerçekleştirdiği mekanlar olması sebebiyle de önemli yapılardır. 

Mimari kurgu ve ısıtma sitemleri bakımından temel olarak benzerlikler gösteren hamamlar, iç mekan tasarımları ve yapıldığı dönemin üslup özelliklerini taşıyan süslemeleri ile birbirinden ayrılırlar.

Çanakkale’ye yolu düşen herkesin mutlaka gitmesi gereken yerlerden biride Kemallı Köyü Tarihi Hamamı’dır.

Ezine ilçesine bağlı Kemallı Köyü’nde bulunan tarihi hamam 1382 yılında inşa edilmiştir.Küçük boyutlu bir yapı olan hamamın 1 adet soğukluk,1 adet ılıklık ve 2 adet de halvet mekanları olmak üzere moloz taş ve tuğladan inşa edilmiştir.

Doğu yönündeki sokağa bakan mermer söveli kapıdan soğukluğa girilmektedir. Diğer mekanlardan daha büyük olan bu kısım kare planlı ve üzeri kubbelidir. Kubbeye geçiş prizmatik Türk üçgeni ile sağlamlanmıştır. Kuzey duvarında soyunma dolabı nişleri vardır. Batı duvarındaki kemerli girişten ılıklık mekanına geçilmektedir. Ilıklığın güney yönünde halvet bölümleri bulunur. Ilıklık ve halvet mekanlarının üzeri de kubbelidir. Aydınlatma kubbelerdeki cam fanuslarla yapılmaktadır.

Hamam duvarları moloz taşla, kısmen tuğla ile inşa edilmiştir. Taş duvar bir sıra tuğla dizisi ile sonlandırılmıştır. Üst örtünün tamamı ve duvar yüzeylerinin bir kısmı sıvalıdır. Çini, kalemişi ve benzeri süsleme unsuru bulunmamaktadır.

Giriş kapısı üzerindeki mermer üzerine yapılmış kitabede uzun süre harap ve atıl kalan yapının 1948 yılında köy halkı tarafından onarıldığı belirtilmiştir. Bu onarımda zemin döşemesi mozaik görünümlü fayans ile kaplanmış, duvar yüzeyleri ve üst örtüsü çimentolu sıva ile sıvanmıştır. Bu müdahalelere rağmen yapının özgün planı muhafaza edilmiştir. Günümüzde hizmet verecek durumda olmayan yapı, köyün ortak kullanım malzemelerinin konulduğu depo durumundadır.

Vakıflar Genel Müdürlüğü adına kayıtlı durumda olan tarihi hamam 17 Temmuz 2016 tarihinde 3139 sayılı karar ile Çanakkale Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu tarafından “1. Derecede Anıtsal Mimarlık Örneği Yapı” olarak tescillenmiştir.

Çanakkale kısa tarihi

Asya ile Avrupa kıtaları arasında bir köprü konumundaki Çanakkale, insanlığın yerleşik hayata geçtiği dönemden, tarihi çağların başlangıcına kadar, önemli kültürlere ev sahipliği yapmıştır. Binyıllar boyunca farklı toplumların egemenliğinde kalmış olması, mimarisinde ve günlük yaşamda oluşturduğu çok renkli mirasın farklı izlerini göstermektedir.

İnsanların yerleşik hayata geçerek, hayvancılık ve tarım yaptıkları Neolitik Dönem (M.Ö. 8000-5500) insanlık tarihi açısından Neolitik Devrim olarak adlandırılır. Bu döneme ait köy yerleşimlerin varlığı Anadolu’nun her bölgesinde olduğu gibi, Çanakkale’de de bilinmektedir. Bunlardan en önemlisi Ayvacık İlçesi Bademli Köy yakınlarında yüksek doğal bir tepe üzerinde yer alan Coşkuntepe’dir.

Burada yaklaşık olarak M.Ö. 6000 yıllarında yaşamlarını özellikle balıkçılık ve hayvancılıktan kazanan bir halkın var olduğunu ortaya koymuştur. Aynı tarihlerde Gelibolu Yarımadasında Karaağaçtepe ve Hamaylıtarla mevkileri ve Gökçeada’da Uğurlu/Zeytinli mevkiinde M.Ö. 6000 tarihli ilk köy yerleşimlerinin varlığı bilinmektedir.

Kalkolitik dönemi temsil eden yerleşimler yaklaşık olarak M.Ö. 5000 civarında iskan gören Kumtepe, Beşik-Sivritepe ve Gülpınar’dır.

Yaklaşık olarak M.Ö. 3000 ve 1200 yılları arasını kapsayan Tunç Çağı, Çanakkale bölgesinde en iyi Troia yerleşimi ile temsil edilmektedir. Üst üste on ayrı yerleşim katının oluşturduğu bir höyük görünümündedir. Troia, Ege Denizini Marmara ve Karadeniz dünyasına bağlayan önemli bir noktada yer almaktadır.

Schliemann tarafından bulunan ve uzun yıllar efsanevi Troia Kralı Priamos’un hazinesi olarak bilinen altın buluntuların aslında daha önceki bin yılda Troia II de ortaya çıkan soylu sınıfa ait olduğu anlaşılmıştır. Yaklaşık beş metreye varan sağlam sur duvarlarına sahip bir yerleşim olması Troia’nın ne kadar güçlü bir Tunç Çağı yerleşimi olduğunu doğrulamaktadır.

Troia’da ele geçen ve yaklaşık M.Ö. 1200 tarihli mühür üzerindeki Hint-Avrupa dilinin Anadolu grubuna ait olan Luwi dilindeki yazıt, Çanakkale bölgesinde bilinen ilk yazı örneği olarak kabul edilebilir. Hitit çivi yazılı belgelerinde bahsedilen Wilusa’nın Troia kentini veya Troas bölgesini nitelediği bilinmektedir.

Çanakkale’de Troia dışında çok sayıda Tunç Çağı yerleşimi daha bulunmaktadır. Bunlara örnek olarak Kumtepe, Hanay Tepe, Beşiktepe, Larissa, Tuzla ve Külahlı verilebilir. Çanakkale’nin doğu kesimlerinde Çan, Biga, Bayramiç ve Yenice civarında da Tunç Çağı yerleşimlerinin varlığı bilinmektedir. (Örneğin Pekmezli, Üyücükler, İkizce gibi)

Hitit İmparatorluğu’nun 1190 yıllarında son bulmasıyla Tunç Çağı yerini Demir Çağ’a bırakır ki, bu dönemde Anadolu’da birtakım yerli Anadolu halkları egemenlik sürerler. Bunlardan birisi de sonraları Çanakkale bölgesini de egemenlikleri altına alacak olan Lydia Krallığıdır. M.Ö. 1200 civarında Çanakkale Bölgesi’nde Troia Savaşları’nın başlaması ile Akhalar bölgeye gelmiştir.

M.Ö. 750-550 yılları arasındaki ikiyüz yıllık bir Hellen kolonizasyonu sonunda, çoğu deniz kıyısında olmak üzere bölgede Hellen ticaret kolonisi olarak çok sayıda şehir kurulmuştur. Miletoslular tarafından kurulan Parion, Priapos, Abydos; Aioller tarafından kurulan Sestos, Assos, Dardanos, İonlar tarafından kurulan Hamaksitos; Kolophonlu’lar tarafından kurulan Lampsakos bu koloni şehirlerinden bazılarıdır.

Çanakkale Bölgesi’nde M.Ö. 7. yüz yılın ilk yarısından itibaren ise Lidya Devleti’nin bir hakimiyet kurduğunu görürüz. Öyle ki, bu dönemde koloni kentleri Lidya kralının izni alınarak kurulmuştur. M.Ö. 6. yüz yılın ortalarına doğru ise Atina, Persler ile yapmış olduğu Salamis savaşını kazandıktan sonra, yönünü bu bölgeye çevirmiştir.

Çanakkale Bölgesi M.Ö. 6. yüzyıl ortalarında Pers egemenliğini tanımıştır. İki büyük Pers imparatoru olan Dareios ve Kserkses ise, Troas Bölgesini daima Avrupa’ya ulaşmak için bir kilit noktası olarak görmüşlerdir. Herodotos’a göre Hellespontos üzerinde Asya’dan Avrupa’ya geçmek için, ilk köprüyü yapan Pers imparatoru Kserkses olmuştur.

M.Ö. 4.yüzyıl başlarına gelindiğinde ise, bazı Troas kentleri Pers egemenliğine karşı ortak bir isyana girişmişlerdir. 387 yılında imzalanan Antialkides Barışı ile Perslere tamamen teslim olmuşlardır.

M.Ö. 334 yılında Makedonya kralı Büyük İskender, Perslere karşı büyük bir harekat başlatmış ve Çanakkale Boğazı’nı geçerek Troas Bölgesi’ne gelmiştir. Burada bugünkü Karabiga yakınlarında Koçabaş Çayı kıyısında ünlü Granikos Meydan Savaşı’nda Pers ordusunu yenilgiye uğratarak bölgedeki Pers egemenliğine son vermiştir.

Büyük İskender’in ani ölümü üzerine generallerinden biri olan Antigonos M.Ö. 323 sonrasında Çanakkale bölgesini yönetimi altına almıştır. Bölgedeki fazla nüfusa sahip olmayan, küçük, güçsüz ve dağınık halde bulunan kentler bir araya getirilerek Antigoneia (AleksandriaTroas) adı altında büyük bir kent kurulmuştur. Ancak Çanakkale bölgesinin yönetimi İpsos Savaşı’ndan (M.Ö. 301) sonra tekrar değişmiş, yönetim doğudaki Antigonos’tan batıdaki Lysimakhos’un eline geçmiştir.

M.Ö. 3. yüz yılın başlarında Balkanlar’da ekonomik zorluklar içinde kalmış olan Galatlar, M.Ö. 280 yılında Çanakkale Boğazını’nı geçerek bölgeye egemen olmuşlardır. Burada fazla kalamayarak doğuya yönelmişlerdir. Aynı dönemlerde Bergama Krallığı’da kurulmuştur.

Bölge ise M.Ö. 280-188 yılları arasında Seleukos Krallığı’na bağlanmıştır. M.Ö. 190 yılında Romalılar ile Seleukos kralı III. Antiokhos arasında Magnesia’da yapılan savaştan sonra, savaşın galibi Romalılar bölgeyi bu başarının kazanılmasında kendilerine yardımcı olan Bergama kralı II. Eumenes’e (M.Ö. 197-150) vermişlerdir.

Çanakkale Bölgesi Bergama Kralı III. Attalos’un krallığını M.Ö.133 yılında bir vasiyetname ile Roma İmparatorluğu’na bırakması üzerine Roma eyalet sistemi içerisine alınmış ve Asia eyaletine bağlanmıştır.

Roma İmparatorluğunun 395 yılında ikiye ayrılmasından sonra Çanakkale bölgesi Doğu Roma İmparatorluğu’nun hakimiyeti altında yönetilmiştir. İmparator Justinian, Sestos’da boğazın geçişini kontrol altında tutmak için bir kale inşa ettirmiştir.

Bölgede Türklerin görünmesi Doğu Roma imparatorluğu dönemine rastlamaktadır. 14. yüzyıl başlarında Anadolu Selçuklu Devleti yıkılınca Ege kıyılarına kadar uzanmışlar ve Çanakkale yöresine de yerleşmeye başlamışlardır. Türklerin bölgede askeri güç olarak tekrar görülmesi 1095’de Çaka beyin Nara Burnu önlerine kadar ilerlemesi ile başlamıştır.

1097’de haçlıların İznik’i alması ile Anadolu içlerine çekilen Anadolu Selçukluları, haçlıların çekilmesinden sonra üst üste akınlar düzenleyerek kaybettikleri yerleri geri alarak, Çanakkale yöresine kadar ilerlemişlerdir. Beylikler döneminde de Karesi Beyliği sınırlarını Çanakkale’ye doğru genişletmiştir.

Çanakkale boğazında Türk hakimiyeti Osmanlılar zamanında oluşmuştur. 1345’te Karesi Beyliği topraklarının büyük bölümünü Osmanlılar kendi topraklarına kattılarsa da Çanakkale Boğazı üzerindeki hakimiyeti 1354 yılında Süleyman Paşanın Gelibolu Kalesi’ni fethi ile gerçekleşmiştir. Ardından da 1356’da Gelibolu’dan sonra Tekirdağ’a kadar Rumeli kıyıları fethedilmiştir.

I.Murad döneminde Anadolu kıyılarının tamamı Osmanlı hakimiyetine geçmiş, fakat Boğaz’ın tamamen kontrolü Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethinden sonra, Boğaz’ın en dar yerine 1462’de inşa ettirdiği kalelerden sonra gerçekleşmiştir. Boğaz bundan sonra, hem İstanbul’un savunmasını üstlenmiş hem de Karadeniz –Akdeniz geçişi ile ilgili hakimiyet planlarının kilidini teşkil ederek sürekli askeri önemini korumuştur…

Paylaşın