Mardin: Midyat, Devlet Konukevi

Devlet Konukevi; Mardin’in Midyat İlçesi, Akçakaya Mahallesi sınırları içerisinde yer almaktadır. Şehir içi ulaşım araçlarıyla ulaşım mümkündür. 

Midyat Konukevi üç katlı bir evdir. Midyat Kaymakamlığı tarafından satın alınmıştır. En alt kat anakayanın oyulması ile elde edilmiş bir oda ve onun ön-bitişiğine eklenmiş bir bölümden oluşmaktadır. İkinci katta geniş bir teras ile üç oda bulunmaktadır.

Bu odalar L şeklinde dizilmiştir. Üçüncü katta ise yine geniş bir teras ve iki oda bulunmaktadır. Bu iki odanın arasında bulunan koridordan yukarıya dar ve tunelimsi bir merdivenle üçüncü kata çıkılmaktadır. Bu kata çıkıldığında yine geniş bir teras vardır. Fakat burdaki teras odaların önünde-güneyinde değil batı-yan tarafındadır. Bu tek odanın giriş kapısının bulunduğu koridorda küçük bir cumba vardır.

Bu kattan odanın damına çıkılabilmektedir. Dama çıkıldığında binanın yapıldığı tepenin yüksekliği ve binanın üçkatlı oluşu nedeniyle tüm Midyat görülmektedir. Konukevinin aclusunda bulunan ve mutfak amacıyla kullanılan yapının içinde su kuyusu da bulunmaktadır. Konukevi dizilerde mekan olarak kullanılmasıyla da bilinmektedir.

Paylaşın

Mardin: Kasımiye Medresesi

Kasımiye Medresesi; Mardin’in Artuklu İlçesi, Cumhuriyet Mahallesi sınırları içerisinde yer almaktadır. Şehir içi ulaşım araçlarıyla ulaşım mümkündür. 

Artuklular döneminde yapımına başlanan medresenin inşası Timur dönemindeki Moğol saldırıları nedeniyle yarım kalmış, 15. yüzyılın sonlarında Akkoyunlu sultanı Kasım ibn Cihangir döneminde tamamlanmıştır.

Medrese, eğitim verdiği dönemde bölgenin en önemli eğitim merkezlerindendi. 16. yüzyılda Mardin’de en fazla maddi kaynağa sahip medrese olduğu bilinmektedir. I. Dünya Savaşı sırasında kapanmıştır. İki mescide, bir türbe ve bir çeşmeye de ev sahipliği yapmaktadır.

Bina Artuklu dönemi mimarisiyle inşa edilmiştir. İki katlı olan medrese, tek bir avlu etrafında yapılmıştır. Yapının güney cephesi ovaya bakar. Binanın giriş kapısı bu cephede bulunur.

Kapı çeşitli işlemelerle süslüdür; ama bunların bir kısmı tahrip olmuştur. Binanın batısında ise Şafiiler tarafından kullanılan bir mescit mevcuttur. Dikdörtgen biçimli bu mescit, kubbeli bir yapıdır. Sünnilerin kullandığı mescit binanın doğusunda bulunur.

Bu mescit Şafiilerin kullandığından biraz daha küçüktür. Yapının kuzeyindeyse çeşme yer alır. Binada toplam yirmi üç medrese odası bulunur. Bunların on biri alt katta, on ikisi üst kattadır.

Paylaşın

Mardin: Midyat, Beyazsu

Beyazsu; Mardin’in Midyat İlçesi’nin yaklaşık 15-20 kilometre güneyinde ve Nusaybin İlçesi’nin yaklaşık 20-25 kilometre kuzeyinde iki ilçeyi birbirine bağlayan kara yolunun üzerinde yer almaktadır. Şehir içi ulaşım araçlarıyla ulaşım mümkündür. 

Midyat’ın güneyinde kalan plato ve tepelerin eteğinden kaynağını alan Beyazsu Deresi bir vadi içerisinde Nusaybin’e doğru akar. Beyazsu, Mardin’in kurak ve ağaçsız coğrafyasında, serin ve berrak suyu, yöreye özgü ağaçları ve yeşilliği ile vaha gibidir. Mardin ve diğer ilçelerin içme suyu da Beyazsu kaynağından temin edilmektedir.

Dört mevsim boyunca Mardin’in su gereksinimini karşılayan Beyazsu, yaz aylarında dinlenme ve yeme-içme alanı olarak bölge halkının ikinci bir gereksinimine daha yanıt vermektedir.

Beyazsu Irmağı üzerinde kurulu balıkçı lokantaları gelen ziyaretçilere Beyazsu’dan avlamış oldukları balıkları sunar. Geleneksel tahtlar şeklinde yapılmış masaları ve şark köşesi tarzında derenin üzerine kurulmuş oturma yerleri ile balıkçı lokantaları yöreye özgü bir görünüm sergilerler.

Paylaşın

Mimarlık harikası ‘Deyrulzafaran Manastırı’

Deyrulzafaran Manastırı; Mardin’in Artuklu İlçesi, Eskikale Mahallesi, Deyrulzafaran Yolu üzerinde yer almaktadır. Şehir içi ulaşım araçlarıyla ulaşım mümkündür. 

Deyrulzafaran Manastırı, Mardin’in 4 kilometre doğusunda, Mardin Ovasına hakim bir noktadadır. Üç kattan oluşan Manastır 5’inci yüzyıldan başlayarak farklı zamanlarda yapılan eklentilerle bugünkü haline 18’inci yüzyılda kavuşmuştur.

Manastır, MÖ Güneş Tapınağı, daha sonra da Romalılar tarafından kale olarak kullanılan bir kompleks üzerine inşa edildi. Romalılar bölgeden çekilince Aziz Şleymun bazı azizlerin kemiklerini buraya getirterek kaleyi manastıra çevirdi.

Bu nedenle Manastır, önceleri Mor Şleymun Manastırı olarak biliniyordu. Mardin ve Kefertüth Metropoliti Aziz Hananyo’nun 793 yılından başlayarak büyük bir tadilat yapmasından sonra Manastır onun adıyla, Mor Hananyo Manastırı olarak bilindi.

15. yüzyıldan sonra da Manastır’ın etrafında yetişen zafaran (safran) bitkisinden dolayı Manastır, Deyrulzafaran (Safran Manastırı) adı ile anılmaya başlandı.

Kubbeleri, kemerli sütunları, ahşap el işlemeleri, iç ve dış mekanlardaki taş nakışları ile insanın ilgisini çeken Deyrulzafaran Manastırı, uzun tarihi boyunca Süryani Kilisesi’nin dini eğitim merkezlerinden biriydi.

Bölgeye ilk matbaayı getiren kişi de yine bu Manastır’da patriklik yapan ve 1895’te vefat eden 4. Petrus’tur. 1874 yılında İngiltere’ye yaptığı bir ziyaret sırasında satın aldığı matbaayı 1876 yılında manastıra getirtti.

Matbaada 1969 yılına kadar başta Süryanice olmak üzere Arapça, Osmanlıca ve Türkçe kitaplar ile 1953’e kadar Öz Hikmet adında aylık bir dergi basılıyordu.

Matbaadan geriye kalan parçaların bir kısmı manastırda diğer bir kısmı da Mardin’deki Kırklar Kilisesi’nde sergilenmektedir. Manastır bugün de Süryani Kilisesi’nin önemli dini merkezlerinden biridir.

Mardin Metropoliti’nin ikametgahı olan Deyrulzafaran Manastırı, dünyanın dört bir yanına dağılmış Süryaniler tarafından dua ve bereket almak için ziyaret edilir. Yine binlerce yerli ve yabancı turist, kısa veya uzun bir yol kat ederek manastırı ziyaret etmektedirler.

Paylaşın

Mardin: Mor Gabriel Manastırı

Mor Gabriel Manastırı; Mardin’in Midyat İlçesi, Güngören Köyü sınırları içerisinde yer almaktadır. Şehir içi ulaşım araçlarıyla ulaşım mümkündür.

Manastır, Süryani Kadim Cemaati’nin ünlü ve büyük yapıtlarından biridir. Meşe ağaçları ile kaplı yüksekçe bir tepede yapılmıştır. Manastırın temelleri Mor Şmuel ile Mor Şemun tarafından 397 yılında atılmış ve yapı kısa sürede tamamlanmıştır. Değişik tarihlerde içine ve dışına ekler yapılmıştır.

615 ve 1049’da Metropolitlik Merkezi olan manastırda, Kral Arcadius (395-408) zamanında Mor Şemun tarafından barınma ve dua yerleri yapılmıştır. Kral Theodosius (408-450) çağında lahitlerin konacağı abide evi, Meryem Ana Kilisesi, Resuller Kilisesi, Kırkşehit Kilisesi, Mor Şmuel Mabedi, kral kızı Theodora’nın Mor Şmuel tarafından iyileştirilmesi nedeniyle Theodora Kubbesi, Mor Şlemun Mabedi yapılmıştır.

Mor Gabriel Manastırı, Yunanistan Athos Dağı’nda kurulu herhangi bir manastırdan en az 400 yıl daha eskidir. Filistindeki Mor Saba Manastırı’ndan yaklaşık 80 yıl, Mısır Sinai bölgesindeki Mort Katherina Manastırı’ndan da bir buçuk asır öncedir.

Manastır, tarihsel süreçte dönem dönem farklı isimlerle anılmıştır. İlk dönemlerinde, kurucuların isimlerine izafeten Mor Şmuel ve Mor Şemun Manastırı olarak tanınmıştır. “Rahiplerin Meskeni” anlamına gelen ve Süryanice’de “Dayro d’Umro” isminden türetilen Deyr-el Umur ve bu ifadenin Türkçe uyarlamasıyla “Deyrulumur” ismiyle de bilinmektedir.

Aynı zamanda Kartmin bugünkü Yayvantepe Köyü’ne yakınlığı nedeniyle “Kartmin Manastırı” ismiyle de karşımıza çıkmaktadır. Bugün de kullanılan “Mor Gabriel Manastırı” adlandırması, Turabdin Metropoliti Mor Gabriel’in (634-668) adından gelmektedir.

 

Paylaşın

Mardin: Dara Antik Kenti

Dara Antik Kenti; Mardin’in Artuklu İlçesi, Oğuz Köyü sınırları içerisinde yer almaktadır. Şehir içi ulaşım araçlarıyla ulaşım mümkündür. 

Tarihte Yukarı Mezopotamya’nın en önemli yerleşim yerlerinden birisi olan Dara, İmparator Anastasius’un (491-518) girişimleriyle 505 yılında, Doğu Roma İmparatorluğu’nun doğu sınırını Sasanilere karşı korumak için askeri amaçlı bir garnizon kenti olarak kurulmuştur.

Kaya içine oyulan yapılardan oluşan ve geniş bir alana yayılan Dara Antik Kenti’nin çevresi 4 kilometrelik bir surla korunmuştur. İç kale, kentin kuzeyinde ve 50 metre yüksekliğindeki tepenin üst düzlüğüne kurulmuştur.

Kent içinde kilise, saray, çarşı, zindan, tophane ve su bendi kalıntıları halen görülebilmektedir. Ayrıca köyün etrafında tarihleri Geç Roma Dönemi’ne kadar giden mağara evlere rastlanmaktadır.

Paylaşın

Sümbülzade Vehbi Efendi Kimdir? Hayatı, Eserleri

Doğum tarihi tam olarak bilinmeyen Sümbülzade Vehbi Efendinin ölüm tarihi 1809’dur. Babası Sümbülzade ailesinden Raşid Efendi. Maraşta doğdu. İsminin konulmasına sebeb bir rivayet şöyledir: Doğduğu zaman babası Halep’te şair Seyyid Vehbî’nin yanındadır. Doğum haberi gelmiştir. Bunun üzerine şairin teklifi ile taşıdığı mahlas yeni doğan yavruya verilmiştir. Seyyid Vehbî ise Halep’te Nâiplik yapmaktadır.

Sümbülzade önce Maraş’ta okur. İlmiyye mesleğine girer, iyi bir tahsil görür. İlmini ilerletmek için İstanbul’a gider. Burada müderris olur. Kadılık vazifesi ile Rumeliye gönderilir. Uzun müddet Eflak ve Buğdan da görev yapar, İstanbul’a döner. Sultan III. Mustafa zamanında kendisine Hâceganlık tevdi edilir. Sultan I. Abdülhamid zamanında İran’a elçi gönderilir. Dönüşte Türk-İran hadiselerinde suçlu gördüğü Bağdad valisi Ömer Paşa ile araları açılır. Ömer Paşa atik davranır. Sünbülzadeyi Padişaha şikayet eder. Uygunsuz hareketlerini duyurur. Padişah idâmını emreder. Şair idamdan kurtulur fakat işsiz kalır. Daha sonra yeniden Sadrazam Halil Hamid Paşa tarafından kadılık görevine verilir. Rodos, Silistre, Eski Zağra kadılıklarında bulunur.

III. Selim zamanı da dahil Sümbülzade kadılıklarda bulunur. Ancak hayatı boyunca kadına ve eğlenceye düşkünlüğü sebebiyle sürekli başı ağrıya girer. Sümbülzade hayatı içinde müderris, kadılık, şairlik vs gibi çok şey yapar. Payı-ı tahtta tutunmasının bir sebebi şairliğidir. Şiirdeki mahareti onun birçok devlet görevine atanmasına yol açmıştır. Hâceganlık tevcihine sebeb olmuştur. Bu sıfat onun üstünde yedi sene kalmıştır.

İyi derecede Farsça bilmesi onun İran’a elçi olarak gönderilmesine vesîle oldu. Gitti, gezdi. Buna bağlı bağdad macerası yaşadı. Hakkında idam kararı çıktı. Bağdad’tan kaçtı. İstanbulu buldu. Padişaha yazdığı “Tannane” adlı kasidesiyle afvolundu. Böyle bir sıkıntıyı işrete düşkünlüğünün şikayeti sebebiyle yaşadı. “Tuhfe-i Vehbi”yi işsizlikten kendisini kurtaran Halil Hamid Paşa’nın çocukları için yazdı. Rodos’tayken de işrete düşkünlüğü sebebiyle sıkıntıda kaldı. Fakat Gazi Giray meselesinde gösterdiği dirâyet sebebiyle yerini korudu. Hatta daha sonra Balkanlarda uzun yıllar hizmet etti. Şiirde şair Sürûri ile sürekli takıştı. O onu, o da onu hicvetti. Sümbülzadenin en saltanatlı dönemi III. Selim’in padişahlığı dönemi oldu. Divanını ona takdim etti. O da onu her zaman ihsanlara boğdu. Sürekli görevde tuttu. Onun döneminde en son Bolu kadılığı yaptı. Sonra İstanbul da inzivâya çekildi. Bir mahareti de çeşme vs gibi şeyler için şiirler yazmak, tarih düşürmekti.

Ömrünün kalan kısmını da elinden geldiği kadar zevkle geçirdi. Nikristen iki yıl muztarip yattı. 90 yaşını aşmış olduğu halde 29 Nisan 1809 tarihinde vefat etti. Mezarının yeri tam olarak belli değildir. İhtilaflıdır. Vehbi döneminin “Sultanüş şuara”sıdır. Belki bir Nâbi bir Nedim kadar büyük şair değildir ama yine de büyük şairdir. Bir dîvan şairidir. Dîvan şiirine teknik yönden birçok şey kazandırmıştır. Vehbî şiirde geçmişi aşamamakla beraber günü korumuş ve seviyeyi tutturmuştur. Bir Nedîme nazîre yapabilmiştir. Şiire bilgisini katarak boşluklarını doldurmuştur.

Vehbi şiirinde mahalli dili kullanmıştır. Kimilerine göre o bir Nâbi devamıdır, kimilerine göre de “Sâbit”ın devamıdır. Kendi ifadesine bakılırsa o bir Sâbit devamıdır. Zaten Sâbit’e de nazire yapmıştır. Vehbi şiirine işrete olan düşkünlüğünü de girdirmiştir. Velhasıl Vehbi lisana hakim, asrını doldurmuş, çok iyi nazire yapabilen, şiirin teknik yönüne vakıf büyük bir şairdir.

Eserleri:

1- Divan (1837): Başında arapça kasideleri ile farsça divançesi yer alan bu eseri gayet hacimlidir. İçinde Türkçe şiirler de vardır. III. Selim’e sunulmuştur. Mısır Bulakta basılmıştır.

2- Lutfiyye-i Vehbî (1837): Oğlu Lutfullah için hayatta nasıl hareket etmesi lâzım geldiğini göstermek için yazdığı bir kitaptır. Kitap manzumdur. İçinde ahlâkî değerler işlenmiştir. Devrin sanatları ve diğer ictimâi konular işlenmiştir. Eser Nâbi’nin “Hayriyye”sine nazire yazılmıştır. Muhtelif tab’ları vardır. Türkçe basımını Süreyya Ali Beyzâdeoğlu yapmıştır.

3- Tuhfe-i Vehbi: Manzum bir Farsça lüğattir. Ondan sonra yakın tarihe kadar kitap talebe kitabı olmuştur. Farsça kelimelerin Türkçe karşılığı ile rahat öğrenilmesi amaçlanmıştır. Otuzun üzerinde baskısı vardır, şerhi de yapılmıştır. Üstüne şerh atılmıştır.

4- Nuhbe-i Vehbi: Arapça Türkçe manzum bir lüğattir. Yine çok sayıda baskısı yapılmıştır.

5- Şevk ‘engîz (1837): Ten hazlarıyla kadın ve erkek güzelliği üzerinde bir zenperest ile bir mahbubperest arasında cereyan eden bir münâzaradır. Sonunda mahbubperest kazanır. 779 beyit olup basılmıştır.

6- Münşeat: Eser bir yangın sonu yok olmuştur. Ancak içinden bazı parçalara başka eserlerde raslanmıştır.

Paylaşın

Rasim Özdenören Kimdir? Hayatı, Eserleri

1940 yılında Kahramanmaraş’ta dünyaya gelen yazar Rasim Özdenören, İlkokula Maraş’ta başladı ise de babasının görevi gereği Malatya’da, ortaokulu Tunceli’de tamamladı. Liseyi Maraş’ta okurken mahalli gazetelerde ve okul dergisi olan Hamle’de hikayeler yazdı.

İlk hikayeleri; Varlık, Akarsu, Türk Sanatı ve Arayış gibi dergilerde yayınlandı. İ.Ü. İktisat Fakültesi Gazetecilik Enstitüsünü ve İ.Ü. Hukuk Fakültesini bitirdi. Bu yıllarda Sezai Karakoç’la tanıştı. Bu tanışıklık sanat hayatı ve düşünce dünyasının şekillenmesinde etkili oldu. Devlet Planlama Teşkilatına uzman yardımcısı olarak girdi. Yüksek lisansını Amerika’da yaptı. Bir süre Kültür Bakanlığı Bakanlık Müşaviri olarak görev yaptı ise de askerlik sonrası yeniden DPT’ye girdi.

Yeni İstiklal Gazetesinin sanat sayfasını yönetti. A.Gaffar Taşkın imzası ile köşe yazarlığı yaptı. İlk kitabı Hastalar ve Işıklar’ı 1967’de yayınladı.  Çok Sesli Bir Ölüm (1984) ve Çözülme (1973) adlı hikayeleri Tv filmi yapıldı. Prag’da yapılan Uluslar arası TV Filmleri Yarışmasında Jüri Özel Ödülü’nü kazandı.  Bir süre hikayeye ara vererek özellikle 1983’den itibaren düz yazıya yöneldi. D.P.T. Genel Sekreteri olarak görev yapmakta iken 2005’te emekli olduYeni Şafak gazetesinde köşe yazarlığı yaptı.

Eserleri; Hastalar ve Işıklar (1967), Çözülme (1973), Çok Sesli Bir Ölüm (1974), Çarpılmışlar (1977), İki Dünya (1977), Gül Yetiştiren Adam (1979), Denize Açılan Kapı (1983), Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler (1985), Yaşadığımız Günler (1985), Ruhun Malzemeleri (1986), Yeniden İnanmak (1987), Çapraz İlişkiler (1987), Yumurtayı Hangi Ucundan Kırmalı (1987), Müslümanca Yaşamak (1988), Red Yazıları (1988), Yeni Dünya Düzeninin Sefaleti (1996), Ben ve Hayat ve Ölüm (1997), İpin Ucu (1997), Acemi Yolcu (1997), Kent İlişkileri (1998), Yüzler (1999), Köpekçe Düşünceler (1999), Kuyu (1999), Hışırtı (2000), Ansızın Yola Çıkmak (2000), Eşikde Duran İnsan (2000), Toz (2002), Yazı İmge ve Gerçeklik (2002), Aşkın Diyalektiği (2003), Düşünsel Duruş (2005)’dur.

Paylaşın

Nuri Pakdil Kimdir? Hayatı, Eserleri

1934 yılında Kahramanmaraş’ta dünyaya gelen yazar ve şair Nuri Pakdil (Takma adı: Ebubekir Sonumut), 2019 yılında yaşamını yitirmiştir. 

Nuri Pakdil, Liseyi Kahramanmaraş’ta okudu. Bu yıllarda edebiyata büyük ilgi duyan Pakdil, okul yayın organı olarak Hamle dergisini çıkarttı. Yükseköğrenimini İ.Ü. Hukuk Fakültesinde tamamladı.

Hukuk müşavirliği ve DPT’de uzman olarak görev yaptı. İlk şiir ve denemeleri Maraş’ta yayınlanan Demokrasiye Hizmet ve kendisinin çıkardığı Hamle dergisinde yayınlandı. Yeni İstiklâl gazetesinde sanat sayfası düzenledi. Üniversite yıllarında Necip Fazıl, Sezai Karakoç gibi sanatçı, edebiyatçı ve düşünürlerle yakın ilişkiler kurdu. 1969’da Ankara’da yayınlamaya başladığı Edebiyat dergisi etrafında genç şair ve yazarları topladı ve çok sayıda yeni şair ve yazarın yetişmesini sağladı.

Edebiyat dergisinde yayınladığı deneme, oyun ve eleştiri türündeki yazılarıyla tanındı. Sanat anlayışı ve fikir cephesi, döneminin genç ediplerini etkiledi, kurmuş olduğu Edebiyat Dergisi Yayınlarıyla(1972) da kendisinin ve Edebiyat Dergisi yazarlarının eserlerini yayınladı.

Şiirleri: Sükût Suretinde (1997), Ahid Kulesi (1997), Osmanlı Simitçiler Kaside (1999) Denemeleri: Biat (I, 1973; II, 1977; III, 1981), Bağlanma (1979), Bir Yazarın Notları (I, II, 1980; III, 1981; IV. 1982), Edebiyat Kulesi (1984), Arap Saati (1997), Derviş Hüneri (1997), Klas Duruş (1997), Otel Gören Defterler I-Çarpışan Sesler (1999), Otel Gören Defterler 2-Yazının Epik Resmi Çekildiği Sırada (2000), Otel Gören Defterler 3-BüyükSorgu (2001), Otel Gören Defterler 4-Simsiyah (2002), Otel Gören Defterler 5- Ateş Hattında Harf Müfrezeleri (2003), Otel Gören Defterler 6-Yazmak Bir Mucize (2005)

Oyunları: Umut (1997), Put Yapımevleri (1980), Korku (1997), Kalbimin Üstünde Bir Avuç Güneş (1982).

Paylaşın

Necip Fazıl Kısakürek Kimdir? Hayatı, Eserleri

1905 yılında İstanbul’da dünyaya gelen Necip Fazıl Kısakürek, 1983 yılında hayatını kaybetmiştir. Babası Fazıl Bey Annesi Meliha Hanımdır.

Dört-beş yaşlarındayken dedesinden okuma-yazmayı öğrendi. Annesinin teşvikiyle on iki yaşında şiir yazmaya başladı. İlköğrenimini çeşitli okullarda tamamladıktan sonra beş yıl devam ettiği fakat diploma alamayarak ayrıldığı Heybeliada’daki Bahriye Mektebi’nde Yahya Kemal, Hamdullah Suphi, gibi hocalardan ilk edebiyat zevkini aldı.

Fransız mektebinde, Robert Kolej’de, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nde, Güzel Sanatlar Akademisi, Devlet Konservatuvarı gibi okullarda öğretmenlik yaptı. “1934 yılında tanıştığı Abdülhakim Arvasi, onun hayatının dönüm noktasını oluşturur.

O ana kadar tam anlamıyla bir ‘ben’ şairi olan, bireyin iç sıkıntılarım, korku, vehim gibi duygularını işleyerek edebiyat çevrelerinde ‘Kaldırımlar Şairi’ unvanıyla anılan Kısakürek, bu tarihten itibaren şiiri ve eylemiyle dindar-muhafazakâr kitlelerin sözcülüğünü yapacaktır.”

1942’den sonra basım-yayın hayatına atıldı ve ölümüne kadar geçimini yayıncılık ve yazılarıyla sağladı. Ağaç ve Büyük Doğu dergisi ile Büyük Doğu Yayınları’nın sahibi ve yazan olarak fıkra, makale ve şiirler yayınladı.

60 yıllık çileli bir yazı hayatı sürdürdü, hayâlindeki gençliği yetiştirmenin mücadelesini verdi; bu uğurda çeşitli sıkıntı, cefa ve ıstıraplara katlandı, yazılarından dolayı birçok kez mahkûm edildi.

Necip Fazıl, Cumhuriyet Dönemi Türk Şiir’ine damgasını vurmuş büyük bir şairdir. Şiirlerinde insanın evrendeki yerini araştırmış, madde ve ruh problemlerini, iç âlemin gizli duygu ve tutkularım dile getirmiştir. Oturmuş bir dile ve sağlam bir tekniğe sahiptir.

Necip Fazıl, tiyatro, hikâye, roman ve fikrî eserler vermiş çok yönlü bir sanatçıdır. Özellikle tiyatrolarında olmak üzere, hemen bütün eserlerinde şiirlerinde işlediği temalar üzerinde yoğunlaşmıştır.

Eserleri:

Şiir: Örümcek Ağı (1925), Kaldırımlar (1928), Ben ve Ötesi (1932), Sonsuzluk Kervanı (1955), Çile (1974), Şiirlerim (1969).

Tiyatro: Tohum (1935), Bir Adam Yaratmak (1938), Künye (1938), Sabır Taşı (1940), Para (1942), Nâm-ı Diğer Parmaksız Salih (1948), Ahşap Konak (1964), Reis Bey (1964), Siyah Pelerinli Adam (1964), Ulu Hakan Abdülhamid Han (1969), Yunus Emre (1969), Kanlı Sarık (1970), Mukaddes Emanet, İbrahim Edhem (1978).

Roman: Aynadaki Yalan (1980), Kafa Kâğıdı (1984)

Hikâye: Birkaç Hikâye Birkaç Tahlil (1933), Ruh Burkuntularından Hikâyeler (1965), Hikâyelerim (1970) Meş’um Yakut (1928).

Necip Fazıl’ın bu eserlerden başka senaryo, otobiyografi, biyografi, hâtıra, dinî-tasavvufî, siyasî-tarihî, konferans, hitabe, fıkra vb. türlerinde elliden fazla eseri vardır.

Paylaşın