Kendi Halkıyla Savaş Halinde Olan Bir Rejim

Tarih gösteriyor ki, hiçbir rejim kendi halkıyla sonsuza dek savaş halinde kalamaz. Baskı, itaat üretebilir; fakat meşruiyet üretemez. Onurlu yaşam arzusu, en sert rejimlerin bile karşısında er ya da geç kendine bir yol buluyor.

Haber Merkezi / İran’da olup biteni izlerken akla ister istemez şu soru geliyor: Bir devlet, kendi halkından bu kadar mı korkar? Sokakta yürüyen gençten, saçını açan kadından, slogan atan öğrenciden…

Cevap ise çok açık: Korku büyükse, meşruiyet sorunu da o kadar büyüktür.

İran’da mesele yalnızca muhalefet ya da örgütlü siyaset değil; gündelik hayatın kendisi rejim için bir güvenlik sorunu. Nasıl giyindiğiniz, ne dinlediğiniz, ne yazdığınız, hatta ne düşündüğünüz bile rejimin radarında.

Böyle bir yerde “normal” bir toplumdan söz edilebilir mi?

Rejim sözcüleri her fırsatta “dış güçler”, “komplolar” ve “ülkenin istikrarını bozmak isteyenler”den dem vuruyor, ki bu yakından tanıdığımız bir söylem. Gençler ülkeden kaçmanın yollarını arıyorsa, kadınlar en temel hakları için meydanlara çıkıyorsa, sorun aynaya bakmamakta ısrar eden rejimdedir.

Rejimin refleksi ise hiç değişmiyor: Sertlik. Protesto varsa cop, itiraz varsa gözaltı, sosyal medyada bir cümle varsa mahkeme.

Bir rejim, varlığını sürekli baskıyla sürdürüyorsa, çoktan savunma pozisyonuna geçmiş demektir. Kendi halkıyla savaş halinde olan bir rejim, er ya da geç bu savaşı kaybeder.

Tarih bize şunu defalarca göstermiştir: Halkı susturabilirsin, bastırabilirsin, hatta korkutabilirsin; ama sonsuza kadar yönetemezsin.

İran’daki kitlesel protestolar

İran’daki kitlesel protestolar, farklı dönemlerde farklı kıvılcımlarla başlamış olsa da ortak bir zeminde buluşmaktadır: siyasal baskı, ekonomik kriz ve toplumsal özgürlüklerin yokluğu.

Bu eylemler, rejimle toplum arasındaki derin yapısal çatlağın dışavurumudur.

İran’da son yılların en geniş çaplı protesto dalgası, 2022’de Mahsa (Jina) Amini’nin ahlak polisi gözetiminde hayatını kaybetmesiyle patlak vermiştir.

Başörtüsünü “uygunsuz” taktığı iddiasıyla gözaltına alınan genç bir kadının ölümü, özellikle kadınlar ve gençler öncülüğünde ülke geneline yayılan bir isyana dönüşmüştür.

“Kadın, yaşam, özgürlük” sloganı, protestoların hem simgesi hem de özeti haline gelmiştir.

Ancak bu patlama bir anda ortaya çıkmamıştır.

2009 Yeşil Hareketi, seçimlere hile karıştığı iddialarıyla başlamış ve rejimin sandık yoluyla bile değişime izin vermediğini göstermiştir.

2017–2019 protestoları, ekonomik nedenlerle (zamlar, işsizlik, yoksulluk) ortaya çıktı ve ilk kez alt sınıfların da açık biçimde rejimi hedef aldığı görülmüştür.

2019’daki akaryakıt zammı protestoları, yüzlerce kişinin öldürüldüğü ağır bir devlet şiddetiyle bastırılmıştır.

Paylaşın

Gerçek Geçerliliğini Yitirdiğinde Ne Olur?

Mesele, gerçeği “hatırlatmak” değil, onu yeniden üretmektir. Bunun yolu da gerçeği sürekli çarpıtan üretim ilişkilerini değiştirmekten geçer. Emekçi sınıflar kendi sözünü söylediğinde, gerçek yeniden geçerli hale gelir.

Haber Merkezi / Eskiden dünyayı kavramanın ve değiştirebilmenin yolu olan gerçek, artık hızla tüketilen, sürekli yenilenen bir içerik akışı içinde yıpranmış bir kavram. Herkes ondan söz ediyor, herkes kendi gerçeğini savunuyor; ama kimse şu soruyu sormuyor: Bu gerçek kimin işine yarıyor?

Gerçek, sadece bilgi sorunu değil; geç kapitalizmin kültürel ve ideolojik yapısının ürünü, bir güç mücadelesinin sahnesidir.

Bugün medya ve dijital platformlar, Frankfurt Okulu’nun kültür endüstrisi dediği şeyi dev bir hızda yeniden üretiyor. Gerçek, artık açıklayıcı değil, gösterişli; dönüştürücü değil, tüketilebilir bir malzeme haline gelmiş durumda. Her şey bilgi, her şey haber, ama hiçbir şey bağlayıcı değil. İnsanlar yaşadıkları hayat ile onlara sunulan anlatılar arasında sıkışıyor; bir boşluk hissi yayılıyor, ama boşluk bile sermaye tarafından hızla dolduruluyor.

Söylenen her şey tartışmalı, her görüş eşit; ama işin politik boyutu görünmezleşiyor. Krizler, yoksulluk, sömürü, artık sorun olarak değil, “hikâye” olarak sunuluyor. Debord’un gösteri toplumu kavramı bu noktada gerçekliğe ışık tutuyor: Artık önemli olan olan biten değil, nasıl göründüğü. Ve görünmeyen, her zamanki gibi, sınıf ilişkileridir.

Bu süreç siyaseti de boşaltıyor. Radikal dönüşümün hayali, “ütopya” damgası ile kenara itilirken; mevcut sistem içinde her seçenek makul, her öneri gerçekçi görülüyor. Rıza üretiliyor, zorla değil, ikna yoluyla. Gerçek ise bu iknanın önünde bir engel olmaktan çıkıyor; sessizce eriyip gidiyor.

Ve birey… O da bu süreçte yabancılaşmış bir gözlemciye dönüşüyor. Yaşadığı hayat ile kendisine sunulan anlatılar arasındaki uçurum derinleşiyor. Öfke var, ama dağınık; mücadele değil, tepkiyor.

Gerçek, soyut bir dogma değil; tarihsel ve toplumsal bağlamıyla yeniden kurulmalıdır. Gerçek, ancak kolektif deneyimlerle, gündelik yaşamın somut mücadeleleriyle buluştuğunda görünür olur.

Ve unutulmamalıdır: Gerçek geçerliliğini yitirdiğinde bir boşluk kalmaz. O boşluğu dolduranlar hazırdır: İmgeler, sahte çoğulculuk, görünürde özgür ama içerikte bağımlı bir dünya. Görev, bu doluluğu ifşa etmek ve gerçeğin yeniden politik bir güç haline gelmesini sağlamaktır. Çünkü gerçek, ancak mücadeleyle tekrar görünür olur.

Paylaşın

Yeşil Maskenin Altında Sınıf Savaşı

Doğa için verilen her mücadele, aynı zamanda sınıfsal bir saflaşmanın ifadesidir. Ve bu saflaşmada tarafsız kalmak, fiilen talanın yanında durmak anlamına gelmektedir.

Haber Merkezi / Doğa talanı çoğu zaman “çevre sorunu” başlığı altında, teknik raporların, uzman görüşlerinin ve iyi niyetli bireysel çağrıların konusu olarak ele alınmaktadır. Daha az plastik kullanmak, karbon ayak izini düşürmek, geri dönüşümü artırmak…

Tüm bunlar önemli; ancak asıl soruyu örtüyor: Doğa neden ve kimler tarafından talan edilmektedir? Bu soruyu sormadan yapılan her tartışma, gerçeğin üzerini örten bir yeşil maskeye dönüşmektedir.

Kapitalist düzende doğa, yaşamın ortak zemini değil; kâr üretiminin hammaddesi olarak görülmektedir. Ormanlar kesilecek kereste, dereler enerji potansiyeli, toprak ise satılabilir bir arsa. Marx’ın işaret ettiği gibi sermaye, yalnızca emeği değil, doğayı da sömürerek büyümektedir.

Bugün Türkiye’nin dört bir yanında maden ocaklarıyla parçalanan dağlar, HES’lerle kurutulan dereler, betonla boğulan tarım alanları bu gerçeğin güncel fotoğrafı durumundadır.

Bu tabloya yükselen toplumsal tepki karşısında sermaye yeni bir dil geliştirdi: “yeşil” bir dil. Sürdürülebilirlik raporları, çevre dostu yatırımlar, karbon dengeleme projeleri…

Ancak bu söylem, üretim ilişkilerine dokunmadığı sürece yalnızca bir makyajdan ibarettir. Bir şirketin binlerce ağacı kesip ardından fidan dikmesi, talanı durdurmaz; sadece meşrulaştırır. Yeşil kapitalizm, doğa yıkımını durdurmanın değil, yönetmenin adıdır.

Asıl mesele, bu yıkımın bedelini kimin ödediği noktasında düğümlenir. Doğa talanı sınıflar arasında eşit dağılmaz. Kirli hava, zehirli su, elinden alınan toprak; bunlar genellikle işçi sınıfının, köylülerin, yoksulların payına düşmektedir.

Maden sahalarının yanı başında yaşayanlar, termik santrallerin dumanını soluyanlar, baraj projeleriyle yerinden edilenler sermaye sahipleri değildirler. Sermaye sahipleri, doğanın yıkımından kaçabilecek imkânlara sahiptirler.

Bu nedenle çevre krizi, soyut bir “hepimizin sorunu” değildir. Bu, sınıfsal bir sorundur. Doğayı talan edenlerle, bu talanın sonuçlarını yaşayanlar aynı insanlar değildirler. Bir yanda kârını maksimize eden şirketler ve onları koruyan siyasi irade; diğer yanda yaşam alanlarını savunan ve savunmaya çalışan geniş halk yığınları vardır.

Tam da bu noktada çevre mücadelesi, kaçınılmaz olarak sınıf mücadelesine dönüşmektedir. Deresini savunan köylüyle maden ocağında çalışan işçinin talepleri ortaklaşmaktadır: Sağlıklı bir çevre, güvenceli bir yaşam, sömürüsüz bir düzen.

Doğayı savunmak, emeği savunmaktan; emeği savunmak da doğayı savunmaktan ayrı düşünülemez.

Yeşil maske düştüğünde geriye çıplak bir gerçek kalıyor: Doğa talanı, kapitalist sistemin yan ürünü değil, onun işleyiş biçimidir. Bu talanı durdurmak, yalnızca bireysel tercihlerle ya da iyi niyetli kampanyalarla mümkün değildir. Yaşamı savunmak, kâr düzenini sorgulamayı gerektirmektedir.

Sonuç olarak, bugün doğa için verilen her mücadele, aynı zamanda sınıfsal bir saflaşmanın ifadesidir. Ve bu saflaşmada tarafsız kalmak, fiilen talanın yanında durmak anlamına gelmektedir.

Paylaşın

“Türkiye, S-400’leri Rusya’ya İade Etmek İstiyor” İddiası

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 12 Aralık’ta Türkmenistan’da Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile yaptığı görüşmede S-400’lerin iadesini talep ettiği öne sürüldü.

2017’de yapılan anlaşmaya istinaden 2019’da Rusya’dan satın alınan S-400 sisteminin aktif olarak kullanılamaması ve NATO sistemleriyle yaşanan entegrasyon sorunları Türkiye’nin hava savunmasında stratejik bir boşluk yaratıyor.

ABD merkezli yayın kuruluşu Bloomberg, Türkiye’nin Rusya’dan 2017 yılında yapılan anlaşma ile satın aldığı S-400 hava savunma sistemleri konusunda yeni bir adım atmayı değerlendirdiğini ileri sürdü.

“Erdoğan, ABD’nin desteğini kazanmak için Putin’den füzeleri geri almasını istedi” başlığıyla yayınlanan haberde, Recep Tayyip Erdoğan’ın 12 Aralık’ta Türkmenistan’da Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile yaptığı görüşmede S-400’lerin iadesini talep ettiğini yazdı.

Haberde, Ankara’nın S-400’leri iade etmeye yönelik bir seçeneği gündemine alarak Washington ile bozulan ilişkileri yeniden rayına oturtmayı hedeflediği öne sürüldü.

Bloomberg’e konuşan ve isimleri açıklanmayan kaynaklara göre, S-400’lerin Rusya’ya iade edilmesi halinde Türkiye’nin uzun süredir beklediği F-35 savaş uçakları programına yeniden dahil olmasının önünün açılabileceği değerlendiriliyor.

ABD ve NATO, Türkiye’nin S-400 sistemlerini almasını ve kullanmasına baştan beri karşı çıkıyor. Söz konusu sistem, NATO’nun mevcut savunma ve radar sistemlerine entegre edilemiyor. ABD bu nedenle 17 Temmuz 2019’da Türkiye’yi, proje ortağı olduğu F-35 yeni nesil savaş uçaklarının üretim sürecinden çıkarmıştı.

Haberde Cumhurbaşkanlığı ve Milli Savunma Bakanlığının konuya ilişkin yorum yapmadığı, Kremlin’in ise iki lider arasındaki görüşmede böyle bir talebin gündeme gelmediğini savunduğu aktarıldı.

Bloomberg’in haberinde, Washington’ın son dönemde Ankara üzerindeki baskısını artırdığı ve Türkiye’den ileri düzey Rus savunma teknolojilerinden vazgeçmesini istediği ifade edildi. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Eylül ayında Beyaz Saray’da ABD Başkanı Donald Trump ile yaptığı görüşmede de Türkiye’nin F-35 programına yeniden katılım ihtimalinin ele alındığına dikkat çekildi.

Ankara’daki ABD Büyükelçisi Tom Barrack’ın da Aralık başında yaptığı açıklamada, Türkiye’nin S-400 dosyasını kapatmaya yakın olduğunu söylediği ve sorunun önümüzdeki dört ila altı ay içinde çözülebileceğini dile getirdiği hatırlatıldı.

Türkiye’nin S-400 alımına NATO müttefikleriyle ilişkilerin gerildiği bir dönemde karar verdiğine işaret edilen haberde, Ankara’nın o süreçte ABD’den Patriot hava savunma sistemi almak istediği ancak bu yönde somut bir anlaşmaya varılamadığı aktarıldı.

Bloomberg’e göre Türkiye, S-400’ler için ödediği bedelin telafi edilmesini de gündemine aldı. Bu kapsamda maliyetin, Rusya’dan yapılan petrol ve doğal gaz ithalatı üzerinden dengelenmesi gibi seçeneklerin değerlendirildiği, ancak bunun ayrı müzakereler gerektirdiği ifade edildi. S-400’lerin Türkiye’ye maliyetinin 2 milyar dolar civarında olduğu tahmin ediliyor.

2017’de yapılan anlaşmaya istinaden 2019’da Rusya’dan satın alınan S-400 sisteminin aktif olarak kullanılamaması ve NATO sistemleriyle yaşanan entegrasyon sorunları Türkiye’nin hava savunmasında stratejik bir boşluk yaratıyor.

Türkiye’nin hava savunma ağının en uzun menzilli sistemi şu anda S-400’ler; ancak o da kullanılamıyor.

(Kaynak: DW Türkçe)

Paylaşın

Karın Değil İnsanın Merkeze Alındığı Bir Ekonomi Mümkün Mü?

Modern iktisadın kutsal dogmalarından biri “ekonomik büyüme”dir. Gayrisafi yurtiçi hasıla (GSYH) artmıyorsa ekonomi “hasta”, büyüyorsa “sağlıklı” kabul edilir.

Haber Merkezi / Siyasetçiler başarılarını büyüme rakamlarıyla ölçer, ana akım iktisatçılar refahı bu göstergelere indirger. Oysa temel soru nadiren sorulur: Sonsuz büyüme mümkün müdür ve mümkün değilse, ekonomi başka bir şekilde gelişebilir mi?

Marksist perspektiften bakıldığında bu sorunun yanıtı nettir: Kapitalist sistem büyüme olmadan var olamaz; ancak bu büyüme ne insanlığın ne de doğanın çıkarına hizmet eder.

Karl Marx’a göre kapitalizmin ayırt edici özelliği, sermayenin değerlenme zorunluluğudur. Sermaye, kendini büyütmek zorundadır; durduğu anda sermaye olmaktan çıkar. Bu nedenle kapitalist üretim “ihtiyaçlar için üretim” değil, kar için üretimdir. Büyüme bir tercih değil, sistemin içsel yasasıdır.

Bir kapitalist üretimi genişletmezse, rakipleri tarafından piyasadan silinir. Bu da büyümeyi bireysel bir açgözlülük meselesi olmaktan çıkarır; yapısal bir zorunluluk haline getirir. Tam da bu nedenle kapitalizm, sürekli daha fazla üretim, daha fazla tüketim ve daha fazla kaynak kullanımı talep eder.

Ancak gezegen sonsuz değildir. Marx’ın “metabolik yarılma” kavramıyla işaret ettiği gibi, kapitalist üretim doğa ile insan arasındaki maddi dengeyi bozar. Toprak, su, hava ve enerji kaynakları piyasanın hammaddesine indirgenir. Bugün iklim krizi, biyolojik çeşitliliğin yok oluşu ve çevresel felaketler bu yarılmanın somut sonuçlarıdır.

Ana akım iktisat, teknolojik ilerleme sayesinde “yeşil büyüme”nin mümkün olduğunu iddia eder. Marksist eleştiri ise bunun bir yanılsama olduğunu söyler. Verimlilik artışları çoğu zaman daha fazla tüketimi teşvik eder; yani sorun çözülmez, yalnızca ertelenir. Kapitalizmde çevre koruma, karlılıkla çeliştiği noktada daima ikinci plana itilir.

Büyüme var, refah yok

Bir diğer temel mesele şudur: Büyüme kimin için? Marx’ın artı-değer teorisi, kapitalist büyümenin işçi sınıfının sömürüsüne dayandığını ortaya koyar. GSYH artarken ücretlerin yerinde sayması, güvencesiz çalışmanın yaygınlaşması ve gelir eşitsizliğinin derinleşmesi tesadüf değildir.

Bugün birçok ülkede ekonomi büyürken yoksulluk da artmaktadır. Bu, büyümenin “toplumsal refah” ile eş anlamlı olmadığını açıkça gösterir. Kapitalizmde büyüme, sermayenin büyümesidir; toplumun değil.

Marksist yanıt burada radikaldir: Evet, ama kapitalizm içinde değil. Ekonomik gelişme; sağlık, eğitim, barınma, kültür ve boş zaman gibi alanlarda toplumsal ilerleme anlamına geliyorsa, bunun yolu sürekli büyümeden geçmez. Aksine, üretimin toplumsal ihtiyaçlara göre planlanması gerekir.

Sosyalist bir perspektifte mesele “ne kadar üretiyoruz” değil, “neden ve kimin için üretiyoruz” sorusudur. Toplumun gerçek ihtiyaçları belirlendiğinde, aşırı ve anlamsız üretim ortadan kalkabilir. Silah sanayi, plansız inşaat, israf ekonomisi ve reklamla körüklenen yapay tüketim, büyüme zorunluluğu olmadan anlamsızlaşır.

Marx’ın öngördüğü gibi, üretici güçlerin gelişimi insanlığı daha uzun çalışma saatlerine değil, daha fazla özgür zamana taşımalıdır. Oysa kapitalizmde verimlilik artışı işçilerin lehine değil, sermayenin kar hanesine yazılır.

Büyüme takıntısından kurtulmuş bir ekonomi, çalışma sürelerini kısaltabilir, işsizliği azaltabilir ve yaşam kalitesini yükseltebilir. Bu, “geri kalmak” değil; tam tersine, insani bir ilerlemedir.

“Sonsuz büyüme olmadan ekonomi gelişebilir mi?” sorusu aslında kapitalizmin sınırları içinde sorulduğu sürece eksiktir. Asıl soru şudur: Karın değil insanın merkeze alındığı bir ekonomi mümkün mü?

Büyüme bir amaç değil, kapitalizmin zorunlu bir yan ürünüdür. İnsanlığın karşı karşıya olduğu ekolojik ve toplumsal krizler, bu zorunluluğun artık sürdürülemez olduğunu göstermektedir. Gerçek gelişme, büyüme rakamlarında değil; eşitlikte, dayanışmada ve doğayla uyumlu bir yaşamda ölçülmelidir.

Paylaşın

Ekoloji Mücadelesi = Yaşam Mücadelesi

Ekoloji mücadelesi, yalnızca doğanın değil; emeğin, sağlığın, geleceğin ve yaşamın mücadelesidir. Başka bir dünya mümkün değilse, bu dünyada yaşam da mümkün değildir.

Haber Merkezi / Ekoloji bugün çoğu zaman dar bir çevrecilik faaliyeti, birkaç ağacı ya da bir kıyı şeridini koruma çabası olarak sunuluyor.

Oysa gerçek çok daha yalın ve serttir: Ekoloji mücadelesi, yaşamın kendisini savunma mücadelesidir. Toprağın, suyun, havanın ve tüm canlıların varoluş koşulları tehdit altındayken, bu tehdidi yalnızca “çevre sorunu” olarak adlandırmak gerçeği perdelemekten başka bir işe yaramaz.

Yaşadığımız ekolojik kriz; yanlış politikaların, denetimsiz sanayileşmenin ya da bireysel duyarsızlığın sonucu değildir. Bu kriz, karı merkeze alan üretim ve tüketim düzeninin zorunlu bir sonucudur.

Ormanlar maden sahasına, dereler enerji kaynağına, tarım arazileri rant alanına çevrilirken doğa, piyasanın hammaddesi haline getiriliyor. Bu süreçte kaybeden doğa olduğu kadar, doğayla birlikte yaşayan insanlardır.

Bugün temiz hava soluyamayan kentler, içilemeyen sular, zehirli gıdalar ve artan hastalıklar, ekolojik yıkımın gündelik hayattaki karşılıklarıdır. Yani mesele yalnızca “doğayı sevmek” değil, hayatta kalmaktır.

Ekoloji mücadelesi aynı zamanda sınıfsal bir mücadeledir. Doğa tahribatının bedelini en az kirletenler öder.

Yoksullar, işçiler, köylüler ve kentlerin çeperlerinde yaşayanlar; termik santrallerin, maden ocaklarının ve atık depolama alanlarının hemen yanı başında yaşamak zorunda bırakılır. Zenginler kirli havadan kaçar, temiz suyu satın alır, güvenli gıdaya erişir. Yoksullar içinse çevre felaketleri bir “seçenek” değil, dayatmadır.

Bu nedenle ekoloji sorunu, adalet sorunudur. Sağlıklı bir çevre hakkı, eşitlikten bağımsız düşünülemez. Doğanın talanı ile emeğin sömürüsü aynı sistemin iki yüzüdür.

“Kalkınma” masalı ve gerçekler

Ekolojik yıkım çoğu zaman “kalkınma”, “büyüme” ve “istihdam” söylemleriyle meşrulaştırılır. Oysa bu projelerin yarattığı istihdam geçici, yıkım ise kalıcıdır. Bir maden kapanır, geriye zehirli toprak kalır; bir dere kurur, geri gelmez. Kalkınma denilen şey, toplumun ortak yaşam alanlarının birkaç şirketin kâr hanesine yazılmasından ibarettir.

Gerçek kalkınma, insanların sağlıklı bir çevrede yaşamasıyla mümkündür. Zehirlenen toprakta tarım, kirlenen suda yaşam olmaz. Doğayı yok eden bir ekonomi, sonunda insanı da yok eder.

Tüm karanlık tabloya rağmen ekoloji mücadelesi aynı zamanda umudun adıdır. Deresini savunan köylüler, ormanına sahip çıkan yaşam savunucuları, zehirli projelere karşı direnen mahalleler bize şunu gösteriyor: Yaşam hâlâ kendini savunuyor.

Bu mücadele yalnızca bugünü değil, geleceği de korur. Çocuklara bırakılacak en büyük miras beton yığınları değil, nefes alınabilir bir dünyadır. Ekoloji mücadelesi, kuşaklar arası bir sorumluluktur.

Artık tarafsız kalınacak bir alan yok. Ya kârın yanında durulacak ya da yaşamın. Ekoloji mücadelesi, dar bir çevreci talep değil; insanca yaşama hakkının savunusudur. Sağlıklı bir çevre olmadan ne özgürlükten, ne eşitlikten, ne de adaletten söz edilebilir.

Bu yüzden ekoloji mücadelesi, yalnızca doğanın değil; emeğin, sağlığın, geleceğin ve yaşamın mücadelesidir. Başka bir dünya mümkün değilse, bu dünyada yaşam da mümkün değildir.

Paylaşın

Hayvanlar Ölümü Nasıl Anlıyor?

Hayvanların ölümü nasıl anladığını sormak, aslında kendimize bakmaktır. Yaşamı yalnızca insanlara ait bir ayrıcalık olarak görmediğimizde, ölümün de paylaşılan bir gerçeklik olduğunu fark ederiz.

Haber Merkezi / Ölüm, insanlık tarihinin en büyük bilinmezlerinden biri. Onu anlamlandırmak için ritüeller, inançlar ve bilim ürettik. Peki ya hayvanlar? Konuşamadıkları için sessiz sandıklarımız, ölümü gerçekten anlamıyor mu; yoksa anlamanın başka bir yoluna mı sahipler?

Bilimsel gözlemler ve saha çalışmaları, hayvanların ölümü yalnızca “yokluk” olarak değil, farklı bir durum değişimi olarak algıladıklarını gösteriyor.

Doğada ölüm ani ve sıradan bir olaydır. Ancak bu sıradanlık, kayıtsızlık anlamına gelmez. Birçok hayvan türü, sürüden bir birey öldüğünde davranışlarını değiştirir. Fil sürülerinin ölü bireylerin kemiklerini uzun süre ziyaret ettiği, yunusların ölü yavrularını günlerce su yüzeyinde taşıdığı, kargaların ölü bir türdeşlerinin etrafında toplanarak sesli tepkiler verdiği belgelenmiştir.

Bu davranışlar içgüdüsel kaçınmanın ötesindedir. Hayvanlar, hareketin durduğunu, tepkinin kaybolduğunu ve geri dönüşün olmadığını fark eder. Ölümü, yaşamdan niteliksel olarak farklı bir hal olarak tanırlar.

Hayvanların ölümü algılamasında duyular belirleyicidir. Koku, özellikle memeliler için güçlü bir işarettir. Canlı bir bedenle ölü bir beden arasındaki kimyasal fark, hayvanlar tarafından hızla ayırt edilir. Sessizlik, nefesin durması ve vücut ısısının düşmesi de ölümün göstergeleridir.

Zaman faktörü ise önemlidir. Birçok hayvan, ölü bireyin başında bekler, dokunur ya da dürter. Tepki gelmediğinde davranış değişir. Bu, “uyku” ile “ölüm” arasındaki farkın sezgisel olarak kavrandığını gösterir.

Hayvanların yas tutup tutmadığı uzun süre tartışıldı. Günümüzde bu soru, “yas insanlara özgü müdür?” şeklinde yeniden ele alınıyor. Gözlemler, birçok hayvanın kayıptan sonra iştahsızlık, içe çekilme, sosyal bağlardan uzaklaşma gibi davranışlar sergilediğini ortaya koyuyor. Bu, insanlardaki yas belirtilerine şaşırtıcı biçimde benzer.

Elbette hayvanlar ölümü soyut bir kavram olarak düşünmez. Bir “son” fikri ya da ölüm sonrası anlam arayışı yoktur. Ancak bu, kaybı hissetmedikleri anlamına gelmez. Onların yasları, düşünsel değil, ilişkisel ve bedenseldir.

Hayvanların ölümü anlayamadığını varsaymak, insan merkezli bir bakışın ürünüdür. Anlamayı yalnızca dil ve soyut düşünceye indirgeriz. Oysa yaşam, kelimelerden önce de vardı. Hayvanlar, dünyayı kavramlarla değil, ilişkilerle algılar.

Bu yüzden bir sürü üyesinin kaybı, yalnızca fiziksel bir eksilme değil; sosyal yapının bozulmasıdır. Ölüm, onlar için “birinin artık burada olmaması” değil, bir bağın kopmasıdır.

İnsanla hayvan arasındaki ince çizgi

İnsan da bir hayvandır. Ölüm karşısında hissettiğimiz şaşkınlık, acı ve sessizlik, türler arası ortak bir deneyimin parçasıdır. Bizi ayıran şey, ölümü anlamlandırma biçimimizdir; hissetme yetimiz değil.

Hayvanların ölümü nasıl anladığını sormak, aslında kendimize bakmaktır. Yaşamı yalnızca insanlara ait bir ayrıcalık olarak görmediğimizde, ölümün de paylaşılan bir gerçeklik olduğunu fark ederiz.

Hayvanlar ölümü bizim gibi anlatmaz, ama tanırlar. Sessizlikten, kokudan, zamandan ve kopan bağlardan öğrenirler. Onların bilgisi kelimelere dökülmez; davranışlarda, bekleyişte ve temasta ortaya çıkar.

Belki de bu yüzden, hayvanların ölümü anlayışı bize yabancı değil; sadece daha sessiz ve daha dürüsttür.

Paylaşın

Kurtulmuş: Barış Olmadan İstikrarın Olması Mümkün Değil

TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş, “Barış olmadan istikrarın olması mümkün değildir. İstikrarın olmadığı bir dünyada ve bölgede de hiç kimsenin güvende olması mümkün değildir” dedi.

Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Başkanı Numan Kurtulmuş, 16. Büyükelçiler Konferansı kapsamında Ankara’da bulunan Türkiye’nin yurt dışındaki temsilciliklerinde görev yapan Büyükelçileri Meclis’te kabul etti.

Programda konuşan Kurtulmuş, şu ifadeleri kullandı: “Dünyada her alanda büyük değişimlerin yaşandığı, çok doğal olarak da bunların devletler arasındaki ilişkilere, uluslararası ilişkilere birebir yansıdığı bir dönemden geçiyoruz. Belirsizliklerin çok yüksek olduğu bir dönemdeyiz. Her şeyin çok hızlı değiştiği bir süreçten geçiyoruz. Dolayısıyla bu dönemi iyi anlamak, bunun gereklerine karşı tedbirlerimizi iyi geliştirmek ve Türkiye olarak bir bölgesel güç ve küresel aktör olma iddiasındaki bir ülke olarak tedbirlerimizi ona göre almak mecburiyetindeyiz.

Hiç şüphesiz dünyayı yönettiğini zannettiğimiz kuralların da bir bir her birisinin aşındığı hatta kağıt üzerinde çok güzel sözler olarak durmakla birlikte fiili hayatta hiçbir etkilerinin olmadığını da müşahede ediyoruz. Bunun yanında dünyadaki düzeni tanımlamak bakımından farklı süreçlerin eş zamanlı olarak ortaya çıktığı bir dönemdeyiz. Tek kutuplu dünya sisteminin sona ermesiyle birlikte çok kutupluluk bütün unsurlarıyla birlikte gelişmeye başlıyor ama bunun yanında hem küreselleşme hem bölgeselleşme eğilimlerinin fevkalade ciddi bir şekilde eş zamanlı ve yan yana yürüdüğünü görüyoruz. Bütün bunların hepsinin diplomaside de farklı alanlarda güçlü bir şekilde mücadele etmeyi gerektirdiği aşikardır.

Düne göre alışık olmadığımız yeni durumların, yeni çelişkilerin, yeni çatışmaların, yeni gerilimlerin olduğu ama aynı zamanda yeni fırsatların da ortaya çıktığı bir dönemden geçiyoruz. Biz insanoğlu olarak yaşadığımız dönemi adlandırmayı, tanımlamayı severiz. Uzay çağı, sanayi toplum vesaire gibi tanımlarla geçmiş dönemde yaşanan gelişmeleri tanımladık. Herhalde bu dönemi tanımlamak gerekirse, yeni bir eşikte olduğumuz aşikardır. Bu yeni eşik, yeni bir dünya düzeninin kurulmasına doğru gidiyor mu gitmiyor mu bilmiyoruz. Ama bu yeni eşiği eğer tanımlamak gerekirse ‘yeni zamanların eşiği’ olarak tanımlanabilir. Önümüze yeni, belirgin ve ilginç zamanların gelmekte olduğu, geldiği aşikardır. Dolayısıyla bizim de Türkiye olarak bütün bu süreçlerdeki devasa geniş bir alana yayılmış bu gelişmeleri yakinen takip etmek ve buna göre hareket etmek mecburiyetimiz vardır.

Çok şükür Türk dış politikası olarak özellikle son yıllarda fevkalade etkin ve ciddi atılımlar içerisinde olduğumuzu hepimiz iftiharla izliyoruz. Türk dış politikası öncelikle ilkeli ve kararlı bir şekilde yoluna devam ediyor. Hele hele böyle bir dünyada, ‘Bana dokunmayan yılan bin yaşasın’ anlayışıyla günü günü gün ederek dış politikayı kurmak mümkün olmadığını çok iyi biliyor ve Türkiye olarak buna göre hareket ediyoruz.

Bölgemizdeki sorunların hepsinin çözülebilmesi için barış, istikrar ve güven perspektifini fevkalade güçlü bir şekilde koruyor ve çevremizdeki ülkelere de telkin ediyoruz. Rusya-Ukrayna arasındaki savaşta Türkiye’nin takındığı tutum, Kafkaslar’daki gerilimlerde ortaya koymuş olduğu tavır, Gazze’de ateşkesin sağlanması ve İsrail’in saldırganlıklarının durdurulması konusunda ortaya koyduğu tavır tam da bu anlayıştan kaynaklanmaktadır. Barış olmadan istikrarın olması mümkün değildir. İstikrarın olmadığı bir dünyada ve bölgede de hiç kimsenin güvende olması mümkün değildir. Bu anlayışla dış politikamızı fevkalade güçlü bir şekilde kurgulamaya çalışıyoruz. Bu anlayışın bölgeye ve insanlığa sağlayacağı en önemli hususiyetlerden birisi normalleşmenin temin edilmesi ve normalleşme ile birlikte bölge halklarının da yakınlaşmasının sağlanmasıdır. Bütün bunları yaparken de prensipli müzakereler ilkesinden asla ayrılmadığımızı görüyoruz.

Türk dış politikasının bir diğer özelliği insani diplomasidir. Bu insani diplomasi vasıtasıyla dünyanın dört bir tarafındaki ihtiyaç sahibi olan insanlara en kısa sürede ve en etkin şekilde ulaşabilmeyi başarıyoruz, bunun için gayret sarf ediyoruz. Başta Filistin, mazlum ve mağdur Filistin halkı, Gazze halkı olmak üzere, başta mazlum ve mağdur Afrika halkları olmak üzere bu insanlara insani bakımdan her türlü desteği sağlamak için diplomasimizi en etkin şekilde kullanmaya gayret ediyoruz.

Sayın Cumhurbaşkanımızın şahsında Türkiye bugün dünyada lider diplomasisini en iyi şekilde uygulayan birkaç ülkeden birisidir. Liderin üzerinden, liderin güçlü liderlik vasıfları ve karakteri üzerinden birçok zor meselenin nasıl çözüldüğünü hepimiz biliyoruz, sizler de yakinen muhatapları olarak şahitlerisiniz. Dolayısıyla Türkiye’nin bu süreçte en önemli dış politika artılarından birisinin de lider diplomasisi, güçlü lider diplomasisi olduğunun altını çizmek isterim.

Türkiye’nin dış politikadaki bir başka özelliği ise çok taraflı ve etkin bir diplomasi icra etmiş olmasıdır. Artık Türkiye’nin herhangi bir bölgenin, herhangi bir ülkenin kuyruğuna takılıp herhangi bir paktın peyki olarak durması mümkün değildir. Dolayısıyla Türkiye’nin yönü her zaman söylediğimiz gibi ne doğuya dönük ne sadece Batı’ya dönüktür. Türkiye ne şu tarafın uydusu ne bu tarafın yörüngesinde bulunan bir ülkedir. Türkiye’nin, ısrarla vurguladığımız gibi, bir tek ekseni vardır, o da Türkiye eksenidir.

“Meşruiyetimizi dış politikada da milletin iradesinden alırız”

Türk dış politikası iddialıdır, kararlıdır ve tutarlıdır. Bu bölgede, bu coğrafyada, bu zaman diliminde Türkiye’ye iddiasız olmak yakışmaz. Dahasını söyleyeyim; iddiasız olan bir Türkiye de bu coğrafyada ayakta duramaz. Dolayısıyla bu temel ilkelerde iddiamızı, kararlılığımızı ve ölçülü bir şekilde sürdürdüğümüz dış politika faaliyetlerimizi sürdüreceğiz. Hiç şüphesiz bunları yerine getirirken dört temel ilke de bizim pusulamız olacaktır. Bunlardan birisi tutarlılık. Zikzak çizmeyen, bir o tarafa bir o bu tarafa dönmeyen, sözünü güçlü bir şekilde söyleyen, bu sözü de gücüyle, hem yumuşak gücüyle hem de sert gücüyle tahkim eden bir Türkiye olmak mecburiyetindeyiz. İkincisi meşruiyettir. Meşruiyet olmayan bir sözün ne kadar güçlü olursa olsun karşılığı yoktur. Bizim anladığımız sözümüzün meşruiyetinin arkasındaki en büyük güç ise bizatihi milletin iradesidir. Biz meşruiyetimizi sadece iç politikada değil, dış politikada da meşruiyetimizi milletin iradesinden alır, milli iradeden alır, milletin gücünden alırız.

Bizim bu istikamette yürürken pusulamızın üçüncü özelliklerinden birisi ise vicdandır. Bu tür konular devlet yönetimleri, dış politika ülkeler arasındaki ilişkiler sadece matematik denklemlerden ibaret değildir. Mutlaka ve mutlaka vicdanı işin orta yerine koymak ve vicdanı da pusulamızın önemli unsurlarından biri haline getirmek zorundayız. Aksi takdirde bugün dünyada çok sayıda örneğini gördüğümüz gibi vicdansızların elinde koskoca dünya zıvanadan çıkar ve kendi özelliklerini kaybeder, insani özelliklerini kaybeder. Bu vicdan pusulamız dolayısıyla bugün Türkiye özellikle Gazze diplomasisi çerçevesinde insanlık cephesinin öncüsü olmuştur.

Hiç şüphesiz pusulamızın dördüncü önemli unsuru ise zamandır, zamanın ruhudur. Zamanın ruhuna uygun olmayan fikirler ne kadar güçlü şekilde telaffuz edilirse edilsin bunların başarıya ulaşması mümkün değildir. Biz de zamanın çok hızlı aktığını biliyoruz. İşlerin çok hızlı geliştiğini biliyoruz. Ama burada hem sakin, aklı başında işlerimizi yürüteceğiz hem de işlerimizi en hızlı şekilde yapacağız. Sakin olmakla hızlı olmak birbirinin rakibi değil, birbirinin tamamlayıcısı iki temel unsurdur. Bu çerçevede, bu ilkeler çerçevesinde dış politikamızı sürdürdüğümüz müddetçe bugün bizim için çok ileride gibi görülen birçok hususun da yakın dönemde gerçekleştiğine bizzat şahit olacağız. Türkiye, bütün bu özellikleriyle ve bunları hayata geçirme kararlılığıyla bir bölgesel güç olma ve küresel aktör olma yolunda emin adımlarla ilerliyor.

Parlamenter diplomasiyi dünyada en iyi kullanan ülkelerden birisiyiz. TBMM’de, buradan aşağı yukarı görüyorum, her masada dış ilişkilerle ilgili bir komisyon başkanı arkadaşımız oturuyor. Bir taraftan Dış Komisyonlarımız, bir taraftan Dostluk Gruplarımız, bir taraftan Meclis Başkanlığımız olarak dünyanın her yerinde böyle hemen hemen her hafta birçok yerde arkadaşlarımız ikili ya da çok taraflı temaslarını gerçekleştiriyor, Türkiye’nin tezlerini dünyanın en ücra noktasına kadar anlatıyor ve özellikle oralarda kurdukları ilişkilerle birlikte büyük bir dostluk köprülerini dünyanın en uzak noktalarıyla aramızda oluşturuyor.

Bu bölgede Türkiye’nin güçlü bir şekilde ayakta durmaktan başka şansı yoktur. Bunu hepimiz söylüyoruz, görüyoruz ve bunu gerçekleştirmek için gayretle mücadele ediyoruz. Çünkü burası tarih boyunca, tarihçilerin ‘Bereketli hilal’ dediği coğrafyanın tam merkezidir. Tarihte bütün büyük güçlerin gelip hakim olmak istediği, etkin olmak istediği bölge burasıdır. Kafkaslar’ın, Akdeniz’in, Orta Doğu’nun, Anadolu kıtasının olduğu bu merkez. Bu merkezin coğrafyası da Anadolu kıtasıdır. Dolayısıyla merkezi de burasıdır. Dolayısıyla burada ayaklarımızı çok güçlü şekilde yere basmak zorundayız.

Bu bölge üzerinde, çok uzak dönemlere gitmeye gerek yok, öyle 1.Sykes Picot’ya falan gitmeye gerek yok, son dönemlerde özellikle son 25-30 yıllık süre içerisinde bu bölgenin 2. Sykes Picot planlarıyla nasıl paramparça edilmeye çalışıldığını, nasıl etnik ve mezhebi çatışmalar ekseninde bölündüğünü, birbirlerine şimdiye kadar düşman edilememiş olan halkların düşman edilmesi için nice hain emperyal planların yapıldığını çok iyi biliyoruz. Bu çerçevede aradaki husumetin kalıcı hale getirilmesi için ellerine silah verdikleri vekil unsurlar vasıtasıyla halkların arasına düşmanlık kurmak için neler yaptıklarını gayet iyi biliyoruz.

Bu süreçlerde en büyük bedel ödemiş ülkelerden birisi de Türkiye’dir. Cumhuriyetimizin 102’nci yılındayız. Bu 102 yılın 50 yılı terörle geçmiş olan bir ülkeyiz. Neredeyse cumhuriyetimizin tarihinin yarısı terör belasıyla uğraşmış olan bir ülkeyiz. On binlerce insanımız ölmüş. Binlerce güvenlik kuvvetimiz şehit olmuş. Aynı şekilde bu ülkenin muazzam kaynakları terörle mücadele ya da terörün açtığı zararlar dolayısıyla kaybedilmiş. 2013 yılında bizzat bizim yaptığımız bir araştırmada o günkü rakamlarla terörün alternatif maliyetleri ile birlikte toplam Türkiye’ye verdiği zarar 1,3 trilyon dolardı. Herhalde bu rakam güncellenirse en az bunun iki katı olduğu aşikardır.

Dolayısıyla Türkiye’nin bu bölgede sözünü güçlendirmek ve dünyada etkin bir ülke olmak için bu terör meselesini artık geride bırakması, tarihin tozlu raflarına bırakması lazım. Bunun için başında itibaren söylediğimiz, iç kaleyi tahkim etmeden dışarıdan gelecek olan saldırılara karşı ayakta duramayız. Türkiye’nin iç kaleyi tahkim etmek amacıyla başlatmış olduğu Terörsüz Türkiye süreci çok şükür kısa bir süre içerisinde önemli bir noktaya gelmiştir. Ümit ediyoruz ki en kısa sürede örgütün içeride ve dışarıda bütün bileşenleriyle birlikte silah bırakma çağrısına uyarak, kendisini fesih sürecinin tamamlanmasıyla birlikte artık bu meselenin tamamen ortadan kalkacağı aşikardır.

Terörsüz Türkiye’nin aynı zamanda bir terörsüz bölge olduğuna da inanıyor ve böyle olması için de gayret sarf ediyoruz. Terörsüz Türkiye’nin sağlanması, Suriye’de terörün bitmesi, Irak’ta terörün bitmesi, Lübnan’da terörün bitmesi, bölge ülkelerine gerçekten huzur ve güvenliğin gelmesi anlamına gelecektir. Bunun için bir taraftan Türkiye’nin güvenlik kurumları, istihbarat birimleri, terör örgütü ile bir şekilde bu sürecin nasıl gerçekleştirileceği ile ilgili süreci yönetirken diğer yandan da Türkiye’de ilk sefer şimdiye kadar rahmetli Demirel zamanında, Özal zamanında, rahmetli Erbakan zamanında ve çeşitli kereler örgütün bitirilmesi, PKK’nın bitirilmesiyle ilgili işler yapılmış ama maalesef terörün bitmesini istemeyen odakların çabalarıyla bütün bu süreçler akim kalmıştı.

Son dönemde, AK Parti iktidarları döneminde 2013 yılında da bu süreç belli bir olgunluğa gelmiş, o dönemki başta FETÖ unsurları olmak üzere birtakım unsurlar tarafından o süreç heba edilmişti. Şimdi inşallah öyle olmayacak. Bir kere kararlılıkla bu süreç sürdürülüyor ve ilk sefer geçmiş dönemden farklı olarak siyaset yani, milli irade bizatihi bu meseleyi gözetlemek ve yönetmek için bir kararlılık oluşturdu.

Bu salonda Milli Dayanışma Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonumuzun toplantılarını gerçekleştirdik. 12 partinin 11’i Komisyon’a başlangıçta üye verdi ve fevkalade büyük bir demokratik olgunlukla, hiç kimse birbirine üst perdeden konuşmadan, hiç kimse kendi tezini diğerlerinin üzerinde baskın tez haline getirmek için gayret etmeden bu süre içerisinde çok nezih, çok demokratik bir tartışma ortamıyla süreç 19 toplantıyla belli bir noktaya geldi. Burada toplumun, bu meselenin çözülmesine ilişkin fikri olan bütün kesimleri birbirleriyle taban tabana zıt fikirlere sahip olmasına rağmen geldiler, burada konuştular.

Şehit aileleriyle başladık. Bu süreçten zarar görmüş olan ailelerin temsilcileri geldi, gazilerimiz geldi. Üniversite hocaları, sivil toplum kuruluşları, kitle örgütleri, toplumun bütün kesimleri, barolar, iş dünyası ile ilgili kuruluşlar, sendikalar, herkes geldi görüşlerini söyledi. Çatışma çözümleri üzerine çalışmış olan öğretim üyesi arkadaşlarımız dünya deneyimlerini burada paylaştılar ve muazzam bir müktesebat oluştu. Bunun sonucunda da inşallah şu geldiğimiz noktada, partiler bugün yarın artık son olarak bize raporlarını verecekler ve en sonunda Komisyon, bu çalışmalarının sonucunu nihai bir raporla, yine ümit ederim ki ittifakla aldığı bir kararla Türkiye kamuoyuyla paylaşacaktır.

Bu siyasi çabanın ilk sefer olduğunu, Türkiye deneyimi bakımından, dünya deneyimleri ile kıyasladığımız zaman da çatışma çözümlerinde başka ülke örneklerinde 8-10 yılda gelinen noktaya, Türkiye’nin 6-7 ay gibi kısa bir süre içerisinde gelmesi ise fevkalade önemlidir. Ümit ediyorum, bu demokratik olgunluk düzeyi yüksek tartışmaların sonucunda Türkiye demokrasisi bakımından da önemli bir tecrübeyi Türk demokrasi tarihine kazandırmış olacağız. Partiler bir araya gelebilir, taban tabana zıt fikirleri olabilir ama memleketin ortak meselesinde ortak istikamette fikirlerini ortaya koyarlar ve çözüme ulaşmak için gayret sarf ederler.

İnşallah, iftiharla söylerim ki, bu sonuç başarıyla biterse, ki öyle olacak, bu modeli ‘Türkiye Modeli’ olarak çatışma çözümleri konusunda dünyaya örnek olacak bir model olarak dünyanın birçok siyasal bilgiler fakültesinde, uluslararası ilişkiler ile ilgili eğitim veren yerlerde bunun okutulacağına inanıyorum. İnşallah bu süreç başarıyla sona erdirilecektir. Hep söylediğim bir şeyi söyleyerek sözlerime son vermek istiyorum. Bu sefer biz kazanacağız. Bu sefer Türkiye kazanacak. Bu sefer emperyalistler, onların oyuncakları bunu kazanamayacak. Ne olursa olsun inşallah Türkiye kazanacak, milletimiz kazanacak ve terörü ilanihaye Türkiye’nin gündeminden kaldıracağız.”

Paylaşın

Özel Sektörün Kredi Borcunda Dikkat Çeken Yükseliş

Ekim sonu itibariyle, özel sektörün yurt dışından sağladığı toplam kredi borcu, bir önceki ay sonuna göre 3,4 milyar dolar artarak 210,8 milyar dolara yükseldi.

Haber Merkezi /Vadeye göre incelendiğinde bir önceki ay sonuna göre, uzun vadeli kredi borcunun 4,2 milyar dolar artarak 201,7 milyar dolar, kısa vadeli kredi borcunun (ticari krediler hariç) ise 0,8 milyar dolar azalarak 9,1 milyar dolar düzeyinde gerçekleştiği gözlendi.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB), Özel Sektörün Yurt Dışından Sağladığı Kredi Borcu Gelişmeleri Ekim 2025 Raporu’nu yayınladı. Buna göre; Ekim sonu itibariyle, özel sektörün yurt dışından sağladığı toplam kredi borcu, bir önceki ay sonuna göre 3,4 milyar dolar artarak 210,8 milyar dolara yükseldi.

Vadeye göre incelendiğinde bir önceki ay sonuna göre, uzun vadeli kredi borcunun 4,2 milyar dolar artarak 201,7 milyar dolar, kısa vadeli kredi borcunun (ticari krediler hariç) ise 0,8 milyar dolar azalarak 9,1 milyar dolar düzeyinde gerçekleştiği gözlendi.

Bir önceki ay sonuna göre finansal kuruluşların toplam borcu 2,1 milyar dolar, finansal olmayan kuruluşların toplam borcu ise 1,3 milyar doları arttı. Aynı dönemde finansal kuruluşların uzun vadeli borçları 2,7 milyar dolar, finansal olmayan kuruluşların uzun vadeli borçları 1,4 milyar dolar arttı. Kısa vadede ise finansal kuruluşların borçları 0,6 milyar dolar, finansal olmayan kuruluşların borçları 0,2 milyar dolar azaldı.

Döviz kompozisyonu incelendiğinde, toplam yurt dışı borçlanmada Doların en yüksek paya sahip olduğu görüldü. 201,7 milyar Dolar tutarındaki uzun vadeli kredi borcunun yüzde 58,0’ının Dolar, yüzde 31,7’sinin Euro, yüzde 2,5’inin Türk lirası ve yüzde 7,8’inin ise diğer döviz cinslerinden oluştuğu; 9,1 milyar Dolar tutarındaki kısa vadeli kredi borcunun ise yüzde 25,4’ünün Doları, yüzde 20,5’inin Euro, yüzde 50,9’unun Türk lirası ve yüzde 3,2’sinin ise diğer döviz cinslerinden oluştuğu görüldü.

Ekim sonuna göre özel sektörün yurt dışından sağladığı toplam kredi borcunun 1 yıla kadar olan vade dağılımı incelendiğinde, toplam borç tutarının 63,9 milyar Dolar olduğu görüldü. Bu tutarın 40,4 milyar Doları bankalara, 17,9 milyar Doları finansal olmayan kuruluşlara, 5,6 milyar Doları ise bankacılık dışı finansal kuruluşlara aittir.

Paylaşın

Tarımda Üretici Enflasyonu Yüzde 31,45

Tarımda üretici enflasyonu, kasım ayında bir önceki aya göre yüzde 1,56 azalırken, bir önceki yılın aralık ayına göre yüzde 31,97, bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 31,45 ve on iki aylık ortalamalara göre yüzde 37,58 arttı.

Haber Merkezi / Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) Tarım Ürünleri Üretici Fiyat Endeksi (Tarım-ÜFE) Kasım 2025 verilerini açıkladı.

Buna göre; Tarımda üretici enflasyonu, kasım ayında bir önceki aya göre yüzde 1,56 azalırken, bir önceki yılın aralık ayına göre yüzde 31,97, bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 31,45 ve on iki aylık ortalamalara göre yüzde 37,58 arttı.

Sektörlerde bir önceki aya göre, tarım ve avcılık ürünleri ve ilgili hizmetlerde yüzde 1,75 azalırken, ormancılık ürünleri ve ilgili hizmetlerde yüzde 1,66 ve balık ve diğer balıkçılık ürünleri; su ürünleri; balıkçılık için destekleyici hizmetlerde yüzde 1,07 arttı. Ana gruplarda bir önceki aya göre, tek yıllık (uzun ömürlü olmayan) bitkisel ürünlerde yüzde 0,69, çok yıllık (uzun ömürlü) bitkisel ürünlerde yüzde 0,03 azalırken, canlı hayvanlar ve hayvansal ürünlerde yüzde 2,17 arttı.

Yıllık değişimin en yüksek olduğu alt grup yüzde 122,79 artış ile yumuşak çekirdekli meyveler ve sert çekirdekli meyveler, aylık değişimin en yüksek olduğu alt grup yüzde 38,02 azalış ile tropikal ve subtropikal meyveler oldu.

Paylaşın