Türkiye’de Son Yedi Ayda 92 Bin Hektar Ormanlık Alan Kül Oldu

Türkiye’de 2025 yılının ilk yedi ayında çıkan 153 orman yangınında 92 bin hektardan fazla alan kül oldu. 2025 verileri, yalnızca yangınların sayıca değil, etkide de büyüdüğünü ortaya koyuyor.

Avrupa Birliği’nin Copernicus uydu sisteminden elde edilen veriler, 2025 yılında Türkiye’nin ağır bir orman yangını sezonu geçirdiğini ortaya koyuyor. Henüz Ağustos ayı başlamadan, 153 büyük yangında toplam 92 bin 241 hektar ormanlık alan zarar gördü.

EFFIS (Avrupa Orman Yangını Bilgi Sistemi) verilerine göre, 2025’te orman yangınları Haziran sonunda belirgin bir yükselişe geçti ve Temmuz başında yoğunlaştı. Kısa sürede 90 bin hektardan fazla ormanlık alan alevlere teslim oldu. Ancak uzun yılları kapsayan ortalama veriler, yangın riskinin asıl Temmuz sonu ile Eylül başı arasında yoğunlaştığını gösteriyor.

EFFIS’in 2006–2024 yılları arasındaki haftalık yangın verilerine göre, Türkiye’de yangın sayısı ortalama olarak Ağustos’un ilk haftalarında zirveye ulaşıyor. Haftalık yangın sayılarında en yüksek artış, çoğu yıl 30 Temmuz – 15 Ağustos tarihleri arasında kaydediliyor. Bu veriler, Ağustos’un Türkiye açısından hâlâ yangın sezonunun en kritik bölümü olduğunu gösteriyor.

2025 verileri, yalnızca yangınların sayıca değil, etkide de büyüdüğünü ortaya koyuyor. EFFIS sistemine göre her bir yangında ortalama 603 hektarlık alan zarar gördü. Bu oran, önceki yıllara göre üç kat fazla.

EFFIS verilerine göre:

Yıl                              Yanan Alan (ha)    Yangın Sayısı
2022                              15.685                         62
2023                              32.599                       174
2025 (ilk 7 ay)             92.241                       153

Sadece 2025’in ilk yedi ayında kaydedilen zarar, son iki yılın toplamından fazla. Ayrıca bu yıl, yangın başına düşen tahribat da ciddi biçimde arttı. 2024’te bir yangında ortalama 180 hektar alan yanarken, bu yıl bu rakam 600 hektara yaklaştı.

EFFIS’in haftalık yangın verilerine göre 2025 yılında yangınlar erken başladı ve Temmuz başında zirve yaptı. Ancak 2006–2024 ortalamasına göre yangınların en yoğun yaşandığı dönem halen Temmuz sonu ile Ağustos ortası arası. Bu tablo, 2025’in normların dışına çıkan bir sezon olduğunu ortaya koyarken, mevsimsel olarak asıl riskin hâlâ sürebileceğine işaret ediyor.

Paylaşın

“Bezelye Virüsü” Kanserle Mücadelede Oyunun Kurallarını Değiştirebilir

Tümörlere doğrudan enjekte edildiğinde bağışıklık sistemini güçlü bir şekilde tetikleyen ve genellikle kara baklagillerini enfekte eden bir virüs, kanser tedavisi olarak umut vadediyor.

Haber Merkezi / Kaliforniya Üniversitesi’nden bilim insanları, bu zararsız bitki virüsünün vücudun bağışıklık sisteminin, kanser hücrelerini hedef almasına ve yok etmesine nasıl yardımcı olabileceğini keşfettiler.

Araştırmanın sonuçları yakın zamanda Cell Biomaterials dergisinde yayımlandı.

İnek bezelye mozaik virüsü (CPMV) adı verilen virüs, insan hücrelerini enfekte etmiyor; ancak tümörlere doğrudan enjekte edildiğinde bağışıklık sistemini güçlü bir şekilde tetikliyor.

Fareler ve hatta kanserli evcil köpekler üzerinde yapılan araştırmalarda, CPMV’nin tümörlere saldıran bağışıklık hücrelerini başarıyla aktive ettiği ve kanserin yayılmasını önlemeye yardımcı olduğu görüldü.

CPMV, nötrofiller, makrofajlar ve doğal öldürücü hücreler gibi bağışıklık hücrelerini, tümör bölgesine çekiyor ve kanser hücrelerini yok ediyor. CPMV ayrıca, bağışıklık hafızasından sorumlu olan B ve T hücrelerini de uyandırıyor.

Bu, bağışıklık sisteminin kanser hücrelerini tanımayı öğrenmesi ve bunlarla yalnızca enjeksiyon bölgesinde değil, vücudun diğer bölgelerinde de savaşabileceği anlamına geliyor.

Araştırmanın lideri Dr. Nicole Steinmetz, CPMV’nin bu etkiye sahip olmasının, diğer benzer bitki virüslerinin ise bu etkiye sahip olmamasının şaşırtıcı olduğunu söyledi.

Araştırmada yer alan ekip, bunun nedenini daha iyi anlamak için CPMV’yi, yakından ilişkili bir virüs olan inek bezelyesi klorotik benek virüsü (CCMV) ile karşılaştırdı. Her iki virüs de birbirine benziyor ve insan bağışıklık hücreleri tarafından benzer şekillerde alınıyor, ancak yalnızca CPMV güçlü bir kanser karşıtı tepkiyi tetikliyor.

Araştırmaya konu olan virüsler arasındaki temel fark, CPMV’nin insan bağışıklık hücreleri içindeki davranışında yatmakta. CPMV, hücrelere girdiğinde, uzun zamandır kanserle savaştığı bilinen interferon adı verilen proteinleri aktive ediyor. Erken dönem bazı kanser ilaçları bu proteinlere dayanıyordu.

Bir diğer önemli keşif ise CPMV’nin genetik materyalinin (RNA) hücre içinde nasıl davrandığıydı. CPMV’nin RNA’sı hücrede daha uzun süre kalıyor ve endolizozom adı verilen bir bölüme ulaşarak TLR7 adlı bir sensörü aktive ediyor.

Bu sensör, vücudun virüsleri tespit etmesine ve güçlü bir savunma mekanizmasını tetiklemesine yardımcı oluyor; bu savunma mekanizması aynı zamanda kanserle savaşmaya da yardımcı oluyor. Ancak CCMV’nin RNA’sı bu aşamaya ulaşamıyor.

Paylaşın

8 Bin 792 Soru Önergesi Cevapsız Kaldı

28. Yasama Dönemi’nde milletvekilleri toplamda 30 bin 546 yazılı soru önergesi verdi. Önergelerin sadece 4 bin 3 tanesi yasal süresi içinde ilgili bakanlarca cevaplanırken; 16 bin 908 önerge yasal süresi geçtikten sonra yanıtlandı. 8 bin 792 önerge ise yanıtsız bırakıldı.

Yanıtsız bırakılan önerge verisinde ilk sırada Murat Kurum olsa da; Gençlik ve Spor Bakanı Osman Aşkın Bak, kendisine yöneltilen 622 soru önergesinin 543’üne yanıt vermedi.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkan Yardımcısı ve İzmir Milletvekili Murat Bakan, milletvekillerinin verdikleri önergelerin ilgili Bakanlıklarca yanıtlanmaması konusunu Meclis gündemine taşımış ve Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş’a sormuştu. Bakan’ın önergesine Meclis Başkanvekili Bekir Bozdağ’dan yanıt geldi.

Verilere göre, 21 Temmuz 2025 tarihi itibarıyla milletvekilleri toplamda 30 bin 546 yazılı soru önergesi verdi. Önergelerin sadece 4 bin 3 tanesi yasal süresi içinde ilgili Bakanlarca cevaplanırken; 16 bin 908 önerge yasal süresi geçtikten sonra yanıtlandı. 8 bin 792 önerge ise yanıtsız bırakıldı. Verilen 30 bin 546 önergenin 12 bin 128’ini CHP milletvekilleri verdi.

Önergelerin yanıtlanma durumunun Bakanlara göre dağılımı şöyle:

Adalet Bakanı’na 4 bin 282
İçişleri Bakanı’na 4 bin 105
Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı’na 3 bin 347
Tarım ve Orman Bakanı’na 2 bin 795
Sağlık Bakanı’na 2 bin 520 önerge verildi.

İlk sırada Murat Kurum geliyor

Önergeleri yanıtlamayan Bakanların dağılımı ise şöyle:

Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum bin 682 önergeyi
İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya bin 345 önergeyi
Adalet Bakanı bin 238 önergeyi
Sağlık Bakanı ise bin 156 önergeyi yanıtsız bıraktı.
Yanıtsız bırakılan önerge verisinde ilk sırada Murat Kurum olsa da; Gençlik ve Spor Bakanı Osman Aşkın Bak, kendisine yöneltilen 622 soru önergesinin 543’üne yanıt vermedi.

Murat Bakan, Meclis performansına ilişkin sunduğu önergesinde “Yazılı soru önergelerinin ilgili Bakanlıklarca çoğu zaman yasal süresi içinde yani zamanında cevaplandırılmadığı; kimi Bakanlıkların sorulan sorulara yanıt vermeyip, sırf ‘cevaplandırılmış’ olsun diye eksik, yüzeysel ve alakasız içeriklerle geçiştirildiği; bazı Bakanlıkların ise uzun zamandır hiçbir yazılı soru önergesine yanıt vermediği görülmüştür. Bu durum, Gazi Meclis’in yürütme organının denetleme işlevini zayıflatmakta, kamuoyunun bilgi alma hakkını ihlal etmekte ve seçilmiş milletvekillerinin Anayasa ve TBMM İçtüzüğü’nden kaynaklanan haklarının kullanmalarını doğrudan engellemektedir” dedi.

Bekir Bozdağ, CHP’li Bakan’ın değerlendirmesine istinaden şu cevabı verdi:

“Önceki yaşama dönemlerinde olduğu gibi bu yaşama döneminde de Başkanlığımızca 5.12.2023, 28.06.2024, 05.12.2024 ve 24.06.2025 tarihlerinde Cumhurbaşkanı yardımcısı ile bakanlıklara yazılı soru önergelerinin cevaplandırılma durumunu gösteren yazılar yazılmıştır. Bu yazılarda yazılı soru önergeleri süresi içinde cevap verilmesi ve verilecek cevapların TBMM’nin saygınlığına uygun olacak şekilde soruları tam olarak karşılayan, yeterli ve tatminkâr nitelikte hazırlanması hususu iletilmiştir. Bu uygulamaya devam edilecektir.”

(Kaynak: Bianet)

Paylaşın

Ahmet Davutoğlu’ndan İktidara Sert Sözler

Gelecek Partisi Lideri Ahmet Davutoğlu, iktidarın genel afet ve kriz yönetimindeki eksikliklerini vurgulayarak, “Bu köhnemiş sistemi ve ahlaki çöküş yaşayan siyaseti kökten ve radikal şekilde değiştirmeye kararlıyız!” dedi.

Haber Merkezi / Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu, sosyal medya üzerinden yaptığı paylaşım ile orman yangınları başta olmak üzere genel afet ve kriz yönetimindeki aksaklıkları gündeme getirdi.

Davutoğlu, paylaşımında şu ifadeleri kullandı: “Bir sistem çöküşü yaşıyoruz! Her afete geç ve etkisiz müdahale ederek halkı kendi kaderiyle başbaşa bırakan, ülkenin kriz yönetim kapasitesini her geçen gün zayıflatan, yangınlarda ve depremlerde erken uyarı sitemini harekete geçiremeyen,

bir afet ülkesi olduğu halde, gece görüşü ekipmanı ile donanmış helikopterler ve uçaklar temin edemeyen, kendi lüks ve itibarları için kullandıkları özel uçak filolarının yerine, yangınlara müdahale kapasitesi yüksek tam donanımlı hava araçları almaktansa,

halkın mal ve canını riske etmekten kaçınmayan, orman işçilerini yeterli planlama olmadan ve yine yeterli ekipman temin etmeden alevlerin içine salıp, cenazelerini alan, memleketi korumasını beklediği askerini, sıvı yetersizliği ile kaybeden,

herhangi bir askeri operasyon esnasında askerlerini düşman saldırısında değil, metan gazı zehirlenmesi ile şehit veren, Kartalkaya’da tatile giden vatandaşlarının yanışını canlı yayında izleyen, herkesin güvenilirliğinden emin olduğu bir sınavı dahi yapamayan,

sokaklarını uyuşturucu baronlarından, sosyal medya ortamını kumar sitelerinden temizleyemeyen, aile yapımızı çökerten toplumsal yozlaşmaya set çekemeyen, gençlerimizi, kadınlarımızı ve çocuklarımızı koruyamayan; bugünkü iktidar, bu sistem çöküşünün temel sorumlusudur.

Kapsamlı bir sorgulama ve yenilenme olmadan bu sistem çöküşünden çıkamayız. Bu köhnemiş sistemi ve ahlaki çöküş yaşayan siyaseti kökten ve radikal şekilde değiştirmeye kararlıyız!”

Paylaşın

Tip 2 Diyabet Hastalarında Kan Şekeri Ölçümü Ne Sıklıkla Yapılmalı?

Vücudun şekeri işleme biçimini etkileyen kronik bir rahatsızlık olan Tip 2 diyabette kan şekeri seviyelerini sağlıklı bir aralıkta tutmak, hastalığın yönetiminin en önemli kısımlarından biridir.

Haber Merkezi / Bu nedenle, sıkça sorulan sorulardan biri de kan şekerinin ne sıklıkla ölçülmesi gerektiğidir. Cevap ise, kişinin tedavi planı, kan şekerinin ne kadar iyi kontrol edildiği ve kişisel sağlık ihtiyaçları gibi çeşitli faktörlere bağlıdır.

Genellikle hemen insülin gerektiren tip 1 diyabetin aksine, tip 2 diyabet hastaları durumlarını diyet, egzersiz ve ağızdan alınan ilaçlarla yönetebilirler. Bazılarının sonunda insüline veya diğer enjekte edilebilir ilaçlara ihtiyacı olabilir.

Kan şekeri testi, vücudun yiyeceklere, egzersize, ilaçlara ve strese nasıl tepki verdiğini anlamaya yardımcı olur.

İnsülin kullanmayan ve kan şekerini iyi kontrol edilen bireyler için doktorlar, kan şekeri seviyelerinin daha seyrek ölçülmesini önerebilirler. Bazı araştırmalar, bu bireyler için haftada bir veya iki kez, hatta ayda birkaç kez kan şekeri ölçümü yapmanın yeterli olabileceğini göstermektedir.

JAMA Internal Medicine’de yayınlanan 2017 tarihli bir araştırma, insülin kullanmayan iyi kan şekerini iyi kontrol edilen hastalarda rutin günlük testlerin kan şekeri kontrolünü iyileştirmediğini ortaya koydu.

Ancak insülin veya kan şekerini düşürebilecek başka ilaçlar kullanan hastalarda daha sık test yapılması gerekebilir. İnsülin kullanan hastaların kan şekerlerini günde birkaç kez test etmeleri önerilmektedir.

Bu, yemeklerden önce, yemeklerden sonra, yatmadan önce ve araba kullanma veya egzersiz gibi aktivitelerden önce test yapılmasını içerebilir. Test, özellikle ilaç değiştirirken, yeni yiyecekler denerken veya hastalık ya da duygusal stresle başa çıkarken önemlidir.

Bazı hastalar sürekli glikoz ölçüm cihazlarından (CGM) da faydalanabilir. Bu cihazlar, gün ve gece boyunca her birkaç dakikada bir kan şekerini ölçerek gerçek zamanlı bilgiler sunmaktadır.

CGM’ler, özellikle sık sık yüksek veya düşük tansiyonu olanlar veya tedavilerine rehberlik edecek daha detaylı bilgi isteyenler için faydalıdır. 

HbA1c, tip 2 diyabetin yönetiminde önemli bir araçtır. Bu test, son iki ila üç aylık kan şekeri seviyelerinin ortalamasını verir. Diyabet hastalarının çoğu, HbA1c değerlerini yılda en az iki kez, tedavi planları değişiyorsa daha sık kontrol ettirmelidirler. 

Bu test, günlük testlerin yerini tutmasa da, genel kontrol hakkında daha geniş bir bakış açısı sağlar.

Kan şekeri hedeflerinin kişiden kişiye değişebileceğini unutmamak da önemlidir. Birçok uzman, genellikle yemeklerden önce 80 ila 130 mg/dL arasında ve yemeklerden iki saat sonra 180 mg/dL’nin altında kan şekeri seviyelerini hedeflemeyi önermektedir.

Ancak bazı kişilerin yaşlarına, sağlık durumlarına veya düşük kan şekeri risklerine bağlı olarak farklı hedefleri olabilir.

Paylaşın

Bilgisayar Korsanları Birinin Hesabına Nasıl Erişir?

Hesap ele geçirme, bir kullanıcının çevrimiçi hesabının yetkisiz bir şekilde ele geçirilmesi veya kontrol altına alınması anlamına gelir ve genellikle siber suçlular tarafından gerçekleştirilir.

Haber Merkezi / Bu genellikle kimlik avı, kötü amaçlı yazılım bulaştırma veya zayıf parolaların istismar edilmesi yoluyla gerçekleştirilir. Hesap ele geçirildikten sonra, saldırgan hesap sahibi adına kişisel bilgilere erişebilir, mesajlar gönderebilir veya kötü amaçlı faaliyetlerde bulunabilir.

Hesap ele geçirme, esas olarak bir kullanıcının e-posta, sosyal medya veya finansal hesapları gibi çevrimiçi hesaplarına çeşitli kötü niyetli amaçlarla yetkisiz erişim sağlamayı amaçlayan kötü amaçlı bir faaliyettir. Genellikle bilgisayar korsanları veya siber suçlular olarak bilinen failler, kullanıcıların hesap güvenliğini tehlikeye atmak için kimlik avı, sosyal mühendislik ve zayıf parolaları istismar etme gibi çeşitli teknikler kullanır.

Bir kullanıcının hesabı ele geçirildikten sonra, bilgisayar korsanı bu hesabı kimlik hırsızlığı, mali dolandırıcılık, yanlış bilgi yayma ve hatta diğer sistemlere saldırılar düzenleme gibi çeşitli kötü amaçlı faaliyetler için kullanabilir ve böylece kötü amaçlı kampanyalarının etki alanını genişletebilir. Hesap ele geçirmenin temel amaçlarından biri, bu hesaplarda tutulan hassas verileri kişisel veya mali kazanç elde etmek için kullanmaktır.

Bu, hileli işlemler yapmak için finansal bilgileri çalmaktan, gasp amacıyla kişisel veya ticari verilere erişip bunları sızdırmaya kadar her şeyi içerebilir. Ele geçirilen bir hesap, uygunsuz mesajlar veya içerikler paylaşarak yanlış bilgi yaymak veya kullanıcının itibarını zedelemek için bir saldırgan tarafından da kullanılabilir.

Hesap ele geçirme tehdidiyle mücadele etmek için bireylerin ve kuruluşların güçlü, benzersiz parolalar kullanma, çok faktörlü kimlik doğrulamayı etkinleştirme ve sistemleri en son güvenlik yamalarıyla güncel tutma gibi sağlam siber güvenlik uygulamalarını sürdürmeleri hayati önem taşımaktadır.

Hesap Gaspı hakkında sıkça sorulan sorular:

Bilgisayar korsanları birinin hesabına nasıl erişir?

Bilgisayar korsanları, hesaplara yetkisiz erişim sağlamak için kimlik avı, kaba kuvvet saldırıları, tuş kaydediciler, sosyal mühendislik ve güvenlik açıklarından yararlanma gibi çeşitli yöntemler kullanabilir. Genellikle giriş yapmak için parolaları, güvenlik sorularını veya diğer hesap kurtarma mekanizmalarını hedef alırlar.

Hesaplarımın ele geçirilmesini önlemek için ne yapabilirim?

Hesaplarınızın ele geçirilmesini önlemek için şu adımları izleyin: Her hesap için güçlü ve benzersiz parolalar kullanın; Çok faktörlü kimlik doğrulamayı etkinleştirin; Hesaplarınıza erişmek için hangi cihazları kullandığınıza, özellikle de halka açık bilgisayarlara dikkat edin; E-postalarda, kısa mesajlarda veya telefon görüşmelerinde şüpheli bağlantılara tıklamaktan veya kişisel bilgi vermekten kaçının; Cihazlarınızı ve güvenlik yazılımınızı güncel tutun.

Hesabımın ele geçirildiğini nasıl tespit edebilirim?

Hesabınızın ele geçirilmiş olabileceğine dair işaretler şunlardır: hesap ayarlarınızda veya bilgilerinizde yetkisiz değişiklikler; hesabınızda sizin oluşturmadığınız mesajlar veya gönderiler gibi alışılmadık veya şüpheli etkinlikler; beklenmedik şifre sıfırlama e-postaları veya bildirimleri; arkadaşlarınızın veya kişilerinizin hesabınızdan spam veya kötü amaçlı mesajlar alması. Hesabınızın ele geçirildiğinden şüpheleniyorsanız, hesabınızı kurtarmak ve güvenliğini sağlamak için derhal harekete geçin.

Hesabım ele geçirilirse ne yapmalıyım?

Hesabınız ele geçirildiyse şu adımları izleyin: Şifreyi ve kurtarma seçeneklerini sıfırlayarak hesabın kontrolünü yeniden ele geçirmeye çalışın; olayı platforma veya servis sağlayıcıya bildirin; şifrelerini değiştirerek ve çok faktörlü kimlik doğrulamayı etkinleştirerek diğer hesaplarınızın güvenliğini sağlayın; kötü amaçlı yazılım veya virüsleri kontrol etmek için cihazlarınızda bir güvenlik taraması çalıştırın; ve hesaplarınızı herhangi bir sahtekarlık faaliyeti veya daha fazla tehlikeye girme belirtisi açısından izleyin.

Paylaşın

Hippo (Hippolytus) Kimdir? Teorik Çalışmaları

MÖ 5. yüzyılda yaşayan Hippo’nun kökeni konusunda çelişkili bilgiler vardır: Bazı kaynaklar onun Güney İtalya’daki Rhegium, Metapontum veya Croton’dan olduğunu, bazı kaynaklar ise Samos veya başka bir İyon şehrini işaret etmektedir.

Haber Merkezi / Hippo’nun kökeni konusundaki bu belirsizlik, onun eserlerinin kaybolmuş olması ve sadece diğer filozofların (özellikle Aristoteles, Hippolytus ve Simplicius) yazılarında dolaylı olarak anılmasıyla açıklanabilir.

Hippo, Aristoteles tarafından “Metafizik” adlı eserinde ele alınmış, ancak düşünceleri “değersiz” bulunarak diğer büyük filozoflarla aynı düzeye konmamıştır. Buna rağmen, onun materyalist felsefesi ve evrenin temel unsurlarına dair görüşleri, Sokrates öncesi felsefenin gelişiminde önemli bir yer tutmaktadır.

Ayrıca, Hippo’nun ateizmle suçlandığı bilinir; komedi yazarı Cratinus’un Panoptae adlı eserinde bu suçlamaya maruz kaldığı belirtilir. İskenderiyeli Clement’e göre, Hippo’nun mezar taşında “Hippo’nun mezarı, kader onu ölümsüz tanrılarla eşit kıldı” yazdığı söylenir, bu da ateizm suçlamasına ironik bir gönderme olarak yorumlanmıştır.

Bu suçlamanın nedeni, muhtemelen Hippo’nun evreni tanrısal güçler yerine doğal süreçlerle açıklama çabasından kaynaklanmaktadır.

Hippo’nun, Thales’in öğrencisi veya onun fikirlerinden etkilenmiş olabileceği düşünülür, çünkü her ikisi de evrenin temel maddesi olarak suyu öne sürmüştür. Ancak, Hippo’nun felsefesi, Thales’inkinden daha biyolojik ve kozmolojik bir çerçeveye sahiptir.

Hippo’nun teorik çalışmaları, Sokrates öncesi filozofların tipik ilgi alanları olan evrenin kökeni (kozmoloji), temel maddeler (arkhe) ve yaşamın doğası üzerine odaklanır. Eserleri günümüze ulaşmadığından, öğretileri Aristoteles’in Metafizik ve De Anima gibi eserlerinden ve Simplicius’un Aristoteles yorumlarından bilinir.

Evrenin Temel Unsurları:

Su ve Ateş: Hippo, evrenin temel unsurları olarak su ve ateşi kabul etmiştir. Simplicius’a göre, Hippo, Thales gibi, suyun her şeyin ilkesi (arkhe) olduğunu savunmuştur. Hippo’nun, ateşin sudan türediğini ve evrenin bu iki unsurun etkileşimiyle oluşturduğunu savunduğu öne sürülmüştür. Bu, Thales’in monist (tek maddeci) yaklaşımından farklı olarak, bir tür ikili (dualist) bir sistem sunmaktadır.

Kozmolojik Görüş: Hippo’nun evrenin oluşumuna dair açıklaması, suyun temel bir madde olarak evrenin yapı taşlarını oluşturduğunu ve ateşin bu sudan türeyerek yıldızlar, gök cisimleri ve diğer fenomenleri meydana getirdiğini içermektedir.

Hippo’nun gökyüzünü “fırın kubbesi” gibi tasvir ettiği belirtilir. Bu, gökyüzünün sabit bir kubbe gibi algılandığı antik kozmolojik modellerle uyumludur ve gece gökyüzündeki yıldızların veya diğer fenomenlerin yapısını açıklamaya yönelik erken bir çabadır.

Gece Gökyüzü Bağlantısı: Hippo’nun su ve ateş teorisi, gece gökyüzündeki yıldızların (ateşle ilişkilendirilen) veya diğer gök cisimlerinin oluşumuna dair ilkel bir açıklama sunabilir. Örneğin, yıldızların parlaklığı antik dünyada genellikle ateşle bağdaştırılırdı. Ancak, Hippo’nun doğrudan astronomik gözlemler yaptığına dair kanıt yoktur; onun kozmolojisi daha çok spekülatif ve felsefidir.

Biyolojik Görüşler:

Nem Teorisi: Hippo, evrenin yapısından çok yaşamın doğasına odaklanmıştır. Ona göre, tüm canlılarda uygun bir nem seviyesi bulunmalıdır ve bu nem dengesi sağlığı belirler. Nem eksikliği veya fazlalığı, hastalıklara yol açar. Bu görüş, Antik Yunan tıbbındaki hümoral teorinin (dört sıvı: kan, balgam, sarı safra, kara safra) erken bir biçimi olarak görülebilir ve daha sonra Hipokrat tarafından geliştirilmiştir.

Hippo, nemin yaşamın temel bir unsuru olduğunu savunarak, evrendeki suyun biyolojik süreçlerdeki rolünü vurgulamıştır. Örneğin, canlı organizmaların suya bağımlılığı, onun evrenin temel maddesi olarak suyu seçmesini desteklemektedir.

Bu teori, gece gökyüzüyle doğrudan bağlantılı olmasa da, evrenin birliğini (kozmik ve biyolojik düzeyde) açıklama çabası olarak düşünülebilir. Örneğin, suyun evrensel bir madde olarak hem yıldızların oluşumunda hem de yaşamın sürdürülebilirliğinde rol oynadığı fikri, Hippo’nun felsefesinin monist yönünü yansıtmaktadır.

Ruhun Doğası:

Akıl ve Su: Hippo, ruhun hem akıl hem de sudan oluştuğunu savunmuştur. Bu, ruhu maddi bir temele oturtan materyalist bir yaklaşımdır ve Demokritos gibi atomcu filozoflarla benzerlik göstermektedir. Ruhun sudan oluşması, onun evrenin temel maddesiyle (su) bağlantısını vurgulamaktadır.

Bu görüş, ruhun fiziksel bir varlık olduğunu ve doğaüstü bir özden ziyade doğal süreçlerle açıklanabileceğini öne sürmektedir. Hippo’nun bu materyalist yaklaşımı, onun ateizmle suçlanmasının bir nedeni olabilir, çünkü ruhu tanrısal bir varlık olarak görmeyi reddetmiştir.

Gece gökyüzü bağlamında, ruhun suyla ilişkilendirilmesi, evrenin birliğini ve maddi doğasını açıklama çabasını destekler, ancak doğrudan astronomik bir teori sunmamaktadır.

Materyalizm ve Determinizm:

Hippo’nun felsefesi, evrendeki her şeyin maddi süreçlerle açıklandığı bir materyalist dünya görüşüne dayanmaktadır. Hippo, Tanrısal müdahaleler yerine, evrenin su ve ateş gibi fiziksel unsurlarla işlediğini savunmaktadır. Bu, onun ateizmle suçlanmasının temel nedenlerinden biridir.

Determinizm konusunda, Hippo’nun evrendeki olayların doğal nedenlere bağlı olduğunu savunduğu düşünülmektedir, ancak bu konuda açık bir alıntı yoktur. Yine de, materyalist yaklaşımı, rastlantısal olayları reddeden ve her şeyin doğal bir nedensellik zinciriyle gerçekleştiğini ima eden bir felsefeyi desteklemektedir.

Bu materyalist bakış açısı, gece gökyüzündeki fenomenleri (örneğin, yıldızların hareketleri veya meteorlar) tanrısal irade yerine doğal süreçlerle açıklama çabasını yansıtmaktadır. Bu, modern bilimin doğuşuna zemin hazırlayan erken bir adım olarak görülebilir.

Ateizm Suçlaması

Hippo’nun ateizmle suçlanması, onun evreni tanrılar yerine doğal süreçlerle açıklama çabasından kaynaklanmaktadır. Antik Yunan’da, doğaüstü açıklamaları reddeden filozoflar sıkça dinsizlikle suçlanmıştır (örneğin, Anaksagoras ve Sokrates). Hippo’nun bu suçlamaya maruz kalması, onun materyalist felsefesinin radikal doğasını göstermektedir.

Ateizm suçlaması, Hippo’nun gece gökyüzündeki fenomenleri (yıldızlar, gezegenler) tanrısal güçlere atfetmek yerine fiziksel unsurlarla (su ve ateş) açıklama girişiminde bulunmuş olabileceğini düşündürmektedir. Ancak, bu konuda kesin bir kanıt bulunmamaktadır.

Paylaşın

Leukippos Kimdir? Öğretileri

MÖ 5. yüzyılda yaşayan Leukippos, hakkında kesin bilgiler sınırlıdır; Milet, Abdera veya Elea’da doğduğu düşünülür, ancak en çok Milet’le ilişkilendirilir. Öğrencisi Demokritos ile birlikte atomculuk felsefesini geliştirmiştir.

Haber Merkezi / Leukippos’un eserleri günümüze ulaşmamıştır ve öğretileri genellikle Demokritos’un yazıları üzerinden bilinmektedir.

Aristoteles ve Theophrastus, Leukippos’u atomculuğun öncüsü olarak tanımlar, ancak Epikuros onun varlığını sorgulamıştır. Leukippos’un Elealı Zenon’un öğrencisi olduğu ve Parmenides’in felsefesinden etkilendiği belirtilir. Leukippos’un Abdera’da bir felsefe okulu kurduğu düşünülmektedir.

Leukippos’un Öğretileri

Leukippos’un felsefesi, Elea Okulu’nun (özellikle Parmenides’in) “varlık bir ve değişmezdir, boşluk yoktur” görüşüne karşı bir yanıt olarak ortaya çıkmıştır. Atomculuk, evrenin yapısını ve işleyişini açıklamak için maddeci bir yaklaşım sunar.

Atomlar ve Boşluk: Evren, iki temel unsurdan oluşur: atomlar (bölünemez, sonsuz sayıdaki küçük parçacıklar) ve boşluk (atomların hareket ettiği yokluk alanı). Atomlar, şekil, düzen ve konum açısından farklılık gösterir, ancak niteliksel olarak değişmezler. Hareket, atomların kendi doğasında vardır ve ruh gibi dışsal bir nedene bağlı değildir.

Boşluk, hareketin mümkün olması için gereklidir. Leukippos, Parmenides’in boşluğu reddetmesine karşı, boşluğun varlığını savunarak devimi açıklamıştır.

Determinizm: “Hiçbir şey rastlantısal değildir; her şey bir nedene ve zorunluluğa bağlı olarak meydana gelir.” Leukippos, evrendeki her olayın mekanik bir nedensellik zinciriyle belirlendiğini savunmuştur. Rastlantı, insanların nedenini bilmediği olaylar için kullandığı bir terimdir.

Bu görüş, determinizmin temelini oluşturmaktadır ve evrenin mekanik yasalarla işlediğini öne sürmektedir.

Evrenin Oluşumu: Evren, atomların boşlukta hareket ederken çarpışması ve birleşmesiyle oluşur. Bu çarpışmalar, anaforlar (girdaplar) yaratarak yıldızlar, gezegenler ve diğer cisimlerin ortaya çıkmasını sağlar. Atomların farklı birleşme düzenleri, evrendeki çeşitliliği açıklar (örneğin, ağır atomlar toprağı, hafif atomlar suyu veya ateşi oluşturur).

Varlık ve Yokluk: Varlık (atomlar, dolu) ve yokluk (boşluk) eşit derecede gerçektir. Boşluk, varlığın hareket etmesi için zorunlu bir koşuldur. Bu, Herakleitos’un “varlık ve yokluk” düşüncesini görgül alana taşıyarak Elea Okulu’nun statik varlık anlayışına meydan okur.

Materyalizm: Leukippos, evrendeki her şeyin maddi temellere dayandığını savunmuştur. Ruh bile atomlardan oluşur ve doğaüstü açıklamalara yer yoktur. Bu yaklaşım, modern bilimin atom anlayışının temelini oluşturmuş, ancak Antik Yunan’daki atomlar daha çok niteliksel olarak düşünülmüştür.

Leukippos’un Etkisi

Leukippos’un öğretileri, öğrencisi Demokritos tarafından geliştirilmiş ve daha sistematik hale getirilmiştir. Atomculuk, Antik Yunan’dan Rönesans’a kadar felsefe ve doğa bilimlerini etkilemiştir.

Aristoteles, Leukippos’u atomculuğun kurucusu olarak tanımlar ve onun fikirlerinin, Parmenides’in felsefesine karşı önemli bir alternatif sunduğunu belirtir. Ayrıca, Leukippos’un determinist görüşleri, daha sonra Epikuros, Auguste Comte ve hatta Karl Marx gibi düşünürler üzerinde dolaylı etkiler bırakmıştır.

Not: Leukippos’un varlığı ve eserleri hakkında tartışmalar olsa da, Aristoteles ve Theophrastus’un tanıklıkları onun tarihsel varlığını destekler. “Küçük Dünya Sistemi” adlı bir eserinin olduğu söylenir, ancak bu eser Demokritos’un “Büyük Dünya Sistemi” ile karıştırılmış olabilir.

Paylaşın

Programlama Dilinde Erişim Fonksiyonu Nasıl Oluşturulur?

Teknolojide erişim aracı, bir nesnenin öznitelik veya özelliklerinin değerlerini almak ve değiştirmek için kullanılan bir yöntem veya işlevdir. Nesne yönelimli programlamadaki kapsülleme ve veri gizleme ilkelerine bağlı kalarak kontrollü erişim ve değişikliğe olanak tanır.

Haber Merkezi / Erişim araçları genellikle, dahili verileri doğrudan harici koda ifşa etmeden bir özniteliğin değerini alan veya değiştiren getter ve setter yöntemlerini içerir.

Yazılım geliştirme alanında erişim araçları, bir nesnenin dahili verileri ile harici kod arasındaki etkileşimi kolaylaştıran ayrılmaz bileşenler olarak hizmet verir. Nesnelerden veri alma sürecini daha da kolaylaştıran ve güçlendiren, aynı zamanda nesnelerin en üst düzeyde güvenliğini ve bütünlüğünü sağlayan bir bariyer oluştururlar.

Yaygın olarak getter yöntemleri olarak bilinen erişim yöntemleri, bir nesnenin iç durumunu korumada ve yetkisiz erişimi engellemede hayati bir rol oynar ve geliştiricilerin veri erişilebilirliği üzerinde kontrol sahibi olmalarını sağlar. Bu, programcılar veri ifşasının kapsamını kesin olarak belirleyebildiğinden, kodun genel modülerliğini ve okunabilirliğini artırır.

Erişim yöntemleri, nesne yönelimli programlamanın ilkelerinin, özellikle de kapsüllemenin (verileri ve üzerinde çalışan yöntemleri tek ve tutarlı bir birim içinde birleştirme uygulaması) korunmasında etkilidir. Erişim yöntemleri, bir nesnenin özellikleriyle doğrudan teması ortadan kaldırarak, geliştiricilerin bir nesneden verilerin nasıl alınacağını özelleştirmelerine olanak tanır.

Dahası, programcılar bir nesnenin dahili uygulamasını, nesnenin dış davranışına müdahale etmeden değiştirebildikleri için sistemin uyarlanabilirliğini ve sürdürülebilirliğini korumaya yardımcı olurlar. Sonuç olarak, erişim araçları daha temiz ve daha yönetilebilir bir kod yapısı oluşturarak karmaşık programların optimizasyonuna katkıda bulunur ve verimli yazılım geliştirmeyi destekler.

Erişim hakkında sıkça sorulan sorular:

Niteliğe doğrudan erişmek yerine erişim araçları neden kullanılır?

Erişim araçlarının kullanımı, bir özniteliğe doğrudan erişime tercih edilir çünkü bir nesnenin dahili durumunun bütünlüğünü korumaya yardımcı olan kapsülleme ilkesini destekler. Erişim araçları, öznitelik değerlerinin nasıl alınacağı üzerinde kontrol sağlayarak geliştiricinin harici arayüzü etkilemeden dahili mantığı değiştirmesine olanak tanır. Bu, özniteliklerde istenmeyen değişikliklerin önlenmesinin yanı sıra daha iyi sürdürülebilirlik ve uyarlanabilirlik sağlar.

Bir programlama dilinde erişim fonksiyonu nasıl oluşturulur?

Erişim değişkeni oluşturma, kullandığınız programlama diline göre değişir. İşte Java kullanarak bir örnek:

sınıf Çalışan {
  özel Dize adı;

  genel Dize getName() {
    dönüş adı;
  }
}

Bu örnekte, Employee sınıfının ‘name’ adlı özel bir niteliği ve değerini döndüren ‘getName()’ adlı bir erişim yöntemi vardır.

Erişimci ile mutatör arasındaki fark nedir?

Erişimci (alıcı), bir niteliğin değerini almak için kullanılan bir yöntemdir; değiştirici (ayarlayıcı), bir niteliğin değerini ayarlamak veya değiştirmek için kullanılan bir yöntemdir. Erişimciler, nesnenin dahili durumunun gizli kalmasını ve salt okunur nitelikte olmasını sağlarken, değiştiriciler nesnenin durumunun kontrollü olarak değiştirilmesine olanak tanır.

Aynı nitelik için hem erişimciyi hem de mutatörü kullanabilir misiniz?

Evet, aynı öznitelik için hem erişim aracı hem de mutatör kullanabilirsiniz. Bu, kapsülleme ilkelerine bağlı kalarak öznitelik değerini alıp ayarlamanın kontrollü bir yolunu sağlar. Bu durumda, erişim aracı öznitelik değerini okumanıza izin verirken, mutatör önceden tanımlanmış ölçütlere veya koşullara göre değiştirmenize olanak tanır.

Paylaşın

Her İki Dizde Ağrının Nedeni Ne Olabilir?

Diz eklemleri, insan vücudundaki en büyük ve en fazla yük taşıyan eklemler arasındadır. Her iki dizde de sürekli ağrı genellikle kemiklerde, eklemlerde, kaslarda ve damar sistemindeki değişikliklerle ilişkilidir.

Haber Merkezi / Bu durum kadınlarda, yaşlı bireylerde ve ağır fiziksel işlerde çalışanlarda daha yaygındır. Her iki dizde ağrıya aşağıdaki durumlar neden olabilir:

Eklemdeki metabolik süreçlerin bozulması: Artroz veya artrit gibi eklem hastalıklarına, kemik uçlarını kaplayan dokuların bozulması eşlik eder. Bu gibi durumlarda, hareket sırasında dizde basınç, çıtırtı, ağrı ve ağırlık hissi oluşabilir.

Kalsiyum ve tuz birikimi: Kemik yapısında yer alan mineral maddelerin eşit olmayan dağılımı, eklemlerde tuz birikmesine neden olur. Bu durum kemik hareketini kısıtlar ve ağrıya neden olur.

Zararlı ortamlara uzun süre maruz kalma: Soğuk ve nemli yerlerde çalışmak diz eklemlerine baskı uygular. Özellikle zeminde, beton yüzeylerde veya rüzgarlı havalarda çalışanlar arasında yaralanmalar sıklıkla görülür.

Mekanik yaralanmalar: Ağır kaldırma, yanlış hareket veya travma diz yaralanmalarına neden olabilir. Bunlardan bazıları anında ağrıya neden olurken, bazıları zamanla ağrımaya başlar.

Ağrıyla birlikte hangi belirtiler ortaya çıkar?

Oturma ve ayağa kalkmada zorluk;
Uzun mesafe yürüyememe veya aksayarak yürüme;
Yürürken ağırlık hissi, sinir çekilmesi hissi;
Bağdaş kurarak oturulduğunda kaslarda uyuşma ve gerginlik;
Bacaklarda şişlik ve damarların belirginleşmesi;
Soğuğa karşı hassasiyet, hatta yazın sıcak giyinme isteği.

Bazı hastalarda varisli damar genişlemesi de görülebilir. Bu gibi durumlarda, şişlik ve kan dolaşımı sorunlarını daha da kötüleştirebileceğinden ısı tedavisi önerilmez.

Diz ağrısından kurtulmak için ne yapılmalı?

Öncelikle hastanın profesyonel bir tıbbi muayene ve testlerden geçmesi gerekir. Teşhis için röntgen, biyokimyasal kan testleri ve bazı durumlarda BT taramaları kullanılabilir.

Ciddi bir değişiklik saptanmadığı halde ağrı devam ediyorsa fizyoterapi yöntemleri etkili olabilir. Radon ve kükürt banyoları, sıcak kumla tedavi ve sanatoryum-tatil köyü ortamında yapılan terapiler dizlerdeki kan dolaşımını iyileştirerek ağrıyı azaltır.

Önlenebilir mi?

Diz ağrısının önlenmesine erken yaşlardan itibaren başlanmalıdır. Düzenli fiziksel aktivite, koşu, hafif egzersizler, yüzme ve doğru duruşu korumak dizlere binen yükü azaltır.

Ayrıca, doğru beslenme ve kalsiyum ve D vitamini açısından zengin besinler tüketmek de kemiklerin güçlenmesine yardımcı olur.

Paylaşın