1,47 Milyon Çocuk “Örgün Eğitim” Dışında

Eğitim Reformu Girişimi’nin raporuna göre; örgün eğitimde olmayan çocuk sayısı 1 milyon 470 bin 694’e ulaşıyor. Rapor, özellikle 14-17 yaş grubunda eğitim dışılığın yüksek seyrettiğini gösteriyor.

Türkiye’de eğitim politikaları son yıllarda sık sık değişen uygulamalarla gündeme geliyor. Müfredat defalarca yenilendi; sınav sistemleri birden fazla kez düzenlendi; öğretmenlik kanunu ve atama süreçleri yeniden ele alındı. Okul türlerine, yönetmeliklere ve eğitim takvimine ilişkin kararlar da kısa aralıklarla değişti.

Bu dalgalı ortamın son örneği, Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in ara tatil uygulamasının kaldırılmasının değerlendirildiğini açıklaması oldu. Tam da bu tartışmalar sürerken Eğitim Reformu Girişimi’nin yayınladığı Eğitim İzleme Raporu 2025, eğitimdeki bu değişkenliğin etkilerini ve eşitsizlikleri verilerle ortaya koyuyor.

DW Türkçe’den Pelin Ünker’in aktardığına göre; Rapor, eğitimde hedeflerin ve mevzuatın sık değişmesi nedeniyle stratejik tutarlılık ve şeffaflığın zayıfladığını belirtiyor. 2024–2025 döneminde hem çocukların hem öğretmenlerin iyi olma halini merkeze alan, hesap verebilir ve kapsayıcı bir kamu-yurttaş diyaloğuna duyulan ihtiyacın devam ettiği vurgulanıyor.

Raporun en çarpıcı bulgularından biri, zorunlu eğitim çağındaki çocukların önemli bir bölümünün okula devam etmemesi. 2024–2025 eğitim-öğretim yılında 804 bin 250 çocuk, zorunlu eğitimde olması gerekirken örgün eğitimin dışında yer alıyor. Bunların 611 bin 612’si Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı, 192 bin 638’i ise yabancı uyruklu. Öte yandan eğitim çağında olup açıköğretim liselerine yönlendirilen 273 bin 557 çocuk ile MESEM kapsamında haftanın büyük bölümünü işletmelerde geçiren 392 bin 887 öğrenci, fiilen okul dışı kalan çocukların toplam sayısını artırıyor.

Bu üç grup birlikte değerlendirildiğinde, örgün eğitimde olmayan çocuk sayısı 1 milyon 470 bin 694’e ulaşıyor. Rapor, özellikle 14-17 yaş grubunda eğitim dışılığın yüksek seyrettiğini gösteriyor. Bu yaş aralığında eğitim dışı kalma oranı iki yıldır yüzde 8’in üzerinde. Bazı illerde oran çok daha yüksek: Muş’ta yüzde 34,4, Ağrı ve Şanlıurfa’da yüzde 32,8.

Eğitim dışılığın arka planında ekonomik koşullar belirleyici rol oynuyor. Türkiye’de çocukların yüzde 30,4’ü ciddi maddi yoksunluk içinde yaşıyor; yüzde 39,5’i “yoksulluk veya sosyal dışlanma riski” altında bulunuyor.

Bu tablo çalışma hayatına erken katılımı da artırıyor. 15-17 yaş aralığındaki her dört çocuktan biri işgücüne dahil. Erkek çocuklarda bu oran yüzde 35,6’ya kadar yükseliyor. Rapor, bu yaş grubundaki çocukların eğitimle çalışma arasında seçim yapmak zorunda kaldığını ve bunun özellikle ortaöğretimde kopuşu hızlandırdığını ortaya koyuyor.

Kız çocukları açısından durum daha da kırılgan. Ev içi bakım yükü ve erken yaşta evlilik riski nedeniyle eğitimi bırakma olasılığı daha yüksek.

Erken çocukluk dönemine ilişkin göstergeler de eğitimdeki eşitsizlikleri doğruluyor. Okul öncesi eğitimde öğrenci sayısı iki yıl üst üste düşmüş durumda. 2023–2024’te 1 milyon 954 bin olan öğrenci sayısı 2024–25’te 1 milyon 741 bine gerileyerek yüzde 10,9 azaldı.

Rapor, 3-5 yaş aralığında okullulaşmanın en düşük olduğu illerin Şanlıurfa, Mardin, Diyarbakır, Şırnak ve Kahramanmaraş olduğunu belirtiyor. Ayrıca ortaöğretimde kız çocuklarının okullulaşma oranlarının pek çok ilde yüzde 80’in altına düşmesi, bölgesel eşitsizliklerin erken yaşlardan itibaren eğitim sürecine yansıdığını ortaya koyuyor.

Çocuklar risk altında

Rapor, örgün eğitimin dışına çıkışın önemli bir bölümünün Mesleki Eğitim Merkezi (MESEM) ve açıköğretim üzerinden gerçekleştiğini vurguluyor. 2024–25 döneminde 392 bin 887 öğrenci, haftanın dört ila beş gününü işletmelerde geçiriyor. İş güvenliği denetimlerinin yetersizliği bu çocuklar açısından ciddi riskler doğuruyor.

Benzer şekilde açıköğretime geçiş de artıyor. Örgün eğitim hakkını kaybedip açık liseye yönlendirilen 18 yaş altı öğrenci sayısı bir yılda iki katına çıkarak 42 bin 807’ye yükseldi. Rapor, bu öğrencilerin okul aidiyetinin zayıfladığını ve koruma mekanizmalarının dışında kaldığını belirtiyor.

Eğitime erişim açısından kırsal bölgelerde de önemli değişiklikler yaşanıyor. Taşımalı eğitimden yararlanan öğrenci sayısı, azami mesafe sınırının 50 kilometreden 30 kilometreye indirilmesiyle birlikte yüzde 16,2 azalarak 846 binin altına düştü.

Yatılı bölge ortaokullarının sayısı 254’ten 224’e düştü; bu okullardaki öğrenci sayısı ise yüzde 18,7 azalarak 36 bin 174’e indi. Rapor, kırsalda eğitimin hala taşıma, pansiyon ve Yatılı Bölge Ortaokulu (YBO) kapasitesi gibi faktörlere bağımlı olduğunu vurguluyor.

Köylerde okul öncesi öğrenci sayısında yüzde 24,6’lık artış dikkat çekse de bu artışın genel okullulaşma oranlarındaki düşüşü telafi etmeye yetmediği belirtiliyor.

Rapor, okulların çocuklar için yalnızca bir akademik alan değil aynı zamanda bir koruma alanı olduğunu hatırlatıyor. Ancak veriler, bu koruma alanının giderek zayıfladığını gösteriyor.

Maddi yetersizlik nedeniyle çocukların yüzde 10’u günlük taze meyve/sebze tüketemiyor; yüzde 23,1’i düzenli protein alamıyor. Türkiye’de çocukların yüzde 5,5’i yetersiz beslenme nedeniyle bodurluk yaşıyor. Bu durumun çocukların hem gelişim sürecini hem de okulla bağını olumsuz etkilediğine dikkat çekilen raporda, okullarda ücretsiz ve sağlıklı okul yemeği verilmesi gerektiğine de dikkat çekiliyor.

Sosyal risk göstergeleri de benzer bir tablo ortaya koyuyor. 2024 yılında 202 bin 785 çocuk, “suça sürüklenen çocuk” gerekçesiyle güvenlik birimlerine getirildi. Rapor, devamsızlık oranlarının tüm kademelerde yükseldiğini; özellikle ortaokullarda 20 gün ve üzeri devamsızlık oranının yüzde 14,8’den 23,7’ye çıktığını belirtiyor.

Öte yandan şiselerde sınıf tekrarının yeniden uygulanmasının ardından 2024 yılı, sınıf tekrarı oranlarındaki en belirgin artışın gözlendiği yıl oldu. Bu oran, genel ortaöğretimde oran yüzde 4,7’den 18,5’e, anadolu imam hatip liselerinde yüzde 4,9’dan 30’a, mesleki ve teknik ortaöğretimde oran yüzde 24,9’dan 28,5’e yükseldi.

Okul iklimini etkileyen bir diğer unsur da zorbalık. 2025 yılında yapılan bir araştırma, ebeveynlerin yüzde 68’inin çocuklarının okul çevresinde zorbalık vakalarına tanık olduğunu bildiriyor. Zorbalığa uğrayan çocukların yüzde 58’i okula gitmek istemiyor, yüzde 34’ünde akademik başarı düşüyor.

Buna karşın rehberlik hizmetlerine erişim sınırlı. Öğrencilerin yalnızca yüzde 18’i rehber öğretmenle düzenli görüşüyor. Bu görüşmelerin çoğunun sınav ve yönlendirme odaklı olması, psikososyal desteğin sınırlı kaldığını gösteriyor.

Rapor, öğretmen istihdamı ve yetiştirme modeline ilişkin belirsizliklerin sürdüğünü belirtiyor. Ücretli öğretmenlik uygulamasının devam etmesi ve yeni kurulan Millî Eğitim Akademisi çerçevesindeki düzenlemeler, mesleki istikrar açısından soru işaretleri yaratıyor.

Norm kadro ihtiyacı 100 bin 541 iken ücretli öğretmenliğin sürmesi, kalıcı öğretmen açığının ücretli istihdamla kapatıldığını gösteriyor. 2024-2025 döneminde 78 ilde görev yapan ücretli öğretmen sayısı 86 bin 138’i buluyor. Bu sayı bir önceki eğitim-öğretim yılında 72 bin 723 idi.

Yeni öğretim programlarına ilişkin öğretmen geri bildirimleri ise içerik yoğunluğu, soyut konuların erken yaşlarda verilmesi ve materyal eksiklikleri nedeniyle programın sınıflarda uygulanmasının zorlaştığını ortaya koyuyor.

Göç, ekonomik kriz ve 6 Şubat depremlerinin yarattığı etkiler, özellikle dezavantajlı bölgelerde okullaşma, devamsızlık ve öğrenme sürecini belirlemeye devam ediyor. Rapor, eğitim sisteminin bu çoklu kriz ortamında çocukların ve öğretmenlerin iyi olma halini destekleyecek daha güçlü ve bütüncül politikalara ihtiyaç duyulduğunu vurguluyor.

Paylaşın

Usta İe Margarita: Korkaklık En Büyük Günahtır

Mihail Bulgakov’un “Usta ile Margarita” romanı, 20. yüzyıl Rus edebiyatının tartışmasız en büyük başyapıtlarından biri, hatta birçoklarına göre tüm zamanların en iyi romanlarından biridir.

Haber Merkezi / 1928 – 1940 yılları arasında, Bulgakov’un ölümüne kadar yazdığı ve ancak 1966 – 1967’de sansürlü haliyle, 1973’te ise tam metin olarak yayımlanabilen bu eser, hem içeriği hem de yazılma koşulları bakımından efsaneleşmiştir.

Roman üç ayrı ama iç içe geçmiş katmandan oluşur:

Moskovanın Şeytanı (Woland ve maiiyeti): Şeytan Woland ve onun renkli ekibi (Korovyev, Azazello, Behemoth ve Hella) 1930’ların Moskovasını ziyaret eder. Stalin dönemi Sovyet toplumunun ikiyüzlülüğünü, bürokrasisini, açgözlülüğünü, korkaklığını ve ahlaki çöküşünü acımasız ama bir o kadar da komik bir şekilde gözler önüne serer.

Varieté Tiyatrosu’ndaki sihir gösterisi, “para yağmuru” sahnesi, Griboyedov Lokantası baskını gibi bölümler, kara mizahın zirvesidir.

Usta ve Margarita’nın aşk hikâyesi: İsmi olmayan “Usta”, Pontius Pilatus romanı yüzünden hem edebiyat çevreleri hem de devlet tarafından ezilmiştir.

Margarita ise onun hem ilham perisi hem de kurtarıcısıdır. Margarita’nın şeytanla anlaşma yapıp cadı olarak uçması, Walpurgis gecesi balosu gibi sahneler hem büyülü gerçekçiliğin hem de derin bir aşkın manifestosudur.

Yahudiye’de geçen İncil hikâyesi (Yeşua ve Pilatus): Usta’nın yazdığı romanın iç içe geçtiği bu kısım, İncil’deki İsa ve Pilatus hikâyesinin radikal bir yeniden yorumudur. Yeşua (İsa) burada tanrı değil, yalnız bir filozof; Pilatus ise vicdanıyla boğuşan trajik bir figürdür. “Korkaklık en büyük günahtır” cümlesi, romanın ana fikri haline gelir.

“İyi ile kötü arasındaki çizginin bulanıklığı (Şeytan kötülük yapmaz, sadece var olan kötülüğü açığa çıkarır)”, “sanatçının toplumdaki yalnızlığı ve totaliter rejim altında ezilmesi”, “gerçek aşkın kurtarıcı gücü”, “vicdan azabı ve affedilme”, “inancın, korkaklığın ve cesaretin sorgulanması”, romanın ana temaları arasındadır.

Roman Neden Bu Kadar Önemli?

Roman, Stalin döneminde yazılmış en cesur Stalin eleştirisi (ama doğrudan değil, şeytanın ağzından!) olarak kabul edilir.

Paylaşın

Hatimoğulları: Kürt Meselesi Seçim Meselesi Değildir

“Süreç” hakkında konuşan DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, “Bir kez daha belirtiyoruz ki, Kürt meselesi bir seçim meselesi değildir. Kürt deyince sandık, barış deyince oy/sayım çizelgesi hayal etmek siyaset değil, siyasetsizliktir.” dedi.

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, partisinin haftalık grup toplantısında konuştu.

Konuşmasına 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü’ne ilişkin mesajlar vererek başlayan Hatimoğlulları, “Kelebeklerin yaktığı ışık, mücadele mirası bugün dünyanın dört bir yanında büyüyor” diye konuştu.

Devamla Suriye’de Alevi’lere dönük devam eden saldırılara dikkati çeken Hatimoğulları, gerekli siyasi ve toplumsal mücadeleyi sürdüreceklerini kaydetti. Hatimoğulları, herkesin bu konuda sorumluluk alması gerektiğini vurguladı.

Kadınların yaşamın her alanında farklı şiddet türleriyle karşı karşıya kaldığını kaydeden Hatimoğulları, şüpheli ölümlerin de kadın cinayetlerini aştığını söyledi. “‘Şüpheli’ denilerek üzeri örtülen kadın cinayetlerini çok iyi biliyoruz” diyen Hatimoğlulları, 21 yaşındaki üniversite öğrencisi Rojin Kabaiş’in ölümüne ilişkin soruşturmayı anımsattı.

Kabaiş’in ölümüne ilişkin dosyanın kapatılmak istendiğini söyleyen Hatimoğulları, yetkililere seslendi: “Kimler, neden korunuyor. Rojin’in dosyası derhal aydınlatılmalıdır.”

11 Yargı Paketi’ne ilişkin değerlendirmelerde bulunan Hatimoğulları, “Nefret suçlarını körükleyen bu yargı paketinin karşısında olacağız” dedi.

Kadınların iş hayatında yaşadıkları eşitsizliklere dikkati çeken Hatimoğulları, Kocaeli’nin Dilovası ilçesinde bir fabrikada çıkan yangında 7 kadının hayatını kaybettiğini anımsatarak yeni bir iş kanunu çıkarılması gerektiğini söyledi. Hatimoğulları, eşit işe eşit ücret politikalarının uygulanması ve kadın istihdamının artırılmasına ilişkin politikalar üretilmesi çağrısında bulundu.

Konuşmasının devamında 27 Kasım’da görülecek “Kent Uzlaşısı” davasını anımsatan Hatimoğulları, “Barışı toplumsallaştıracaksak arkadaşlarımız derhal serbest bırakılmalıdır” ifadelerini kullandı. Türkiye’nin önemli bir süreçten geçtiğini kaydeden Hatimoğulları, “Savaşlarda ilk kısılan ses kadınların sesidir. Biz kadınlar Türkiye’nin bu trajediden kurtulması için barışa dört elle sarılıyoruz. Barış kadın özgürlükçü bir dil ve sesle inşa edilir” dedi.

Barış masasında eşit temsili, karar mekanizmalarında etkin rol almayı önemli bulduklarını belirten Hatimoğulları, “Yaşamı, demokratik geleceği biz inşa edeceğiz” ifadelerini kullandı: “Artık evlatlarımızı değil, silahları gömme zamanıdır. Şiddetsiz bir toplumu hep beraber inşa edeceğiz, barışa sonsuza dek sahip çıkacağız.”

Meclis’te kurulan süreç komisyonunun İmralı’da Abdullah Öcalan’la önemli bir görüşme gerçekleştirdiğini kaydeden Hatimoğlulları “Yapıcı, kapsayıcı, umut verici bir görüşme gerçekleşti” dedi.  Komisyonun Öcalan’la gerçekleştirdiği görüşmede Suriye’deki son duurmun da gündeme geldiği ve değerlendirmelerde bulunulduğunu kaydeden Hatimoğulları, “Dün itibarıyla tarihi bir eşik aşılmış oldu” şeklinde konuştu.

Hatimoğulları, yasal ve hukuki düzenlemeler evresine hızla geçiş yapılması gerektiğini söyledi. CHP’nin İmralı’da gerçekleştirilen görüşme için heyete üye vermemesini de eleştiren Hatimoğulları, “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nda temsili bulunan bütün partilerin İmralı’ya giden komisyonda yer almasını isterdik” ifadelerini kullandı.

Hatimoğulları şöyle devam etti: “Kürt meselesi bir seçim meselesi değildir, Kürt deyince sandık, barış deyince oy/sayım çizelgesi hayal etmek siyaset değil, siyasetsizliktir.”

Hatimoğulları, özetle şu değerlendirmelerde bulundu: “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu İmralı’da Sayın Öcalan’la çok önemli bir görüşme gerçekleştirdi. Partimiz adına bu heyette Gülistan Kılıç Koçyiğit vekilimiz yer aldı. Bu heyette yer alan, giden komisyona bir defa daha teşekkür ediyoruz.

u görüşme Türkiye’nin barış ve demokrasi sürecine odaklanan, yapıcı, kapsayıcı ve umut verici bir niteliğe sahip olmuştur. Bu görüşme, Türkiye’nin uzun süredir beklediği barış ve kardeşlik kapısını aralayan tarihi bir adım oldu. Bu görüşme, sadece bir dinleme ve temas değil, halkların ortak geleceğini şekillendirecek bir diyalog köprüsüne dönüşmelidir.

Görüşmenin içeriğine dair şüphesiz Meclis Başkanı ve komisyon gerekli paylaşımları yapacaktır. Ancak Sayın Öcalan, Türk-Kürt ittifakının ve bütün halkların ortak yaşam zeminini güçlendirilmesi, çatışmasızlığın kalıcılaştırılması ve demokratik çözüm iradesini bir kez daha net bir şekilde ortaya koyduğundan şüphemiz yoktur.

Sayın Öcalan, Kuzey Doğu Suriye özelinde çözüm sürecinin anahtarı olacak bir perspektifi ortaya koymuştur. Türkiye halklarının geleceği için bu sürecin başarıya ulaşması şart. Başarıya ulaşmasının yolu, iktidar ve muhalefetin süreci tam, açık ve cesurca sahiplenmesiyle; barışın daha çok toplumsallaşması için çalışmasıyla mümkündür.

Biz komisyonda temsili bulunan bütün partilerin İmralı’ya giden komisyonda yer almasını isterdik. Ama olmadı. Bu konuda eleştirel değerlendirmelerimizi de yaptık. Komisyonun Sayın Öcalan’la görüşmesinin, 86 milyona zarar değil, yarar sağladığını görülecektir.

Bir kez daha belirtiyoruz ki, Kürt meselesi bir seçim meselesi değildir. Kürt deyince sandık, barış deyince oy/sayım çizelgesi hayal etmek siyaset değil, siyasetsizliktir. Kürt halkına da haksızlıktır. Kürt meselesi hiçbir siyasi partinin kendi penceresinden araçsallaştıracağı konjonktürel bir mesele de değildir.

Tarihsel bir meseledir. Türkiye’de demokrasinin önündeki temel engellerdendir. Ve çözülmelidir. Türkiye’nin ve bölgenin barışa ihtiyacı var. Herkes bu perspektiften bakabilmeli, ona göre bir pratik ortaya koyabilmeli.

Değerli Türkiye halkları. DEM Parti olarak, bu süreçte üzerimize düşen sorumluluğun farkındayız. Ancak iktidar, muhalefet ve devletin de sorumluluğu büyüktür. Bu yolun ilerlemesi için gerekli yasal düzenlemelerin hızla hayata geçirilmesi şarttır. Barış, bir tarafın çabasıyla değil, hepimizin ortak iradesiyle inşa edilir. Sürecin bu yeni aşamasında beklentimiz; komisyonun raporunu bir an önce yazması, yasal ve hukuki düzenleme aşamasına hızla geçilmesidir.”

Paylaşın

Her 10 Dakikada Bir Kadın Veya Kız Çocuğu Öldürülüyor

Birleşmiş Milletler’in raporuna göre; Dünya genelinde her 10 dakikada bir kadın veya kız çocuğu, partneri, kocası ya da bir aile üyesi olan, tanıdığı biri tarafından öldürülüyor.

Birleşmiş Milletler Uyuşturucu ve Suç Ofisi (UNODC) ve BM Kadın Birimi, 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü dolayısıyla dikkat çeken bir rapor yayınladı.

Rapora göre, dünyanın bir yerinde her 10 dakikada bir kadın veya kız çocuğu, partneri, kocası ya da bir aile üyesi olan, tanıdığı biri tarafından öldürülüyor.

Raporda, her gün 137 kadının hayatını kaybettiği ve dünyanın bütün kısımlarının şiddetten etkilendiği belirtiliyor.

Raporda, 2024 yılında yaklaşık 50 bin kadın ve kız çocuğunun partnerleri veya aile üyeleri tarafından öldürüldüğü kaydediliyor.

Bunlar, dünya çapında kadın ve kız çocuklarına yönelik tahammüden cinayetlerin yüzde 60’ını oluşturuyor.

Raporda, endişe verici bir gerçeğe de dikkat çekiliyor: Kadınlar için en ölümcül yer hâlâ ev.

Kadın cinayetlerinin ev dışında da işlendiği, ancak bunlara ilişkin veri miktarının sınırlı olduğu belirtiliyor.

BM Kadın Birimi Politika Bölümü Direktörü Sarah Hendriks, “Kadın cinayetleri tek başına gerçekleşmiyor. Genellikle davranışları kontrol etme, tehdit ve taciz gibi çevrimiçi ortamlarda da devam eden bir şiddet döngüsünün parçası oluyorlar” diyor.

100 bin kadın ve kız çocuğuna üç kurbanın düştüğü Afrika’da partner veya aile üyeleri tarafından işlenen kadın cinayetlerinin en yüksek oranda. Bunu Amerika (1,5), Okyanusya (1,4), Asya (0,7) ve Avrupa (0,5) izliyor.

UNODC’nin geçici icra direktörü John Brandolino “Ev, dünya genelinde çok sayıda kadın ve kız çocuğu için tehlikeli ve bazen ölümcül bir yer olmaya devam ediyor” diyor.

Raporda, Avrupa ve Amerika’da 2024 yılında en çok kadın cinayetinin aile üyeleri yerine, partnerler tarafından işlendiği belirtiliyor. Bu oran Avrupa’da % 64, Amerika’da ise % 69.

Arnavutluk’ta kadın cinayeti mağdurlarının yüzde 90’ı daha önce failler tarafından şiddete maruz kalmış, bazıları ise faillerin cezaevinden çıkmasından sadece birkaç gün sonra, koruma kararı gibi koruyucu tedbirlere rağmen öldürüldü.

Birçok vakada ateşli silah, keskin veya künt aletler veya fiziksel güç kullanıldı.

Raporda, cinayetlerin başlıca nedenleri olarak kıskançlık, ayrılığı reddetme, polise ihbar etme nedeniyle misilleme yapma veya ayrılıktan sonra yeni ilişkileri kabul etmeme gösteriliyor.

Bu ülkede kadın cinayetlerinden annelerini kaybeden 35 çocuk da etkilendi.

Sağlık Bakanlığı’nın raporunda yer alan rakamlara göre, Lesotho’da da partner şiddeti oranları yüksek. 15-49 yaş aralığındaki kadınların % 44’ü partneri tarafından fiziksel veya cinsel şiddete maruz kalıyor.

Ancak güvenilir veriler hâlâ kısıtlı. Raporda, kadın cinayetlerinin çoğunun yakın partnerler veya aile üyeleri arasında gerçekleştiği, aile içi şiddet, alkol kullanımı ve çatışmanın yaygın tetikleyiciler olduğu belirtiliyor.

Raporda, ateşli silahların ve teknolojinin kadın cinayetlerine olanak sağlayan unsurlar olarak ortaya çıktığı belirtiliyor;

“Bu alanda eldeki veriler, partner şiddeti faillerinin ateşli silah bulundurmasının, cinayet olasılığını önemli ölçüde artırdığını ve özel alanda işlenen cinayetlerde birden fazla kurban olma riskini % 70 oranında artırdığını gösteriyor.”

Teknolojinin aynı zamanda bir kontrol silahı olarak görüldüğü belirtiliyor.

Raporda, çevrimiçi taciz, doxing (bir kişinin izni olmadan internette özel, tanımlayıcı bilgileri yayınlama eylemi) ve görüntülü, teknoloji destekli şiddet gibi ortaya çıkan tehditlere karşı uyarıda bulunuluyor.

“Birleşik Krallık’ta 2011-2014 yılları arasında yayınlanan 41 aile içi cinayet incelemesinin analizi, vakaların % 58,5’inde mağdurun öldürülmesinden önce zorlayıcı kontrol ve gözetim uygulamak için teknolojinin kullanıldığını gösteriyor.”

Çevrimiçi zorlayıcı kontrol, gözetim ve takip gibi şiddetin, fiziksel şiddet de dahil olmak üzere çeşitli yollarla çevrimdışı alanda nasıl ortaya çıkabileceğini gösteren ve giderek artan kanıtlar bulunuyor.

Raporda, gazeteciler, eylemciler ve politikacılar gibi kamuoyunda görünürlüğü olan kadınların teknoloji kaynaklı şiddete maruz kalma riskinin daha yüksek olduğu belirtiliyor.

Hedefli politikalar da dahil olmak üzere “zamanında ve uygun müdahale” ile kadın cinayetlerinin önlenebileceği sonucuna varılıyor.

Risk faktörleri arasında ateşli silahlara erişim, takip, ilişki bozulmaları ve madde bağımlılığı yer alıyor.

Raporda, bu tür cinayetlerin gerçekleşmeden önce durdurulması için daha güçlü yasalar, koruma emirlerinin uygulanması ve daha iyi veri toplanması çağrısında bulunuluyor.

(Kaynak: BBC Türkçe)

Paylaşın

402 Sanıklı İBB İddianamesi Kabul Edildi

İstanbul 40. Ağır Ceza Mahkemesi, İBB’ye yönelik “yolsuzluk” soruşturması kapsamında hazırlanan yaklaşık 4 bin sayfalık, İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun da aralarında bulunduğu 402 sanıklı iddianameyi kabul etti.

Ekrem İmamoğlu,, iddianamenin kamuoyuyla paylaşılmasının ardından yaptığı açıklamada, “Öyle bir iddianame ki; iş aylardır üstünde tepindikleri sözde yolsuzluk ve rüşvet iftiralarından çıkıp, cumhuriyetimizin kurucusu CHP’yi hedef almaya varmış. Size yazıklar olsun. Yazdığınız iddianame; insanları tehdit ederek, rehin alarak, baskıyla iftiraya zorlayarak, kuyruk kuyruğa dizip bağladığınız yalanlardan ibarettir” demişti.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ndeki yolsuzluk iddialarına ilişkin hazırladığı yaklaşık 4 bin sayfalık iddianame, İstanbul 40. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edildi. Mahkemenin iddianameyi kabul etmesi ile dava süreci başlamış oldu.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, “İmamoğlu Çıkar Amaçlı Suç Örgütüne” yönelik soruşturma kapsamında aylardır beklenen iddianameyi 11 Kasım’da açıklamıştı. İddianamede İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı görevinden uzaklaştırılan tutuklu Ekrem İmamoğlu ile 105’i tutuklu 402 şüpheli yer alıyor. İmamoğlu’nun 142 eylemle ilgili olarak, 828 yıl 2 aydan,2 bin 352 yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılması talep ediliyor.

İddianamede Ekrem İmamoğlu’nun, ‘Suç İşlemek Amacıyla Örgüt Kurma’, ‘Rüşvet’ ‘Suç Gelirlerinin Aklanması’, ‘Kamu Kurum ve Kuruluşları Zararına Dolandırıcılık’ suçlarından, suç örgütünün kurucusu ve lideri olması dolayısıyla 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 220/5’inci maddesi uyarınca örgütün faaliyeti çerçevesinde örgüt mensupları tarafından işlenen ‘Kişisel Verilerin Kaydedilmesi’, ‘Kişisel Verileri Ele Geçirme ve Yayma’, ‘Suç Delillerini Gizleme’, ‘Haberleşmenin Engellenmesi’, ‘Kamu Malına Zarar Verme’, ‘Rüşvet Alma’ ‘Halkı Yanıltıcı Bilgiyi Alenen Yayma’ ‘İrtikap’, ‘Kamu Kurum ve Kuruluşları Zararına Dolandırıcılık’, ‘Suçtan Kaynaklanan Mal Varlığı Değerlerini Aklama’, ‘İhaleye Fesat Karıştırma’, ‘Çevrenin Kasten Kirletilmesi’, ‘Vergi Usul Kanunu’na Muhalefet’, ‘Orman Kanunu’na Muhalefet’, ‘Maden Kanunu’na Muhalefet’ suçlarından, iddianameye konu olan 142 eylemle ilgili olarak cezalandırılması talep ediliyor.

İddianamede, varlığı ileri sürülen suç örgütünün liderliğini Ekrem İmamoğlu’nun yaptığı; Murat Ongun, Ertan Yıldız, Fatih Keleş, Adem Soytekin, Murat Gülibrahimoğlu ve Hüseyin Gün’ün ise örgüt yöneticileri olduğu iddia ediliyor.

Savcılık; Tuncay Yılmaz, Mehmet Murat Çalık, Resul Emrah Şahan, Yakup Öner, Mustafa Akın, Yiğit Oğuz Duman, Cevat Kaya, Seza Büyükçulha ve Mehmet Pehlivan gibi bazı isimlerin ise “arada bir örgüt yöneticisi olmaksızın doğrudan örgüt liderine bağlı hareket ettiğini” savundu.

İddianamenin omurgasını, etkin pişmanlık kapsamında ifade veren bazı şüphelilerin, İBB ve bağlı şirketlerin iç işleyişinin belirli karar çevreleri tarafından yönlendirildiğine dair anlatımları oluşturdu.

3739 sayfalık iddianamede savcılık, İmamoğlu’nun, örgütün tüm yapılanması üzerinde emir-komuta yetkisine sahip olduğu, bu nedenle örgüt faaliyeti çerçevesinde işlendiği iddia edilen tüm suçlardan ayrıca sorumlu tutulması gerektiğini belirtiyor. Bu kapsamda İmamoğlu hakkında Türk Ceza Kanunu’nun 220’nci maddesi uyarınca ceza talep ediliyor. Ayrıca, siyasi hakların da düzenlendiği TCK 53’üncü madde kapsamında belirli haklardan yoksun bırakılma hükümlerinin uygulanması isteniyor.

İddianamede, bazı karar toplantılarının Le Meridien Otel gibi mekanlarda yapıldığı; bu toplantılarda kameraların kapatıldığı, hatta sinyal kesici jammer cihazların kullanıldığı öne sürülüyor. Bu iddia, otel personelinin ifadeleri ve kamera kayıt inceleme tutanaklarına dayandırılıyor. Ancak jammer’a ilişkin fiziksel cihaz tespiti yok.

İddianamede ayrıca, belediye içinde bazı ihaleler, satın alımlar ve proje planlamalarının, doğrudan resmi hiyerarşi içinde değil, belirli isimler çevresinde şekillenen gayri resmi bir karar mekanizmasıyla yönlendirildiği öne sürülüyor. İfade verenler, bu mekanizmanın kamu projelerinin alt yüklenicilere devri, reklam alanlarının dağılımı ve kültür-sanat projelerinin bütçelenmesi gibi süreçlerde etkili olduğunu savunuyor.

İddianamede “ahtapot kolları gibi hareket etmek ve belediyeleri ele geçirmekle” suçlanan Ekrem İmamoğlu hakkında, “Soruşturma safahatinden haberdar olması üzerine hızlandırılmış Cumhurbaşkanlığı aday adaylığını gündeme getirerek kurduğu suç örgütünün kamuoyu nezdinde tartışılmasını engellemeye çalıştığı anlaşılmıştır” ifadelerine yer veriliyor.

“Yalanlardan ibaret”

Ekrem İmamoğlu,, iddianamenin kamuoyuyla paylaşılmasının ardından yaptığı açıklamada, iddianamenin gerçekleri yansıtmadığını ve CHP’yi hedef aldığını söylemişti. İmamoğlu, “Öyle bir iddianame ki; iş aylardır üstünde tepindikleri sözde yolsuzluk ve rüşvet iftiralarından çıkıp, cumhuriyetimizin kurucusu CHP’yi hedef almaya varmış. Size yazıklar olsun. Yazdığınız iddianame; insanları tehdit ederek, rehin alarak, baskıyla iftiraya zorlayarak, kuyruk kuyruğa dizip bağladığınız yalanlardan ibarettir” demişti.

(Kaynak: DW Türkçe)

Paylaşın

Bahçeli, Muhalefete “Yargılama” İddiaları Üzerinden Yüklendi

MHP Lideri Devlet Bahçeli, İmralı’da PKK Lideri Abdullah Öcalan ile yapılan görüşülmeye ilişkin eleştirilere tepki göstererek, “Neymiş, bizi yargılayacaklarmış? Neymiş, bizden hesap soracaklarmış? Neymiş, anayasa ve kanunlara göre suç işliyormuşuz. Siz yargılasanız yargılasanız çantacı pespayeliğinizi ve cukka düşkünlüğünüzü yargılarsınız” dedi.

Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkanı Devlet Bahçeli, partisinin grup toplantısında Cumhur İttifakı’nın “Terörsüz Türkiye” adını verdiği sürece ve TBMM’de kurulan komisyonun İmralı’da PKK Lideri Abdullah Öcalan ile görüşmesine ilişkin dikkat çeken açıklamalarda bulundu. Bahçeli’nin açıklamalarından öne çıkan bölümler şöyle:

“İstiyorlar ki, birbirimize küselim ve birbirimizden kopalım. Bekliyorlar ki, evlatlarımızın bayrağa sarılı tabutlarını omuzlarda taşıyalım. Diyorlar ki, analarımız ağlasın, nasılsa ağlayanlar onlardan değil. Diliyorlar ki, eşkıya dağlarımızda gezsin, fidan gibi kınalı kuzularımız toprağın kara koyununa girsin. Tahakkümün zincirleri kırılıyor, bundan ürküyorlar. Bölücülüğün kaynağı kuruyor, bundan korkuyorlar.

Terörün bitişiyle eşzamanlı olarak barış ve huzur kuşağının iç cephemizi saracak olmasından da aşırı derecede rahatsızlık duyuyorlar. Türk ile Kürt’ü düşman etmek üzerine kurulmuş 1,5 asırlık Emperyalist komplo yerle yeksan ediliyor, bundan dolayı uyuşmuş vicdanlarıyla son kozlarını oynuyorlar. Tarih boyunca, ‘yurduna alçakları uğratmamak uğruna göğüslerini siper eden’ bütün şehitlerimizle övünüyoruz. Hiç kimse şehitlerimiz üzerinden istismar parantezi açmaya kalkışmasın.

Türk milletinin bağımsız ve onurlu yaşaması için, ‘bir gül bahçesine girercesine kara toprağa girmiş’ kahramanlarımıza minnet duyuyoruz. Hiç kimse minnet duygumuzla boy ölçüşmeye yeltenmesin. Terörsüz Türkiye, Türk milletinin ve Türk devletinin tavizsiz kararıdır. Bu karar ve kararlılığı sekteye uğratmaya, sabote etmeye hiçbir hayasız hamakat ve hamaset siyasetçinin takati yetmeyecektir.

Türkiye’nin terörden arınması ve arındırılması beni alakadar etmez diyenlerin alayı birden suikastçıdır. Neymiş, bizi yargılayacaklarmış? Neymiş, bizden hesap soracaklarmış? Neymiş, anayasa ve kanunlara göre suç işliyormuşuz. Siz yargılasanız yargılasanız çantacı pespayeliğinizi ve cukka düşkünlüğünüzü yargılarsınız. Bakınız, şu yaşımda mertçe ve dürüstçe haykırıyorum, yeter ki Türkiye ve Türk milleti barış, huzur ve sükûnet bulsun, yeter ki terör hayatımızdan kalıcı olarak sökülüp atılsın; bizim sonumuz da varsın darağacı olsun. Biz korkuyu korkutalı çok oldu. Bizim sahte korkuluklara eyvallah ettiğimiz de hiç duyulmadı, hiç görülmedi.

Terörsüz Türkiye hedefinin en ciddi muhataplarından birisi İmralı’dır. TBMM’de kurulan “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi” Komisyonu’nun geçtiğimiz Cuma günü İmralı’ya gitmek üzere nitelikli çoğunlukla aldığı karar, bu karar doğrultusunda MHP, AK Parti ve DEM Parti’den birer milletvekilinin adaya gitmesi tarihi bir gelişmedir. Bu vesileyle Genel Başkan Yardımcımız ve İstanbul Milletvekilimiz Sayın Feti Yıldız ile diğer milletvekillerimize yürekten teşekkür ediyorum. CHP ve komisyonda bulunan diğer partiler İmralı’ya gitmekten sarfınazar etmişler.

Varsın etsinler, hiç sorun değil, ondan bundan medet umarak ‘Terörsüz Türkiye’ hedefini takip etmiş olsaydık, onun bunun ağzının içine bakarak izin ve icazet arasaydık böylesi ağır bir sorunu bırakınız konuşmayı, yerimizden bile kıpırdayamazdık. Korkarak yaşayanlar yalnızca hayatı seyreder.
Biz seyirci değiliz, hayatın yönünü değiştirme iradesi taşıyan zamanın ve zeminin müşahidi Milliyetçi-Ülkücü Hareketiz. Cesaret zafere, kararsızlık tehlikeye, korkaklık felaket götürür. Yüreğimizle, gönlümüzle Terörsüz Türkiye’nin yanındayız. Tarihe, ecdada, şehitlere ve bayrağa sahip çıkmak, Ortak geleceği kucaklamak, Milli değerler etrafında birleşmek, Türkiye’nin onurunu muhafaza etmek, Milli birliği, milli kimliği ve milli devleti korumak, Bin yıllık kardeşliği yaşamak ve yaşatmak amacıyla Terörsüz Türkiye’nin sonuna kadar müdafaasındayız. Siyasi, ahlaki ve vicdanı hiçbir ölçü tanımayan, ilkesi, iradesi ve heyecanı olmayan, yalan, riya ve istismardan başka sermayesi kalmayan, yolsuzluk, hırsızlık ve soygun çamuruna batmış, sorunlara başka başkentlerden bakan, başarısız, kötü niyetli, şaibeli bir muhalefet zihniyetinin ne yaptığına, ne söylediğine bakmıyoruz.

Kalemi kiralanmış sözde yazarlara, üniversite zeminini kullanmaya çalışan fırsatçı mihraklara, siparişle sonuç çıkartan araştırma şirketlerine, güdümlü rapor üreten sözde düşünce kuruluşlarına, ecdadımıza hakaret eden kadrolu sahte aydınlara, menfaat bağı ile göbeklerinden bağlanmış medya kanallarına, sözde sivil toplum işbirlikçilerine, ekranlarda, manşetlerde, sütunlarda, kürsülerde boy gösteren bu şer cephesinin ortak paydasında kim varsa alayına birden teslim olursak, taviz verirsek, diyorum ki, kanımız kurusun.

Biz köklere, kökenlere bakmayız. Biz inançlara, mezheplere ayırmayız. Bölmeyiz, parçalamayız, dağıtmayız. Bayrağa saygı var mı, ona bakarız. Millete hürmet var mı, ona bakarız. Vatana sadakat var mı, ona bakarız. Bizim çağrımız, Yesevi’nin, Dedem Korkut’un, Hacı Bektaş’ın tarihten gelen çağrısıdır. Bizim çağrımız; Kürşad’ın, Ulubatlı’nın, Sütçü İmam’ın, Kara Fatma’nın maziden ulaşan çağrısıdır. Bizim çağrımız; zedelenen, aşağılanan, hor görülen milli onurun çağrısıdır. Bizim çağrımız; Terörsüz Türkiye’nin, yeni yüzyılda hüküm veren, hükümran olacak Türk milletinin çağrısıdır. Nihayet bizim çağrımız Türkiye’nin kurtuluş çağrısıdır.

Geçmişte yaşanan her şey geride kalmıştır. Hayat devam etmekte ve ileriye doğru hızla ilerlemektedir. Bu nedenle geriye takılıp kalmak bizleri ileriye götürmeyecektir. Ancak bu, kusurlarımızı ve yanlışlarımızı örtmek demek de değildir. Ne var ki, hedeflerimiz geriye doğru değil, ileriye doğrudur. Gelecekte neler yapabileceğimizin arayışları şimdi önümüzdedir. Mücadelemiz, milletimizi esas alan büyük bir birlik, birleşme mücadelesi vermektedir. Vatanımızı temel alan büyük bir kucaklaşma ve kaynaşma mücadelesi vermektedir.

Bu kapsamda gün her zamankinden daha fazla birlik ve dayanışma günüdür. Elbette gündelik yaşayış ve yaklaşımlarınızda bir elin parmakları gibi ayrı ayrı düşüncelerimiz olabilir. Ancak eğer konu ülkemizin ali çıkarlarıysa bir yumruk gibi sıkılı olmaktan başka bir seçenekte tanınayız. Eğer mevzubahis olan Türkiye ise ayrıyı gayrıyı bir kenara bırakıp birleşmek zorundayız. Bozgunculara, yıkıcılara fırsat vermeyeceğiz. İstismarcılara itibar etmeyeceğiz. Tahrik ve tertiplere ihtimam göstermeyeceğiz. Birlik olup kucaklaşacağız. Kürt ve Türk olarak tek bir ses, tek bir nefes olacağız. Türkiye’mizi ve aziz milletimizi çağların ötesine taşıyabilmemizin başka bir yolu ve yöntemi olmadığını aklımızdan çıkarmayacağız.

İsrail’in bölgemizdeki soykırım ve şiddete dayalı provokasyonları, 10 Ekim ateşkes kararını inatla ihlali, Rusya ile Ukrayna arasındaki savaşın ABD Başkanı’nın hazırladığı 28 maddelik planıyla sözde sona erdirme çabaları, Mücavir coğrafyalardaki kutuplaşma ve kamplaşmadaki sertlik, yeni bir küresel çatışma denkleminin kurulma çalışmaları bize iç cephemizi sağlam esaslara bağlamayı mecburi kılmaktadır. Biriz, beraberiz, kardeşiz, hep birlikte Türk milletiyiz. Türk-Kürt kardeştir, araya giren, bozgunculuğa heveslenen kim varsa kamburdur, kalleştir, kanser hücresidir, kahrolmaya mahkumdur. Terörün her türlüsünü reddetmenin, defetmenin ve imha etmenin sonsuz kararlığındayız.”

Paylaşın

İYİ Parti’de “Üst Düzey” İstifa

İYİ Parti’de Genel Başkanlık Yardımcılığı yapan Alpaslan Yüce, sosyal medya platformu üzerinden yayımladığı bir mesaj ile görevinden ve partisinden istifa ettiğini duyurdu.

Alpaslan Yüce, istifa kararının ardında herhangi bir kırgınlığın olmadığını vurgulayarak, kendi görüşleri ve değerleri çerçevesinde tamamen siyasi bir karar verdiğini belirtti.

Yüce, istifa açıklamasında şu ifadeleri kullandı: “Zaman içinde ülkemizin karşı karşıya bulunduğu sorunların çözümüne dair uzun vadeli ve bütüncül bir program geliştirme gayretimizin, yer yer kısa vadeli ve tepkisel yaklaşımların gölgesinde kaldığını gözlemledim. Bu nedenle İYİ Parti’de sürdürdüğüm Genel Başkan Yardımcılığı görevimden ve parti üyeliğimden istifa etme kararı aldım.

Bu karar, bir kırgınlığın değil, siyasetin anlamına, kurumsal akla ve ilkesel tutarlılığa olan inancımın gereğidir. Anlayışım gereği, siyasetçinin görevi, kişisel konfor alanını korumak değil, bu ülke ve değerleri savunmak pahasına sorumluluk üstlenmektir.

Türkiye’nin geleceğine ilişkin umut, yalnızca iktidar değişiminde değil, siyaset kültürünün dönüşümündedir. Bu dönüşüm, partiler arası rekabetten çok, partilerin kendi içlerindeki ilkesel yenilenme kapasitesiyle mümkün olacaktır. İnanıyorum ki, demokratik temsilin gerçek anlamda kökleşmesi, siyasetin popülist dalgalardan arınıp kurumsal akla ve etik sorumluluğa dayanmasıyla sağlanacaktır.”

Paylaşın

TFF Başkanı Hacıosmanoğlu: Futbolun Bütün Unsurları Temizlenmeli

TFF Başkanı İbrahim Hacıosmanoğlu, bahis soruşturmalarına ilişkin, “Futbolun bütün unsurları temizlenmeli. Biz hakemlerden başladık. Şimdi futbolcularla devam ediyor” dedi.

Türkiye Futbol Federasyonu (TFF) Başkanı İbrahim Hacıosmanoğlu, Riva Tesisleri’nde düzenlediği basın toplantısında gündeme ilişkin açıklamalarda bulundu. Hacıosmanoğlu, “Bu kutsal görev ne birey ne de kurumların kendilerine menfaat devşirme alanı olmasın, temiz Türk futbolunu hep beraber katkı sunarak mutlu yarınlara ulaşalım” ifadelerini kullandı.

Göreve şahsi menfaat amacıyla gelmediklerini belirten Hacıosmanoğlu, “Bu yola girerken, bundan zarar görecek kulüplerimiz, spor camiasında zarar görecek insanlar olacağı bilinciyle girdik. Amacımız, şahsımın ya da çalışma arkadaşlarım demir atmaya gelmedik bu göreve” dedi.

Süreçte elde ettikleri bilgilerin devletten ve Hukuk Kurulu aracılığıyla geldiğini ifade eden Hacıosmanoğlu, “Mağdur olan arkadaşlar olduğu söyleniyor. Bize bilgiler devletten, Hukuk Kurulu’na geliyor. Makul şüphe varsa Hukuk Kurulu’nun yargıya intikal ettirme zorunluluğu var. İntikal ettirmezse suç işler. Görevi suistimalden dava açılır” şeklinde konuştu.

Bahis dosyaları kapsamında bilgi toplama sürecine de değinen Hacıosmanoğlu, “Bilgiler yeteri derecede alındı mı, 6 tane şirket var, 1’inin lisansı iptal edilmiş. Hangi verilere göre tam sağlıklı aldınız mı hepsini diyorlar. Biz bu şirketlerden bilgileri istedik, ilk etapta gelen bilgileri bir kenarda bekletemezsiniz” dedi.

Sürecin adli makamlara da taşındığını belirterek, “Eksik veya gelmeyen bilgilerle ilgili, Bakanlık üzerinden aynı firmalardan bilgi talep ettik. Belli kısmı geldi. Gelmeyenlerle ilgili de, burada tarihi de var, Savcılığa suç duyurusunda bulunduk, verilmeyen verilerle ilgili. Savcılık da aynı firmalardan bilgi talep etti. Umut ediyorum ki onlar da en yakın zamanda gelecek” diye konuştu.

Türk futbol kamuoyunun adil bir rekabet beklediğini vurgulayan Hacıosmanoğlu, “Samimi olarak Türk futbolunun temizlenmesini, sahada tiyatro seyretmek istemiyorum diyen insanların, sadece seyredenler açısından değil bu işe emek, hizmet veren, gecesini gündüzüne katan başkanından yöneticisine teknik direktöründen malzemecisine kadar, futbol onlar varsa var taraftarlarımız. En büyük emekçi onlar. Kimi harçlığını kullanıyor, kimi zor şartlarda kazandığı parayı kullanıyor. Hiçbiri tiyatro seyretmek istemiyor” ifadelerini kullandı.

“Zarar görecek kulüpler ve futbolcular da var. Hayat nasıl devam edecek diye bir soru var herkesin kafasında” diyen Hacıosmanoğlu, “Bu ülkede, Allah bir daha göstermesin deprem oldu bu ülkede, pandemi diye bir şey icat oldu. Bunların hepsi doğal afet. Futbolda da bir deprem var. Herkes müsaade etsin ki, takım sayıları orada nasıl arttıysa şimdi de düşsün” açıklamasında bulundu.

Hacıosmanoğlu, süreçte hakemlerden başlandığını ve şimdi futbolcularla devam edildiğini söyledi: “Futbolun bütün unsurları temizlenmeli. Biz hakemlerden başladık. Şimdi futbolcularla devam ediyor. Bu hafta istediğimiz veriler bakanlıktan gelecek. Teknik direktör, sağlık görevlisi, malzemeci, antrenörler, tercüman, sağlık çalışanı, menajer, temsilci, gözlemciler de bu hafta gelecek.”

TFF içindeki sorumluluklarını tamamladıktan sonra kulüplere de görev düştüğünü ifade ederek, “Bu incelemeden sonra kendi önümüzü temizleyeceğiz, TFF uhdesinde olanları. Kulüplerimiz de kendi önlerini temizler inşallah, bu görev hem bize hem savcılığa inşallah kalmaz” dedi.

Ersin ve Necip’in sürecine ilişkin soruya da yanıt veren Hacıosmanoğlu, “Aklandı derken neyi kastettiniz, anlamadım. Aklandı diye bir konu yok. Sevkleri yapmazsanız suçlu duruma düşersiniz” dedi. Kamuoyunun merak ettiği 47 oyuncunun sevk edildiğini belirterek, “1’er kupon oynayanları bir kenara ayırdık. Onların araştırması, bilgi akışı devam ediyor. 1 kupon üzerinde oynayanları Hukuk Kurulu sevk etti” ifadelerini kullandı.

Tedbir kararlarının kaldırıldığını ancak yargı sürecinin devam ettiğini kaydeden Hacıosmanoğlu, “Bahsettiğiniz arkadaşlar 1 kupon üzerinde olduğu için sevk edildi. Tedbir kararı kalktı ama sonuç yargıya göre belli olacak. İnsanları zan altında bırakmak değil amacımız, sevdiğimiz ve değerli isimler. Hukuk Kurulu’nun görevi sevk etmek, 1 kuponun üzerinde oynayanlar sevk edildi. Yargının ilk ayağı PFDK, oynamadığınıza dair belgeleri ibraz ederseniz o zaman suçsuz olduğunuz ortaya çıkar. O süreç de devam ediyor” diye konuştu.

Paylaşın

Türkiye’de Her Dört Çalışandan Biri Sigortasız

Türkiye’de toplam istihdam 33.09 milyon kişi olurken, bu çalışanlardan 8.91 milyonu herhangi bir sosyal güvenlik kuruluşuna kayıtlı değil. Başka bir ifadeyle Türkiye’de ortalama her dört çalışandan biri sigortasız.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) 2025 yılı üçüncü çeyrek verileri, çalışma hayatındaki “kayıt dışı” gerçeğini ve bunun ekonomiye faturasını bir kez daha gözler önüne serdi. Çalışma çağındaki 66,5 milyon kişinin yarısının bile istihdamda olmadığı Türkiye’de, çalışanların önemli bir bölümü sosyal güvenlik şemsiyesinin dışında kalıyor.

Dünya Gazetesi’nden Naki Bakır’ın aktardığına göre, toplam 33 milyon 69 bin kişilik istihdam ordusunun 8 milyon 910 bini kayıt dışı, yani sigortasız çalışıyor. Bu rakam, toplam istihdamın yüzde 26,9’una denk geliyor.

Kayıt dışılıkta cinsiyet ve sektör dağılımı ise dikkat çekici:

Erkeklerde yüzde 23,9 olan kayıt dışı çalışma oranı, kadınlarda yüzde 33,1’e yükseliyor.
Tarım dışı sektörlerde kayıt dışılık yüzde 16,9 seviyesindeyken, tarım sektöründe bu oran yüzde 83,3’e fırlıyor.
“Ücretsiz aile işçisi” olarak tanımlanan grupta kayıt dışılık oranı yüzde 88,1 ile zirve yapıyor.

Kayıt dışı istihdamın SGK bütçesi üzerindeki etkisi hesaplandığında ortaya çıkan tablo ise çarpıcı.

Mevcut asgari ücret (Brüt 26.005 TL) baz alındığında, bir çalışan için SGK’ya ödenmesi gereken aylık toplam prim (işçi ve işveren payları dahil) 8 bin 516 TL seviyesinde. Bu, çalışan başına yıllık 102 bin 201 TL’lik bir prim geliri anlamına geliyor.

Eğer 8,9 milyon kayıt dışı çalışan sisteme asgari ücret üzerinden dahil edilebilseydi:

Aylık İlave Gelir: 75,9 milyar TL,
Yıllık İlave Gelir: 910,6 milyar TL olacaktı.

Bu rakam, SGK’nın 2025 yılı için hedeflediği 3 trilyon 752 milyar liralık toplam prim gelir hedefinin dörtte birine tekabül ediyor.

SGK’nın 2025 yılı bütçe hedeflerinde 322,8 milyar TL açık öngörülmüştü. Yılın ilk sekiz ayında açık 74,1 milyar TL olarak gerçekleşti. Kayıt dışı istihdamın oluşturduğu yıllık 911 milyar TL’lik teorik gelir kaybı, kurumun finansman açığını fazlasıyla kapatabilecek bir potansiyeli barındırıyor.

Uzmanlar, özellikle 3,2 milyon kişiyle en büyük grubu oluşturan ücretli ve yevmiyelilerin kayıt altına alınmasının bile kuruma yıllık 322 milyar TL kazandıracağını, bunun da sistemin sürdürülebilirliği için hayati önem taşıdığını vurguluyor.

Paylaşın

MHP’den Dikkat Çeken “İmralı” Açıklaması: Gidilecek

MHP Genel Başkan Yardımcısı Feti Yıldız, Meclis’te kurulan komisyonun İmralı’ya gitmesine ilişkin, “İmralı’ya gidilecektir. Cumhur İttifakı olarak ve tabii DEM’in de katkısıyla İmralı’ya gidilecektir” dedi.

Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkan Yardımcısı Feti Yıldız, Bengü Türk TV’de TBMM’de kurulan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun PKK’nın kurucusu Abdullah Öcalan ile görüşmeye gitmesine ilişkin açıklamada bulundu. Yıldız, şunları söyledi:

“İmralı’ya gidilip gidilmeme konusu bu haftanın konusu değil, üç haftadır gündeme geliyor. Grup başkanları olarak kendi aramızda bu konuda Meclis Başkanı’nın başkanlığında görüşmeler yapıyoruz. Sonunda mutabakata varıldı. Cuma günü oylamasını yapalım dedik. Oylama için 3’te 2 çoğunluğa ihtiyaç var. Bu sayı da yeterli şu anda.

Onun için de bana sorulduğunda kararın gitme yönünde olacağını net olarak söyledim. Fazla uzatılmadan birkaç gün içinde İmralı Adası’na gidilip terör örgütünün kurucusunun beyanları alınır, söyleyecekleri dinlenir, dönülüp gelinir. Burada yapacağımız şey: 45 yıl örgüt yönetmiş kişinin herkesi dinlediğimiz bir ortamda, onun da bu konudaki beyanlarının alınmasından ibarettir.

Pazarlık ya da benzer şeyler yapılacak değildir. Oraya gidilip herhangi bir konunun al-ver, pazarlık ya da benzer şeyler yapılacak değildir. Biz aşağı yukarı bütün görüşleri biliyoruz. Örgütünü dağıtma ve silahları bırakma şartının tam olarak yerine getirildikten sonra da bir rapor eşliğinde yapılacak hukuki düzenlemeler kamuoyuna paylaşılacaktır.

Yani diğer devletlerin terörle mücadele etmiş ve çatışmalı süreçleri sonlandırmış dünya örneklerine de baktığımızda aşağı yukarı 6-7 sene süren görüşmelerin bizim komisyonumuzda çok kısa sürede sonuçlandığını görüyoruz. Bu çok büyük bir başarıdır. Terörsüz Türkiye modeli dünyaya örnek olacak bir modeldir. İmralı’ya gidilecektir, evet. Bunu net olarak söylüyoruz. İmralı’ya gidilecektir. Cumhur İttifakı olarak ve tabii DEM’in de katkısıyla İmralı’ya gidilecektir.

Katılmayacak olan, heyete üye vermeyecek partinin de cumadan önce kamuoyuna sebeplerini paylaşması gerekir diye düşünüyoruz. Bu meselenin çözülmesi için gayret gösterdiğini söyleyenlerin bahane üretmelerini de toplum görür diye düşünüyorum. Tüm iyi niyetimle oy birliğiyle karar alınacağını düşünüyorum. Oy birliği olmazsa da oy çokluğuyla karar alırız. Kesin olarak gitmeme yönünde bir karar çıkmaz. Çünkü bunun müzakerelerini daha önce aramızda defalarca yaptık.”

Yıldız, AK Parti’nin İmralı’ya gidilmesine yönünde çekinceleri olduğu iddialarına ilişkin ise, “Bu doğru değil. Net olarak söyleyeyim: Terörsüz Türkiye konusunda MHP ve AK Parti arasında en ufak bir fikir ayrılığı yok.” dedi.

Yasal düzenlemelere ilişkin soruya Yıldız, “Benim peşinen bir şey söylemem uygun düşmez. Elbette düzenleme olacaktır. Başından beri söylediğimiz gibi infaz düzenlemesi şart. Liderimizin şarta bağlı olarak söylediği Umut Hakkı, şartlar yüzde yüz gerçekleştiğinde de Umut Hakkı’nın kullanılmasının yolu da elbette açılacaktır.” yanıtını verdi.

Paylaşın