Yeni Bir Gezegen Türü Keşfedildi

Güneş Sistemi’nin ötesinde keşfedilen L 98-59 d, yüzeyinin altında dev bir erimiş kaya okyanusu ve kükürt rezervleri barındırıyor. Bu sıra dışı gezegen, uzayda yeni bir türün varlığını ortaya koyuyor.

Haber Merkezi / James Webb Uzay Teleskobu ve gelişmiş bilgisayar simülasyonlarıyla incelenen L 98-59 d, Dünya’dan 35 ışık yılı uzaklıkta küçük bir kırmızı yıldızın yörüngesinde dönüyor. Gezegen, yaklaşık 1,6 Dünya büyüklüğüne sahip olmasına rağmen düşük yoğunluğu ve yüzeyinin altındaki magma okyanusuyla dikkat çekiyor.

Oxford Üniversitesi gökbilimcileri, bu gezegenin atmosferinde hidrojen sülfür gibi kükürt gazlarının bulunduğunu ve magma okyanusunun bu gazları milyarlarca yıl boyunca yavaşça atmosfere saldığını belirledi. Bu durum, gezegenin gelişimi ve kimyasal yapısı hakkında benzersiz bilgiler sunuyor.

Araştırmanın baş yazarı Dr. Harrison Nicholls, “Bu keşif, uzayda daha önce bilinmeyen gezegen türlerinin olabileceğini gösteriyor. L 98-59 d, mevcut sınıflandırmaları yeniden düşünmemiz gerektiğini ortaya koyuyor,” dedi.

Gezegenin araştırılması, sadece uzak dünyaların çeşitliliğini haritalandırmakla kalmıyor; aynı zamanda kayalık gezegenlerin evrimi ve oluşum süreci hakkında da ipuçları veriyor. Araştırmacılar, bu tür magma okyanuslarının Dünya ve Mars gibi gezegenlerin erken evriminde oynadığı rolü anlamak için önemli olduğunu vurguluyor.

Bu sıra dışı keşif, galaksi genelinde benzer kükürt zengini gezegenleri bulmanın yolunu açıyor ve gelecekte JWST’den gelecek yeni verilerle uzaydaki yaşam potansiyeli taşıyan gezegenlerin haritalandırılmasını sağlayacak.

Paylaşın

Yıldızsız Dünyalarda Yaşam Mümkün Mü?

Yaşam yalnızca Dünya’ya mı özgü? Bilim insanlarının son araştırmaları, yıldız ışığı olmadan bile yaşamın var olabileceği dünyaların sayısının düşündüğümüzden çok daha fazla olabileceğini gösteriyor.

Haber Merkezi / Evrenin en büyüleyici sorularından biri hâlâ cevap bekliyor: Evrende yaşam ne kadar yaygın?

Bilim insanları bu soruya kesin bir yanıt veremiyor. Çünkü karşı karşıya olduğumuz temel sorun oldukça basit ama aynı zamanda son derece sınırlayıcı: Tüm evrende yaşamın yalnızca tek bir örneğini biliyoruz. O da Dünya’daki yaşam. Bilim insanları buna “N=1 problemi” diyor. Yani elimizde tek bir veri noktası var.

Bu nedenle astronomlar ve astrobiyologlar, gözlemler ve fizik yasaları üzerinden mantıklı varsayımlar yaparak evrende yaşamın nerelerde ortaya çıkabileceğini anlamaya çalışıyor.

Bugüne kadar bildiğimiz en güvenli senaryo oldukça tanıdık: Dünya benzeri bir gezegen. Yani yüzeyinde sıvı su bulunabilen sıcaklık aralığına sahip, kayalık bir gezegen ve azot ile karbondioksit içeren bir atmosfer. Dünya’daki yaşamın zaman içinde atmosferi oksijenle doldurduğunu da biliyoruz. Bu nedenle astronomlar, uzak gezegenlerin atmosferlerinde oksijen gibi biyolojik izler arıyor.

Ancak bilim insanlarının hayal gücü bununla sınırlı değil.

Örneğin Güneş Sistemi’nde bile farklı bir yaşam ihtimali konuşuluyor. Jüpiter’in uydusu Europa ve Satürn’ün uydusu Enceladus, yüzeylerinin altında devasa okyanuslar barındırıyor. Bu karanlık okyanuslarda yaşam varsa, muhtemelen Güneş ışığına değil kemosentez denilen kimyasal enerji süreçlerine dayanıyor olacaktır.

Fakat asıl ilginç ihtimal, yıldız bile olmayan yerlerde yaşamın ortaya çıkabilmesi.

Gökbilimciler uzun zamandır serbest yüzen gezegenler üzerine çalışıyor. Bunlar, bir yıldızın etrafında dönmeyen, uzayda tek başına dolaşan gezegenlerdir. Büyük ihtimalle doğdukları yıldız sistemlerinden erken dönemlerde fırlatılmışlardır. Araştırmalar Samanyolu’nda yüz milyarlarca böyle gezegen olabileceğini gösteriyor.

İlk bakışta bu gezegenler yaşam için tamamen uygunsuz görünüyor. Çünkü onları ısıtacak bir yıldız yok. Sonsuz karanlıkta, dondurucu bir ortamda dolaşıyorlar.

Ancak bilim insanları başka bir ihtimali daha değerlendiriyor: Bu gezegenlerin uyduları.

Eğer serbest yüzen bir gaz devinin büyük bir uydusu varsa, bu uydu güçlü gelgit kuvvetleri sayesinde ısınabilir. Tıpkı Jüpiter’in uydusu Io’nun sürekli volkanik faaliyetler göstermesine neden olan gelgit etkisi gibi. Bu tür bir ısınma, uydunun iç kısmında büyük miktarda enerji üretir.

Bu enerji, buzla kaplı bir dünyanın altında sıvı bir okyanus oluşturabilir.

Dahası, bazı araştırmalar bu uyduların kalın bir hidrojen atmosferine sahip olması durumunda yüzeylerinde bile sıvı su bulunabileceğini gösteriyor. Böyle bir atmosfer, içeriden gelen ısıyı hapsederek gezegeni sıcak tutabilir.

Daha da çarpıcı olanı şu: Bu tür bir atmosfer 4 milyar yıldan fazla süre boyunca varlığını koruyabilir. Bu süre, karmaşık yaşamın ortaya çıkması için yeterince uzun.

Elbette böyle bir dünyadaki yaşam, Dünya’daki yaşamdan tamamen farklı olacaktır. Güneş ışığı olmadığı için fotosentez olmayacak. Belki de enerji kaynağı tamamen kimyasal reaksiyonlar olacak.

Ancak yine de yaşam olabilir.

Eğer bu senaryo doğruysa, evrende yaşanabilir dünyaların sayısı düşündüğümüzden çok daha fazla olabilir. Çünkü yıldızların etrafındaki gezegenlerle sınırlı kalmayız. Yıldızsız dünyalar bile potansiyel yaşam alanına dönüşebilir.

Bugün için bu tür yerlere gitmemiz mümkün görünmüyor. Ama bilim insanları başka bir yöntem kullanıyor: uzaktan biyolojik izleri aramak. Atmosferde oksijen ya da sürekli yenilenmesi gereken kararsız moleküller bulunursa, bu yaşamın varlığına işaret edebilir.

Fakat asıl büyük soru hâlâ bizi bekliyor.

Eğer bu karanlık uydularda yaşam varsa, acaba zeki ve teknolojik bir uygarlık ortaya çıkabilir mi?

Düşünmesi bile büyüleyici:
Yıldızı olmayan bir gezegenin uydusunda, hidrojen atmosferi altında yaşayan bir uygarlık…

Belki bir gün teleskoplarımız onların izlerini yakalar.

Ve o gün geldiğinde insanlık, evrendeki yalnızlığına dair en büyük sorulardan birine cevap bulmuş olacak.

Paylaşın

Evrendeki En Uç Yedi Gezegen

Seyahat etmenin en büyük keyiflerinden biri, alışılmışın dışına çıkmaktır. Ancak Dünya’da bu sandığınız kadar kolay değildir. Gezegenimizin farklı iklimleri çeşitlilik sunsa da, evrendeki diğer dünyalarla kıyaslandığında oldukça sıradan kalır.

Haber Merkezi / Gerçekten sıra dışı bir deneyim için çok daha uzağa, hatta yıldızların ötesine gitmemiz gerekir.

Bilimi rehber edinerek, bilinen evrendeki en uç, en korkutucu, en güzel ve en tuhaf iklimlere sahip yabancı dünyalara doğru yedi duraklı bir yolculuğa çıkalım. İlk durağımız Güneş Sistemi’nde.

1. Durak: Neptün

Neptün’de dondurucu soğuklara ve ezici basınca dayanabileceğinizi umuyoruz. Soluk turkuaz bir gökyüzü, metan bulutları ve hatta elmas yağmuru ihtimali sizi bekliyor.

Neptün’ün üst atmosferinde sıcaklık yaklaşık -396°F (-237°C)’dir. Derinlere indikçe metan ve diğer hidrokarbon bulutlarıyla karşılaşılır; bu gazlar daha aşağıda sıvılaşır. Işık azalırken basınç ve sıcaklık artar. Sıcaklık Dünya’daki değerlere ulaştığında metan parçalanabilir; ortaya çıkan karbon atomları elmas kristallerine dönüşerek gezegenin çekirdeğine doğru yağabilir.

Bir de rüzgârlar var. Neptün’de rüzgâr hızları saatte 1.200 milin (yaklaşık 2.000 km/s) üzerine çıkar; bu, Güneş Sistemi’ndeki en güçlü rüzgârlardır. İlginç olan, bu kadar uzak bir gezegen için bu enerjinin kaynağının tam olarak bilinmemesidir. Jüpiter’in yüzyıllardır süren Büyük Kırmızı Noktası gibi kalıcı fırtınalar burada görülmez; Neptün’ün fırtınaları nispeten daha kısa ömürlüdür.

2. Durak: 55 Cancri e

Yaklaşık 41 ışık yılı uzaklıktaki bu gezegen, yıldızına son derece yakındır. Bir yılı iki Dünya gününden daha kısadır ve tıpkı Ay gibi gelgit kilitlidir; yani bir yüzü sürekli yıldızına dönüktür.

Gündüz tarafında sıcaklık yaklaşık 3.500°F (1.900°C)’ye ulaşır; bu değer bilinen hemen her kayayı eritecek kadar yüksektir. Yüzeyin en az yarısının lavlarla kaplı olduğu düşünülmektedir. Lav o kadar sıcaktır ki kırmızı değil, parlak soluk sarı bir ışıkla parlar.

Gezegen ilk oluştuğundaki atmosferini kaybetmiş olsa da, lav okyanuslarından çıkan gazlarla oluşmuş ikincil bir atmosfere sahiptir. Karbonmonoksit ve karbondioksit ağırlıklı olduğu düşünülen bu atmosfer sürekli oluşup yok olan bir döngü içindedir.

Gece tarafı da serin sayılmaz: Yaklaşık 2.500°F (1.370°C) sıcaklıktadır. Gündüz ve gece arasındaki aşırı sıcaklık farkı nedeniyle bazı maddeler yoğunlaşıp “kaya yağmuru” şeklinde düşebilir.

3. Durak: TrES-2b

Gotik bir dünya hayal ediyorsanız, doğru yerdesiniz. TrES-2b, bilinen en karanlık ötegezegenlerden biridir.

Üzerine düşen ışığın yaklaşık %99,9’unu emer. Karşılaştırmak gerekirse, kömür ışığın yaklaşık %95’ini emer. Bu nedenle TrES-2b, siyah akrilik boyadan bile daha koyu görünür.

Gündüz tarafında sıcaklık 3.140°F (1.725°C) civarındadır. Gezegenin yaydığı tek ışık, büyük ölçüde kendi termal ışımasıdır. Eğer Güneş Sistemi’nde olsaydı, Venüs’ten binlerce kat daha parlak görünürdü. Bunun nedeni hem yüksek sıcaklığı hem de yaklaşık 1,5 Jüpiter kütlesine sahip devasa boyutudur.

Gece tarafında sıcaklık düşer, ancak koyu kırmızı bir parıltı hâlâ gözlemlenebilir.

4. Durak: KELT-9b

Sıcaklığı bildiğinizi sanıyorsanız, bir kez daha düşünün. KELT-9b bir “ultra sıcak Jüpiter”dir.

Gündüz tarafında sıcaklık yaklaşık 7.800°F (4.300°C)’dir; bu değer Güneş’in yüzey sıcaklığına yakındır ve birçok yıldızdan bile daha sıcaktır. Bu aşırı sıcaklıkta moleküller parçalanarak atomlarına ayrılır. Gündüz tarafında ayrışan atomlar, rüzgârlarla gece tarafına taşınır ve orada yeniden birleşebilir; ancak tekrar parçalanmaları uzun sürmez.

Bilim insanları, gezegenin yoğun ışıma nedeniyle hızla kütle kaybettiğini ve adeta bir kuyruklu yıldız gibi buharlaşmış maddeden oluşan bir kuyruğa sahip olabileceğini düşünüyor.

5. Durak: HD 189733 b

Uzaktan bakıldığında mavi rengiyle Dünya’yı andırır. Ancak bu benzerlik aldatıcıdır.

Saatte 5.400 mil (8.700 km/s) hıza ulaşan rüzgârları, Güneş Sistemi’ndeki tüm rüzgârlardan daha güçlüdür. Atmosferindeki silikat parçacıkları, gündüzden geceye savrularak erimiş cam yağmuru oluşturur. Bu damlacıklar aşağı düşmek yerine yatay şekilde savrulur; adeta dev bir alev makinesi ve kum püskürtme makinesi arasında kalmış gibi bir ortam yaratır.

Ayrıca atmosferde hidrojen sülfür bulunabileceği düşünülmektedir; bu da çürük yumurta kokusuna benzer keskin bir koku anlamına gelir.

6. Durak: GJ 9827 d

Bu gezegen neredeyse tamamen sudan oluşuyor olabilir — ancak sıvı sudan değil, su buharından.

Yaklaşık 450°F (232°C) sıcaklığa sahip olduğu tahmin edilen bu dünya, kalın ve su açısından zengin bir atmosfere sahiptir. Altında kayalık bir çekirdek bulunabileceği düşünülmektedir. “Buhar dünyası” olarak adlandırılan bu tür gezegenler, yaşam için fazla sıcak olabilir; ancak su açısından zengin yapıları astrobiyologlar için büyük önem taşır.

7. ve Son Durak: WASP-76 b

Turumuzu etkileyici bir manzarayla bitiriyoruz.

WASP-76 b, yıldızına çok yakın konumlanmış, Jüpiter benzeri bir gaz devidir. Gündüz tarafı demir ve kurşunu buharlaştıracak kadar sıcaktır. Bu metal buharı, güçlü rüzgârlarla gece tarafına taşınır ve orada yoğunlaşarak demir yağmuru şeklinde düşer.

Ayrıca bu gezegenin atmosferinde nadir görülen bir “ışık parıltısı” (glory) etkisi oluşabileceği düşünülmektedir. Bu optik olay, belirli koşullarda oluşan dairesel ve renkli bir ışık halkasıdır ve atmosferik parçacıkların son derece düzgün ve kararlı olması gerekir.

Bu yolculuk bize bir gerçeği hatırlatıyor: Dünya’nın fırtınaları, çölleri ve buzulları ne kadar etkileyici olursa olsun, evrenin geri kalanı hayal gücümüzü zorlayan, akıl almaz aşırılıklarla doludur. Gerçekten sıra dışı bir seyahat arıyorsanız, yönünüzü yıldızlara çevirmeniz yeterli.

Paylaşın

“Süper Dünyalar” Düşünülenden Daha Yaygın

Gökbilimciler, “Süper Dünya” gezegenlerinin daha önce düşünülenden daha geniş yörüngelerde var olabileceğini keşfettiler. Bu, kayalık veya “karasal” dünyaların tahmin edilenden çok daha yaygın olduğu anlamına geliyor.

Haber Merkezi / Kısacası, “Süper Dünyalar” Güneş Sistemi’ndeki hiçbir şeye benzemeyen bir gezegen sınıfı, Dünya’dan daha büyük ancak Neptün ve Uranüs gibi buz devlerinden daha hafif ve gazdan, kayadan veya her ikisinin bir kombinasyonundan oluşabilir. Bu gezegenler, Dünya’nın iki katı büyüklüğünde ve kütlesinin 10 katına kadar olabilir.

Araştırmanın ortak yazarı ve Ohio Eyalet Üniversitesi’nde emekli astronomi profesörü Andrew Gould, araştırma ekibinin, yeni bulunan gezegenin ana yıldızının oluşturduğu ışık anomalilerini inceleyerek ve sonuçlarını KMTNet mikro mercek araştırmasından alınan daha büyük bir örnekle birleştirerek, süper Dünyaların ana yıldızlarından gaz devlerimizin (Neptün ve Uranüs) Güneş’ten uzak olduğu kadar uzakta var olabileceğini bulduğunu söyledi.

Andrew Gould, “Bilim insanları büyük gezegenlerden daha fazla küçük gezegen olduğunu biliyorlardı, ancak bu araştırmada, bu genel örüntü içinde aşırılıklar ve eksiklikler olduğunu gösterebildik” diye ekledi.

Kore Astronomi ve Uzay Bilimleri Enstitüsü’nden araştırmanın ortak yazarı Youn Kil Jung, “Bu sonuç, Jüpiter benzeri yörüngelerde bulunan çoğu gezegen sisteminin Güneş Sistemimizi yansıtmayabileceğini gösteriyor” dedi.

Çin’deki Tsinghua Üniversitesi ve Westlake Üniversitesi’nden Profesör Shude Mao, “Mevcut veriler soğuk gezegenlerin nasıl oluştuğuna dair bir ipucu sağladı” dedi ve ekledi: “Önümüzdeki birkaç yıl içinde, bu gezegenlerin nasıl oluştuğunu ve evrimleştiğini KMTNet verileriyle daha da katı bir şekilde sınırlayabileceğiz.”

Güneş Sistemi dört küçük, kayalık, iç gezegenden (Merkür, Venüs, Dünya ve Mars) ve dört büyük, gazlı, dış gezegenden (Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün) oluşur. Kepler ve TESS gibi teleskoplardan gezegen geçişi ve radyal hız aramaları gibi diğer teknikleri kullanarak bugüne kadar yapılan dış gezegen aramaları, diğer sistemlerin Dünya’nın yörüngesi içindeki yörüngelerde çeşitli küçük, orta ve büyük gezegenler içerebileceğini göstermiştir.

Gökbilimciler, ayrıca, Neptün büyüklüğündeki gezegenlerin sayısına kıyasla kaç tane süper Dünya’nın var olduğunu belirlemeye çalışıyorlar. Bu araştırma, Neptün büyüklüğünde süper Dünyalar olduğunu gösteriyor.

Çin, Kore, Harvard Üniversitesi ve ABD’deki Smithsonian Enstitüsü’nden araştırmacıların öncülüğünde yürütülen araştırma, yakın zamanda Science dergisinde yayımlandı.

Paylaşın

Dünya’dan 140 Işık Yılı Uzaklıktaki Bir Gezegen Hızla Parçalanıyor

MIT’ten (Massachusetts Teknoloji Enstitüsü) gökbilimciler, Dünya’dan yaklaşık 140 ışık yılı uzaklıkta bulunan ve parçalanma sürecinden geçen BD+05 4868 Ab adlı bir gezegen keşfettiler.

Haber Merkezi / Ev sahibi yıldızlarının yörüngesinde çok yakın dönen küçük, kayalık gezegenler hızla parçalanabilirler.

Gelgitsel kilitlenme ve aşırı yıldız ışınımına maruz kalan bu tür gezegenlerin gündüz yüzeyleri eriyip buharlaşmış kayalık malzemeden ince atmosferler oluşturacak kadar sıcaktır.

Yaklaşık Merkür kütlesindeki BD+05 4868 Ab adlı gezegen, yıldızına son derece yakın bir şekilde dönüyor, o kadar yakın ki yüzeyi muhtemelen buharlaşan magma ile kaplı.

Yıldızının etrafında sadece 30,5 saatte dönen gezegen,  kuyrukluyıldız benzeri bir enkaz kuyruğu oluşturuyor.

Bilim insanları, yörüngedeki gezegenlerin varlığını işaret eden yıldız ışığındaki değişiklikleri izleyen NASA’nın TESS misyonunu kullanarak bu parçalanan gezegeni tespit ettiler.

Bu gezegen şaşırtıcı bir hızla yok oluyor; yörünge başına bir Everest Dağı’na eşit miktarda madde kaybediyor. Gökbilimciler, gezegenin boyutuna dayanarak 1 ila 2 milyon yıl içinde tamamen yok olabileceğini tahmin ediyor.

Gökbilimciler, şu ana kadar Güneş sistemimizin ötesinde sadece dört parçalanan gezegen tespit ettiler ve bu da BD+05 4868 Ab’yi evrende nadir bir keşif haline getiriyor.

Gökbilimciler, gezegenin iç yapısını incelemek için James Webb Uzay Teleskobu’nu (JWST) kullanmayı planlıyorlar.

Bu fırsat, kayalık gezegenlerin nasıl oluştuğu ve bazılarının diğerlerinden daha istikrarlı ve potansiyel olarak yaşanabilir olmasını sağlayan faktörlerin ne olduğu konusundaki fikirlerimizi geliştirebilir.

Paylaşın

Uranüs’te Bir Gün 28 Saniye Daha Uzadı

Bilim insanları, Uranüs’ün tam bir dönüşünü tamamlamasının 17 saat, 14 dakika ve 52 saniye sürdüğünü açıkladı. Bu, 1980’lerdeki tahminlerden 28 saniye daha uzun.

Haber Merkezi / Paris Gözlemevi’nden Laurent Lamy liderliğindeki bir ekip, Uranüs’ün bir tam dönüşünün (yani bir günü) 17 saat 14 dakika 52 saniye sürdüğünü açıkladı.

Bu, NASA’nın Voyager 2 uzay aracı tarafından 1980’lerde ölçülenden 28 saniye daha uzun.

28 saniyelik fark, bilimsel açıdan çok önemli, çünkü gezegenin manyetik alanını ve atmosferik dinamiklerini anlamak için daha doğru veriler sunuyor.

Nature Astronomy dergisinde yayımlanan araştırma, Hubble Uzay Teleskobu’nun 10 yıllık aurora gözlemlerine dayanıyor. Araştırma, Hubble’ın 35. yıldönümüne denk gelen bir dönemde duyuruldu (24 Nisan 1990’da yörüngeye yerleştirilmişti).

Araştırma, sadece Uranüs’ün gün uzunluğunu değil, aynı zamanda aurora ve manyetosfere sahip diğer gök cisimlerinin dönüş sürelerini hesaplama yöntemlerini de geliştirebilir.

13 Mart 1781’de William Herschel tarafından keşfedilen Uranüs, Güneş Sistemi’nde yedinci sırada yer alan gezegendir.

Uranüs’ün çapı yaklaşık 50 bin 724 kilometre olup, Dünya’nın yaklaşık 4 katı büyüklüğündedir. Bu, onu gaz devleri arasında (Jüpiter ve Satürn’dan sonra) üçüncü büyük gezegen yapar.

“Buz devi” olarak sınıflandırılan Uranüs, Dünya’nın 14.5 katı kütleye sahiptir, ama Jüpiter veya Satürn kadar yoğun değildir. Jüpiter ve Satürn gibi gaz devlerinden farklı olarak, içinde daha fazla su, amonyak ve metan buzu bulunur.

Güneş etrafındaki bir turu (yörünge süresi) yaklaşık 84 Dünya yılı sürer. Yani bir Uranüs yılı, ortalama bir insan ömründen daha uzundur!

Uranüs’ün en dikkat çekici özelliği, eksen eğikliğinin 97.77 derece olmasıdır. Bu, gezegenin neredeyse “yan yatmış” gibi dönmesine neden olur. Bu durumun, geçmişte büyük bir çarpışmadan kaynaklandığı düşünülüyor.

Uranüs’ün 13 bilinen halkası vardır, ancak bunlar Satürn’ün halkaları kadar parlak veya belirgin değildir. 1977’de keşfedildiler ve çoğunlukla toz ve küçük parçacıklardan oluşuyor.

Şu ana kadar 27 uydusu keşfedildi. En büyükleri Titania, Oberon, Umbriel, Ariel ve Miranda’dır. Bu uydular, Shakespeare’in oyunlarından ve Alexander Pope’un eserlerinden isimlendirilmiştir.

Paylaşın

Bilim İnsanları Yaşama Elverişli Yeni Bir Gezegen Keşfetti

Dünya’nın kütlesinin yaklaşık altı katı büyüklüğünde yaşamaya elverişli yeni bir gezegen keşfedildi. Güneş’e çok benzeyen bir yıldızın yörüngesinde yer alan gezegen yaklaşık 20 ışık yılı uzaklıkta.

Gökbilimciler, etrafında döndüğü yıldızın yaşanabilir bölgesinde yer alan ve yüzeyinde sıvı su barındırabilecek denli uygun sıcaklıklara sahip bir ötegezegen keşfetti.

Yüzeyinde sıvı halde su bulundurabilecek koşullara sahip gezegenler, ‘yaşanabilir bölgede’ diye tanımlanıyor. Zira gezegenler yıldıza daha yakın olduklarında sıcaklık arttığı için su buharlaşıyor, daha uzak olduğunda ise su donuyor. Yaşanabilir bölgede yer alan gezegenler ise tıpkı Dünya gibi daha uygun sıcaklık koşullarına sahip oluyor. Bu yüzden bu gezegenler, yaşam barındırması muhtemel cisimler olarak görülüyor.

Hakemli bilimsel dergi Astronomy & Astrophysics’te yayınlanan yeni bir çalışmada ayrıntılı olarak açıklandığı üzere, HD 20794 d adı verilen yeni gezegen, Dünya’nın kütlesinin yaklaşık altı katına sahip. Üstelik HD 20794 d, Güneş’e çok benzeyen bir yıldızın yörüngesinde dönüyor ve nispeten yakında, 20 ışık yılı uzaklıkla yer alıyor.

Bu da onu gökbilimcilerin bildiği en yakın “potansiyel olarak yaşanabilir” gezegenlerden biri yapıyor. Gezegen hakkında hala cevaplanması gereken bazı önemli sorular var ve üzerinde yaşam olup olmadığını kesinkes söylemek için henüz çok erken. Ancak gökbilimciler yaşanabilirlik konusunda son derece umutlu.

Oxford Üniversitesi’nden astrofizikçi ve çalışmanın ortak yazarı Michael Cretignier, “Gezegenin varlığını doğrulayabilmek benim için büyük bir mutluluktu,” dedi ve ekledi: “Çok yakın olması nedeniyle, gelecekteki uzay görevlerinde bunun bir görüntüsünün elde edilmesi için de umut var.”

Futurism’in aktardığına göre, gezegenin etrafında döndüğü 82 G. Eridani adlı yıldız, Güneş gibi bir sarı cüce. Güneş’in kütlesi bu yıldızınkinin yüzde 80’ine denk geliyor. Ancak bu yıldız Güneş’ten daha yaşlı ve biraz daha sönük.

Bunun yanı sıra HD 20794 d’nin yörüngesi eliptik. Bu nedenle yıldızından uzaklığı önemli ölçüde değişebiliyor. Bu da gezegenin yüzeyindeki koşulları epey değişken hale getirebilir, önemli sıcaklık değişimleri olabilir. Örneğin gezegen yolunun en uzak noktasındayken suyu donabilir. Yine de bilim insanları, bu gezegeni mutlaka araştırmak gerektiğini düşünüyor.

Cretignier, “Yaşanabilir bir bölgede yer alması ve Dünya’ya nispeten yakın olması nedeniyle bu gezegen, potansiyel yaşamı gösteren biyolojik belirtileri aramak için ötegezegenlerin atmosferlerini karakterize edecek gelecekteki görevlerde önemli bir rol oynayabilir,” ifadelerini kullandı.

(Kaynak: Euronews Türkçe)

Paylaşın

97 Işık Yılı Uzaklıkta ‘Küçük Bir Dünya’ Keşfedildi

Bilim insanları, güneş sisteminin dışında nispeten küçük bir gezegenin atmosferinin su buharı açısından zengin olduğunu keşfetti. Durun, hemen bu gezegene tatil planı yapmayın.

Çünkü, keşfedilen gezegenin yüzeyi kurşunu eritecek kadar sıcak, bu da bildiğimiz şekliyle yaşama elverişli olmayan bir dünya olduğu anlamına geliyor.

ABD Ulusal Havacılık ve Uzay Ajansı’nın (NASA) Hubble Uzay Teleskobu’nu kullanan gökbilimciler, Dünya’dan 97 ışık yılı uzaklıktaki ötegezegende su molekülleri buldu. Şimdiye kadar gözlemlenen en küçük ötegezegen olan ve ‘GJ 9827d’ olarak adlandırılan ötegezegenin atmosferinde bu buharı tespit edildi.

NASA’nın açıklamasında, çapı Dünya’nın yaklaşık iki katı olan ötegezegendeki keşfin, ‘potansiyel bir gösterge görevi gördüğü’ belirtildi.

Ancak araştırma ekibi, Hubble’ın hidrojen bakımından zengin bir atmosfer içindeki su buharı izlerini mi yakaladığını yoksa ev sahibi yıldızın GJ 9827d’nin orijinal hidrojen ve helyum atmosferini buharlaştırması nedeniyle gezegenin su bakımından zengin bir atmosfere mi sahip olduğunu söyleyemiyor.

Gazete Duvar’ın aktardığına göre; Montreal Üniversitesi Trottier Dış Gezegenler Araştırma Enstitüsü’nden Prof. Björn Benneke, “Bu, su açısından zengin atmosfere sahip bu gezegenlerin diğer yıldızların etrafında var olabileceğini atmosferik bir tespit yoluyla doğrudan gösterebileceğimiz ilk sefer olacak” dedi.

Çalışmanın yazarlarından Laura Kreidberg ise, “Bu kadar küçük bir gezegende su bulunması bir dönüm noktasıdır” ifadelerini kullandı.

Paylaşın

Bilim İnsanları, Var Olmaması Gereken Devasa Bir Gezegen Keşfetti

Bilim insanları, teknik olarak var olmaması gereken devasa boyutta bir gezegen keşfetti. Yıldızının etrafında hızla dönen gezegen, her 3,7 Dünya gününde bir yörüngesini tamamlıyor.

Pensilvanya Eyalet Üniversitesi’nden Suvrath Mahadevan, “Bu keşif, evren hakkında ne kadar az şey bildiğimizi vurguluyor” dedi ve ekledi: Bu kadar düşük kütleli bir yıldızın etrafında bu kadar büyük bir gezegen beklemezdik.

Independent Türkçe’de yer alan habere göre; Bilim insanları devasa bir gezegen buldu; bu gezegen o kadar büyük ki var olmaması gerekiyordu.

Onu bulan araştırmacılara göre, gezegen yıldızına göre çok büyük görünüyor ve bu nedenle gezegenlerin ve gezegen sistemlerinin nasıl oluştuğuna dair anlayışımızı sorgulamaya neden oluyor.

Gezegen, Dünya’dan 13 kat daha büyük. Güneşimizden 9 kat daha küçük bir yıldızın etrafında dönüyor. Dolayısıyla ikisi arasındaki oran, Dünya ve Güneşimiz arasındakinden 100 kat daha fazla.

İlk kez bu kadar yüksek kütleli bir gezegen, bu kadar düşük kütleli bir yıldızın yörüngesinde görülüyor. Aradaki fark o kadar büyük ki bilim insanları böyle bir gezegenin var olamayacağını düşünüyordu.

Pensilvanya Eyalet Üniversitesi’nden Suvrath Mahadevan, “Bu keşif, evren hakkında ne kadar az şey bildiğimizi vurguluyor” dedi ve ekledi: Bu kadar düşük kütleli bir yıldızın etrafında bu kadar büyük bir gezegen beklemezdik.

Yıldızlar büyük gaz ve toz bulutlarından oluştuğunda, bu malzeme yıldızın etrafında dönen bir disk olarak yıldızla birlikte kalır. Sonrasında bu ekstra maddeden gezegenler oluşup devamında bizimki gibi bir gezegen sistemi kurulabilir.

Ancak bilim, yeni makaledeki LHS 3154 diye bilinen yıldızın etrafındaki diskin, bu kadar büyük bir gezegen oluşturmak için yeterli malzemeye sahip olamayacağını öne sürüyor.

Mahadevan, “LHS 3154 adlı düşük kütleli yıldızın etrafındaki gezegen oluşturan diskin bu gezegeni oluşturmak için yeterli katı kütleye sahip olması beklenmiyordu” dedi.

Ancak orada olduğu için, şimdi gezegenlerin ve yıldızların nasıl oluştuğuna dair anlayışımızı yeniden gözden geçirmemiz gerekiyor.

Bulgu, Science’da yayımlanan “Çok düşük kütleli bir yıldızın yakın yörüngesinde bulunan Neptün kütleli bir ötegezen, oluşum modellerine meydan okuyor” (A Neptune-mass exoplanet in close orbit around a very low mass star challenges formation models) başlıklı yeni bir makalede bildirildi.

Paylaşın

“Yasak” Bir Gezegen Keşfedildi

Bilim insanları dikkat çeken bir keşfe imza attı. “Yasak” bir dünyaya sahip bir gezegen sistemi bulundu. Bilim insanları gezegene, yörüngesinde döndüğü yıldıza ithafen TOI 5205b adını verdi. 

Bilim insanları bu tür gezegenlerin oluşumına dair anlatıyı yeniden yazabilecek “yasak” bir dünyaya sahip bir gezegen sistemi buldu.

Gezegen, bizim Jüpiter’imize benzeyen büyük, gaz devi bir gezegene sahip. Ancak yıldızı, Jüpiter’in sadece 4 katı büyüklüğünde bir kırmızı cüce.

Bilim insanları daha önce bu kadar küçük bir yıldızın bu kadar büyük, gazlı bir gezegene ev sahipliği yapmasının muhtemel olmadığını düşünüyordu.

Araştırmayı yöneten, Carnegie Bilim Enstitüsü’nden Shubham Kanodia, “Ev sahibi yıldız TOI-5205, Jüpiter’den sadece 4 kat kadar büyük ama bir şekilde Jüpiter büyüklüğünde bir gezegen oluşturmayı başarması son derece şaşırtıcı!” diyor.

Bu tür M-tipi cüce yıldızların etrafında daha önce de gaz devleri oluşmuştu. Ama yeni keşfedilen yıldız daha genç ve daha düşük kütleye sahip.

Bilim insanları gezegene, yörüngesinde döndüğü yıldıza ithafen TOI 5205b adını verdi.

Kanodia, “TOI-5205b’nin varlığı, bu gezegenlerin doğduğu diskler hakkında bildiklerimizi derinleştiriyor” diyor.

Başlangıçta diskte ilk çekirdeği meydana getirmek için yeterli kayalık malzeme yoksa, o zaman gaz devi gezegen meydana gelemez. Ve sonunda eğer disk muazzam çekirdek oluşmadan önce buharlaşırsa, o zaman da gaz devi gezegen meydana gelemez. Yine de TOI-5205b bu bariyerlere rağmen oluştu.

Gezegen oluşumuna ilişkin mevcut nominal anlayışımıza göre TOI-5205b var olmamalı; o bir “yasak” gezegen.

TOI 5205b, muhtemel bir gezegen olarak ilk kez NASA’nın Geçiş Halindeki Ötegezegen Araştırma Uydusu, yani TESS tarafından tespit edildi. TESS, “geçiş” diye bilinen ve gezegenler yıldızlarının önünden geçerken meydana gelen ışık azalmasına dair bir belirti arıyor. TOI 5205b, gezegen ve yıldızın nispeten benzer olan boyutları nedeniyle dikkat çekiciydi. Bu, ışığın yaklaşık yüzde 7’sini engellediği ve bilinen en büyük geçişlerden biri olduğu anlamına geliyor.

Ardından daha fazla teleskopla inceleme yapan bilim insanları, bunun bir gezegen olduğunu ve imkansız olduğu düşünülen bir boyutta göründüğünü doğruladı.

Araştırmacılar halihazırda NASA’nın kısa süre önce fırlatılan James Webb Uzay Teleskobu’nu kullanarak bu dünya üzerinde daha fazla araştırma yapmayı umuyor. Geçişin çok büyük olması, bu gözlemlerin özellikle verimli olacağı ve bileşiminin yanı sıra doğumunun olağandışı öyküsüne de ışık tutacağı anlamına geliyor.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın