DEM Parti’den “Halay” Tepkisi: Türkiye’yi 90’lı Yıllara Götüren Uygulamalar

Halay tutuklamalarına tepki gösteren DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, “Gösterilen gerekçe Kürtçe şarkı eşliğinde halay çekmek. Eş zamanlı bir operasyon var. Bu durumlar Türkiye’yi 90’lı yıllara götüren uygulamalardır” dedi ve ekledi:

Haber Merkezi / “DEM Parti olarak her zaman yanınızdayız. Kürt halkı her yerde bu halayları çekmeye devam edecek. Çünkü bunlar Kürt halkının kültürüdür. Kürt halkına duyulan nefreti bu ailemize yansıtıyorlar. Dilimizi, kültürümüzü yasaklayan uygulamalar ve bu operasyonlar boşa çıkacak. Kızlarımız cezaevinden çıkacak.”

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları ve DEM Parti Kars Milletvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit, halay tutuklamalarına tepki gösterdi.

Kürtçe şarkı eşliğinde çektikleri halay gerekçesiyle 3 çocuğu tutuklanan ve kendisine de ev hapis verilen Filiz Taşkesen’i evinde ziyaret eden DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, burada yaptığı açıklamada şu ifadeleri kullandı:

“Gösterilen gerekçe Kürtçe şarkı eşliğinde halay çekmek. Eş zamanlı bir operasyon var. Bu durumlar Türkiye’yi 90’lı yıllara götüren uygulamalardır. DEM Parti olarak her zaman yanınızdayız. Kürt halkı her yerde bu halayları çekmeye devam edecek. Çünkü bunlar Kürt halkının kültürüdür. Kürt halkına duyulan nefreti bu ailemize yansıtıyorlar. Dilimizi, kültürümüzü yasaklayan uygulamalar ve bu operasyonlar boşa çıkacak. Kızlarımız cezaevinden çıkacak.”

“Kafamızın tepesini attırmayın”

TBMM Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada tutuklamalara tepki gösteren DEM Parti Kars Milletvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit, şunları söyledi:

“Şenlik’te de halay çektiğimiz gibi cezaevinde de halay çekiyoruz. Halay çekmek bu iktidara karşı bir direniş yönetimi. 12 Eylül’de ıslıklarla direndik. Bütün zulümlere karşı zılgıtlarla direndik. Bugün de bu iktidara karşı halayımızla, türkülerimizle direneceğiz. Kafamızın tepesini attırmayın. Vallahi Meclis bahçesine davul zurnayı getiririz, halayı çekeriz. Vallahi Genel Kurul’da çekerim. Çok iyi halay çekiyorum, çok iyi halay başıyım. Yeter artık.”

Paylaşın

DEM Parti’den AK Parti’ye Net Uyarı

DEM Parti, Ali Bozan’a yönelik saldırı sonrası yaptığı açıklamada, Sayısal çoğunluğuna güvenerek, siyaseten başa çıkamadığı her eleştiriye karşı şiddete başvuran AKP iktidarını uyarıyoruz” ifadelerine yer verdi:

“Saldırganlığı bir siyaset biçimine dönüştürürseniz, altında kalırsınız. Sizin bu nobranlığınız ve saldırganlığınız asla partimize ve vekillerimize geri adım attırmayacaktır. Bu saldırganlıkla ne gerçekleri dile getirmemizi ne de halkın sorunlarını meclis kürsüsünde dillendirmemizi engelleyemezsiniz.”

Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Genel Kurulu’nda İYİ Parti’nin grup önerisi üzerine söz alan Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Mersin Milletvekili Ali Bozan, “AKP, TÜİK eliyle her ay işçinin, memurun, emeklinin cebinden düzenli bir şekilde çalıyor. İşçinin, emeklinin sesi maalesef duyulmuyor ama ben de buradan cebinden ücreti çalınan yurttaşların adına bağırmak istiyorum: Hırsız var, hırsız var, hırsız var! AKP hırsızlık yapıyor, AKP hırsızlık yapıyor, AKP hırsızlık yapıyor!” dedi.

Ali Bozan, kendisine “terbiyesiz” diye bağıran AK Partililere, “Kendinizi ifade etmekten acizsiniz, ancak hakaret ediyorsunuz, ağzınız pislik kokuyor” diye karşılık verdi.

Tartışmanın büyümesiyle AK Parti milletvekilleri Bozan’ın üstüne yürürken, AK Parti Bilecik Milletvekili Halil Eldemir, ceketinden tutarak Bozan’ı yere fırlattı. CHP’li milletvekillerinin engellemeye çalıştığı olaylar sırasında bazı AK Partililerin yere düşen Bozan’a tekme attığı görüldü. Eski Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Adil Karaismailoğlu da Bozan’a önce tokat, sonra da yumruk attı.

Bozan’a saldırı sonrası DEM Parti’den açıklama geldi.

Açıklamada şu ifadeler yer aldı: “AKP iktidarı kendisine karşı eleştirilere tahammül edemeyerek, gerçeklere karşı şiddete başvurmayı alışkanlık haline getirdi. Milletvekilimiz Ali Bozan’a yönelik kalabalık AKP vekilleri tarafından gerçekleştirilen saldırı korkaklığın göstergesidir.

Sayısal çoğunluğuna güvenerek, siyaseten başa çıkamadığı her eleştiriye karşı şiddete başvuran AKP iktidarını uyarıyoruz. Saldırganlığı bir siyaset biçimine dönüştürürseniz, altında kalırsınız. Sizin bu nobranlığınız ve saldırganlığınız asla partimize ve vekillerimize geri adım attırmayacaktır. Bu saldırganlıkla ne gerçekleri dile getirmemizi ne de halkın sorunlarını meclis kürsüsünde dillendirmemizi engelleyemezsiniz.”

Paylaşın

Meclis Genel Kurulu’nda Yumruklu Kavga

DEM Parti Milletvekili Ali Bozan, “AKP, TÜİK eliyle her ay işçinin, memurun, emeklinin cebinden düzenli bir şekilde çalıyor” sözleri sonrası AK Parti Milletvekillerinin saldırısına uğradı.

Meclis polisinin müdahale ettiği kavgada DEM Partili ve CHP’li milletvekilleri de kavgayı önlemeye çalıştı. Bu sırada kavgayı ayırmaya çalışan CHP Grup Başkanvekili Murat Emir’in yere düştüğü görüldü.

Meclis Genel Kurulu’nda vergi kanunu görüşmelerinde yumruklu kavga yaşandı. Eski bakan Adil Karaismailoğlu’nun DEM Parti Milletvekili Ali Bozan’ı yumrukladığı görülürken “hırsız”, “ahlaksız”, “şerefsiz”, “terörist” sözleri havada uçuştu.

DEM Parti Mersin Milletvekili Ali Bozan vergi adaletsizliği üzerine yaptığı konuşmasında “AKP, TÜİK eliyle her ay işçinin, memurun, emeklinin cebinden düzenli bir şekilde çalıyor. Ama bu cebinden maaşı çalınan işçinin, emekçinin, emeklinin sesi maalesef duyulmuyor. Ben de buradan o cebinden ücreti, maaşı çalınan yurttaşların adına bağırmak istiyorum: Hırsız var, hırsız var, hırsız var! AKP hırsızlık yapıyor, AKP hırsızlık yapıyor, AKP hırsızlık yapıyor” ifadelerini kullandı.

Bunun üzerine AK Parti sıralarından ‘Terbiyesizlik yapma’, ‘Ahlaksızlık yapma’, ‘Git ağzını yıka’ sesleri duyuldu. Bozan ise “Gelin, kendinizi ifade edin. Kendinizi ifade etmekten acizsiniz, kendinizi ifade etmekten aciz olduğunuz için ancak hakaret ediyorsunuz, ağzınız pislik kokuyor o yüzden” yanıtını verdi.

Tansiyonun giderek yükseldiği Genel Kurul’da AK Partili milletvekilleri, “İn oradan terbiyesiz” diye bağırdı. Ali Bozan’ın “Terbiyesiz de sensin, ahlaksız da sensin” demesi üzerine AK Parti milletvekilleri kürsüye yürüdü. AK Partililerin Bozan’ı kürsüden indirmeye çalışması sonrası karşılıklı hakaretler devam etti.

Bu sırada AK Parti Erzurum Milletvekili Selami Altınok’un “Şerefsizsiniz, hırsızsınız, teröristsiniz, alçaksınız!” dediği duyuldu.

Kısa süre içinde sözlü tartışma Ali Bozan’a saldırıya yönelik fiziki saldırıya döndü. AK Parti Bilecik Milletvekili Halil Erdemir, Bozan’a yumruk attı. Eski Ulaştırma Bakanı ve AK Parti Trabzon Milletvekili Adil Karaismailoğlu’nun da Ali Bozan’a yumruk attığı görüldü. Ali Bozan’ın yere düşmesi sonrası AK Partili milletvekilleri Bozan’ın etrafını sararak o yerdeyken saldırıya devam etti.

Meclis polisinin müdahale ettiği kavgada DEM Partili ve CHP’li milletvekilleri de kavgayı önlemeye çalıştı. Bu sırada kavgayı ayırmaya çalışan CHP Grup Başkanvekili Murat Emir’in yere düştüğü görüldü.

(Kaynak: Gazete Duvar)

Paylaşın

AK Parti Döneminde Halktan 3 Trilyon Dolar Vergi Toplandı

Meclis’te düzenlediği basın toplantısıyla gündemdeki gelişmeleri değerlendiren DEM Parti Grup Başkanvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit, iktidarın “kaynak yok” açıklamalarına tepki göstererek, “Söz konusu halk olunca hep kaynak yok diyorlar. Ama AKP iktidarı 22 yılda halktan tam 3 trilyon dolar vergi toplamış. Yani kişi başına gelirin 10 bin doların altında olduğu bir ülkede, kişi başına 35 bin dolar vergi toplamış. Bu devasa bir para. Bu korkunç bir para. Peki, bu parayı ne yaptınız? Paraları nereye harcadınız? Halkın vergilerini kime, hangi yandaşa peşkeş çektiniz?” dedi.

Haber Merkezi / Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Grup Başkanvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit, Meclis’te düzenlediği basın toplantısıyla gündemdeki gelişmeleri değerlendirdi. Gülistan Kılıç Koçyiğit, şunları söyledi:

“Yasama faaliyetleri son hız devam ediyor. Normalde hukuk devletinde kanun yapıcılar yasayı toplumsal sorunların çözümü için getirirler. Hukuk devleti dediğimiz şeyde toplumsal ihtiyaçların giderilmesi için yasa yapılır. Ama AKP iktidarındaki bütün yasa yapma süreçlerine baktığımızda, demokratik muhalefetin, Meclis’teki muhalefetin ve toplumun itirazlarına rağmen yasaların yapıldığını görüyoruz. Ne yazık ki gerçek gündemleri değil kendi siyasal ihtiyaçlarını gören bir yerden yasa yapmaya çalışıyorlar. Yaz dönemlerinde de üst üste Anayasa’ya aykırı yasa teklifleriyle Meclis’in meşgul edildiğini; halkın gerçek gündemlerinin değil AKP’nin gündemlerinin işletildiğini görüyoruz.

Yasa yapma anlayışları tam da AKP’nin siyasal anlayışı ile örtüşüyor. Torba torba yasa hazırlıyorlar ama torba torba bu ülkenin hak ve özgürlüklerini götürüyorlar. Her torbanın arkasına rant politikasını gizlemişler. Bu yasa yapma sürecinin sağlıksız olması da toplumun yasa yapma süreçlerini yakından takip edememesinin, STK’lerin ve muhalefet partilerinin yasa yapma süreçlerine etkin katılamamasının bir sonucudur. Bu yasa yapma taktiğinin özel olarak tercih edildiğini, bunun AKP’nin bir içtihadı haline geldiğini belirtmemiz gerekiyor.

Ne yapıyorlar bu kadar yasa getiriyorlar, bu yasalar ne işe yarıyor? Toplumsal kutuplaşma ve çatışmayı daha derinleştiriyor. Kutuplaşma ve çatışmayı derinleştirecek ve körükleyecek yasa tekliflerini üst üste getiriyor AKP-MHP ittifakı. Getirdikleri yasa tekliflerinin merkezinde kesinlikle toplum, halk, yoksul, emekli, köylü, kadın, çocuk yok. En önemlisi de ülke kaygısı yok. Ne var? AKP’nin koltuk kaygısı ve sevdası var. Yasa yapma sürecinin tekçi ve yasakçı olduğunun, özgürlük ve demokrasi karşıtı siyaseti büyütmeye dönük olduğunun altını çizmek gerekiyor.

Halihazırda son haftalarda gelen yasalara bakalım. Öğretmenlik Meslek Kanunu, 9. Yargı Paketi, Tasarruf Paketi, Vergi Paketi, hayvan katliamlarının önünü açacak olan yasa teklifi. Bir de duyduğumuz üzere 12 maddelik Ticaret Kanununu komisyona getirmek istiyor AKP’nin kendisi. Bunların her birinin içeriğine acil ihtiyaç mıdır diye baktığımız zaman hiçbirinin acil olmadığını, bu ülkedeki dertlere derman olmadığını görüyoruz. Buna rağmen ısrarlı bir şekilde getiriyorlar ve yangından mal kaçırırcasına üst üste teklifleri bindiriyorlar. Yaz günü Meclis’e fazla mesai yaptırarak, 20 saati bulan komisyon çalışmalarıyla hem bütün muhalefete, bütün milletvekillerine hem de topluma sağlıksız bir yasama faaliyeti dayatıyorlar.

Biz bütün bu süreç boyunca dünya kadar kanun teklifi verdik. Halkın gerçek sorunlarının çözülmesi için verdiğimiz teklifler vardı. Asgari ücretin artması için, emeklilerin insanca yaşaması için kanun teklifi verdik. Dar gelirlilere kira yardımı için kanun teklifi verdik. Kadınlar için verdik, çocukların haklarını gözeten kanun teklifleri verdik. En önemlisi temel hak ve özgürlükleri artıracak kanun teklifleri verdik ama bunların hiçbirisine yanıt alamadık. Biz toplumsal sorunların çözülmesi için siyaset yapıyor ve mücadele ediyoruz ama AKP iktidarı için toplumsal sorunlar bir sorun değil. Çünkü onlar için daha büyük sorunlar var.

Sermayeyi korumak, kendi iktidarlarını korumak, yandaşlarını korumak gibi temel dertleri var. Açık ve net söyleyelim: Biz bu ülkede, Meclis’te halkın sorunlarını cesurca halkın kürsüsünden ifade etmeye devam edeceğiz. Halkın, emekçinin, yoksulun, kadının, çocuğun, börtü böceğin ve doğanın haklarını savunmaya devam edeceğiz. Meclis’i AKP ve MHP’nin insafına asla terk etmeyeceğiz. Burayı halkın meclisi yapmaya, halkın sözünü kurmaya, etkin muhalefet yapmaya devam edeceğiz. Bu parlamento AKP ve MHP’den ibaret değil.

Sayısal çoğunluk onlarda olabilir ama siyasi çoğunluk, siyasi kararlılık, siyasi irade demokratik ve toplumsal muhalefettedir, bizlerdedir. Ülkenin gerçek sorunlarını ve bunlara yönelik çözüm önerilerimizi Meclis kürsüsünden verdiğimiz önergeler ve kanun teklifleriyle dile getirmeye devam edeceğiz. Bu parlamentoyu halkın ve hakikatin parlamentosu yapma mücadelemiz kesintisiz bir şekilde devam edecek. Parlamento kürsüsünde iktidarın yalanlarını deşifre etmeye ve hakikati anlatmaya devam edeceğiz. Bunun güvencesi bizleriz, DEM Parti’dir.

Geçen hafta Tarım Orman ve Köyişleri Komisyonuna hayvan katliamı yasasını getirdiler. Ortada halihazırda bir yasa var, 2014’te çıkan 5199 Sayılı Yasa var. Bu yasanın eksiklerinin giderilmesi ve etkin uygulanması mümkün. Bunların hiçbirini yapmadılar ve şimdi toplu hayvan katliamının önünü açacak bir teklif getirdiler. 20 yıldır iktidar olan bir AKP gerçeği var, halihazırda bir yasa var. Daha önce Meclis’in kurduğu bir araştırma komisyonu ve bunun raporu var. Bu yasanın, araştırma komisyonu raporu gözetilerek eksiklikleri giderebilir ama bunu yapmayı tercih etmiyorlar.

Çünkü bu iktidar düşmanlaştırmadan, nefretten, ötekileştirme politikasından besleniyor. Bugün getirdikleri katliam yasasının da bunun bir parçası olduğunu ifade etmemiz gerekiyor. 18 saatlik komisyon toplantısı boyunca her bir milletvekili arkadaşımız bu yasanın neden geçmemesi gerektiğini uzun uzun anlattı. Ama karşımızda gerçekten utanmaz, çocuklarını köpek saldırılarında yitirmiş insanların acısını istismar edecek kadar aymaz bir akıl olduğunu gördük.

Kürtleri, Ermenileri, Alevileri, kadınları, sığınmacıları, LGBTİ+’ları ötekileştiren, düşmanlaştıran ve siyasetini onun üzerinden kuran akıl, bugün de sokakta yaşayan köpekleri katlederek bu politikasını yeni bir aşamaya getirmeye ve buradan faşizmi kurumsallaştırarak tam bir tür soykırımına varacak bir yasayı Meclis’ten geçirmeye çalışıyor. Biz buna asla ve asla razı olmayacağız. Bugün tarif edilen sorunun kaynağında AKP iktidarının olduğunu biliyoruz. “Kısırlaştır, aşılat ve yerinde yaşat” diyen yasayı uygulamayan iktidar, mevcut sorunun bizzat müsebbibidir. Bu sorunu gidermek de iktidarın uhdesindedir.

“İktidar 22 yılda halktan 3 trilyon dolar vergi toplamış”

Bununla da bitmiyor. Normalde Temmuz’da asgari ücrete zam yapılması gerekiyordu. 6 aylık enflasyon oranları açıklandı. Biz bunları konuşurken Türkiye’de nasıl bir ekonomik tablo var. Milyonlarca insan sefalet ücretiyle yaşamaya çalışıyor, açlık sınırının altında yaşamaya çalışıyor, gündelik yaşamlarını kredi kartlarıyla devam ettirmeye çalışıyor. Borç batağına saplanmış bir Türkiye halkları gerçeği var. Bunu nereden biliyoruz? Kredi kartı harcama kalemlerinde en fazla borcun gıdada olduğunu herkes ve bütün istatistikler ortaya koyuyor. Emekçinin ve emeklinin durumu böyleyken, onlarla dalga geçen bazı yaklaşımlar olduğunu görüyoruz.

“Bekleyin enflasyon düşecek, alım gücünüz artacak ve siz de refaha ulaşacaksınız”. Bunu söyleyen her gün talan eden, her gün kasaları boşaltan, her gün halkın sırtına yeni vergi yükleri bindiren ve yandaşlarını semirten iktidarın bizzat kendisi. Yaz geldi, büyük bir infial oluştu emekli maaşları ile ilgili. Bir düzenleme yaptılar, en düşük emekli maaşını 12 500 TL yaptılar ama kök maaşlarda bir değişiklik yok. Hatırlarsanız seçim öncesinde benzer bir basınç oluşmuştu ve yine emekli maaşlarında düzenlemeye gittiler. 10 bin TL’ye tamamladılar, kök maaşları yine artırmadılar. Kök maaşlar artmadığı için her zam döneminde eski düşük ücretler üzerinden zam alınıyor.

Bu da emeklileri büyük bir açlık ve sefalete mahkum ediyor. 12 500 TL’ye tamamladıkları maaşlar, yaklaşık 2 milyon emekliyi etkiliyor ama bu 2 milyon emekli Ocak ayında 12 500 TL üzerinden zam alamayacak. Kök ücretleri 10 bin TL üzerinden kalmış oluyor. Yine 10 bin TL altındaki rakam üzerinden zam alacaklar, büyük bir haksızlığa maruz kalacaklar. Emeklilere zam tartışmaları başlarken utanmadan sıkılmadan dönüp şunu söylüyorlar: “Kaynak yok”. Kaynak gerçekten yok mu? Tabii ki kaynak var ama emeklilere ayıracakları kaynağı sermayeye, yandaşlara peşkeş çektikleri için emekliye kaynak bulamıyorlar.

Sadece garanti projelere bütçeden 163 milyar TL ayırmışlar. Yetmemiş bir yılda 4 defa enflasyon güncellemesi yapmışlar. Temmuz ayı geldi, asgari ücretliler zam talep ediyor ama kaynak yok diyorlar. Söz konusu halk olunca hep kaynak yok diyorlar. Ama AKP iktidarı 22 yılda halktan tam 3 trilyon dolar vergi toplamış. Yani kişi başına gelirin 10 bin doların altında olduğu bir ülkede, kişi başına 35 bin dolar vergi toplamış. Bu devasa bir para. Bu korkunç bir para. Peki, bu parayı ne yaptınız? Paraları nereye harcadınız? Halkın vergilerini kime, hangi yandaşa peşkeş çektiniz? Halk adına buradan sormak istiyorum.

Türkiye enflasyonda ilk 5’te. Gıda enflasyonunda OECD ülkeleri arasında ilk 1’de. Bu ülkede tarihin en büyük yoksulluğu ve açlığı yaşanıyor. Orta sınıf kalmamış, herkes açlıkta ve sefalette eşitlenmiş durumda. Çocuklar yeterince beslenemediği için saç kırıkları oluşuyor, bodur kalıyor. Emekçiler ve emekliler açlık sınırının altında bir ücrete mahkum edilmiş. Kadın yoksulluğu almış başını gidiyor. Çocuklar okula aç gidip geliyor. Öğrenciler okula gidemiyor.

Okul terklerinin en fazla arttığı dönemdeyiz. Neredeyse günde tek bir öğünle bütün günü okulda geçiren bir gençlik ve öğrenci gerçeği var. Bütün bunlar yokmuş gibi zevk ve sefa içinde günlerini gün etmeye, şatafat ve israflarından hiçbir şey yitirmemeye gayret ediyorlar. “2024 yılını emekliler yılı ilan ettik” demişlerdi. Biz söyleyelim: 2024 yılı da 2025 yılı da emekliler yılı olacak. Çünkü emekliler örgütlenmeleri ve mücadeleleriyle, ortaya koydukları itirazlarıyla AKP’nin sonunu getirecek toplumsal kesimdir. Emeklinin yüzüne bakamayan, karşısına çıkamayan, korkan ve kaçan bir iktidar gerçeğiyle karşı karşıyayız. Böyle bir iktidar olmak da AKP’ye nasip oldu.

2002 yılında en düşük emekli maaşı 216 TL imiş. 216 TL ile 7 tane çeyrek altın alınabilirmiş. Yani tanesi 32 liradan 7 çeyrek altın alınabiliyormuş. Şimdi en düşük emekli maaşını 12 bin 500 TL’ye tamamladılar. Sadece 3 çeyrek altın alınabiliyor. Yani emeklinin 4 çeyrek altınını çaldı bu iktidar. 2002 yılında en düşük emekli maaşıyla yaklaşık 20 kilo et alınabiliyordu. Bugün en düşük emekli maaşıyla sadece 16 buçuk kilo et alınabiliyor. Yine emeklinin sofrasından 3 buçuk kilo eti çalan bir iktidar gerçeğiyle karşı karşıyayız.

Yeni vergi düzenlemesi içerisine konulan emekliliklerle ilgili düzenleme, komisyon aşamasındayken en düşük emekli maaşı ve asgari ücretin 32 bin TL’ye çıkarılması için önerge verdik. Tabii yine her zamanki gibi AKP-MHP oylarıyla reddedildi. Bu önergemizi Genel Kurul aşamasında da vereceğiz. İşçinin, emekçinin, yoksulun, dar gelirlinin hakkını hukukunu korumaya devam edeceğiz. İktidara ve parlamentodaki tüm muhalefet partilerine de çağrımız bizim önergemize destek vermeleridir. Gelin bir nebze de olsa emeklinin, yoksulun yüzünü güldürelim, sorunlarına çözüm olalım.

“Emekçiler de yoksullar da sizi ölçüyor, günü geldiğinde sizi tek tek tartacaklar”

Tayyip Erdoğan, Kıbrıs dönüşü uçakta her zamanki gibi açıklamalar yaptı. En düşük emekli maaşının 12 bin 500 lira olacağını açıkladı. “Muhalefete bakıyorsunuz, düşünmeden 17 bin olsun diyor. Bunların sırtında maalesef küfe yok. Biz ölçüyoruz, biçiyoruz nasıl bu işi ekonomik dengeleri bozmayacak biçimde götürürüz diye” ifadelerini kullandı. Şimdi buradan Erdoğan’a şunu sormak istiyoruz: Ölçüp biçiyorsunuz da ne hikmetse 22 yıldır hep sermaye ve yandaşlarınız kazanıyor. Emekçiler ve emekliye gelince biçiyorsunuz ve ortada bir şey kalmıyor. Asgari ücretliye zam yapmıyorsunuz, sermayeye ve yandaşa gelince de bol kepçe dağıtıyorsunuz. Emekçiye gelince kesip biçiyorsunuz.

AKP’nin, yani Sayın Erdoğan’ın sırtında bir küfe falan yok. Asıl küfe emekçinin sırtında. Emekçinin belini büken küfenin içerisinde de Erdoğan ve şürekasının olduğunu çok iyi biliyoruz. Halkın sırtına binip halkın alın terini sömüren büyük bir sömürü çarkı içerisinde zevk sefa içinde yaşayan bir iktidar gerçeği var. Saray’ın bir günlük harcaması 34 milyon. Yani 17 bin TL asgari ücretlik 3 bin kişinin ücreti yapıyor.

İçte biçtikleri kimdir? Asgari ücretlidir. Ölçüyorsunuz, çünkü garanti ödemelerine 163 milyar TL ayırıyorsunuz. Biçiyorsunuz, çünkü açlık sınırı 20 bin TL’ye, yoksulluk 65 bin TL’ye yaklaşmış durumda. Bu ülkede asgari üscret sadece 17 bin TL. O yüzden tartınız bozuk, ölçünüz bozuk. Sizin ölçünüz sadece yandaşlarınız için çalışıyor. Emekçiye gelince gözünü kapatan, onları sırtında bir yük olarak gören bir siyasi akla ve bakışa sahipsiniz. Ama emekçiler de sizi ölçüyor, yoksullar da sizi ölçüyor ve günü geldiğinde sizi tek tek tartacaklar.

“Kadın cinayetleri politiktir”

Hatırlayacaksınız; İstanbul Sözleşmesinden çıkma tartışmaları olduğunda, AKP iktidarı kesinlikle kadın cinayetlerinde artış olmayacağını, kadına yönelik şiddetin duracağını söylemişti. Elimde 1 Ocak ile 30 Haziran arasındaki veriler var. Sadece 1 Ocak ile 30 Haziran arasında 221 kadın erkekler tarafından katledildi. Bu katleden erkeklerin 80 tanesi hane içerisindendi. 37’si de boşanma aşamasında olan eşlerini, sevgililerini öldüren erkeklerdi. Yani erkek şiddeti her geçen gün artıyor. Peki, gerçekten bu erkek şiddeti, kadın cinayetleri engellenemiyor mu? Bu kadın kırımı gerçekten durdurulamıyor mu? Özel politik bir tercih olarak AKP’nin bunun önüne geçmediğini, kadınları korumadığını, 6284 Sayılı Yasayı etkin uygulamadığını, bu şiddete cevaz verdiğini görüyoruz. İşte bu nedenle kadın cinayetleri politiktir.

Yandaşlar, çeteler, mafyalar, sosyal medya fenomenleri bir şekilde yolunu bulup cezaevinden tahliye ediliyor. Ama söz konusu Kürtler, Kürt kadınlar ve muhalif kadınlar olunca cezaevlerine atıyorlar. En son Batman’da yaşadığımız örneği sizinle paylaşmak istiyorum. Batman’da 3 tane anne tek bir tanık beyanıyla tutuklandı. Her biri 70 yaşın üzerinde olan bu anneler cezaevinde çıplak arama işkencesine maruz kaldılar.

Odaları keyfi bir şekilde basıldı, su verilmedi, bir gün boyunca sadece ekmek verildi. Kirli bir şilte üzerine yatmaları istendi. Okuma yazma bilmemelerine rağmen taleplerini dilekçeyle yazmaları dayatıldı. Avukatlarıyla görüştürülmediler. Bütün bunları kim yaptı? AKP iktidarının bizzat kendisi. Polisin cezaevinden her seferinde sedyeyle taşıyarak hastaneye getirdiği Hatice Yıldız her gün baygınlık geçirmesine rağmen cezaevinde tutulmaya devam ediyor.

81 yaşındaki Makbule Özer, 65 yaşındaki Besra Erol, 76 yaşındaki Hanife Aslan düşman ceza hukukunun bir uygulaması olarak hala cezaevinde tutulan Kürt analar. Bu yaklaşım Kürt’e yönelik, kadına yönelik düşman hukukunun bir yansımasıdır. Adalet Bakanlığına bir kez daha çağrı yapıyoruz: Başta Batman’daki anneler olmak üzere yaşlı annelerimizi cezaevine koymaktan, cezaevinde işkence yapmaktan, her türlü hukuksuzluğu yapmaktan vazgeçin. Batman’daki annelerimizi ve diğer annelerimizi derhal serbest bırakın.

Cezaevlerinde muktedir olduğunu zanneden gardiyanlara, cezaevi müdürlerine ve yetkililere de seslenmek istiyorum: Sanmayın ki bütün yaptığınız hukuksuzluklar yanınıza kalacak. Sanmayın ki bu iktidar sizi bu hukuksuzluklardan koruyacak. Gün gelecek ve bu ülkede demokrasi ve hukuk tesis edilecek, siz de yaptığınız işkence ve eziyetler nedeniyle yargılanacaksınız. İktidarın kanunsuz emirlerine uyan ya da kişisel nedenlerle cezaevlerinde işkence yapan herkesin iki elimiz yakasındadır. Bütün hukuksuz süreçleri takip edeceğiz. Onların yargılanması ve ceza alması için elimizden geleni yapacağız.

Biliyorsunuz bu ülkede çocuğa yönelik şiddet ve istismar da en temel gündemlerden biri. Ne yazık ki bu gündem kamuoyunun gözünden kaçırılıyor. TÜİK’in sene başında açıkladığı cinsel istismara maruz kalan çocuk verilerine göre son 9 yılda çocuklara yönelik cinsel istismar oranı 3 kat artmış durumda. Bunun resim kayıtlar olduğunu, resmi kayıtlara yansımayanların çok daha fazla olduğunu iyi biliyoruz. Geçen sene 31 bini aşkın çocuk, cinsel istismara maruz kalmış ve bunların belki de 2-3 katı verilere girmemiştir. Sadece son birkaç haftada hepimizi derinden üzen iki örnekten bahsetmek istiyorum.

Konya’da evli olduğu dini nikahlı eşinin, çocuğuna cinsel istismarına göz yuman, rıza gösteren ve kayıt altına alan bir kadın, kayıtlarının yıllar sonra ortaya çıkması sonucu tutuklandı. Diğeri de Diyarbakır’da 7 yaşından itibaren amcası ve amcasının oğlu tarafından sistematik cinsel istismara maruz kalan bir kız çocuğunun yaşadıkları. Şu anda 13 yaşında o çocuk ve sınıfta çizdiği resimlerin hep aynı olması nedeniyle rehberlik öğretmeni tarafından fark ediliyor, 6 Kasım 2023’te olay açığa çıkıyor. Amca ve kuzeni gözaltına alınıyor, tecavüzcü olanlar gözaltına alınıp tutuklanıyor ama 8 ay sonra uzun tutukluluk nedeniyle tahliye ediliyorlar. Bütün bu örnekler neyi gösteriyor? Bu ülkede çocuklar korunmuyor, bu ülkede yargıdan kolluğa kadar hiç kimse çocuğun üstün yararını gözetmiyor.

Bizzat söylemin kendisi, yargılama usulleri ve bu cezasızlık politikası çocuk istismarı oranlarını artırıyor. Bu cezasızlık politikalarına karşı çok daha etkin bir politika yürütülmesi ve hızla bir çocuk bakanlığının kurulması gerekiyor. Biz DEM Parti olarak hem Çocuk Komisyonumuzla hem de tüm mekanizmalarımızla bundan sonra da çocukların üstün yararını gözeten ve çocuklara yönelik cinsel taciz ve istismarın önüne geçen politikalar için elimizden gelen her şeyi yapacağız. Meclis’e de çağrı yapıyoruz: Madem çalışacağız, gelin, hep beraber el ele verelim çocuk istismarının ve kadına yönelik şiddetin önüne geçelim.”

Paylaşın

DEM Partili Bakırhan: Biz Ekmek Diyoruz Onlar Savaş Diyor

DEM Parti Eş Genel Başkan Tuncer Bakırhan, DEM Parti Parti Meclisi toplantısında yaptığı konuşmada, “Biz ekmek diyoruz onlar savaş diyor. Biz adalet diyoruz onlar daha fazla imtiyaz diyor. Biz eşit adil düzen diyoruz onlar itaat edin diyorlar” dedi.

Haber Merkezi / Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Parti Meclisi (PM), yeni dönem mücadele hattını belirlemek ve planlama yapmak üzere partinin genel merkezinde toplandı. Toplantının açılış konuşmasını yapan DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, şunları söyledi:

“Değerli arkadaşlar hepinizi saygıyla selamlıyorum, hoşgeldiniz. Verimli bir toplantı geçireceğimize inanıyorum. Geçen perşembe günü Eş Genel Başkanımızla birlikte Sincan Cezaevi’ndeydik. Kobanî Kumpas Davasında yargılanıp ceza verilen Zeynep Karaman, Zeynep Ölbeci, Aynur Aşan, Dilek Yağlı, Pervin Oduncu, Leyla Güven, Selver Yıldırım ve Ayşe Gökkan’la görüştük. Hepinize çok selamları vardı. Dayanışmanızdan dolayı sizlere teşekkürlerini ilettiler. Moralleri yerindeydi, gelişmeleri yakinen takip ediyorlar. Onlar da orada direniyorlar.

Bizimle birlikte olduklarını belirtmek istiyorum. Yine dün Türkiye halklarıyla Rojava halkları arasında bir dayanışma köprüsü oluşturmak için yola çıkan 33 düş yolcusunun Suruç’ta katledilmelerinin üzerinden 9 yıl geçti. 33 düş yolcusunu saygı ve minnetle anıyorum. Onların halklar arasında kurmaya çalıştığı barış, demokrasi, özgürlük ve dayanışma köprüsünü büyüterek devam ettireceğimizin sözünü arkadaşlarımıza veriyoruz. Bu katliamı yapanları, katliamın alt yapısını oluşturanları da buradan kınadığımızı belirtmek istiyorum.

Değerli arkadaşlar, çok önemli bir süreçten geçiyoruz. Dünyada yine hepimizin takip ettiği gibi çatışmalar, savaşlar derinleşerek devam ediyor. Bir türlü de çözüme kavuşturulmuyor. Çünkü savaş bölgelerinde dünyanın hegemonik güçleri var. Onların orada paramiliter güçler aracılığıyla bazen direkt kendilerinin müdahil olduğu bir savaş devam ediyor. Yine takip ediyorsunuz. Dünyanın birçok ülkesinde seçimler oldu, yönetimler değişiyor, yönetimler yenileniyor. Çok sıcak bir gündem var. Fransa, İngiltere ve İran’daki seçimleri hep birlikte izledik. Dünyada ve bölgemizde iki temel başlık göze çarpıyor. Bir savaş başlığı, bir de siyasi karmaşa.

Bu siyasi boşluğu, kapitalist neo liberal politikalarla doldurmaya çalışan otoriter iktidarlar var. Bizim boş bıraktığımız, bizim örgütlü olmadığımız, halkların örgütsüz olduğu, güçlü bir mücadele yürütmediği yerde işte Suriye’de olduğu gibi, Lübnan’da olduğu gibi, Libya’da olduğu gibi ekonomik güçler orada boşluğu doldurmaya çalışıyorlar. Yine sıcak çatışmaların olduğu yerler çin Rusya, Türkiye, körfez ülkeleri olmak üzere bu çatışma yerlerinden kendilerine güç ve çıkar devşirmeye çalışıyorlar. Buralardaki dengelerde güçlü yer almak için o bölgelerde bulunmaya devam ediyorlar.

“Türkiye’nin Afrin’de, İsrail’in Gazze’de ne işi var?”

Savaş bölgelerinde bu savaşı közleyen ve derinleştiren güçlere de sormak istiyoruz. Kiminle, kimin için, niye o savaş bölgelerinde bulunuyorsunuz? Aslında sesli bir şekilde sormak lazım. Afrin’de Türkiye’nin ne işi var? Afrin’de Türkleri ilgilendiren ne var? İsrail devletinin Gazze’de, Filistin topraklarında ne işi var? İran’ın, Rusya’nın, ABD’nin bölge ülkelerinde ne işi var? Ukrayna’da hegemonik güçlerin ne işi var?

Bu savaş bölgelerinin tamamı bu ekonomik güçlerin çıkar ve paylaşım savaşlarının yürütüldüğü ve enerji hatlarının geçtiği yerler, bu güçlerin kendi ülkelerine refah ve daha fazla rant sağlamak ama orada yaşayan halkları açlığa, yoksulluğa, sefalete mahkum etmek isteyen siyasetleri var. DEM Parti bu siyasetin karşısında durmaya çalışıyor. Savaş karşıtı mücadeleyi büyütmeye çalışıyor. Bu savaşların derinleşmemesi için, halkların iradesi ile çözülmesi için mücadeleye devam ediyor.

Bu savaşları isteyenler Suriye’deki veya Irak’taki halklar değil. Bu savaşı isteyenler Ukrayna’daki halklar değil, Lübnan’daki halklar değil. Savaşı iktidarlar istiyor. Savaşı iktidarlarda bulunan otoriter mantığa sahip bireyler istiyor. İktidarlarını korumak için Afrin’in demografik yapısını değiştirmeyi göze alıyorlar. İnsanların perişan olmasını, katledilmesini, oranın kültürünün ve doğasının talan edilmesini çok rahatlıkla isteyebiliyorlar. Dolayısıyla bu savaş isteyen halklar değil, emekçiler ve kadınlar değil, biz hiç değiliz. Bu savaştan zarar görenler, bu savaşın mağdurları, savaş isteyenlere karşı durmak ve itiraz etmek durumundadır.

Değerli arkadaşlar Türkiye’nin de önemli gündemleri var. Türkiye’de dikkat ediyorsak 2015 sonrası siyaset tekrar güncellenerek devreye geçirilmeye çalışılıyor. İktidar her kaybettiğinde, her kaybedeceğini anladığında başta Ortadoğu’da ve coğrafyamızda savaş ve çatışma peşinde koşuyor. Kendi iktidarını devam ettirmek için savaş ve çatışma arıyor. Tam da 2015’ten sonra yaşanan bir durumla karşı karşıyayız. Üçüncü dünya savaşı diyorlar, güvenlik meselesi diyorlar, Rojava’da halkların demokratik bir şekilde yaşamasını tehdit olarak görüyorlar.

Ne alakaları ve işleri varsa Federe Kürdistan Bölgesi’nde, Amediye’de, oradaki dağlarda, kırlarda, ovalarda üsler, kalekollar kurmaya devam ediyorlar. Belli ki bunu belli bir süre daha devam ettirmeye çalışacak bu iktidar. Halk açlık ve sefalet içinde. Emekliler geçim derdindeyken, ülkede büyük bir yoksulluk yaşanırken iktidar dün Rojava’da, bugün Federe Kürdistan Bölgesi’nde bir çatışma bir savaş peşinde koşuyor. Buna itiraz ediyoruz, kabul etmiyoruz.

Bu savaş ve çatışmalı anlayışa muhalefetin de destek olmaması ve bu oyuna gelmemesi gerektiğini buradan belirtmek istiyorum. Çünkü savaş AKP-MHP iktidarının savaşıdır, Türkiye halklarının savaşı değil. Kürtler tehdit değil, Federe Kürdistan Bölgesi’nde yaşayan insanlar Türkiye’nin  güvenliği için tehdit değil. Sadece bir şey var: İktidarın kendisini devam ettirmek için orada bir düşman yaratmaya ve orayı bir savaş alanı haline getirmek istiyor. Dolayısıyla biz, bizim olmayan bu savaş karşısında dün olduğu gibi bugün de durmaya devam edeceğiz.

Biraz önce söyledim. Derin bir yoksulluk var. Ama Türkiye’nin ana gündemi savaş ve çatışmadır. Siz de dün izlediniz. Aslında cumhuriyet tarihinde olmadığı kadar büyük bir yoksulluk, derin bir kriz var. Darbe dönemlerinde bile bu ülke böylesine derin bir ekonomik kriz yaşamamıştır. İnsanlar topraklarını ekemedikleri, üretemedikleri, biçemedikleri için mevsimlik işçi olup yollara düşüyorlar. En son dün Viranşehir’den Bursa’ya giden tarım işçileri, çalıştıkları tarlaya giderken traktör devrildi. 15 yaşındaki Esmanur ve ablası traktörün altında kaldı.

Lanet olsun savaş ve çatışma isteyenlere! Türkiye’nin ekonomisini, bütçesini, Kürtler demokratik özgürlüklerine, statüye kavuşmasın diye, Rojava’ya, Federe Kürdistan Bölgesi’ne döken, bütçesinin büyük bir bölümünü Kürt karşıtı politikalar için örgütleyen, planlayan bu iktidar Esmanur’un katilidir. Esmanur, Viranşehir’de geçinebilseydi, ailesi Viranşehir’de yaşamını devam ettirebilseydi bugün aramızda yaşayacaktı.

Sadece savaşlarla insanlarımızın canını almıyorlar. İşte bu ekonomi politikalarıyla da, bu savaşa giden bütçeyle de bir çok insanımızın yolda katledilmesine sebep oluyorlar. Evet bu iktidarın tek bir derdi var, Türkiye halklarını aç bırakmak, yoksul bırakmak, sermayeyi daha fazla güçlendirmek ve sermayenin karını arşa çıkarmaktır. Artık bu çok iyi biliniyor. Bu iktidar gözünü Kürt kazanımlarına dikmiş durumdadır. Kürt anasını görmesin diye yapmadıkları şey yok, söylemedikleri şey yok. Emin olun üçüncü dünya savaşı diyorlar değil üçüncü dünya savaşı 10 defa da savaş çıksa bu iktidarın tüfeği Kürtlere dönük, elleri emekçilerin, yoksulların cebinde olmaya devam edecektir.

Bunların amacı da siyaseti de budur. Sadece Ortadoğu’daki Kürtler hedef alınmıyor. Ortadoğu’ya istikrarın gelmesini de önlüyorlar. İstikrarın önündeki engeldir bunlar. Ortadoğu halklarının bir arada yaşaması önünde de engeldirler. Bu işgalci akla soruyoruz: Nereye kadar Kürt düşmanlığı? Ne kazandıracak size Kürt düşmanlığı? Türkiye’deki ekonomik felaketle ilgilenmek yerine, Kürt dağlarında, Kürt coğrafyasında Türkiye’nin emekçi yoksul gençlerini çocuklarını savaşa göndermek, üstler kalekollor kurmak nereye kadar? Bu soruları sormaya devam edeceğiz.

Dün birlikte izledik. Kıbrıs’ta bir konuşmada şöyle diyor Erdoğan; ”müzakereye, görüşmeye Kıbrıs’ta kalıcı barışı ve çözümü sağlamaya hazırız” diyor, ”çözüm yolunda uzatılan hiçbir elin bugüne kadar boş çevirmedik” diyor. Peki Şam’a çözüm eli, Irak İran’a çözüm eli, Yunanistan’a çözüm eli. Olsun tabi her yerde olsun ama Kürde gelince Federe Kürdistan Bölgesi’nde Rojava’da olduğu gibi tank top niye? Çözüm niye Kürtler için yok? Uzatılan çözüm eli neden Kürtlerin elini tutmuyor? Kürtler o kadar mı düşman?

Malazgirt’ten bugüne kadar ortak bir kader birliği yapmış, en zor günlerde birlikte yan yana durmuş ve yaşamış, birbirine komşu, yüz yıllardır birlikte yaşayan Kürtlere çözüm eli yok, müzakere yok, el uzatmak yok, elini tutmak yok ama dünyanın her yerindeki kendisine karşıt belirlediği güçlerle çözüm ara! Biz bu mantığı eleştiriyoruz. Bu mantık bir yere gitmez. İşte tam da değerli arkadaşlar bu politikayı teşhir etmek lazım. Esad’la barışabilirsiniz, çözüm eli uzatabilirsiniz. Ama Afrin’deki Kürdün ne suçu var?

Kürdistan Federe Bölgesi’nde, Amediye’de yaşayanların ne suçu var? Daha bir kaç gün önce İsrail’in Gazze’ye attığı bombaların on misli büyüklüğündeki bombalar Amediye köylerine ve çevresine atıldı. Ormanlar yakılıyor, doğa tahrip ediliyor. İnsanlar katlediliyor. 90’larda olduğu gibi Kürdistan’da boşaltılan köylerin aynısı bugün Federe Kürdistan Bölgesi’nde yapılıyor. Sen kimsin, ne arıyorsun, hangi hakla ordasın? Senin sınırların içinde olmayan bir coğrafyada Kürt köylerini boşaltma, orada kalekol yapma hakkını sana kim verdi?

Tam da bu noktada Federal Kürdistan Bölgesi yöneticilerine de çağrı yapmak istiyoruz. Allah aşkına bir yönetim mi var orada? Böyle bir yönetim mi olur? Başka bir ülke başka bir ülkenin, kendisinin olmayan, sınırlarının ötesindeki bir bölgede 80 tane üst kuruyor. Amerika’nın Suriye’de kurduğu üstlerden daha fazla. Onlarca kalekol kuruyor. Oradaki yonetim bu üstler, bu tanklar, bu toplar ne için, kimin için sorusunu ne zaman soracak? Bi zahmet sorsunlar. Biz o üstlerin, oradaki askeri güçlerin neden orada olduğunu çok iyi biliyoruz.

Türkiye emekçileri ve ezilenleri de bunu çok iyi biliyor. 60 milyon Kürt, bu iktidarın orada ne gezdiğini çok iyi biliyor. Bunu sadece Federe Kürdistan Bölgesi yönetimi bilmiyor. Onlara çağrımızdır: Lütfen bu işgal politikalarına alet olmayın. Lütfen bu işgalin orada derinleşmesine, burada olduğu gibi Kürdün evini, köyünü, yaylasını yakmasına, köyleri boşaltmasına, orada yaşayan insanları perişan etmesine alet olmayın.

Kürtlerin bu yaklaşımdan dolayı vicdanları sızlıyor. Buruk bir şekilde izliyorlar. Kürtler kendi aralarında ne zaman diyalog kurduysa, ne zaman konuştuysa, birlikte hareket ettiyse kazanımlarını büyüttüler. Rojava’da olduğu gibi. IŞİD saldırılarına karşı bir çok yerde ortak mücadele ettikleri gibi. Şimdi Kürtleri 70’lerde, 90’larda, 2000’lerde yaşanan kardeş kavgası yerine, acıların tekrar etmesi yerine diyalogla, kendi aralarında müzakereyle bu işgalci politikalara karşı durmaya çağırıyoruz.

“Toplumu savunmak için demokratik ittifakları büyüteceğiz”

Bugün PM üyelerimizle toplandık. En acil görevlerden biri AKP-MHP iktidarının topluma yönelik saldırıları karşısında güçlü bir mücadele yürütmektir. Siz de izliyorsunuz. Milyonlarca emekli aç ve yoksul. Asgari ücret açlık sınırının altında. Yoksulluk sınırının dörte biri kadar insanlar ücret alamıyorlar. Ama Türkiye devletinin, iktidarının tankları topları bütçesi işte kendilerinin olmayan bir savaşta, çatışmada, Türkiye sınırlarının ötesinde duruyor. Bunlar bizim mücadele gerekçelerimizdir.

Yetmiyor on bin liraya mahkum etmiş, iki bin lira emeklilere zam yaparak büyük bir şey bahşetmiş gibi, devrim gibi lanse ediyorlar, sanki 12 bin lirayla emekliler geçinebilecek, yaşamını sürdürebilecek. O kanallarda anlatılıp duruyor. Sanki 12 bin lira 12 trilyon gibi anlatılıyor. Neler alınmıyor, neler yapılmıyormuş. Meğer çok şey yapılıyormuş. Bu parayla sadece kuru soğan ve ekmek, zeytin ve peynir alabiliyor, bu bir ay geçinmek için yeterli olmayan bir ücret. Buna da karşı duracağız. Bunlar yetmiyor gibi yeni vergi paketleri açıklıyorlar. Nefes vergisi alacaklar. Emin olun bu çok uzak değil. Nefes ölçer takacaklar. Çünkü başka vergi koymadıkları kalem kalmadı.

Bunlar bizim mücadele gerekçelerimizdir. Emekçilerle, ezilenlerle, geçinemeyenlerle, insanca yaşayamanlarla, adalet ve özgürlük arayan ama copla cezaeviyle yargıyla terbiye edilmeye çalışılan milyonlarla bizim mücadelemiz sürecektir. Hepimiz mücadele yoldaşıyız. Onun için PM’deki arkadaşlarımızın hiç olmadığı kadar bu dönem daha duyarlı, daha yoğun, daha çalışmalara kendisini katan, daha koşturan, giden, örgütleyen, partiyi büyüten bir anlayışa ve çalışma tarzına sahip olmaları gerektiğini belirtmek istiyorum.

Bu zorba düzeni bir gün mutlaka yenilgiye uğratacağız. Bu zorbalık sür git değil, bu zorbalık karşısında DEM Parti ve geçmiş geleneğimizdeki partileri de çok iyi biliyorsunuz, bugüne kadar diz çökmedi, boyun eğmedi. Bu zorbalığı kabul etmeyeceğiz. 31 Mart’ta bu zorbalığa karşı Türkiye halkları çok önemli bir cevap verdi. İşte tam da bu süreçte 31 Mart’ta bu zorba, zulüm, sömürü ve zam düzenine karşı iradesini ortaya koyan halklarla buluşma ve onları örgütleme, mücadele ederek bu iktidarı gönderme gibi bir sorumlulukla karşı karşıyayız.

Örgütlenmemizi yeniden gözden geçirmeliyiz. Örgütlenmemizi büyütmeliyiz. Örgütlenme yoksa mücadele de yok. Örgütlenme yoksa bu zorba düzen karşısında başarıya ulaşma da yok. Önümüzdeki temel görevlerden biri de örgütlenmedir. Eğitim yoksa bir parti yok. Bir partinin paradigmasının, bir partinin mücadelesinin başarıya ulaşmasının en önemli adımı eğitimdir. Örgütlenme gibi önümüzdeki dönem eğitime de çok büyük bir önem vereceğiz. Toplumu savunmak için demokratik ittifakları büyüteceğiz, toplumu savunmak için mücadele ortaklığını büyüteceğiz, sahada hiçbir dönem olmadığı kadar mücadele edeceğiz.

Dün Kadın Meclisimiz ‘Özgür ve Eşit Yaşamda Israrcıyız, Örgütleniyoruz’ kampanyasının startını verdi. Biliyorsunuz biz de Ekmek ve Adalet Buluşmalarımızın startını verdik. Önümüzdeki günler hem kadın meclisimizin hem de bizim  başlattığımız Ekmek ve Adalet Buluşmalarının başarıya ulaşması için elimizden gelen bütün çabaları ortaya koyacağız. Bu kampanyaları Türkiye halklarıyla, emekçileri, ezilenleriyle buluşturacağız, büyüteceğiz. Aş arayan, iş arayan özgürlük arayan, demokrasi arayan bütün çevrelere dokunacağız. Önümüzdeki dönem bu konuda büyük bir çaba ve çalışma içinde olacağız.

Önceki gün Mardin’deydik. Orada kampanyamızın startını verdik. Büyük bir sahiplenme vardı. Oradaki emekçiler, tarım üreticileri geldiler, katıldılar, seslerini yükselttiler, sözlerini dile getirdiler. Çok ilginç şeyler söylediler. Kızıltepe biliyorsunuz Mezopotamya Bölgesi’nin en verimli toprakları üzerinde bir ilçemizdir. 400 bine yakın insan yaşıyor, tarımla geçinen bir ilçemiz. Bir kilo buğdayın çiftçiye maliyeti 10 TL. Açıkladıkları taban fiyatı 10 TL’nin altında bir fiyat. Ekmeyin diyor, tarımla uğraşmayın diyorlar, taban fiyat maliyetin altında ama üç buçuk milyar dolar para harcayarak buğday ithal ediyorlar, böyle bir mantık olabilir mi? Bir soru sormak lazım.

Gerçekten toplumun geçinmesini, ekmesini, biçmesini mi istiyorsunuz yoksa üç beş AKP’li gıda ithal eden rantçıyı zenginleştirmek mi istiyorsunuz? O kadar gözleri kara. Elektriğe yüzde yüz zam, devlet su işlerine bağlı sulama birliklerinin verdiği suya yüzde 60-400 arasında zam. Mazota yüzde 100 zam. Buğdayın taban fiyatına ise sadece yüzde 10 zam. İşte bu iktidar çiftçi, köylü, emekçi düşmanı bir iktidardır, bu somut örnekler de bunu net bir şekilde ortaya koyuyor. Biz ekmek diyoruz onlar savaş diyor. Biz adalet diyoruz onlar daha fazla imtiyaz diyor.

Biz eşit adil düzen diyoruz onlar itaat edin diyorlar. İtaat onların kültüründe var ama dün Garip Dede Dergahı’ndaydık. Bizim kim olduğumuzu da unutuyorlar. 1340 yıldır Hüseyni bir direnişin, bir geleneğin, bi mücadelenin devamı olduğumuzu bilmiyorlar. Onlar itaat edin diyorlarsa biz de Hüseyni direnişi toplumun her sahasında, her zeminde hayata geçirmeye çalışan bir hareketiz. Derdimiz ortaktır. Edirnelinin de Amedlinin de Samsunlunun da ortak bir derdi var. Ekmek ve adalet.

Dolayısıyla bizim ekmek ve adalet zemininde, Türkiye’nin dört bir yanında emekçilerle, tarımla uğraşanlarla buluşma zorunluluğumuz olduğunu belirtmek isterim. Yeni dönemde en büyük görev de sizlere düşüyor. Dün olduğu gibi bugün de yarın da layıkıyla güçlü bir şekilde yerine getireceğinize inanıyorum. Kimsenin şüphesi olmasın. Halklarımızın hiç şüphesi olmasın. Umudumuz tam, inancımız tam, mücadele edecek bu zam, zulüm ve sömürü düzenini değiştireceğiz. Türkiye’de halkların insanca yaşadığı, barış ve kardeşlik içinde yaşadığı demokratik bir ülke yarattığımızı belirtiyor hepinizi saygıyla selamlıyorum.”

Paylaşın

CHP Ve Dem Parti’den TÜİK Hakkında Suç Duyurusu: Halkın Parasını Çalıyor

CHP ve DEM Parti, TÜİK Başkanı ve yöneticileri hakkında, görevi kötüye kullandıkları, halkı yanılttıkları ve maaşların düşük belirlenmesine neden oldukları gerekçesiyle suç duyurusunda bulundu.

Haber Merkezi / DEM Parti, suç duyurusuna ilişkin yaptığı başvuruda, “TÜİK, siyasi iktidarı zora sokmamak adına milyonlarca insanın enflasyon koşullarında daha da fakirleşmesine sebebiyet verecek veriler açıklayarak açıkça suç işlemektedir” ifadelerini kullandı.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ve Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti), Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) Başkanı ve yöneticileri hakkında, görevi kötüye kullandıkları, halkı yanılttıkları ve emekçilerin maaşlarının düşük belirlenmesine neden oldukları gerekçesiyle Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulundu.

DEM Parti avukatları tarafından yapılan başvuruda şu ifadelere yer verildi: “TÜİK’in verileri, emeğiyle geçinen milyonlarca insanın hayatını olumsuz etkilemektedir. TÜİK, siyasi iktidarı zora sokmamak adına milyonlarca insanın enflasyon koşullarında daha da fakirleşmesine sebebiyet verecek veriler açıklayarak açıkça suç işlemektedir.

Madde düzeyinde yayınlanmayan fiyatlar ve yanıltıcı biçimde belirlenen sözde enflasyon rakamları aynı zamanda halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma suçunu teşkil etmektedir. Kurum başkan ve yöneticileri görevlerini kötüye kullanmakta ve halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayarak suç işlemektedirler.” ifadeleri kullanıldı

Başvuruda, başkan ve yöneticilerin TCK.’nın 217. ve 257. maddeleri ve resen tespit edilecek suçlar uyarınca cezalandırılmaları istendi.

“Halkın cebinden parasını biner biner çalıyor”

CHP Ankara Milletvekilli Gamze Taşcıer, partisinin hukuk komisyonu üyeleri ile beraber, TÜİK hakkındaki suç duyurusu dilekçesini Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na teslim etti. Taşcıer, suç duyurusu dilekçesini teslim etmeden önce Ankara Adliyesi önünde açıklama yaptı.

Gamze Taşcıer, açıklamasında şu ifadeleri kullandı: “TÜİK’in fiyatıyla gerçek fiyat farklı. TÜİK milyonlarca çalışanın refah düzeyini belirleyecek enflasyon sepetini oluştururken hangi maddeleri, ürün ve hizmetleri temel aldığını, sepetteki hangi maddenin nasıl bir fiyat değişikliğine uğradığını 2022’den beri açıklamıyor.

Oysa verilerin ayrıntılı açıklanması kamu düzeni açısından vazgeçilmezken; TÜİK yıllardır veri karartarak deyim yerindeyse ‘tırnakçılık’ yaparak, halkın cebinden parasını biner biner çalıyor. Bu aleni biçimde yapılan bir hırsızlıktır.”

Paylaşın

Dokuz Vekile Ait Dokunulmazlık Fezlekeleri Meclis’te: MHP Ve AK Partili Vekil De Var

Aralarında AK Parti Milletvekili Mehmet Faruk Pınarbaşı, MHP Milletvekili Semih Işıkver ve DEM Parti Milletvekili Meral Danış Beştaş’ında bulunduğu 10 milletvekiline ait dokunulmazlık dosyaları, Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Başkanlığı’na sunuldu.

Haber Merkezi / Meclis Başkanlığı’na, “Yasama Dokunulmazlığının Kaldırılması Hakkında Cumhurbaşkanlığı Tezkeresi” sunulan 5 milletvekilinin isimleri şu şekilde:

“AK Parti Milletvekili Mehmet Faruk Pınarbaşı, MHP Milletvekili Semih Işıkver, İYİ Parti Milletvekili Lütfü Türkkan, İYİ Parti Milletvekili Burak Akburak, DEM Parti Milletvekili Burcugül Çubuk, DEM Parti Milletvekili Meral Danış Beştaş, DEM Parti Milletvekili Sırrı Sakık, Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) Milletvekili Keskin Bayındır ve CHP Milletvekili Mustafa Sarıgül.”

Süreç nasıl işliyor?

Hakkında suç isnadı bulunan milletvekillerinin dokunulmazlığının kaldırılıp kaldırılmamasına ilişkin talepler, Adalet Bakanlığına sunuluyor. Bakanlık, talebi gerekçeli bir yazıyla Cumhurbaşkanlığına, Cumhurbaşkanlığı ise TBMM Başkanlığına iletiyor.

Meclis Başkanlığına gelen fezlekelerin gündeme alınmasındaki süreç, İçtüzüğe göre işliyor. Milletvekili dokunulmazlığı, İçtüzüğün “Yasama Dokunulmazlığı ve Üyeliğin Düşmesi” başlıklı dokuzuncu kısmının “yasama dokunulmazlığı” alt başlıklı birinci bölümünde düzenleniyor.

Bir milletvekilinin dokunulmazlığının kaldırılması hakkındaki istemler, TBMM Başkanlığınca “Gelen Kağıtlar” listesinde yayınlanarak Anayasa ve Adalet Komisyonu Üyelerinden Kurulu Karma Komisyona havale ediliyor.

Söz konusu fezleke ile Meclis’teki mevcut fezlekeler, sevk edildikleri Karma Komisyonda bekletilebiliyor ya da komisyonda gündeme alınabiliyor. Fezlekelerin gündeme alınması halinde süreç başlıyor. Karma Komisyon toplanıyor ve hangi fezlekeye ait dosyayı değerlendireceğine karar veriyor.

Hazırlık Komisyonu kuruluyor

Hazırlık Komisyonu, kurulduğu andan itibaren en geç 1 ay içinde dosyayı inceleyerek raporunu hazırlıyor. Bu komisyon bütün kağıtları inceleyip gerekirse o milletvekilini dinliyor ancak tanık dinleyemiyor.

Hazırlık Komisyonu, yasama dokunulmazlığının kaldırılması yönünde karar alırsa dosya Karma Komisyona havale ediliyor. Karma Komisyon da 1 ay içinde Hazırlık Komisyonu raporunu ve eklerini görüşerek sonuçlandırıyor.

Karma Komisyon, dokunulmazlığın kaldırılmasına veya kovuşturmanın milletvekilliği sıfatının sona ermesine kadar ertelenmesine karar veriyor.

Karma Komisyon kovuşturmanın ertelenmesini kararlaştırmışsa bu yöndeki raporu Genel Kurulda okunarak bilgiye sunuluyor. Bu rapora milletvekilleri tarafından 10 gün içinde itiraz edilmezse kesinleşiyor, itiraz edilmesi halinde ise rapor Genel Kurul gündemine alınıyor. İtiraz edilmeyen dosyalar Cumhurbaşkanlığına gönderiliyor.

Dokunulmazlığın kaldırılması yönündeki Karma Komisyon raporları, doğrudan Genel Kurul gündemine giriyor. Genel Kurul, raporu kabul ederek dokunulmazlığın kaldırılmasını kararlaştırabileceği gibi, raporu reddederek yargılamanın dönem sonuna ertelenmesine de karar verebiliyor.

Kovuşturma ertelenmiş ve bu karar Genel Kurulca kaldırılmamış ise dönem yenilenmiş olsa bile milletvekilliği sıfatı devam ettiği sürece ilgili hakkında kovuşturma yapılamıyor.

Genel Kurul aşaması

Milletvekillerine dağıtılan Karma Komisyon raporu, Genel Kurulda okunarak görüşülüyor. Biri lehte diğeri de aleyhte olmak üzere, iki milletvekili rapor üzerinde konuşma yapıyor.

Fezlekesi olan milletvekili isterse Hazırlık Komisyonunda, Karma Komisyonda veya Genel Kurulda kendi savunmasını yapabiliyor ya da başka bir milletvekili arkadaşına savunma yapması için bu hakkını verebiliyor.

Söz ve savunma talebi yoksa görüşmeler tamamlanıyor. Daha sonra Karma Komisyonun yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına dair raporu oylamaya sunuluyor. Genel uygulamaya göre açık oylama yapılıyor. Genel Kurulda dokunulmazlıkların kaldırılmasına ilişkin oylamada, karar yeter sayısı (151) yeterli oluyor.

Her dosya için ayrı oylama yapılıyor

Genel Kuruldaki oylamada, her milletvekili ve fezleke için ayrı oylama yapılıyor. Bir milletvekili hakkında iki dosya varsa iki dosya ayrı ayrı oylanıp karara bağlanıyor. Dokunulmazlık hangi dosya hakkında kaldırıldıysa yalnızca o fezleke hakkında yargılama yapılabiliyor. Milletvekilinin dönem sonuna bırakılan dosyası hakkındaki dokunulmazlığı devam ediyor.

Genel Kurul kararından sonra milletvekilinin dokunulmazlığı, söz konusu dosya için kaldırılmış oluyor.

Meclis Başkanlığı, dosyayı Cumhurbaşkanlığı aracılığıyla Adalet Bakanlığına gönderiyor. Bakanlık da dokunulmazlığı kaldırılan milletvekili hakkında gereğinin yapılması için dosyası ilgili savcılığa havale ediyor.

Savcılık da dosyanın ulaşmasının ardından soruşturmaya kaldığı yerden devam ediyor, söz konusu milletvekilini tutuklanması talebiyle mahkemeye de sevk edebiliyor ya da tutuksuz olarak yargılanmasına da devam edebiliyor.

Dokunulmazlık kalkıyor, vekillik devam ediyor

Bir milletvekilinin dokunulmazlığının kalkmasıyla milletvekilliği düşmüyor, devam ediyor. Milletvekili maaşını alıyor ve diğer sosyal haklarından yararlanıyor. Tutuklanmamışsa Meclise gelerek yasama çalışmalarına da katılabiliyor.

Ancak milletvekili hakkındaki ceza kesinleştikten sonra Genel Kurulda okunuyor ve o zaman milletvekilliği düşürülüyor.

Milletvekilinin yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına veya milletvekilliğinin düşmesine karar verilmesi halinde, Genel Kurul kararının alındığı tarihten itibaren 7 gün içinde ilgili milletvekili veya bir diğer milletvekili, kararın Anayasaya, kanuna veya İçtüzüğe aykırılığı iddiasıyla iptal için Anayasa Mahkemesine başvurabiliyor. Anayasa Mahkemesi, iptal istemini 15 gün içinde kesin karara bağlıyor.

Paylaşın

Hakkari Belediyesi’ne Kayyım Kararı Yargıya Taşındı

DEM Parti, Hakkari Belediyesi’ne kayyım atanmasına karşı “yürütmenin durdurulması” talebiyle mahkemeye başvuruda bulundu. Başvuruda, kayyım uygulamalarının seçmenin seçme ve seçilme iradesini pasifize etmek amacı taşıdığı vurgulandı.

Hakkari Belediye Başkanı Mehmet Sıddık Akış, mart ayındaki yerel seçimlerde yüzde 48,92, en yakın rakibi AK Partili aday İsmet Ölmez yüzde 46,59 oranında oy almıştı.

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Hukuk ve İnsan Hakları Komisyonu, Hakkâri Belediyesi’ne 3 Haziran’da kayyım atanmasına karşı “yürütmenin durdurulması” talebiyle Ankara İdare Mahkemesi’ne başvurdu.

MA’daki habere göre, Belediye Eş Başkanı Mehmet Sıddık Akış’ın gözaltı ve tutuklanma sürecine değinilen başvuruda, kayyım atamasının Kürt illerinde olağan hale getirilmeye çalışıldığı ifade edildi.

Ayrıca, başvuruda, daha önceki kayyım atamaları işaret edilerek, “Darbe olarak tarihteki yerini almıştır” denildi.

Başvuru şöyle: “Kayyım uygulamaları, müvekkil parti ve temsil ettiği siyaseti yerel yönetimlerin dışında tutmak, muhalif bir siyasi partinin kazandığı belediyelere sistematik olarak el koymak ve müvekkil parti seçmeninin seçme ve seçilme iradesini pasifize etmek amacını taşımaktadır.”

Başvuruda, bu durumlara yol açan 6758 Sayılı kanunun 34’uncu ve Belediye Kanunu’nun 45’inci maddesinde yer alan fıkraların anayasa aykırı olduğu ve bu nedenle itiraz yoluyla Anayasa Mahkemesi’ne gönderilmesi ve Akış’a dair verilen uzaklaştırma kararının iptal edilmesi talep edildi.

Paylaşın

Hatimoğulları, Emekli Maaşları Üzerinden İktidara Yüklendi

DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, AK Parti Grup Başkanı Abdullah Güler’in en düşük emekli aylığının 12 bin 500 lira olacağını duyurduğuna dikkati çekerek, “Saray, 15 saniyede bir emekli maaşı harcıyor” dedi.

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, Meclis’te partisinin haftalık grup toplantısında gündemdeki gelişmeleri değerlendirdi.

15 Temmuz 2016 askeri kalkışmanın yıl dönümüne ilişkin Tülay Hatimoğulları, geçmiş dönemlerde yaşanan tüm darbelerin en ağır bedelini işçilerin, emekçilerin, yoksulların, solcuların, sosyalistlerin ve muhaliflerin ödediğini söyledi. Hatimoğulları, “Bizler DEM Parti geleneği olarak siyasi ve askeri darbelere karşı tutumuz çok açık ve nettir. Darbelerin sadece kazananı, o darbeyi gerçekleştiren klik ve ona bağlı güçler olmuştur. Kaybedeni de Türkiye olmuştur. 15 Temmuz darbe girişiminin ve devam eden darbenin kaybedeni yine Türkiye olmuştur” dedi.

AK Parti’nin askeri kalkışmadan nemalandığını belirten Hatimoğulları, “Ankara Gar Katliamı ve Suruç Katliamı’ndan sonra iktidar, ‘Bu katliamlar iyi oluyor bizlerin oyları artıyor’ diyerek, bu katliamlar üzerinden, yani insan kanı üzerinden bu rejimi inşa etti. 15 Temmuz Türkiye halklarına karşı kurulmuş büyük bir komplodur. 15 Temmuz Türkiye’de zamana yayılmış siyasi darbedir ve kolluk kuvvetleri ile yargı tarafından desteklenmiş bir darbedir” diye konuştu.

Hatimoğulları, “Askeri darbeler analizi yapan uzmanların yaptığı bir değerlendirmeyi paylaşacağım sizlerle. ’15 Temmuz bir darbe değildir’ dediler. ‘Bu girişim kimin işine yaradıysa faili odur’ dediler. Aynen öyle. Bu tespite yürekten katılıyoruz. Öncesi ve sonrası, yani 15 Temmuz darbe girişiminin hem öncesi hem sonrası tamamen bir senaryoydu. Bu senaryonun kimler tarafından yazıldığını bütün detaylarıyla bugün konuşacağız. 15 Temmuz’un mağduru toplumdur. O gün bugündür ekonomi tam bir çöküş içinde, siyaset tam bir çöküş içinde, demokrasinin kırıntısına dair hiçbir şey yok ortada” dedi.

Kobani ve Gezi davalarına dikkati çeken Hatimoğulları, “Bu siyasetçiler HDP’li siyasetçilerdi. İçinde o dönemin eş başkanları olan sevgili Figen Yüksekdağ ve Selahattin Demirtaş’ın olduğu onlarca HDP’li siyasetçi gözaltına alındı tutuklandı. Onun evveliyatında önce dokunulmazlıkları kaldırıldı. 4 Kasım darbesi. Bu fotoğraf, 4 Kasım darbesinin Sincan Adliyesindeki fotoğrafıdır. İşte darbe budur. Yine bu fotoğraf. Geziden yargılanan arkadaşlarımızın fotoğrafı. Gezi davası, daha doğrusu gezi direnişi bu ülkenin toplumsal hafızasında en onurlu toplumsal direniş en onurlu sivil itaatsizlik eylemlerinden biriydi. Bizlerin ayağa nasıl kalkabileceğini halkın gücünü bütün dünyaya gösteren bir direnişti Gezi direnişi. Sivil demokratik olan Gezi direnişi bu şekilde müebbetle cezalandırıldı. Bu darbe değil de nedir?” diye sordu.

Cenazelere ve mezarlıklara dönük saldırılara değinen Hatimoğulları, “Bir hafızayı bu şekilde ortadan kaldıracaklarına inandılar. Mezarları tahrip ettiler, cenazelere işkence yaptılar. Cenazelerin gömülmesini bile engellediler. Bu bir savaş hukukunda bile kabul görecek bir şey değildir. Kabul edilemez. Bu fotoğraf Ali Rıza Aslan’a ait ve elinde taşıdığı koli, kargo ile gelen çocuğunun cenazesi. Sadece bu fotoğraf bile bize ne kadar çok şey anlatıyor. Ali Rıza Aslan ‘Gözlerim karardı, nefesim kesildi. Sanki o bütün Diyarbakır başıma yıkıldı’ demişti. Bütün Diyarbakır, bütün Türkiye bu acı çeken ailelerin başına yıkılıyor. Bunu da yapan sözde mütedeyyin olan, inançlı olan ama İslam’ın değerlerini siyasal amaçları için kullanan AKP’dir” şeklinde konuştu.

Hatimoğulları, cezaevlerindeki şüpheli ölümler ve yaşlarına rağmen tutuklu olan annelerin durumunu da değindi. 83 yaşındaki Makbule Özer’in yüzde 61 engelli olmasına rağmen tutuklu olduğuna dikkati çeken Hatimoğulları, 2 gün önce de Êlih’te çok sayıda annenin tutuklandığını anımsattı. Hatimoğulları, Makbule Özer’in fotoğrafını göstererek, “Sanmayın ki bu anlattıklarımız sadece bir Kürt kadının hikayesidir. Bu anlattığımız bir elinde çiçek, bir elinde bastonu beyaz tülbentiyle dimdik ayakta durmaya çalışan bir Kürt ananın fotoğrafı” dedi.

“Asla unutmayacağız”

Hatimoğulları, Colemêrg Belediyesi’ne 3 Haziran’da kayyım atandığına işaret ederek, şöyle devam etti: “Geçmiş dönemde yaşamış olduğumuz askeri darbe dönemlerinde dahi kayyımlar atanmadı. Bu darbe 12 Eylül askeri darbe girişiminden daha beter bir darbedir. Alın size 100 yıl boyunca hatırlayacağımız bir darbe fotoğrafı. Hakkari Valisinin Hakkari Belediyesine kayyım olarak atanmasının belgesi. Askeri güçle bunu sağladıklarının belgesi bu fotoğraftadır. Bu fotoğrafı asla unutmayacağız. Yürüyüşlerimizle nöbetlerimizle direnişimizle Hakkari’de atanan kayyım el çektirilene kadar orada belediye meclisi tarafından seçilen ve bütün yasal prosedürlere uygun olan halkın iradesi temsil eden Viyan Tekçe başkan vekili olarak atanana dek kayyıma karşı mücadelemiz devam edecektir.

Bir kare daha var ki bütün darbelerin ortak özelliği. Darbe süreçlerinde biliyorsunuz ilk basına saldırılır. Özgür basına saldırılır. Çünkü yaptıkları kirlilikler, otoriterleşme, faşistleşme, insan hakları ihlalleri kamuoyuna gösterilmesin diye en büyük darbeyi basına yaparlar. Nitekim şimdi Türkiye cezaevinde gazetecileri olan ve en ön sıralarda yer alan ülkelerden biridir. En çok gazeteciyi cezaevine atmış olan bir ülke. Bunu darbe döneminde daha fazla yaptı. Sermaye gruplarıyla oldukça güçlendirdiler kendi medyalarını. Medya daima burjuvazinin tekelindeydi ama AKP döneminde medyayı daha fazla tekellerine aldılar. Bakın bu süreçte KHK’larla toplam 204 medya kuruluşu, 6 haber ajansı, 70 gazete, 20 dergi, 41 radyo, 38 TV, 29 yayınevi, dağıtım şirketi kapatıldı. Yüzlerce basın kartı iptal edildi, gazeteciler tutuklandı.

Elimdeki son kare ve el değiştiren darbe. Kapatılan Özgür Gündem Gazetesinin 19 Temmuz 2016 tarihli manşeti. ‘Darbe el değiştirdi’ diyor ve altta devam ediyor; ‘Saray ve AKP darbe girişimini fırsat bilerek kendi darbesini yapıyor. Sokağa salınan çeteler demokratik güçleri hedef alıyor diyor.’ Tam da böyle oluyor. Özgür Gündem yaşanan her şeyi bu cümle ile o kadar net özetlemiş ki. Evet iktidarın şiddet ve unutturma yaklaşımına karşı bizler bu karelerde hafızalarımızı her alanda dipdiri cap canlı tutuyoruz. Onlar zannetmesin ki attıkları yalanlarla bu kareleri gölgeleyebilecekler. Bu kareler toplumun vicdanında zaten bir hafıza oluşturmuş aynı zamanda arşivlerde de en iyi şekilde yerlerini almıştır.”

“Darbenin siyasi ayağı nerede?”

Darbenin siyasi ayağını AKP hiç konuşmaz. Türkiye toplumu darbenin siyasi ayağını çok ciddi bir biçimde konuşmalıdır. Darbenin hakimi, savcısı var. Eniştesi var. Çaycısı var, ama bu darbenin siyasi ayağı yok. Darbenin asıl failini bulmak için o zaman HDP şimdi DEM Parti olarak defalarca araştırma komisyonu kurulsun diye teklifler verdik. En son darbe araştırma komisyonu kuruldu. Şu an söyleyeceğimiz şey o kadar mühim ki. Bu iktidarın derhal istifa etmesini gerektiren bir şey. Çünkü belgeyi çaldılar belgeyi.

Bizler direnmeye alışkın bir geleneğin çocuklarıyız ve kazanacağız. Bu umutla mücadele ediyoruz. AKP ve MHP sadece 15 Temmuz darbe girişiminde değil cumhuriyet tarihindeki en büyük askeri ve sivil darbenin kirli mirasını omuzlayan bir iktidar oldular. AKP darbe mekaniğinin bizatihi uygulayıcısı oldu. 20 Temmuz OHAL darbesinden sonra rejimin değişmesini de muhalefet ne yazık ki oturup izledi. Bizler ne darbenin ne darbecilerin bir parçası olduk.

Ne darbeden faydalananlar olduk. Bizler darbe rejiminin sahte oyunun pardesini açarak bütün açıklığıyla bunu halklara gösterenler olduk. Bizler Yenikapı ruhunun figüranı olmayı reddettik. Halkın yanında olduk. Böyle de olmaya devam edeceğiz. Bunları neden hatırlama gereği duyuyoruz. Çünkü yeni dönemin siyaseti muhalefet tarafından şekillendirilmeye çalışılırken bu konuştuğumuz konuları o dönem Yenikapı ruhu oluşturarak bu iktidarın kendini kurumsallaştırmasının önünü açan anlayış ile muhalefetin hesaplaşması gerekiyor.

Ne bu halk düşmanı olan rejimin ne de bu rejimi restore etme ihtimaline karşın görev üstlenebilme olasılığı olan muhalefetin Türkiye halklarına bir faydası olmaz. İşte biz bu nedenle diyoruz ki ne bu iktidar ne bu rejim ne de bu restorasyoncu anlayış. Bütün bunlara karşı demokratik cumhuriyet olan Üçüncü Yol. Üçüncü yolun yolcuları da DEM Parti’de mücadele vermektedir.

Biz onların rahatlarını bozabiliriz. Çünkü biz çoğuz. Bizler korkuyu Kerbela’da, korkuyu 1977 1 Mayıs’ında bıraktık. Bizler korkuyu 15-16 Haziran işçi direnişinde, bizler korkuyu Amed Zindanlarında bıraktık. Bizler korkuyu 14 Temmuz direnişlerinde, Gezi direnişlerinde bıraktık. Bizler cesaretimizi kuşanmış yoldayız ve yürüyoruz. Bütün ferasetimizle bizler ekmek için de adalet için de mücadele ediyoruz. Mücadelemiz 85 milyon yurttaşımızın bu ülkede eşit ve adil bir sistemde yaşaması içindir.”

Tülay Hatimoğulları, hükümetin en düşük emekli maaşına dair kararına dair tepki gösterdi. AK Parti Grup Başkanı Abdullah Güler’in en düşük emekli aylığının 12 bin 500 lira olacağını duyurduğuna dikkati çeken Tülay Hatimoğulları, “Saray, 15 saniyede bir emekli maaşı harcıyor” dedi.

(Kaynak: MA)

Paylaşın

DEM Parti Sordu: Türkiye, Suriye’de Bu Defa Ne Arıyor?

Partisinin genel merkezinde açıklamalarda bulunan DEM Parti Sözcüsü Ayşegül Doğan, “Suriye’de çok karmaşık bir tablo var. Bu tablonun tartışmaya açılması için çok zaman lazım”. DEM Parti olarak şunu hatırlatmak isteriz; çok zaman geçti, 10 yılı aşkın bir savaş halinden bahsediyoruz. Ağır bedelleri oldu bu zamanın. Bu hafta Suruç Katliamının yıldönümü. Böyle bedellerden bahsediyoruz. 10 Ekim Gar Katliamı, Reyhanlı, 5 Haziran HDP mitingi…” dedi ve ekledi:

Haber Merkezi / “Bunlar çok ağır can kayıpları. Sarsıcı etkileri toplumsal olarak hala devam ediyor. Daha nasıl bir zamana ihtiyaç var? Bu karmaşık tablonun ortaya çıkmasında -buradan Hakan Fidan’a soruyoruz- Türkiye’nin nasıl bir rolü oldu? Bunu kamuoyuna açıklasınlar. Herkesin sorduğu soruyu DEM Parti olarak bir kez daha soruyoruz: Türkiye Suriye’de bu defa ne arıyor? Hakikaten Dışişleri Bakanının dediği gibi bir normalleşme furyası başlayacaksa -ki normalleşme deyip durdukları son aylarda bir normalizasyonun olmadığını hep beraber gördük- nasıl bir normalleşme? Eğer Suriye ile ilişkilerde normalizasyon arıyorsanız, bunu geçmişi yeniden düşünerek yapacaksanız.”

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Sözcüsü Ayşegül Doğan, parti genel merkezinde devam eden Merkez Yürütme Kurulu (MYK) toplantısına dair basın toplantısı düzenledi. Doğan, şunları söyledi:

“Hepinizi DEM Parti adına sevgi, saygı ve dostlukla selamlıyorum. MYK’mız devam ediyor. MYK’mızın şu saate kadar sürdürdüğü ve sürdürmekte olduğu bazı başlıkları sizlerle paylaşacağım. Tabii ki değişen gündemlerimiz ve aslında değişmeyen gündemlerimiz var. Bu değişiyor gibi görünen gündemleri de değişmeyen gündemler içinde değerlendirmek gerekiyor. En önemli başlıklardan biri Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler. Her yanı sarmış bir çatışma hali. İşte bu savaş ve çatışma haline ilişkin bir siyasal süreç değerlendirmesiyle başladı toplantımız. Neleri konuştuk ve konuşuyoruz?

Bir yandan Filistin’de hala yaşanmakta olan acılar, diğer yandan Irak Kürdistan Bölgesindeki son gelişmeler, yine acı deneyimleri ve dünü hatırlatan gelişmeler ve tabii ki Suriye ile ilgili yaşananlar. Yani tabiri caizse Gazze’den Amediye’ye kadar her yanı savaş ve çatışma hali sarmış durumda. Bu durumdan Türkiye de çok ağır ekonomik maliyetler, siyasal sonuçlar ve ne yazık ki can kayıplarıyla yıllardır etkileniyor. Yıllardır DEM Parti olarak yapılması gerekenlerin altını çiziyor, uyarılar yapıyor ve çağrılar yapıyoruz. Başka bir dünyanın mümkün olduğunu göstermek için mücadele ediyoruz. Bu politikalardan vazgeçilmediği sürece ne yazık ki milliyetçilik ve ırkçılık yükseliyor. Halklar karşı karşıya getirilmek isteniyor, bu hedefleniyor.

Malumunuz olduğu üzere İmralı’da süren tecrit gündemlerimizin başında geliyor. Hapishanelerin durumu ve hasta tutsakların hali. Dün Sincan Cezaevinde bazı tutuklu arkadaşlarımızı ziyarete gittim, cezaevi gözlem ve idare kurullarının yaşattığı zulmü bir kez daha dinledim. Bu bile tek başına hapishanelerin durumunun ne kadar kritik bir hal aldığını bir kez daha gösteriyor. İmralı’da Sayın Öcalan’a yönelik uygulanan tecritten (ki yalnızca onunla sınırlı kalmıyor, İmralı’da onunla birlikte kalan tutuklular da tecride maruz bırakılıyor) bahsetmişken, Adalet Bakanlığına yeniden çağrı yapmak istiyoruz. Bu insan hakları ihlalinden, bu insanlık suçundan vazgeçilmesi gerekiyor.

Tecrit ağır bir insanlık suçu ama yalnızca bir insanlık suçu da değil; çünkü İmralı’da tutulan insanların sağlık hakları da ihlal ediliyor. Dolayısıyla yalnızca Adalet Bakanlığına değil Sağlık Bakanlığına da çağrı yapıyoruz. İmralı Ada Hapishanesinde insan hakkı ihlalinden vazgeçmek gerekiyor. Orada tutulan insanların sağlık durumları bir kaygı konusu. Buna dair bir açıklama yapmak gerekiyor. Tekrar tekrar bu çağrıyı yaptık, komisyonlarda sorduk, Meclis Genel Kurulunda sorduk.

Avukat ve aile görüşü hakkının tanınması ve sağlık durumlarına ilişkin açıklama yapılması için başvurular yaptık. Bu konuda sürdürülen tutumdan neden vazgeçilmesi gerektiğini Türkiye’nin yakın siyasi tarihinde denediği yöntemlere bakarak görmek mümkün. Bu hal Türkiye’nin eşitlik, özgürlük, demokrasi ve insan hakları karnesini, zaten ağır olan bu karneyi hafifletmiyor, daha da ağırlaştırıyor. Dolayısıyla tüy gibi hafiflemek mümkünken neden bu kadar ağırlaşmış bir insan hakları karnesinden bahsedelim ki? İmralı Ada Hapishanesinden başlayabiliriz. Böylelikle bundan sonrasına dair de çok önemli ipuçlarını konuşabiliriz şayet isterseniz.

Bugün 15 Temmuz. Türkiye, geçmişteki onca tecrübeden dersler çıkarmak yerine aynı yöntem ve yollarda ısrar ediyor, bundan vazgeçmiyor. Bugün, 15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminin yıldönümü. Yani yine bir demokrasi kesintisi. Olmayan bir demokrasi sürekli kesintiye uğruyor. O günlerde açıklama yapan iktidar temsilcileri darbe mekaniğinin son bulduğunu söylemişti, oysa hala işliyor. Darbe mekaniğinin hala işlediğini söyleyen tek parti neredeyse DEM Parti. Nasıl işliyor birlikte hatırlayalım. Önce hatırlatmam gereken bir şey var ki DEM Parti ve temsil ettiği siyasi gelenek olarak her koşulda ve şartta her türlü darbe ve askeri kalkışmaya karşıyız.

Yıllardır bunun mücadelesini veriyoruz. Demokratik zeminin bu tür kalkışmalarla kesintiye uğratılmasına karşı mücadele etmek için onlarca yıldır büyük bedeller ödüyoruz. Türkiye’nin o gün olduğu gibi bugün ivedi olarak ihtiyaç duygu şey daha çok demokrasi, özgürlük, eşitlik, adalet ve demokratik siyasettir. Bugüne kadarki tecrübemizden biliyoruz ki her türlü darbenin ve askeri kalkışmanın ardında ve arkasında gizli saklı tutulan ve bir türlü yüzleşilmek istenmeyen siyasi güçler var. İşte bu karanlık koalisyonlar, Türkiye’de bugüne kadar daha koyu karanlık günlerin yaşanmasına ve Türkiye’nin bu bedelleri ödemesine neden oldu. Bu yapılar saklandı, saklanmaya devam ediyor. O yüzden 15 Temmuz vesilesiyle bu yapılarla yüzleşilmesine Türkiye’yi ve iktidarı davet ediyoruz.

Bakınız o günlere gidelim. Partimizin bir araştırma önergesinden alıntı yaparak bugünü değerlendirmeye davet ediyorum sizi. Hiç kabul edilmeyen, sürekli reddedilen araştırma önergelerimizden biri. Kabul edilip bir araştırma komisyonu kurulsaydı Meclis Genel Kurulunun kararıyla acaba Türkiye’de neler değişebilirdi? Ama darbe girişimi karanlıkta kaldı. Ne söylendi? O askeri kalkışmanın bastırılması için OHAL’e ihtiyaç duyulduğu söylendi.

Daha çok demokrasi, daha çok özgürlük değil olağanüstü hal ilan edildi. Ancak bir başka darbeyle mümkün olabilecek hukuksuzluklar silsilesi yaşandı ki hala yaşanıyor. Hukuksuzluklar yaygınlaştı, keyfilik ve belirsizlik başladı. Bu iklimin önüne geçecek bir ortam yaratmak yerine bugünkü rejimin tesisi için adeta yaşananlar -çok üzülerek belirtiyoruz ki- bir fırsata dönüştürüldü. Ne oldu akabinde? Kayyımlara da bu şekilde yol açıldı. Bugün yaşadığımız farklı adaletsizliklere ve eşitsizliklere ilişkin yollar da böyle döşendi.

O halde tekrar edelim: 15 Temmuz 2016’da yaşananlarla yüzleşmek, o gün bu ülkeye yaşatılmak istenenleri kimlerin neden yaşatmak istediğini açığa çıkarmak öncelikli olarak iktidarın görevidir. Bu görev hala orta yerde duruyor. Bu konuda iktidarı tekrar daha sahici, açık, şeffaf bir şekilde sorumluluk almaya ve bunların siyasi sorumlularıyla yüzleşmeye davet ediyoruz. Yalnızca iktidar değil muhalefet partileri de bunu bir demokrasi sorunu olarak ele almak yerine ne yazık ki milliyetçiliği körüklemeyi tercih etti. O günden bugüne 15 Temmuz’u adeta kendi tabanlarını konsolide etmenin bir aracı olarak gördüler.

Sevgili arkadaşlar 15 Temmuz 2016’da yaşananları değerlendirerek başladık ama yine MYK’mızın gündem başlıklarına dönmek istiyorum. Hiçbirini birbirinden ayıramadığımız iç politika ve dış politika meseleleri en az 10 yıldır bu haliyle masada duruyor. Nasıl duruyor? Belki yalnızca yanlış politika demek, bunları indirgemeci bir yaklaşımla ifade etmek olur. Çünkü sadece yanlış politika diyemeyeceğimiz kadar çok ağır bedellere mal olan bir dış politikadan bahsediyoruz. Mesela bakınız Irak Kürdistan Bölgesinde yaşananlara.

Çok büyük bir endişeyle takip ediyoruz ve canımız yanıyor orada yaşananları takip ederken. 90’lı yıllarda zorla sınır hattında köyler boşaltıldı. Milyonlarca insan zorla yerinden edildi de ne oldu? Bugün Türkiye o gün aldığı kararların tazminatını ödüyor hala. Dolayısıyla bunlara yalnızca yanlış politika demek yetmiyor. Bunlar maksatlı olarak yapılan ve değişen iktidarlara rağmen değişmeyen politikalar. O halde adını doğru koymak gerekiyor. Kürtler yaşadıkları tüm coğrafyalarda; Türkiye, Irak, İran, Suriye ve hatta diaspora da dahi varlık mücadelesi vermek durumunda kalıyor. Son derece meşru bir hakkı kullanıyorlar bu saldırılara karşı. Daha önce bu çok acı bir şekilde tecrübe edildi.

Hiçbir güç, halkları tekrar bu kötü tecrübeleri yaşayacak günlere götürmemeli. Ankara, Bağdat, Şam, Erbil arasında kurulacak bir ittifak savaş ve çatışma ittifakı olmamalı. Eğer bir ittifak kurulacaksa da bugüne kadar kurulanın tam tersine savaşa karşı halkların kazanımını koruyacak bir ittifak olmalı. Hiçbir güç bu coğrafyada yaşayan Kürtleri karşı karşıya getirmemeli, hiçbir güç bunun hesabını yapmamalı. Buna dönük yapılacak hesaplar tarihten hatırlanacağı üzere boşa çıkan ve ne yazık ki ağır bedeller getiren hesaplardır. Bu hesapları yapan bütün güçleri bu hesapları yapmaktan vazgeçmeye çağırıyoruz. Hiçbir Kürt gücü de bu hesapların parçası olmamalıdır. Bu dönemde yapılacak hesap daha çok barış olmalıdır, bir arada yaşam olmalıdır.

“Türkiye Suriye’de bu defa ne arıyor?”

Ne yapılıyor Kürtlerin yaşadığı coğrafyalarda? Kilometre derinlik hesapları yapılıyor. Oraya 30 kilometre, buraya 40 kilometre… Bu yapılan uluslararası hukuka da aykırıdır. MYK’mız bu gelişmeleri yani Irak Kürdistan Bölgesinde yaşananları ve Suriye’ye ilişkin verilen mesajları birbirinden ayrı bir şekilde ele almıyor. Bizzat Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın açıklamasından alıntılar yapmak istiyorum: “Suriye’de çok karmaşık bir tablo var. Bu tablonun tartışmaya açılması için çok zaman lazım”. DEM Parti olarak şunu hatırlatmak isteriz; çok zaman geçti, 10 yılı aşkın bir savaş halinden bahsediyoruz. Ağır bedelleri oldu bu zamanın. Bu hafta Suruç Katliamının yıldönümü.

Böyle bedellerden bahsediyoruz. 10 Ekim Gar Katliamı, Reyhanlı, 5 Haziran HDP mitingi… Bunlar çok ağır can kayıpları. Sarsıcı etkileri toplumsal olarak hala devam ediyor. Daha nasıl bir zamana ihtiyaç var? Bu karmaşık tablonun ortaya çıkmasında -buradan Hakan Fidan’a soruyoruz- Türkiye’nin nasıl bir rolü oldu? Bunu kamuoyuna açıklasınlar. Herkesin sorduğu soruyu DEM Parti olarak bir kez daha soruyoruz: Türkiye Suriye’de bu defa ne arıyor? Hakikaten Dışişleri Bakanının dediği gibi bir normalleşme furyası başlayacaksa -ki normalleşme deyip durdukları son aylarda bir normalizasyonun olmadığını hep beraber gördük- nasıl bir normalleşme? Eğer Suriye ile ilişkilerde normalizasyon arıyorsanız, bunu geçmişi yeniden düşünerek yapacaksanız.

O halde açık bir şekilde kamuoyuyla paylaşılması gerekir. Mülteciler konusunda Türkiye ne yapacak? Gönüllü dönüşler dahil olmak üzere nasıl bir planlama yapacak? Suriye’de yaşayan halklar, birleşik ve demokratik bir Suriye’de yaşamak istiyor. Siz de halkların iradesine, onların yaşamak istedikleri şekilde saygı duyuyor musunuz? Orada hem eski pozisyonunuzu koruyacaksınız hem de Suriye ile yeni ilişkiler yaratmak isteyeceksiniz! Bu nasıl mümkün olacak? O halde Türkiye gerçekten ne arıyor Suriye’de?

Eski pozisyon korunarak yeni ilişkilerin olamayacağı ayan beyan ortada. Zaten 31 Mart seçimlerinden önce bu yapılmak istendi ama başarılamadı. Arabuluculuk, kolaylaştırıcılık misyonu yüklediğiniz ülkeler bunu nasıl ve ne maksatla değerlendirdi? Bunları bilmek Türkiye kamuoyunun hakkı. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı herkes dış politikadaki yeni hamlenin gerçekten yeni olup olmadığını bilmek istiyor. Diyorsunuz ki Dışişleri Bakanı olarak, “Cumhurbaşkanımız mücadeleye devam ederek diyalog kapısını hep açık tutar”.

Bu kapı kimlere açık? Nasıl bir diyalog kapısı? Bu diyalog ne üzerine kurulacak? Gerçekten çatışmaların derinleşmemesi için olur yeni politikalar. Arabuluculuk da kolaylaştırıcılık da bunun için olur. Aksi takdirde ortaya çıkan şey çatışmaları derinleştirir. Kolaylaştırıcılık tarafsızlık ile olur. Nasıl bir tarafsızlık? Eşitlikten, özgürlükten, demokrasiden, adaletten ve bu evrensel değerlerin tesis edilmesinden yana olur. Tekrar ediyorum; salt normalleşme kelimesini kullanarak ne iç politikada ne dış politikada normalleşme sağlanamaz.

Yine Hakan Fidan’dan alıntı yapmak istiyorum, kendisi zamanın ruhuna atıfta buluyor. “Zamanın ruhu barışı ve istikrarı aramaya zorluyor”. Evet, zamanın ruhu epeydir barışı ve istikrarı aramaya zorluyor ama barış ve istikrar sizin okuduğunuz haliyle gerçekleştirilemez. Barış ve istikrar, güvenlikçi politikalarla sağlanamaz. Barış ve istikrar, denenmiş yöntemlerin aynılarını tekrar etmekle sağlanamaz. O halde ne yapılması gerekiyor? Gerçekten Suriye ile ilgili yeni bir politika izlediğinin ve bu politikaların da halkların kazanımlarını korumaya ve gözetmeye dönük olduğunun ispat edilmesi gerekir.

Hem Türkiye kamuoyuna hem DEM Parti’ye hem de Suriye’de bulunan diğer güçlere. Daha önce yapılmadı değil yapıldı. PYD ile bu ülkede ilişkiler kuruldu. Bunlar kazandıran politikalardır. Orada yaşayan Kürtleri, Türkiye’nin demokrasi mücadelesi için güçlendirici bir etki yaratacak potansiyel olarak görmek gerekir. Kürtler bir tehdit unsuru değildir; aksine bir arada çoğulcu, eşit, adil bir yaşamın emniyet supabıdır. Böyle yaklaşamadığı takdirde yanlışın daha ötesindeki politikalardan geri dönmek imkansız olur.

Ekonomik maliyetlerden de bahsettik. Hepimiz bunu bireysel hayatlarımızda tek tek yaşıyoruz. Herkesi etkiliyor. Daha önce bununla ilgili bir kampanya açıklamıştık. MYK toplantımızda bu kampanyaya ilişkin değerlendirmeler de sürüyor. Ekmek ve Adalet Kampanyamızla ilgili bazı noktaları paylaşmak istiyorum, son halini sizlerle paylaşıyorum. Mardin Kızıltepe’de 19 Temmuz’da tarım mitingiyle start veriyoruz. Eş Genel Başkanımız Tuncer Bakırhan katılıyor. Mardin Belediye Eş Başkanlarımız ve milletvekillerimiz katılıyor. İl ve ilçe örgülerimiz ve yöneticilerimiz katılıyor.

19 Temmuz saat 17:00’de Kızıltepe’de yapılacak mitingle Ekmek ve Adalet Kampanyamızı başlatacağız. Komisyon Eş Sözcülerimiz İbrahim Akın ve Sevtap Akdağ da bununla ilgili açıklama yaptı. Tarım mitinginden sonra 25 Temmuz’da Ağrı’da bir esnaf buluşması gerçekleştireceğiz. Yine Gürbulak Sınır Kapısında bir açıklama olacak ve buluşma gerçekleştireceğiz. 28 Temmuz’da Batman’da emek buluşması planlıyoruz. 29 Temmuz’da Hatay’da rezerv alanında bir buluşma olacak. Tabii deprem mağdurlarıyla da buluşacağız.

7 Ağustos’ta Iğdır’da bir tarım buluşması ve aynı zamanda kadın işçilerle buluşma gerçekleştirilecek. 11 Ağustos’ta Kocaeli Gebze’de tersane işçileriyle buluşulacak. 17-18 Ağustos’ta Antalya’da turizm işçileriyle bir buluşma gerçekleştireceğiz. 19 Ağustos’ta İzmir’de emeklilerle bir buluşma gerçekleşecek. 20 Ağustos’ta İzmir’de bir ekoloji buluşması planlıyoruz ve 21 Ağustos’ta Manisa’da tarım işçileriyle buluşuyoruz. Kadın Meclisi Sözcümüz Halide Türkoğlu kadın buluşmalarımızı açıklayacak. Temmuz ve Ağustos ayı boyunca daha pek çok il ve ilçede emekçilerle buluşacağız. İlerleyen günlerde bunu daha ayrıntılı bir şekilde kamuoyuna açıklayacağız.”

Paylaşın