Ekoloji mücadelesi, yalnızca doğanın değil; emeğin, sağlığın, geleceğin ve yaşamın mücadelesidir. Başka bir dünya mümkün değilse, bu dünyada yaşam da mümkün değildir.
Haber Merkezi / Ekoloji bugün çoğu zaman dar bir çevrecilik faaliyeti, birkaç ağacı ya da bir kıyı şeridini koruma çabası olarak sunuluyor.
Oysa gerçek çok daha yalın ve serttir: Ekoloji mücadelesi, yaşamın kendisini savunma mücadelesidir. Toprağın, suyun, havanın ve tüm canlıların varoluş koşulları tehdit altındayken, bu tehdidi yalnızca “çevre sorunu” olarak adlandırmak gerçeği perdelemekten başka bir işe yaramaz.
Yaşadığımız ekolojik kriz; yanlış politikaların, denetimsiz sanayileşmenin ya da bireysel duyarsızlığın sonucu değildir. Bu kriz, karı merkeze alan üretim ve tüketim düzeninin zorunlu bir sonucudur.
Ormanlar maden sahasına, dereler enerji kaynağına, tarım arazileri rant alanına çevrilirken doğa, piyasanın hammaddesi haline getiriliyor. Bu süreçte kaybeden doğa olduğu kadar, doğayla birlikte yaşayan insanlardır.
Bugün temiz hava soluyamayan kentler, içilemeyen sular, zehirli gıdalar ve artan hastalıklar, ekolojik yıkımın gündelik hayattaki karşılıklarıdır. Yani mesele yalnızca “doğayı sevmek” değil, hayatta kalmaktır.
Ekoloji mücadelesi aynı zamanda sınıfsal bir mücadeledir. Doğa tahribatının bedelini en az kirletenler öder.
Yoksullar, işçiler, köylüler ve kentlerin çeperlerinde yaşayanlar; termik santrallerin, maden ocaklarının ve atık depolama alanlarının hemen yanı başında yaşamak zorunda bırakılır. Zenginler kirli havadan kaçar, temiz suyu satın alır, güvenli gıdaya erişir. Yoksullar içinse çevre felaketleri bir “seçenek” değil, dayatmadır.
Bu nedenle ekoloji sorunu, adalet sorunudur. Sağlıklı bir çevre hakkı, eşitlikten bağımsız düşünülemez. Doğanın talanı ile emeğin sömürüsü aynı sistemin iki yüzüdür.
“Kalkınma” masalı ve gerçekler
Ekolojik yıkım çoğu zaman “kalkınma”, “büyüme” ve “istihdam” söylemleriyle meşrulaştırılır. Oysa bu projelerin yarattığı istihdam geçici, yıkım ise kalıcıdır. Bir maden kapanır, geriye zehirli toprak kalır; bir dere kurur, geri gelmez. Kalkınma denilen şey, toplumun ortak yaşam alanlarının birkaç şirketin kâr hanesine yazılmasından ibarettir.
Gerçek kalkınma, insanların sağlıklı bir çevrede yaşamasıyla mümkündür. Zehirlenen toprakta tarım, kirlenen suda yaşam olmaz. Doğayı yok eden bir ekonomi, sonunda insanı da yok eder.
Tüm karanlık tabloya rağmen ekoloji mücadelesi aynı zamanda umudun adıdır. Deresini savunan köylüler, ormanına sahip çıkan yaşam savunucuları, zehirli projelere karşı direnen mahalleler bize şunu gösteriyor: Yaşam hâlâ kendini savunuyor.
Bu mücadele yalnızca bugünü değil, geleceği de korur. Çocuklara bırakılacak en büyük miras beton yığınları değil, nefes alınabilir bir dünyadır. Ekoloji mücadelesi, kuşaklar arası bir sorumluluktur.
Artık tarafsız kalınacak bir alan yok. Ya kârın yanında durulacak ya da yaşamın. Ekoloji mücadelesi, dar bir çevreci talep değil; insanca yaşama hakkının savunusudur. Sağlıklı bir çevre olmadan ne özgürlükten, ne eşitlikten, ne de adaletten söz edilebilir.
Bu yüzden ekoloji mücadelesi, yalnızca doğanın değil; emeğin, sağlığın, geleceğin ve yaşamın mücadelesidir. Başka bir dünya mümkün değilse, bu dünyada yaşam da mümkün değildir.



































