Çağdaş Kapitalizmde Faşizmin Değişen Rolü

Faşizm, 20. yüzyılın ilk yarısında Avrupa’da ortaya çıkan ve özellikle İtalya ile Almanya’da iktidara gelen otoriter siyasal hareketlerle özdeşleşti. Ancak faşizmin kapitalizmle ilişkisi, tarihçiler ve siyaset kuramcıları arasında uzun süredir tartışılan bir konu olmayı sürdürüyor.

Haber Merkezi / Bu tartışmanın merkezinde, faşizmin kapitalist sistemin kriz dönemlerinde ortaya çıkan özel bir yönetim biçimi olup olmadığı ve günümüzdeki aşırı sağ hareketlerin ne ölçüde faşizmle ilişkilendirilebileceği soruları bulunuyor.

Bu sorulara verilen yanıtlar tek bir açıklamada birleşmiyor. Marksist gelenek, Frankfurt Okulu ve çağdaş siyaset teorisi içinde farklı yaklaşımlar bulunurken, bazı araştırmacılar günümüz aşırı sağını doğrudan faşizm olarak değil, faşizmin bazı özelliklerini taşıyan yeni siyasal biçimler olarak değerlendiriyor.

Büyük Bunalım ve Faşizmin Yükselişi

Faşizmin kapitalizmle ilişkisine yönelik en önemli tarihsel tartışmalardan biri, 1929 Büyük Buhranı sonrasında Avrupa’da yaşanan ekonomik ve siyasal kriz üzerinden şekillendi. İşsizlik, yoksulluk, siyasal kutuplaşma ve parlamenter kurumlara yönelik güvensizlik, İtalya ve Almanya başta olmak üzere birçok ülkede otoriter hareketlerin güç kazanmasına zemin hazırladı.

Frankfurt Okulu ile ilişkili Alman hukukçu ve siyaset kuramcısı Franz Neumann, 1942’de yayımlanan Behemoth adlı çalışmasında Nazi Almanyası’nın ekonomik ve siyasal yapısını inceledi. Neumann, Nazi sistemini basit biçimde “devlet kapitalizmi” olarak değerlendirmek yerine, özel mülkiyetin varlığını koruduğu ancak ekonominin totaliter devlet tarafından sıkı biçimde düzenlendiği bir “totaliter tekelci kapitalizm” olarak tanımladı.

Bu yaklaşım, faşizmin kapitalizmle hiçbir ilişkisi olmadığı görüşüne karşı önemli bir teorik çerçeve oluşturdu. Ancak buradan, faşizmin her durumda kapitalizmin doğrudan ve kaçınılmaz bir ürünü olduğu sonucu çıkmaz. Faşizmin ortaya çıkışında ekonomik krizlerin yanı sıra savaş sonrası koşullar, sınıf çatışmaları, milliyetçilik, siyasal kurumların zayıflaması ve kitlesel toplumsal hareketler de etkili oldu.

Faşizm, Hegemonya ve Siyasal Kriz

Faşizmin yükselişini yalnızca ekonomik koşullarla açıklamayan düşünürlerden biri de Antonio Gramsci’dir. Gramsci’nin hegemonya kavramı, egemenliğin yalnızca ekonomik güç veya zor yoluyla değil, toplumsal rıza üreterek de sürdürüldüğüne dikkat çeker.

Bu çerçevede siyasal sistemin geniş toplum kesimleri üzerindeki meşruiyetini kaybetmesi, yalnızca ekonomik değil aynı zamanda bir hegemonya krizine dönüşebilir. Böyle dönemlerde milliyetçilik, güvenlik siyaseti, toplumsal kutuplaşma ve güçlü liderlik arayışı daha geniş bir karşılık bulabilir.

Dolayısıyla faşizmin yükselişini yalnızca “sermayenin tercihi” olarak açıklamak, dönemin toplumsal ve siyasal dinamiklerini eksik bırakır. Ekonomik çıkarlarla siyasal otoriterlik arasındaki ilişki önemli olmakla birlikte, bu ilişki her tarihsel durumda aynı biçimde kurulmaz.

Klasik Faşizmden Günümüz Aşırı Sağına

Günümüzde faşizm tartışması, 1930’ların siyasal modellerinin aynen geri dönüp dönmediği sorusu etrafında yoğunlaşıyor. İtalya’daki Mussolini rejimi ve Nazi Almanyası; tek parti veya tek lider etrafında örgütlenen siyasal yapı, açık diktatörlük, militarizm, yayılmacılık, yoğun propaganda ve siyasal muhalefetin sistematik biçimde bastırılması gibi özellikleriyle belirli bir tarihsel döneme ait özgün rejimlerdi.

Bugünün aşırı sağ hareketleri ise çoğu durumda seçimlere katılıyor, parlamenter siyaseti kullanıyor ve klasik faşizmin bütün kurumlarını benimsemiyor. Bu nedenle çağdaş hareketlerin tamamını doğrudan “faşist” olarak tanımlamak, tarihsel farklılıkların gözden kaçmasına neden olabilir.

Siyaset kuramcısı Enzo Traverso bu farklılığı anlatmak için “post-faşizm” kavramını kullanıyor. Traverso’ya göre kavram, klasik faşizmle günümüz aşırı sağı arasındaki hem süreklilikleri hem de kopuşları ifade ediyor. Bu yaklaşımda günümüz hareketleri, geçmişteki faşist hareketlerin bazı ideolojik miraslarını taşıyabilse de aynı siyasal koşullar içinde faaliyet göstermiyor.

Neoliberalizm ve Otoriter Siyaset Tartışması

Faşizm ile neoliberalizm arasındaki ilişki de çağdaş tartışmaların önemli başlıklarından biri. Bu konuda özellikle Henry Giroux gibi eleştirel düşünürler, neoliberal politikaların sosyal devlet kurumlarını zayıflatmasının ekonomik güvencesizliği ve toplumsal hoşnutsuzluğu artırabileceğini savunuyor.

Giroux, “neoliberal faşizm” kavramını kullanarak piyasa merkezli politikalar, sosyal güvencesizlik, korku siyaseti ve otoriter yönetim biçimleri arasındaki ilişkiye dikkat çekiyor. Ona göre neoliberalizm, demokratik kurumların ve kamusal alanın zayıflamasına katkıda bulunarak otoriter siyaset için elverişli bir ortam yaratabiliyor. Ancak bu, neoliberalizmin doğrudan faşizmle özdeş olduğu anlamına gelmiyor; kavram, iki siyasal ve ekonomik eğilim arasındaki belirli bağlantıları açıklamak için kullanılıyor.

Bu ayrım özellikle önemli. Çünkü piyasa ekonomisi ile otoriterlik aynı şey olmadığı gibi, her otoriter rejim de faşist değildir. Benzer şekilde, ekonomik eşitsizlik veya neoliberal politikalar da tek başına faşizmin ortaya çıkacağını göstermez.

Faşizan Siyasetin Güncel Araçları

Çağdaş faşizm tartışmasının bir başka boyutunu, belirli siyasal yöntemlerin demokratik sistemler içinde kullanılabilmesi oluşturuyor.

Siyaset felsefecisi Jason Stanley, How Fascism Works adlı çalışmasında faşizmi yalnızca belirli bir rejim biçimi olarak değil, farklı siyasal ortamlarda kullanılabilen bir dizi siyasal teknik ve söylem üzerinden inceliyor. Stanley’nin ele aldığı unsurlar arasında geçmişin mitikleştirilmesi, propaganda, anti-entelektüalizm, “biz” ve “onlar” ayrımı, toplumsal hiyerarşilerin savunulması, güvenlik ve “kanun düzen” söylemi ile kamu hizmetleri ve sendikalara yönelik saldırılar bulunuyor.

Bu yaklaşım, günümüz demokrasilerinde faşizmin mutlaka klasik anlamda bir diktatörlük şeklinde ortaya çıkmasının gerekmediğini savunuyor. Bunun yerine, demokratik kurumları aşındıran veya toplumdaki kutuplaşmayı derinleştiren belirli siyasal yöntemlerin zaman içinde normalleşebileceğine dikkat çekiyor.

Ekonomik Kriz, Eşitsizlik ve Günah Keçisi Siyaseti

Çağdaş faşizm tartışmalarında üzerinde durulan ortak konulardan biri de ekonomik ve toplumsal güvensizliğin siyasal olarak nasıl yönlendirildiği.

İşsizlik, gelir kaybı, sosyal hareketliliğin azalması veya kamu hizmetlerine erişimde yaşanan sorunlar toplumda güçlü bir hoşnutsuzluk yaratabiliyor. Bu hoşnutsuzluğun ekonomik ve siyasal nedenler yerine göçmenler, azınlıklar veya başka toplumsal gruplar üzerinden açıklanması ise “günah keçisi” siyaseti olarak tanımlanıyor.

Bu noktada Stanley’nin yaklaşımı, faşizan siyasetin “biz” ve “onlar” ayrımını güçlendiren söylemler üzerinden toplumsal desteği nasıl mobilize edebildiğine odaklanıyor.

Ancak ekonomik kriz ile faşist siyaset arasında otomatik bir bağ kurmak da doğru değil. Aynı ekonomik koşullar farklı ülkelerde farklı siyasal sonuçlar doğurabiliyor. Bu nedenle ekonomik faktörlerin yanında kurumların gücü, siyasal kültür, toplumsal örgütlenme ve tarihsel koşulların da dikkate alınması gerekiyor.

Değişen Rol: Faşizm mi, Faşizan Siyaset mi?

Bugünkü tartışmanın en önemli noktalarından biri, “faşizm” ile “faşizan siyaset” kavramlarının birbirinden ayrılmasıdır.

Klasik faşizm, belirli tarihsel koşullarda ortaya çıkmış kapsamlı bir siyasal rejim ve ideoloji biçimiydi. Çağdaş dünyada ise bazı siyasal hareketler bu tarihsel modelin tamamını benimsemeksizin milliyetçilik, yabancı düşmanlığı, otoriter liderlik, komplo söylemleri, kurumlara güvensizlik ve toplumsal kutuplaşma gibi özelliklerden yararlanabiliyor.

Bu nedenle çağdaş siyaseti anlamak için yalnızca “faşizm geri döndü” demek yerine, hangi tarihsel özelliklerin devam ettiğini ve hangilerinin değiştiğini incelemek daha açıklayıcı bir yaklaşım sunuyor.

Faşizmin Dönüşümünü Anlamak

Faşizmin kapitalizmle ilişkisi konusunda siyaset bilimi ve ekonomi politik literatüründe tek bir görüş bulunmuyor. Marksist yaklaşımlar ekonomik krizler, sınıf ilişkileri ve sermaye yapıları üzerinde dururken; siyaset teorisinin farklı damarları milliyetçilik, propaganda, liderlik, toplumsal kutuplaşma ve demokratik kurumların zayıflaması gibi unsurları öne çıkarıyor.

20. yüzyılın faşist rejimleri ile günümüz aşırı sağ hareketleri arasında tarihsel ve ideolojik bağlantılar kurulabilse de bu iki dönemi bütünüyle özdeşleştirmek mümkün değil. Traverso’nun “post-faşizm” yaklaşımı bu süreklilik ve kopuşları birlikte değerlendirmeye çalışırken, Stanley gibi düşünürler faşizan siyasal tekniklerin demokratik sistemlerde de kullanılabileceğine dikkat çekiyor.

Bu nedenle çağdaş kapitalizm bağlamında faşizmin değişen rolünü anlamak, yalnızca ekonomik sistem ile otoriterlik arasında doğrudan bir neden-sonuç ilişkisi kurmayı değil; ekonomik krizlerin, toplumsal eşitsizliklerin, siyasal kurumların ve kitle siyasetine yönelik söylemlerin birbirini nasıl etkilediğini birlikte değerlendirmeyi gerektiriyor.

Paylaşın