Erdoğan, Ahmet Eş Şara İle Görüştü

Erdoğan ile Ahmed eş-Şara, görüşmesine ilişkin yapılan açıklamada, Erdoğan’ın Türkiye ile Suriye ikili ilişkilerinin ve işbirliğinin enerji, savunma, ulaştırma başta olmak üzere her alanda gelişmeye devam edeceğini söylediği aktarıldı.

AK Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye’ye ziyarette bulunan Suriye’de geçiş dönemi cumhurbaşkanı ilan edilen Ahmed eş-Şara ile görüştü. Erdoğan, Eş-Şara’yı Dolmabahçe Çalışma Ofisi’nde resmi törenle karşıladı.

Görüşmede, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler, MİT Başkanı İbrahim Kalın, Savunma Sanayii Başkanı Haluk Görgün, Suriye Dışişleri Bakanı Esad Hasan eş-Şeybani ve bazı yetkililer de yer aldı. Görüşme basına kapalı gerçekleşti.

Cumhurbaşkanlığı tarafından yapılan yazılı açıklamaya göre Erdoğan görüşmede, yaptırımların kaldırılmaya başlanmasının Türkiye tarafından memnuniyetle karşılandığını, Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunarak ülkenin ve ordunun tek bir merkezden idare edilmesinin önemli olduğunu söyledi.

Erdoğan, İsrail’in Suriye topraklarındaki işgal ve saldırganlığının kabul edilemeyeceğini, Türkiye’nin buna karşı çıkmaya devam edeceğini belirtti. Buna ek olarak Erdoğan’ın Türkiye ile Suriye ikili ilişkilerinin ve işbirliğinin enerji, savunma, ulaştırma başta olmak üzere her alanda gelişmeye devam edeceğini söylediği aktarıldı.

Suriye Cumhurbaşkanı Şara ise yaptırımların kaldırılmasındaki desteği ve çabaları için Erdoğan’a teşekkür etti.

Paylaşın

Tuncer Bakırhan: Demokratik Bir Yaşamı İnşa Etmeliyiz

“Barış ve Demokrasi İçin Ortak Mücadele” programında konuşan DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, Bize düşen, geçmişte Mahirlerin, İbrahimlerin, Denizlerin, Mazlumların bıraktığı savaşsız, sömürüsüz, demokratik bir yaşamı inşa etmektir” dedi ve ekledi:

Haber Merkezi / “Bu kriz, kaos ve çatışma zeminini üreten, çoğaltan bu sisteme karşı barışı savunarak, onurlu barışı savunarak, halkların acı çekmesini engelleyerek, halkların farklılıklarıyla, bütün kimlikleriyle, renkleriyle bir arada yaşadıkları demokratik ulus ve demokratik bir zemin yaratma gibi bir görev ve sorumluluğumuz vardır.”

Yeşil Sol Parti’nin (YSP), “Barış ve Demokrasi İçin Ortak Mücadele” şiarıyla Ankara’da iki gün sürecek konferans ve kongresi Maltepe Yılmaz Güney Sahnesi’nde başladı.

Kongreye, Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, Halkların Demokratik Kongresi (HDK), siyasi parti temsilcileri ve çok sayıda sivil toplum örgütü temsilcisi katıldı. Kongre’nin yapıldığı salonda 3 Mayıs’ta hayatını kaybeden DEM Parti İmralı Heyeti Üyesi Sırrı Süreyya Önder’in fotoğraflarının asıldı.

DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, yeni sürece dair mesajlar verdi. Sözlerine kongreyi selamlayarak başlayan Bakırhan, “Bugün burada Fikri Sönmez’in yol arkadaşlarıyla, dostlarımızla aynı çatı altında buluşmak bizler için büyük bir onur. Sinevizyonda da ekolojiden kadın mücadelesine, inançlardan halklara, emeğin hakkından KHK’lilere kadar bu ülkenin dört bir yanında mücadele eden dostlarımızla omuz omuza yürümekten gurur duyuyoruz. 13 yıldır bu çatı altında birlikteyiz. Zorbalığa, tekçiliğe karşı farklılıklarımızla bir arada direndik. Bu birliktelik kıymetlidir, anlamlıdır” mesajını ileti.

Bakırhan’ın konuşmasında öncelikle Ortadoğu yaşanan yeni siyasi ve toplumsal gelişmelere değindi: “Ortadoğu ve dünyada yeni bir tarihi süreç yaşıyoruz. Neoliberal politikaların artık iflas ettiği, çatırdadığı, krizlerin ve kaosların dünyanın her yerinde baş gösterdiği bir süreci yaşıyoruz.  Neoliberal sistemin yürütücüleri yeni bir çıkış arıyorlar. Onların aradıkları çıkış ise savaş ve çatışmadır. Bunun en bariz örneği, Ortadoğu’daki gelişmelerdir; hepimiz bunları yakından takip ediyoruz. Kriz, savaş ve şiddeti yaymayı bir çare olarak görüyorlar. Savaşın ağırlık merkezi de Ortadoğu’dadır. Neredeyse çatışmanın, gerginliğin, kriz ve kaosun, kan ve gözyaşının olmadığı Ortadoğu’da tek bir ülke bile yok.

“Demokratik bir yaşamı inşa etmeliyiz”

Ortadoğu hem zenginlikleriyle hem de stratejik konumu itibarıyla onların iştahlarını kabartıyor. Bize düşen, geçmişte Mahirlerin, İbrahimlerin, Denizlerin, Mazlumların bıraktığı savaşsız, sömürüsüz, demokratik bir yaşamı inşa etmektir. Bu kriz, kaos ve çatışma zeminini üreten, çoğaltan bu sisteme karşı barışı savunarak, onurlu barışı savunarak, halkların acı çekmesini engelleyerek, halkların farklılıklarıyla, bütün kimlikleriyle, renkleriyle bir arada yaşadıkları demokratik ulus ve demokratik bir zemin yaratma gibi bir görev ve sorumluluğumuz vardır.

Sayın Öcalan son görüşmesinde ‘Demokratik toplumcu sosyalizm’ dedi. Güncelleyeceğiz, yenileneceğiz. Bu acımasız ve zalim sisteme karşı biz de sözümüzle, argümanlarımızla, pratiğimizle halkların, emekçilerin, ezilenlerin tekrar en önemli mevzisi, merkezi ve zemini haline getireceğiz. Önümüzdeki dönem demokratik toplumcu sosyalizmle birlikte hem sistem karşıtı mücadelemizi büyüteceğiz hem de gerçekten alternatif arayan halklarımıza, emekçilerimize güçlü bir alternatif olacağımızı belirtmek istiyorum.”

Türkiye’de anlamlı yeni bir süreç olduğunu söyleyen Bakırhan,  “Türkiye halkları yüzyıllık Kürt meselesinin, son 50 yıllık çatışmalı sürecinin sona ermesini sağlayacak bir aralıktan geçti. Sayın Öcalan’ın yaptığı çağrı ile birlikte Türkiye’de savaşsız, çatışmasız, sömürüsüz, Kürtlerin kendi kimlikleriyle, Alevilerin eşit yurttaşlık haklarıyla, doğanın, çevrenin, bütün canlıların özgürce yaşadığı, doğanın ranta peşkeş çekilmediği, hepimizin demokratik bir zeminde yaşayacağı ve mücadele edeceği bir kapı aralandı. Bu kapıya soru işaretleriyle bakanlar olabilir” sözleriyle sürece dair eleştirilere dikkat çekti.

Bakırhan ardından şöyle devam etti: “İktidar karşıtı mücadelede Türkiye’de örnek bir mücadele ortaya koyduk. Bunu uzatıp büyütmeye gerek yok; cezaevlerindeki siyasi tutsaklara bakılırsa, hangi zeminin bu iktidar karşısında, bu zulüm ve çatışma isteyen anlayışın karşısında direndiğini, mücadele ettiğini, onuruyla hâlâ bunu devam ettirdiğini görürüz. Kimse kaygılanmasın. Ortadoğu’da kimliksiz bir halkı bugün dünyanın en demokratik zemini haline getiren bir anlayış bu işin içindedir. Kimliksiz olan Ortadoğu’daki Kürtleri, diğer halklar ve inançlarla birlikte dünyada örnek olacak bir yönetim biçimiyle 13 yıldır devam ettiren bir anlayış var.

Kimse halkların, emekçilerin, Kürtlerin, Alevilerin, kadınların çıkarlarını kimsenin bireysel ikbaline peşkeş çekmez. Bunu Kürtler hiç yapmaz, bunu Yeşil Sol hiç yapmaz, bunu DEM Parti ve paradigması hiç yapmaz. Bundan emin olabilirsiniz. Amacımız demokratik, eşitlikçi, adil bir düzen inşa etmektir. Siz örgütlüyseniz, güçlüyseniz, Denizlerin, Mahirlerin, İbrahimlerin, Mazlumların, Sakinelerin o onurlu mücadelelerinin takipçileriyseniz, siz dönüştürürsünüz, siz değiştirirsiniz. Türkiye’deki bütün farklılıkları temsil eden zemin olarak kazanacağız; halklarımız kazanacak, emeğin hakkı kazanacak, doğa kazanacak, kadınlar kazanacak. Yeter ki buna güç ve destek verelim.

“Barış için ittifaklarımızı büyüteceğiz”

Başlayan süreci sahiplenmek hepimizin görev ve sorumluluğudur. Çünkü bu süreç sadece Kürtlerin barışı değil, bu süreç 85 milyon için hakların elde edileceği, demokratik değerlerin kabul ettirilmesinin mücadelesidir. Barış için ittifaklarımızı büyüteceğiz. Demokrasi için daha güçlü mücadele yürüteceğiz. Barış ve demokrasiyi de bu topraklara hep birlikte hediye edeceğiz. Şimdi tartışmalar yapma zamanı değil, safları sıklaştırma ve ortak mücadeleyi büyütme zamanıdır. Şimdi egemenlerin değil ezilenlerin demokratik haklarını kazanmanın zamanıdır.”

Paylaşın

Türkiye’de Doğurganlık Hızı Yüzde 77 Azaldı

1950 yılında Türkiye’de 6,47 olan doğurganlık hızı, 2023 yılında 1,51’e gerileyerek yaklaşık yüzde 77 oldu. 1950 yılında dünya ortalaması 4,85 iken, bu rakam 2023 itibarıyla 2,25’e geriledi.

Türkiye’de nüfus artışının sürdürülebilirliği açısından hayati önemde olan doğurganlık oranlarında düşüş trendi derinleşerek devam ediyor. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre, 2024 yılında toplam doğurganlık hızı 1,48’e kadar geriledi. Bu oran, Türkiye tarihinde kaydedilen en düşük seviyelerden biri olarak dikkat çekiyor. 2014 yılında 2,19 olan bu gösterge, aradan geçen 10 yılda istikrarlı bir düşüşle nüfusun kendini yenileme eşiği olan 2,10’un altında kalmaya devam etti.

Toplam doğurganlık hızı, bir kadının doğurgan olduğu dönem olan 15-49 yaş aralığında doğurabileceği ortalama çocuk sayısını ifade ediyor. Bu oran, bir ülkenin uzun vadede nüfus yapısını koruyabilmesi açısından kritik öneme sahip. Uzmanlar, 2,10’un altındaki oranların, nüfusun gelecekte küçülmesine ve yaşlanmasına işaret ettiğini vurguluyor.

Türkiye’deki doğurganlık hızındaki düşüşün etkileri yalnızca demografik değil, aynı zamanda siyasal ve sosyoekonomik alanlara da yansıyor. Bu kapsamda, 2025 yılı “Aile Yılı” ilan edilirken, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamada 2026-2035 döneminin “Aile ve Nüfus 10 Yılı” olarak tanımlandığını duyurdu. Alınacak tedbirlerle hem aile yapısının güçlendirilmesi hem de nüfus artış hızının yeniden ivme kazanması hedefleniyor. İstanbul’da düzenlenen Uluslararası Aile Forumu’nda konuşan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, nüfus artış hızının tarihte ilk kez 1,48’e gerilediğini belirtti. Erdoğan, “Refah seviyesi yükseldikçe birçok sebepten ötürü doğurganlık hızımız düşmeye başladı” dedi.

Ekonomim’den Şeyda Uyanık’ın haberine göre; Birleşmiş Milletler (BM) verilerine göre, dünya genelinde doğurganlık oranı uzun yıllardır düşüş eğiliminde. 1950 yılında dünya ortalaması 4,85 çocuk iken, bu rakam 2023 itibarıyla 2,25’e geriledi. Ancak Türkiye’deki düşüş, küresel ortalamaların çok daha üzerinde seyrediyor. 1950 yılında 6,47 olan doğurganlık oranı, 2023 yılında 1,51’e gerileyerek yaklaşık yüzde 77 oranında azalmış durumda. Bu, aynı dönemde dünya genelindeki yüzde 54’lük düşüşle kıyaslandığında oldukça çarpıcı bir tabloyu ortaya koyuyor.

1950 yılında yüksek gelirli ülkelerde doğurganlık oranı ortalama 3,04 iken, bu oran 2023’te 1,47’ye geriledi. Üst-orta gelirli ülkelerde 5,32’den 1,48’e, alt-orta gelirli ülkelerde ise 5,8’den 2,55’e düşüş görüldü. Düşük gelirli ülkelerde ise oran 6,48’den 4,53’e gerileyerek daha sınırlı bir düşüş yaşadı. Türkiye’nin 2023’teki oranı 1,51 ile, üst-orta gelirli ülkeler seviyesine yakın, ancak daha hızlı bir düşüş trendinde bulunuyor.

2000 yılından bu yana olan değişim incelendiğinde de Türkiye dikkat çekiyor. Bu dönemde doğurganlık oranları yüksek gelirli ülkelerde yalnızca yüzde 13 azalırken, Türkiye’de azalış yüzde 39 olarak ölçüldü. Aynı dönemde üst-orta gelirli ülkelerde düşüş yüzde 24, alt-orta gelirli ülkelerde yüzde 29 ve düşük gelirli ülkelerde yüzde 25 olarak kaydedildi. Türkiye bu verilerle, 2000 sonrası dönemde doğurganlık oranı en hızlı gerileyen ülkelerden biri olarak öne çıkıyor.

Paylaşın

Cannes’da Altın Palmiye İranlı Yönetmen Cafer Panahi’ye Gitti

İranlı yönetmen Cafer Panahi, hapiste geçirdiği yıllardan esinlenerek çektiği It Was Just an Accident adlı dramasıyla Cannes Film Festivali’nde en iyi ödüle layık görüldü.

En iyi ödülün kendisine verilmesinin ardından Panahi, ailesine ve destekçilerine teşekkür etti ve şunları söyledi: “Sanırım herkese, İran’da ve dünyanın dört bir yanında, diğerlerinden farklı görüşlere sahip tüm İranlılara sormanın zamanı geldi… Onlara bir şey sormak istiyorum: Tüm sorunları ve farklılıkları bir kenara bırakın. En önemli şey kesinlikle ülkemiz ve ülkemizin özgürlüğüdür.”

Bu yıl 78’incisi düzenlenen Cannes Film Festivali’nin kazananları açıklandı. Festivalin ana yarışma jürisine, Fransız oyuncu Juliette Binoche başkanlık etti.

Jüride ayrıca Amerikalı oyuncu ve yönetmen Halle Berry, Hintli yönetmen ve senarist Payal Kapadia, İtalyan oyuncu Alba Rohrwacher, Fransız-Faslı yazar Leïla Slimani, Kongolu yönetmen ve yapımcı Dieudo Hamadi, Güney Koreli yönetmen ve senarist Hong Sangsoo, Meksikalı yönetmen Carlos Reygadas ve Amerikalı oyuncu Jeremy Strong yer aldı. Jüri, bu yıl yarışan 22 film arasından ödülleri belirledi. Bu yıl festivalde yarışan 22 yapıt arasında seçilen film, 10 Eylül’de Fransa’da gösterime girecek.

En İyi Yönetmen Ödülü’nün sahibi, “L’Agent Secret” filmiyle Brezilyalı Kleber Mendonça Filho oldu. Jüri Ödülü’nü, “Sirat” filmiyle İspanyol yönetmen Olivier Laxe ve “Sound of Falling” filmiyle Alman yönetmen Mascha Schilinski aldı.

Festivalde, Jüri Özel Ödülü ise “Resurrection” filmiyle Çinli yönetmen Bi Gan’a gitti. Festivalde, Norveçli yönetmen Joachim Trier, “Valeur Sentimentale” filmiyle Büyük Ödül’e layık görülürken, En İyi Senaryo Ödülü “Jeunes Meres” filminin senaryosunu kaleme alan Luc ve Jean-Pierre Dardenne’ye verildi.

“L’Agent Secret” filminde oynayan Brezilyalı Wagner Moura, En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’ne, “La Petite Derniere” filminde oynayan Fransız Nadia Melliti de En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’ne layık görüldü. Altın Kamera Ödülü’nü “The President’s Cake” adlı filmin Iraklı yönetmeni Hasan Hadi alırken Kısa Metraj Ödülü, “I’m Glad You’re Dead Now” isimli filmin sahibi Filistinli yönetmen Tawfeek Barhom’a verildi.

Filistinli yönetmen Barhom, ödülü alırken Fransa’nın sanatçılar için muhteşem bir yer olduğunu belirterek, “20 yıl sonra Gazze Şeridi’ne gittiğimizde ölüleri düşünmemeye çalışalım” dedi.

Yönetmen Laxe de ödülünü alırken yaptığı konuşmada, işgal altındaki Doğu Kudüs ziyareti sırasında tanıştığı bir Filistinli taksicinin kendisine Kur’an-ı Kerim’deki “Tanışasınız diye sizi kavim ve kabilelere ayırdık” ayetini söylediğini belirtti. Laxe, “Yaşasın farklılıklar, yaşasın kültürler ve yaşasın Cannes Festivali” dedi.

78. Cannes Film Festivali’nin kapanış gününde Cannes ve çevresindeki kentlerde elektrik kesintisi yaşanmıştı. Bölgede yaklaşık 160 bin hanede elektriksiz kalırken, festivalde “Sirat” isimli filmin gösterimi yarıda kalmıştı.

Son günü elektrik kesintisinin gölgesinde geçen festivalin ödül töreninde, bu konuda sorun yaşanmadı.

Festival başlamadan bir gün önce, Fransız Liberation gazetesinde 12 Mayıs’ta yayımlanan “(Film Festivali) Cannes’da Gazze’deki dehşet susturulmamalı” başlıklı bildiriye sinema dünyasından yüzlerce kişi destek verdi.

Jüri Başkanı Fransız oyuncu Juliette Binoche, festivalin açılış töreninde 13 Mayıs’ta İsrail ordusunun Gazze’de 16 Nisan’da öldürdüğü Filistinli Fatma Hasune’yi anarak, “Ölümünden bir gün önce rol aldığı filmin burada, Cannes’a seçildiğini öğrenmişti. Fatma bu akşam bizimle olmalıydı” demişti.

Festivalde, Hasune’nin başrolünde olduğu “Put your soul on your hand and walk” (Ruhunu avucunun içine al ve yürü) başlıklı belgeselin gösterimi 15 Mayıs’ta yapılmıştı. WikiLeaks’ın kurucusu Julian Assange, kendisiyle ilgili hazırlanan “The Six Billion Dollar Man” (6 Milyar Dolarlık Adam) başlıklı belgeselin gösterimi için 20 Mayıs’ta geldiği festivale, İsrail’in Gazze’de öldürdüğü 4 bin 986 çocuğun isminin yer aldığı tişörtle katılmıştı.

Ödül Kazanan Filmler

Uzun Metraj Filmler

Altın Palmiye (Palme d’Or): Un Simple Accident – Yönetmen: Jafar PANAHI
Büyük Ödül (Grand Prix): Affeksjonsverdi (Sentimental Value) – Yönetmen: Joachim Trier
Jüri Ödülü (Jury Prize) – Ortak: Sirat – Yönetmen: Oliver Laxe, Sound Of Falling – Yönetmen: Mascha Schilinski
En İyi Yönetmen: Kleber Mendonça Filho – O Agente Secreto (Gizli Ajan)
En İyi Senaryo: Jean-Pierre ve Luc Darenne – Jeunes Meres
En İyi Kadın Oyuncu: Nadia Melliti – La Petite Deneiere (Yön. Hafsia Herzi)
En İyi Erkek Oyuncu: Wagner Moura – O Agente Secreto (Yön. Kleber Mendonça Filho)
Özel Ödül: Kuang Ye Shi Dai (Diriliş) – Yönetmen: Bi Gan

Kısa Filmler

Altın Palmiye – Kısa Film: I’m Glad You’re Dead Now – Yönetmen: Tawfeek Barham
Özel Mansiyon: Ali – Yönetmen: Adnan Al Rajeev

Belirli Bir Bakış (Un Certain Regard)

Un Certain Regard Ödülü: La Misteriosa Mirada Del Flamenco (Flamenko’nun Gizemli Bakışı) – Yönetmen: Diego Cespedes (İlk film)
Jüri Ödülü: Un Poeta (Bbir Şair) – Yönetmen: Simon Mesa Soto
En İyi Yönetmen: Arab Nasser & Tarzan Nasser – Once Upon A Time İn Gaza
En İyi Erkek Oyuncu: Frank Dilliane – Urching (Yön. Harris Dickinson)
En İyi Kadın Oyuncu: Cleo Diara – O Riso E A Faca (Fırtınada Dinlenirim) – Yön: Pedro Pinho
En İyi Senaryo: Pillion – Yönetmen: Harry Lighton (İlk film)

Altın Kamera (Caméra d’Or)

Altın Kamera Ödülü: The President’s Cake – Yönetmen: Hasan Hadi

(Directors’ Fortnight bölümü)

Özel Mansiyon: My Father’s Shadow

(Kaynak: Bianet)

Paylaşın

Hatimoğulları: Filistin’de İki Devletli Çözüm İçin Çaba Sarf Etmeliyiz

DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, Sosyalist Enternasyonal Konsey Toplantısı’nda yaptığı konuşmada, “Filistin meselesi büyük bir insanlık meselesidir. Bu konuda çok net bir tutum alınmalıdır” dedi ve ekledi:

Haber Merkezi / “Filistin’de 50 bini aşkın insan yaşamını kaybetti. Sosyalist Enternasyonal’in bunu açıkça kınaması çok önemlidir. Birleşmiş Milletler’in mutabık olduğu iki devletli çözümün hayata geçirilmesi için elimizden gelen her türlü çabayı her aşamada sarf edebilmeliyiz.”

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) ev sahipliğinde İstanbul’da gerçekleştirilen Sosyalist Enternasyonal Konsey Toplantısına katıldı. Hatimoğulları, burada yaptığı konuşmada şunları ifade etti:

“Kadim metropol kenti İstanbul’da, enternasyonal işçi hareketinin kadim kuruluşu Sosyalist Enternasyonal ile bir arada olmaktan dolayı çok memnun olduğumuzu belirtmek isterim. Sosyalist mücadelenin önemli neferlerinden ve Türkiye’de barış mücadelesinin sembolü haline gelen sevgili yoldaşım Sırrı Süreyya Önder’i yakın zamanda kaybettik. Sizlerin huzurunda Önder’i bir kez daha anıyorum.

Küresel ölçekte büyük risklerin ve felaket dinamiklerinin ne kadar yakın ve yakıcı olduğunu hepimiz çok ağır bir şekilde hissediyoruz. 20. yüzyıldan 21. yüzyıla devredilen uğursuz sömürgecilik mirası nedeniyle Ukrayna, Rusya, Suriye, Lübnan, Filistin ve bölgedeki birçok ülke savaş ve çatışmaların ağır etkisi altındadır. Bunun sonucu olarak milyonlarca insan yersiz ve yurtsuz kalmakta, göç yollarını tutmaktadır.

Üçüncü Dünya Savaşından bahsediliyor. Üçüncü Dünya Savaşının arifesinden geçtiğimiz bir dönemde, şu vurguyu özellikle yapmak isterim. Geride bıraktığımız iki dünya savaşından çok daha farklı şeyler yaşarız eğer bu savaşın önüne geçemezsek. Nükleer silahlanmanın arttığı bir dönemde, nükleer felaketle de karşı karşıya olduğumuzun altını özellikle çizmek isterim. Buna dair çok güçlü önlemler almak durumundayız.

Ortadoğu’nun en krizli alanlarından biri Suriye. Suriye’de bir rejim değişikliği gerçekleşti ve Şam yönetimine HTŞ’nin, El Nusra’nın, El Kaide’nin uzantısı olan bir yapı geldi. Bu hükümetin şu anki haliyle Suriye’nin güvenliğini ve demokrasisini sağlama ihtimali yoktur. Çünkü sınavını kötü vermektedir. Bakın, bu süreçte, yani Colani iktidara geldiğinde Suriye’de neler yaşandı? Dürziler katledildi, Arap Aleviler katledildi, Arap Alevi kadınlar kaçırıldı.

21. yüzyılda adeta köle pazarında satılır bir duruma geldi. Hıristiyanların katledildiğini ve kutsal mekanlarına saldırıldığını gördük. Radikal İslamcı ideolojik yapı Suriye’de kadınlar için de çok büyük bir tehlikedir. Batılı hükümetlerin “ılımlı İslamcılık” adı altında destek verdiği bu rejimlere karşı çok daha fazla uyanık davranılması önemlidir. Bunların “ılımlı İslamcılık” adı altında aslında radikal İslamcılık yaptıklarını özellikle belirtmek isterim.

“Filistin’de iki devletli çözüm için çaba sarf etmeliyiz”

Filistin’de büyük bir insanlık dramı yaşanıyor. Ne yazık ki dünya bütün bunlara sessiz. Antisemitizm nasıl bir ırkçılık türüyse, Filistinlilere yaşam hakkı tanımayan Siyonist hareketler de aynı şekilde ırkçılık yapmaktadır. Filistin meselesi büyük bir insanlık meselesidir. Bu konuda çok net bir tutum alınmalıdır.

Bu konuda oldukça net bir tutum alan Sayın Pedro Sanchez’e sizlerin huzurunda bir kez daha teşekkür ediyorum. Filistin’de 50 bini aşkın insan yaşamını kaybetti. Sosyalist Enternasyonal’in bunu açıkça kınaması çok önemlidir. Birleşmiş Milletler’in mutabık olduğu iki devletli çözümün hayata geçirilmesi için elimizden gelen her türlü çabayı her aşamada sarf edebilmeliyiz.

Türkiye ile Kürt halkının yaşadığı Irak, İran, Suriye ve bütün bölgeyi yakından ilgilendiren gelişmelere tanıklık etmekteyiz. Sayın Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat’ta yapmış olduğu bir çağrı var. Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı. Bu çağrıda, Türkiye’nin demokratikleşme dışında bir çaresinin olmadığı, Kürt sorunu başta olmak üzere Türkiye’de yaşayan bütün farklı halkların ve inançların eşit yurttaşlık temelinde haklara sahip olması gerektiği vurgusu var.

Bir vurgu daha var ki onu da İmralı’ya gittiğim zaman açıkça bizlerle paylaştı. O da şuydu: Bu çağrı bir yandan Türkiye için ama öte yandan dünyada sosyalist enternasyonalist bir perspektifle mücadelenin büyütülmesi için, bu anlamıyla yapısal bir dönüşüm içindi de. Sayın Abdullah Öcalan’ın, Kürt sorununun çözümüne ilişkin İmralı’dan yaptığı çağrının akabinde, örgütü PKK de bu çağrıya uyum sağlayarak feshini açıklamış; sürecin demokratikleşmesiyle beraber silahları bırakacağını ve enternasyonalist bir siyasi yapılanmaya doğru gideceğini ifade etmişti.

Bu tarihi dönemin sadece Türkiye’yi değil bölgenin tamamını rahatlatacağına sonsuz inancımız var. O nedenle bu konuda sizlerden çok güçlü bir destek ve dayanışma beklediğimizi özellikle belirtmek isterim. Demokratikleşen ve iç meselelerini önemli oranda çözmüş bir Türkiye’nin, bölgede yaşanan krizlere barışçıl zeminde daha güçlü destek ve öncülük edebileceğine inanıyoruz. Bu, uluslararası siyaseti de son derece rahatlatacak bir adımdır.

Değerli yoldaşlar, küresel ölçekte yaşanan çoklu krizler gittikçe derinleşmektedir. Aşırı sağın ve şovenizmin biçimlendirdiği bir dünyanın çok daha derin krizler üreteceği açıktır. Bu nedenle, derinleşen krizler karşısında köklü ve tutarlı çözüm modelleriyle ve mücadele yöntemleriyle yol almamız gerekiyor. Totaliter rejimler ya da toplumsal haksızlıklar karşısında verdiğimiz mücadelelerde bir aradayız, omuz omuzayız, dayanışma içindeyiz.

Felaket kapitalizmine, savaşa, sömürgeciliğe, diktatörlüğe, faşizme ve emperyalizme karşı 200 yıllık bir dayanışma geçmişi ve geleneğini yeniden üretebiliriz. Buna ihtiyacımız var. Ezilen ve sömürülenlerin eşitlik, hak ve adalet mücadelesi programı etrafında aynı zamanda barış mücadelesinin yükseltilmesi gereken bir dönemden geçiyoruz. Küresel ölçekte savaş riskleriyle karşı karşıya olduğumuzu bütün konuşmacılar ifade etti.

Burada bizlerin DEM Parti olarak bir teklifi var: Gelin, enternasyonalist bir barış mücadelesini bütün dünya ölçeğinde hep birlikte örgütleyelim. Hep birlikte yayalım. Filistin’den Kürdistan’a, Kongo’dan Ukrayna’ya savaşlarda en çok zarar gören halkları esas alan, halkların eşitliğini esas alan küresel bir barış blokuna hepimizin çok ihtiyacı var.

Yoksulluğun iyice derinleştiği, milyonlarca insanın açlık ve yoksulluk içinde yaşadığı bir dünyada elbette aynı zamanda ezilen ve sömürülenlerin kurtuluş perspektifiyle enternasyonalist mücadele programı ve eylemliliğine de ihtiyaç var. Bu anlamıyla hep birlikte yürüteceğimiz ortak çalışmanın güç katacağına inanıyorum. Bir kez daha ülkemize, İstanbulumuza hoş geldiniz. Hepinizi sevgiyle selamlıyorum.”

Paylaşın

En Eski Ve En Uzak Galaksi 13,5 Milyar Yaşında

James Webb Uzay Teleskobu’nu (JWST) kullanan bilim insanları, Büyük Patlama’dan sadece 280 milyon yıl sonra oluşan ve MoM-z14 adı verilen bir galaksi keşfettiler.

Haber Merkezi / MoM-z14 galaksisi şimdiye kadar fotoğraflanan en uzak ve en eski galaksi olma özelliğine sahip.

MoM-z14, JWST’nin kızılötesi özellikleri sayesinde, NIRCam ile görüntülenmiş ve NIRSpec ile spektrumları alınarak doğrulanmıştır. Bu galaksinin keşfi, Evren’in erken dönemlerinde parlak galaksilerin beklenenden 100 kat daha yaygın olduğunu gösteriyor (182^+329_-105 kat daha fazla).

Bu durum, galaksi oluşum modellerini zorlamakta ve erken Evren’de yıldız oluşum verimliliği, UV değişkenliği veya kozmolojik parametreler gibi faktörlerin yeniden değerlendirilmesini gerektirmektedir.

MoM-z14’ün ışığı James Webb Uzay Teleskobu’na 13.53 milyar yıldan fazla bir sürede ulaştı ve MoM-z14 Evren’in şu anki yaşının sadece yüzde 2’sine denk gelen bir dönemde oluştu. Günümüzde, Evren’in genişlemesi nedeniyle bu galaksinin tahmini mesafesi 33.8 milyar ışık yılıdır.

Galaksi, UV mutlak büyüklüğü -20.2 ile oldukça parlak ve kütlesi, Samanyolu’nun bir uydu galaksisi olan Büyük Macellan Bulutu’na benziyor.

MoM-z14, 74±15 parsek boyutunda oldukça kompakt bir galaksidir, ancak çözümlenebilir yapısı, ışığının baskın olarak aktif bir galaksi çekirdeğinden (AGN) değil, yıldızlardan geldiğini gösteriyor. Az toz bulunması (dik UV eğimi, β=-2.5) ve genç yıldız popülasyonu, galaksinin yeni yıldız oluşumuna sahne olduğunu ortaya koyuyor.

Galakside nitrojen, karbon ve oksijen gibi elementler tespit edildi. Özellikle yüksek nitrojen/karbon oranı ([N/C]>1), yerel küresel kümelerinkine benzer bir kimyasal bolluk modeli sunar ve bu, süper kütleli yıldızların varlığına işaret ediyor.

Galaksinin UV çizgilerinin yüksek eşdeğer genişlikleri (15-35 Å), son 5 milyon yılda yıldız oluşum oranında yaklaşık 10 kat artış olduğunu gösteriyor (SFR_5Myr/SFR_50Myr=9.9). Bu, galaksinin hızlı bir yıldız oluşum evresinde olduğunu düşündürüyor.

MoM-z14’ün çevresinde güçlü bir Lyman-alfa sönüm kanadının olmaması, galaksinin yakın çevresinin kısmen iyonize olabileceğini gösteriyor; bu, reiyonizasyon modellerinin genellikle yüzde 100 nötr bir Evren öngördüğü bu kırmızıya kayma değerinde beklenmedik bir durumdur.

MoM-z14, erken Evren’de galaksilerin nasıl bu kadar hızlı ve büyük oluşabildiği sorusunu gündeme getiriyor. Teoriler, yüksek yıldız oluşum verimliliği, patlamalı yıldız oluşumu veya süper kütleli yıldızların varlığı gibi olasılıkları öne sürüyor.

Galaksinin kimyasal yapısı, Samanyolu’ndaki en eski yıldızlarla ve küresel kümelerle benzerlik gösteriyor, bu da erken galaksi oluşumu ile modern Evren arasında bir bağ kuruyor.

Paylaşın

Türkiye, İsrail’e En Çok Mal Satan Beşinci Ülke

Çin, ABD, Almanya ve İtalya’nın ardından Türkiye, 2024 yılı itibarıyla İsrail’e en çok mal satan beşinci ülke konumunda yer aldı. Türkiye’nin İsrail’e yaptığı ihracat, 2.86 milyar dolar seviyesinde.

Türkiye’nin bu sıralamada Rusya, Fransa ve Hindistan gibi ülkeleri geride bırakması, kamuoyunda daha önce açıklanan “İsrail’le ticaret durduruldu” söylemleriyle ciddi bir çelişki oluşturuyor.

İktidar, Gazze’deki sivil ölümlerine yönelik artan kamuoyu tepkisi ve siyasi baskılar üzerine Nisan 2024’te İsrail’e 54 başlık altında ihracat yasağı getirdiğini açıklamıştı. Ancak ticaret verileri bu yasağın ya etkisiz kaldığını ya da büyük ölçüde göz boyamaya yönelik olduğunu gösteriyor.

Al Jazeera’nın haberine göre, Türkiye’den İsrail’e en çok satılan ürünler arasında demir-çelik ürünleri, plastik türevleri, tekstil mamulleri, gıda ürünleri ve çeşitli sanayi hammaddeleri yer aldı. Bu kalemlerin birçoğu, yasak kapsamındaki sektörlerle doğrudan ilişkili.

Birleşmiş Milletler’e bağlı küresel ticaret veri tabanı UN Comtrade verilerine göre, İsrail 2024 yılında Türkiye’den yaklaşık 2.87 milyar dolarlık ithalat yaptı. Bu rakam, önceki yıla göre yüzde 20’nin üzerinde bir artışa işaret ediyor. Bu artış, İsrail’in hem askeri hem de altyapı malzemelerine olan talebinin sürdüğü bir dönemde gerçekleşti.

İsrail’in Türkiye’den aldığı ürünlerin bir kısmının, altyapı inşaatı ve askeri lojistik destek alanlarında kullanıldığı iddiaları, sivil toplum kuruluşları tarafından sıklıkla gündeme getiriliyor.

Muhalefet partileri ve insan hakları savunucuları, bu ticaret hacminin yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda diplomatik bir skandal niteliği taşıdığını belirtiyor. CHP’li bazı vekiller, İsrail’e yapılan ihracatın TBMM gündemine taşınması gerektiğini savunurken, Gelecek Partisi, Deva Partisi, İYİ Parti ve Saadet Partisi temsilcileri ise “halkın iradesiyle alay edilircesine sürdürülen bu politikayı kabul etmiyoruz” açıklamalarında bulunmuştu.

Öte yandan Filistin destekçisi birçok sivil toplum kuruluşu ve aktivist grup, limanlar üzerinden yapılan ticaretin “şeffaflık ve denetimden uzak” bir biçimde sürdürüldüğünü savunuyor.

Al Jazeera’nın yayımladığı rapora göre, İsrail’in 2024 yılındaki en büyük ithalat partneri Çin olurken, onu sırasıyla ABD, Almanya, İtalya ve Türkiye izledi. Türkiye’nin İsrail’e ihracat hacmi, Fransa, Hindistan, Rusya ve Japonya gibi ülkelerin önünde yer aldı.

Paylaşın

Türkiye’de Kayıtlı Çalışan Sayısı Son Beş Ayda 620 Bin Azaldı

TEPAV’ın raporuna göre; Eylül 2024’ten bu yana istihdam kaybı 619 bin 744 oldu. Raporda, 89 alt sektörün 39’unda çalışan sayısının azaldığı, 81 ilin 29’unda istihdamda düşüş yaşandığı vurgulandı. 

Haber Merkezi / Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı’nın (TEPAV) Şubat 2025’e ait İstihdam İzleme Raporu’nu yayınladı. Raporda, özetle şu ifadelere yer verildi:

“Şubat ayında Sosyal Güvenlik Destek Primi (SGDP) ödenen çalışanlar dahil toplam sigortalı çalışan sayısı yıllık olarak yüzde 1 (255.879) arttı, aylık olarak ise yüzde 0,3 (77.731) azaldı ve 24.972.106 olarak gerçekleşti.

Eylül 2024’ten bu yana kayıtlı sigortalı çalışan sayısında 620 bine yakın azalma yaşandı. Ayrıca, bu dönemde SGDP ödenenlerin sayısı da yıllık olarak yüzde 10,3 artarak 2.104.633’e ulaştı ve toplam sigortalı çalışanlar içindeki payı yüzde 8,4 oldu.

Şubat ayında yıllık bazda 89 alt sektörün 39’unda sigortalı ücretli çalışan sayısı geriledi; bina ve çevre düzenleme faaliyetleri 84.984’lük çalışan sayısı ile en fazla istihdam kaybeden sektör oldu. Bina çevre düzenleme faaliyetleri sektörünün çalışan sayısındaki yıllık değişimi yüzde 13,7 oranında daralmaya işaret etti. Giyim eşyaları imalatı (56.593) ve eğitim (27.135) çalışan sayısı olarak istihdamı en çok daralan diğer sektörler oldu.

Diğer taraftan, alt sektörlerde perakende ticaret 167.386 çalışan sayısı ile en fazla istihdam artışı sağlayan sektörken bu sektörü 89.107 artışla insan sağlığı hizmetleri sektörü takip etti. Ayrıca, yiyecek ve içecek hizmeti faaliyetleri (86.232) ve toptan ticaret sektörü (50.155) en çok istihdam artışı görülen diğer sektörlerden oldu.

Deprem illerinde çalışan sayısı arttı

Çalışan sayısında en fazla artış 89.255 ile Hatay’da kaydedildi. Hatay’ı 37.331 artışla Ankara, 30.625 artışla Kahramanmaraş, 24.599 ile Antalya takip etti. Çalışan sayısında yıllık bazda en fazla düşüş ise 19.748 ile Bursa’da gerçekleşti. Bursa’yı 9.664 ile Muğla, 7.553 ile Tekirdağ izledi.

Şubat ayında iş yeri sayısı en çok artan il Hatay (6.504) oldu. Hatay’ı Adıyaman (3.440), Kahramanmaraş (3.294) ve Ankara (3.025) takip etti. Diğer taraftan, İstanbul’da iş yeri sayısı 1.335, Rize’de 27 ve Ardahan’da 6 geriledi.”

Paylaşın

Erkan Baş’tan “Süreç” Açıklaması: Barışı, Saray’ın Küçük Hesaplarına Kurban Etmeyiz

TİP Lideri Erkan Baş, TİP olarak sürece ilişkin net bir tutum sergilediklerini belirterek, “Barışa evet dedik ama halkın özlemini, beklentisini, acısını iktidar kendi çıkarları için kullanmasın, kullandırtmayalım dedik” ifadelerini kullandı.

Türkiye İşçi Partisi (TİP) Genel Başkanı Erkan Baş, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin Meclis’te bir komisyon kurulması yönündeki çağrısına ilişkin değerlendirmede bulundu.

Cumhuriyet’in aktardığına göre; Bu önerinin, iktidar blokunun Meclis’te çoğunluğu sağlama hedefi doğrultusunda hazırlandığını öne süren Baş, “Barış kutsaldır. Halkımız, barışa büyük bir özlem duyuyor. Böyle bir dönemde, sarayın küçük siyasi hesaplarına barışı kurban etmeyiz. Meclis, bu sürecin zemini olmalı. Çünkü bu zemin, yurttaşların süreci takip etmesini ve katılımını kolaylaştırır. Burada geniş bir toplumsal mutabakat aranmalı, dar ve kısa vadeli siyasi hesaplardan uzak durulmalıdır” diye konuştu.

TİP Genel Başkanı Erkan Baş, TBMM’de düzenlediği basın toplantısında Çerkes Soykırımı’nın 161. yıl dönümü dolayısıyla açıklamalarda bulundu. Baş, “1864 yılında Çarlık Rusyası tarafından anayurtlarından sürülen Çerkes halkımızın yaşadığı acıları paylaşıyoruz. Bu acıların telafisi, ancak adaletin sağlanmasıyla ve tüm dünya emekçilerinin dil, din, ırk fark etmeksizin bir arada yaşama iradesi göstermesiyle mümkün olabilir” dedi.

Baş, 1965 seçimlerinde TİP milletvekili olarak TBMM’de görev yapmaya hak kazanan ve geçtiğimiz günlerde yaşamını yitiren Yusuf Ziya Bahadınlı’yı da saygıyla andı.

Erkan Baş, HSK üyeliklerine ilişkin, şöyle konuştu: “Dün, TBMM tarihinin en kara günlerinden birini daha yaşadık. Bu iktidar döneminde hukuksuzlukların zirveye çıktığını sıkça söylüyoruz, ancak her seferinde daha büyük bir hukuksuzlukla karşı karşıya kalıyoruz. Dün Hakimler ve Savcılar Kurulu (HSK) üyelikleri seçildi. Tam anlamıyla Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarına yakışır bir gün yaşandı. Tüm süreç keyfi bir şekilde yürütüldü. Gereken oy sağlanamadığı için HSK üyeleri Meclis tarafından kura yöntemiyle belirlendi. Yani aslında seçilmediler, kurayla atandılar. Beş kura çekiminden dördü doğrudan iktidarın istediği isimler oldu. Sadece en çok oyu alan bir aday seçilemedi. Bu durum, Türkiye siyasetinin ne halde olduğunu açıkça gösteriyor. Ne yazık ki Meclis, tek kadın adayı HSK’ya gönderemedi. Hukukun ve yargının geldiği nokta bu.”

Erkan Baş, halkın iradesine saygı gösteren ve Anayasa’ya bağlı kalan muhalefet milletvekillerine teşekkür ederek, “Bugün itibarıyla 238 milletvekilinin imzaladığı dilekçeyle, Hatay Milletvekilimiz Can Atalay’ın Meclis’e kaydının yapılması için başvurumuzu Meclis Başkanlığı’na ilettik. CHP, DEM Parti, İYİ Parti, Yeni Yol Grubu ve Emek Partisi’ne yürekten teşekkür ediyoruz. Anayasa Mahkemesi’nin kararını uygulayın. Can Atalay’ın ismini Meclis kütüğüne kaydedin” dedi.

Erkan Baş, konuşmasının devamında, “Bu çatının altında olmaktan utanıyorum ya. Her gün Silivri’de duruşma var. Hangisine yetişeceğiz diye uğraşıyoruz. 23 yıldır iktidardalar. Bu ülkede bir tek AKP’li bakan yargılandı mı? Bir AKP’li belediye başkanı yargı önüne çıktı mı” diye sordu.

“KErkan Baş, TBMM’de kurulması planlanan komisyona ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Barış sürecinin halkın beklentilerini karşılaması gerektiğini vurgulayan Erkan Baş, sürecin iktidar tarafından araçsallaştırılmasına karşı uyarılarda bulundu.

Erkan Baş, TİP olarak sürece başından beri net bir tutum sergilediklerini belirterek, “Barışa evet dedik ama halkın özlemini, beklentisini, acısını iktidar kendi çıkarları için kullanmasın, kullandırtmayalım dedik. Zemin öncelikle Türkiye Büyük Millet Meclisi olmalıdır dedik” ifadelerini kullandı.

Geçtiğimiz günlerde MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin Meclis’te bir komisyon kurulması yönündeki çağrısını hatırlatan Erkan Baş, bu önerinin iktidar blokunun çoğunluğu elde etme hedefiyle hazırlandığını öne sürdü. Komisyonun geniş tutulmasının küçük partilerin temsil oranını azaltarak, AKP-MHP ittifakının çoğunluk elde etmesini amaçladığını söyledi ve “Grubu olmayan 10 siyasi partiye birer temsilci verilecek, diyelim komisyon 30 kişilik olacaksa geriye kalan 20 koltuk paylaşılacak. Komisyon büyüdükçe bu sayı artacak ve iktidar partilerinin oranı yükselecek. Bahçeli, salt çoğunluk alınmalı diyerek kendi planını ifşa etti” şeklinde konuştu.

TİP Lideri Erkan Baş, sürece dair temel yaklaşımlarını ise şu sözlerle özetledi: “Barış kutsaldır. Halkımızın barışa büyük bir özlemle yaklaştığı bu dönemde, sarayın küçük hesaplarına barışı kurban etmeyiz. Meclis zemin olmalı. Bu zemin yurttaşın katılımını, takibini kolaylaştırır. Burada geniş bir mutabakat aranmalı; küçük, dar siyasi hesaplardan uzak durulmalı.”

Meclis’te oluşturulacak komisyonun tüm toplumsal kesimlerle temas kurabilecek, halkın kaygılarına yanıt verebilecek bir yapıda olması gerektiğini vurgulayan Erkan Baş, “Bu kadar tarihsel bir dönemde küçük hesaplar yapılmasını halkımızın vicdanına ve takdirine bırakıyoruz” diyerek sözlerini tamamladı.

Paylaşın

Türkiye’de Çalışanların Yarısı “Açlık Sınırı’nın Altında Ücret Alıyor

Türkiye’de ücretle çalışanların sayısı 15,3 milyon seviyesinde iken, bu çalışanların yaklaşık yarısı asgari ücretli. Mart 2025 itibarıyla net asgari ücret 22 bin 104 lira iken, dört kişilik bir ailenin açlık sınırı 24 bin 35 liraya ulaştı.

Ekonomist Mahfi Eğilmez, ücretlerin uzun vadede geçimlik düzeye doğru eğilim gösterdiğini savunan Tunç Kanunu’nun, günümüz Türkiye’sinde yeniden gündeme geldiğini belirtti. Eğilmez’e göre, asgari ücret düzeyi artık yalnızca geçim değil, açlık sınırının da gerisine düşmüş durumda.

Tunç Kanunu’nun 19’uncu yüzyılda Ferdinand Lassalle tarafından ortaya atıldığını hatırlatan Eğilmez, bu görüşün David Ricardo’nun rant yasası ile Thomas Malthus’un nüfus artışı üzerine yorumlarına dayandığını aktardı. Yazısında, “Tunç Kanunu’na göre ücretler geçimlik ücret düzeyinin altına düşemez, çünkü insan o düzeyin altında yaşamını sürdüremez” diyen Eğilmez, günümüzde bu sınırın da altına inilmekte olduğunu vurguladı.

Eğilmez’in değerlendirmesine göre Mart 2025 itibarıyla net asgari ücret 22.104,67 TL. Aynı tarihte TÜRK-İŞ’in dört kişilik bir aile için hesapladığı açlık sınırı ise 24.035,59 TL. Bu veriler ışığında Eğilmez, “22.104,67 liralık asgari ücret, yalnızca aile reisinin çalışması halinde 4 kişilik ailenin açlık sınırının 1.930,92 lira altında kalıyor” bilgisini paylaştı.

İki kişinin asgari ücretle çalıştığı bir hanede toplam gelir 44.209,34 TL’ye yükselse de, aynı dönemde yoksulluk sınırı 78.291,84 TL olarak belirlendi. Eğilmez’e göre, bu durumda aile açlık sınırının üzerine çıkıyor ama yoksulluk sınırının 34.082,50 lira altında kalıyor.

Türkiye’de ücretle çalışanların sayısı 15,3 milyon. Eğilmez, net bir veri bulunmamakla birlikte bu kişilerin yaklaşık yarısının, yani 7 milyonunun, asgari ücretle çalıştığının tahmin edildiğini yazdı. Ayrıca, “Bunlara, asgari ücretin üzerinde ama yoksulluk sınırının altında ücret alanları da eklersek muhtemelen on milyon kişinin üzerine çıkarız” notunu düştü.

Eğilmez, “Lassalle, Tunç Kanunu’nu ortaya attığında muhtemelen yeme içme, giyinme ve barınma maliyetleri geçinme düzeyi olarak algılanıyordu” ifadesiyle tarihsel farklara dikkat çekti. Bugün ise geçinme düzeyi, ulaşım, eğitim, kültür ve eğlence gibi giderleri de kapsıyor.

Tunç Kanunu’na karşı ileri sürülen teorilerden biri olan İçeridekiler-Dışarıdakiler yaklaşımına da değinen Eğilmez, bu modelin Türkiye’de farklı bir biçimde uygulandığını belirtti. “Şirketler, yeni elemanlar almak yerine, emeklilik hakkını elde edip emekli olanların bazılarını eski ücretleriyle bazılarını daha düşük ücretlerle çalıştırmaya devam ediyorlar” değerlendirmesini yaptı.

Eğilmez’in yazısı şu şekilde: “Tunç Kanunu, gerçek ücretlerin uzun dönemde, işçinin yaşamını sürdürmesi için gereken asgari ücrete doğru eğilim gösterdiğini öne süren bir ekonomik görüştür. 19’uncu Yüzyılda Ferdinand Lassalle tarafından ortaya atılmıştır. Lassalle bu görüşü ortaya atarken iki yaklaşımdan yararlanmıştır: David Ricardo’nun rant yasası ve Thomas Robert Malthus’un nüfus üzerine yorumları. Malthus’a göre ücretler geçimlik düzeyin üzerine çıktığında nüfus artar, geçimlik düzeye yaklaştığında nüfus azalır.

Tunç Kanunu’na göre ücretler geçimlik ücret düzeyinin altına düşemez, çünkü insan o düzeyin altında yaşamını sürdüremez. Emek piyasasındaki rekabet, ücretlerin fazla yükselmesinin önünde engel oluşturur. Bu durumda gerçek ücretler sürekli düşüş ve geçimlik ücret düzeyine yaklaşma eğiliminde olur.

Tunç Kanunu’na karşı geliştirilen argümanlar içinde en güçlüsü Assar Lindbeck ve Dennis Snower tarafından ortaya atılan İçeridekiler Dışarıdakiler Teorisidir. Buna göre şirketler, işsizleri işe alıp onları yetiştirmenin maliyetine katlanmak yerine istihdam etmekte oldukları işçileri muhafaza etmeye çalışırlar. Ve bu nedenle de onların ayrılmaması için ücretlerini artırmayı tercih ederler. Son derecede mantıklı görünse de bu teori daha ziyade kalifiye elemanlar için geçerlidir. Kalifiye olmayan emek gerektiren işlerde çalıştırılacak elemanların pek bir yetiştirme maliyeti olmaz.

Buraya kadar ortaya koyduğumuz bu konular içinde bazı meseleleri açıklığa kavuşturmamız gerekiyor. Birinci mesele ücret ve gerçek ücret arasındaki farktır. Ücret, emekçiye üretime kattığı emeği karşılığında ödenen nominal bir bedeldir. Enflasyon ortamında bu nominal ücret emekçi açısından satın alma gücünü göstermez. Gerçek satın alma gücü nominal ücretin enflasyondan arındırılmasıyla ortaya çıkar. İkinci mesele geçimlik ücret düzeyinin ne olduğu meselesidir. Lassalle, Tunç Kanunu’nu ortaya attığında muhtemelen yeme içme, giyinme ve barınma maliyetleri geçinme düzeyi olarak algılanıyordu. Bugün bu maliyetlere ek olarak geçinme düzeyine ulaştırma, eğitimi, kültür, eğlence gibi giderler eklenmiş bulunuyor.

Şimdi Tunç Kanunu’nu Türkiye’deki asgari ücrete uygulamaya çalışalım.

Türkiye’de asgari ücret brüt olarak 26.005,50 lira, net olarak da 22.104,67 lira düzeyinde bulunuyor. Bizi bu değerlendirme açısından ilgilendiren miktar net asgari ücret. Çünkü günlük geçim düzeyiyle karşılaştırılabilecek olan ücret odur.

Yaşam maliyeti, belirli bir yer ve zaman diliminde barınma, gıda, vergi ve sağlık gibi temel masrafları karşılamak için gereken para miktarıdır. TÜRK-İŞ araştırmasına göre 4 kişilik bir ailenin açlık sınırı 24.035,59 lira olarak hesaplanmıştır. Açlık sınırı; dört kişilik bir ailenin, sağlıklı ve dengeli beslenebilmesi amacıyla bir ayda gıda için yapması gereken asgari harcama tutarını tanımlamaktadır.

Bir başka deyişle açlık sınırı denildiğinde; yalnızca gıda harcamaları hesaplanmakta, kira, sağlık, eğitim vb. gibi harcamalar hesaba katılmamaktadır. Buna göre 22.104,67 liralık asgari ücret, yalnızca aile reisinin çalışması halinde 4 kişilik ailenin açlık sınırının 1.930,92 lira altında kalıyor. Aynı tarih itibarıyla bu 4 kişilik ailenin yoksulluk sınırı 78.291,84 lira olarak hesaplanmıştır. Yoksulluk sınırı; zorunlu ihtiyaçlar için yapılması gereken toplam harcama tutarını ifade ediyor.

Bir başka deyişle yoksulluk sınırının içinde gıda harcaması yanında giyim, konut, ulaşım ve diğer ihtiyaçlar da asgari ölçülerle yer alıyor. Söz konusu 4 kişilik ailede baba ve anne asgari ücretle çalışıyor olsa haneye giren gelir 44.209,34 lira eder. Bu durumda bu aile açlık sınırının üzerine çıkar ama yoksulluk sınırının hala 34.082,50 lira altında kalır.

Mart 2025 itibarıyla Türkiye’de ücretle çalışanların sayısı 15,3 milyon kişidir. Buna karşılık asgari ücret alan ücretli çalışanların sayısı konusunda net bir veri bulunmuyor. Tahminlerimize göre ücretle çalışanların yarısına yakını (kabaca 7 milyonu) asgari ücretle çalışıyor. Bunlara, asgari ücretin üzerinde ama yoksulluk sınırının altında ücret alanları da eklersek muhtemelen on milyon kişinin üzerine çıkarız.

Bu durum bize Türkiye’de Tunç Kanunu’nun da ötesine geçildiğini gösteriyor. Öte yandan içeridekiler dışarıdakiler teorisi Türkiye’de değişik bir uygulama şekline bürünmüş görünüyor. Şirketler, yeni elemanlar almak yerine, emeklilik hakkını elde edip emekli olanların bazılarını eski ücretleriyle bazılarını daha düşük ücretlerle çalıştırmaya devam ediyorlar.”

Paylaşın