Babacan’dan Erdoğan Ve Bahçeli’ye: Yeni Anayasa Nerede?

Partisinin Kırıkhan ilçe kongresinde konuşan DEVA Lideri Babacan, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve MHP Genel Başkanı Bahçeli’nin ‘Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’ çalışmasına ilişkin sözlerini, yeni anayasaya ihtiyaç olduğuna dair açıklamalarını hatırlatarak, şu ifadeleri kullandı: “13 ay oldu, yazmaya başladığınız yeni anayasa nerede?”

Erdoğan’ın ‘Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem milli iradeye tehdittir’ sözlerini de değerlendiren Babacan, “Oksimoron diye bir tabir vardır. Birbiriyle zıt iki kavramın aynı anda kullanılması demek. Konuştuğu tam bir oksimoron. Milli iradenin en geniş temsille tecelli ettiği yer parlamentodur, yani Meclis’tir. Seçimde oy kullananların %90’ı, 95’i Meclis’te temsil edilir.

Parlamenter sistem tam da milli iradenin en güçlü şekilde hayata geçirileceği sistemin adıdır. Ancak Sayın Erdoğan’ın zihni şöyle işliyor: ‘Ben 50+1’le seçildim. Yani milli irade benim.’ Kendisini milli irade zannediyor. ‘Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem milli iradeye tehdittir’ derken de aslında, ‘bu sistem benim irademe tehdittir’ demek istiyor. Zamanında sen 50+1’le seçilmiş olabilirsin, ancak, meclisin temsil gücü %90’dır, 95’dir. Temsilde Meclisle yarışamazsın.” ifadelerini kullandı.

DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan, Hatay’da partisinin Kırıkhan ilçe kongresinde konuştu. Rusya-Ukrayna savaşına ve Cumhurbaşkanı Erdoğan ile MHP Genel Başkanı Bahçeli’nin ‘Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’ çalışmasına ilişkin eleştirilerini değerlendiren Babacan’ın açıklamaları şöyle;

“Sayın Erdoğan diyor ya “en küçük bir teklif ortaya koyamıyorlar” diye. Biz 45 sayfalık, tam bir mutabakat metnini teklif olarak ortaya koyduk. Görmediyse görmesini, okumadıysa okumasını tavsiye ediyorum. Ben şimdi kendisine buradan soruyorum. Peki anayasa konusunda kendi teklifi neymiş? Duyan var mı? Gören var mı?  Peşinden de krizlerin ortağı durur mu, o da koşmuş hemen. Üzerinden tam 13 ay geçmiş, dile kolay. Sayın Erdoğan, Sayın Bahçeli: Yazmaya başladığınız yeni anayasa nerede? Bir de şu var; sakın ola öyle sağa sola 28 Şubatçı falan demeyin. 28 Şubatçı arıyorsanız Beştepe’de sağınıza solunuza bakın. Aynı gemide olduğunuz, rotayı teslim ettiğiniz Perinçekgillere bakın.

“Sayın Erdoğan kendisini ‘milli irade’ zannediyor”

Sayın Erdoğan ‘Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem milli iradeye tehdittir’ demiş. Oksimoron diye bir tabir vardır. Birbiriyle zıt iki kavramın aynı anda kullanılması demek. Konuştuğu tam bir oksimoron. Milli iradenin en geniş temsille tecelli ettiği yer parlamentodur, yani Meclis’tir. Seçimde oy kullananların %90’ı, 95’i Meclis’te temsil edilir. Parlamenter sistem tam da milli iradenin en güçlü şekilde hayata geçirileceği sistemin adıdır. Ancak Sayın Erdoğan’ın zihni şöyle işliyor: ‘Ben 50+1’le seçildim. Yani milli irade benim.’ Kendisini milli irade zannediyor. ‘Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem milli iradeye tehdittir’ derken de aslında, ‘bu sistem benim irademe tehdittir’ demek istiyor. Zamanında sen 50+1’le seçilmiş olabilirsin, ancak, meclisin temsil gücü %90’dır, 95’dir. Temsilde Meclisle yarışamazsın.

Ukrayna’nın işgali, tüm dünya için bir turnusol kağıdıdır. Çünkü bu savaş; demokrasi ile otokrasi arasındaki bir savaştır. Geçen gün Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda Rusya’yı kınama oylaması yapıldı. ‘Rusya’yı kınamayalım’ diyen ülkeler, Rusya’nın yanında kümelenen devletler; Belarus, Kuzey Kore, Eritre ve Suriye… Çekimserler kalanlar da Çin, Kazakistan, Vietnam, Küba, Laos, Moğolistan, Pakistan, İran falan… Bizim safımız, yurtta ve dünyada demokrasinin ve barışın yanıdır. Bizim safımız; demokratik hukuk devletlerinin yanıdır. Bizim hedefimiz; hukukun üstünlüğünün hem ülkemizde hem de uluslararası alanda tesis edilmesidir. Şehirlere bombalar yağarken, Rusya’daki rejimin yanında saf tutanların, demokrasimiz hakkında söyleyecek tek bir sözü olamaz. Doğudan gelen postal seslerine alkış tutanların, Türkiye’de demokrasisi hakkında söyleyecek tek bir sözü dahi yoktur, olamaz.

Vaktinde AK Parti’ye gönül vermiş dostlarıma seslenmek istiyorum. Sizler, verdiğiniz haysiyet mücadelesini zaferle taçlandırmış insanlarsınız. Türkiye’nin Erdoğan-Bahçeli-Perinçek troykasını hak etmediğini en iyi sizler biliyorsunuz. Gelin, yepyeni bir birliktelikle ülkemize hizmet edelim. Gelin, ülkemize yoksulluğu dayatan bu Kriz İttifakı’na güzelce bir ders verelim. Gelin, dış politikada ciddi bir eksen sorununa yol açan bu otoriter ittifakı beraber sona erdirelim. Gelin hep beraber “herkes için adalet” diye haykıralım. Unutmayın, DEVA Partisi varken hiç kimse sizin hakkınıza göz koyamaz. Helal tek bir lokmanızı kimse elinizden alamaz. Ayrıca biz, bugün gasp edilmiş hakların da tamamını iade edeceğiz.

“Beştepe’de şov yapanlar, asgari ücretin alım gücünü iki ayda tam 716 lira eritti”

Dün şubat ayı enflasyon rakamları açıklandı. Resmî enflasyon 20 yıl sonra ilk kez yüzde 50’yi aştı. Üretici fiyatlarında ise iktidardaki otoriter ortaklık Türkiye’yi üç haneli enflasyon dönemine geri götürdü.  Üretici fiyat enflasyonu tam %105 oldu. Üstelik bunlar TÜİK’in rakamları. Gerçek enflasyon, bu rakamların da çok üstünde. Türkiye bu iktidar yüzünden yeniden “kronik yüksek enflasyon” dönemine girdi. Vatandaşlarımızın satın alma gücü iyice düştü. Beştepe’de asgari ücrete zam yapıyoruz diye şov yapanlar, asgari ücretin alım gücünü iki ayda tam 716 lira eritti. Zaten açlık sınırının altına düşen asgari ücret tümüyle anlamını yitirdi. Dünyaya ‘Beştepe Harikalar Diyarı’ndan bakan Sayın Erdoğan, ‘Enflasyonu düşüreceğiz’ diye masal anlatırken, ülkemiz G-20 ülkeleri arasında yüksek enflasyonda birinci sıraya çıktı.

Sayın Erdoğan’a yarınlarla ilgili bir iyi, bir de kötü haberim var demiştim. Önce iyi haberden başlayalım. Evet, Türkiye’de enflasyon mutlaka düşecek. Tek haneli seviyelere gerileyecek. Hepimiz için iyi olan haber bu. Ama kendisine bir de kötü haberim var: Enflasyon tek haneli düşük seviyelere indiğinde ülkenin cumhurbaşkanı artık kendisi olmayacak. Daha önce, 2002 ve 2008’de nasıl iki defa ülkemizi krizden biz çıkarttıysak, bu krizden çıkartmak da yine bize düşecek. Güçlü, sürdürülebilir ve kapsayıcı bir büyüme modelini hayata geçirerek ülkemize bolluk dönemini yeniden yaşatacağız.

Ranta dayalı bu ekonomik sisteme de bir son vereceğiz. Bu rant öylesine kötü bir alışkanlık ki, bir bulaştınız mı kurtulması çok zor oluyor. Doğaya bakarken bile hemen rant gözlüklerini takıyorlar. Geçen gün Resmî Gazete’de bir maden yönetmeliği yayınlandı. Neymiş? Elektrik üretiminde kullanılan maden sahası, zeytinlik alan içinde kalırsa, sahada madencilik faaliyeti yürütülebilirmiş. Daha önce Danıştay tarafından engellenen, ardından vatandaştan gelen itirazlarla geri çekilen bir girişimi şimdi de Resmî Gazete marifetiyle yapmak istiyorlar. Resmî Gazete’yi, adeta atlama sırığına çevirdiler resmen. Anayasa’nın ve kanunların üstünden atlamak istediklerinde alıyorlar ellerine Resmî Gazeteyi.

“Zeytin ağaçlarından ellerinizi çekin”

Zeytinliklerimize göz koyanlara sesleniyorum: Şu rant gözlüklerinizi iki dakika çıkartın da biraz doğaya ve toprağa bakın. Zeytin ağacına niye ‘ölmez ağacı’ demişler diye bir düşünün. Karar alırken, bundan sonraki nesillere bırakacağınız ülkeyi aklınıza getirin. Sizin, yarınlara yaşanabilir bir ülke bırakma zorunluluğunuz var. Bolluğun, barışın, bilgeliğin sembolünden, her kültürde kutsal kabul edilen zeytin ağaçlarından ellerinizi çekin.”

Paylaşın

DİSK, KESK, TMMOB Ve TTB’den ‘Savaşa Hayır’ Eylemi

Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK), Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK), Türk Tabipleri Birliği (TTB) ve Türk Mühendis ve Mimar Odası Birliği (TMMOB), Kadıköy İskele Meydanı’nda savaşa karşı ortak basın açıklaması düzenledi.

Açıklamada savaşın acı ve ölüm getirmesinin yanı sıra emekçinin ekmeğinin küçülmesi, zenginlerin kasalarını doldurması anlamına geldiği vurgulandı, mücadele çağrısı yapıldı. HDP İstanbul Milletvekili Züleyha Gülüm ve Musa Piroğlu’nun yanı sıra çeşitli siyasi partiler de eyleme destek verdi.

Kadıköy İskele Meydanı’nda gerçekleşen açıklamayı DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu okudu. Çerkezoğlu’nun okudu basın açıklamasında şu ifadeler yer aldı:

“Bir süredir Rusya ile Ukrayna arasında yapay olarak körüklenen gerilim bir haftadır savaşa dönüştü. Rusya’nın saldırılarıyla beraber ağır bir insani yıkımla karşı karşıyayız. Bu çatışmanın kaybedeni Rusya ve Ukrayna emekçileri başta olmak üzere bölge halkları olacaktır.

  • Savaş, ölüm, acı, gözyaşı ve yıkım demektir!
  • Savaş, baskı, şiddet ve sömürünün katmerlenerek artması demektir!
  • Savaş, emekçilerin ekmeği küçülürken zenginlerin kasalarının dolması demektir!
  • Savaş, emeğin haklarının tamamen ortadan kaldırılması demektir!
  • Savaş, iktidarların baskı politikalarına kılıf uydurulması demektir. İnsan haklarının, hukuk ve adaletin hiçe sayılmasıdır!
  • Savaş üzerinde yaşadığımız gezegenin, ekosistemin, doğanın tahrip edilmesi demektir!
  • Savaş daha fazla, açlık, yoksulluk, göç ve dolayısıyla tüm boyutlarıyla sağlıksızlık demektir!
  • Savaş artan ırkçılık, cinsiyetçilik ve ayrımcılık demektir

Öncelikle sivillerin can güvenliğini tehdit eden ağır saldırılar sürerken, Ukrayna’yı terk etmek isteyen herkese tüm komşu ülkeler sınırlarını açmalıdır. Mültecilere sınırları kapatmak veya ırkına, kökenine, inancına göre mülteci seçmek insanlık suçudur.

Savaşı durdurmak için geç değildir.

Rusya kendi halkının sokaklardan yükselen barış taleplerine kulak vermeli, saldırılarını derhal durdurmalıdır.

Ukrayna’daki tüm yabancı güçler geri çekilmeli, Ukrayna’daki tüm halklar kendi gelecekleri hakkında silahların gölgesinden uzak bir biçimde karar verebilmelidir.

Dünya ölçeğinde de tüm askeri paktlar dağıtılmalı, başka ülkelerdeki askeri varlıklar sonlandırılmalıdır.

Silahlanmayı ve yayılmayı esas alan politikalarından vazgeçilmelidir.

Bu talepler doğrultusunda ülkemizi yöneten iktidarın NATO’da genişlemeye yönelik yaklaşımına itiraz ediyoruz. Savaşı değil yaşamı ve barışı savunan bizler Rusya ile nükleer anlaşmalara son verilmesini istiyoruz. Ülke kaynaklarının savaş politikaları için kullanılmasını, saldırgan devletleri vergilerimizle beslemek istemiyoruz.

Farklı emperyalist projelerin ve yayılmacı hayallerin çatışması emekçilere yıkım getirmekte, dünyayı ve halkları felakete sürüklemektedir. Bizler farklı emperyalist kampların yayılmacı tezlerini, savaş gerekçelerini reddediyor, savaşsız, sömürüsüz “başka bir dünya mümkün” diyoruz.

Biz Türkiye’nin emek ve demokrasi güçleri için dünyadaki tüm dostlarımızı savaşa karşı barış, silahlanmaya karşı sosyal haklar, ırkçılığa ve ayrımcılığa karşı halkların kardeşliği, baskıcı iktidarlara karşı demokrasi, emeğin sömürüsüne karşı eşitlik için, “başka bir dünya için” ortak mücadeleye çağırıyoruz.

Paylaşın

Osman Kavala Ve Mücella Yapıcı İçin Ağırlaştırılmış Müebbet Hapis Talebi

Savcı Edip Şahiner, İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen Gezi Parkı davasında  mütalaasını açıkladı. Savcı, Osman Kavala ve Ayşe Mücella Yapıcı´nın ‘Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetini ortadan kaldırmaya teşebbüs’ suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapisle cezalandırılmasını talep etti.

Diğer sanıklar Çiğdem Mater Utku, Ali Hakan Altınay, Mine Özerden, Şerafettin Can Atalay, Tayfun Kahraman ve Yiğit Ali Ekmekçi hakkında da “Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya teşebbüse yardım etme” suçundan 15 yıldan 20’şer yıla kadar hapisle cezalandırılması talep edildi.

Savcı Şahiner, Osman Kavala’nın tutukluluğunun da devamını istedi. İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi 12 Şubat’ta, iş insanı Osman Kavala’nın hukuki durumunda değişiklik olmadığını belirterek tutukluluğun devamına karar vermişti.

Mahkeme, bu karara gerekçe olarak, Kavala’nın tutuksuz yargılanması halinde, adli kontrol tedbirlerinin yetersiz kalacak olmasını göstermişti. Mahkemenin oy çokluğuyla aldığı karara üye hakim Kürşad Bektaş muhalefet şerhi koymuştu. Bektaş, karşı oy yazısında, sanığın savunmasının alındığını ve delillerin toplandığını belirtmişti.

Hakkında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) tarafından verilen tutukluluğunun son bulması gerektiği yönündeki kararlardan sonra tahliye edilmeyen Osman Kavala, “savunma yapmasının artık anlamsız olduğunu” söyleyerek duruşmalara katılmayacağını açıklamıştı.

Anadolu Kültür Yönetim Kurulu Başkanı Osman Kavala’nın AİHM kararına rağmen tahliye edilmemesi ve aynı kanıtlarla farklı davalar açılarak cezaevinde tutulması nedeniyle Türkiye’ye Avrupa Konseyi tarafından yaptırım uygulanmasına yönelik süreç devam ediyor.

Osman Kavala kimdir?

Osman Kavala, 2 Ekim 1957’de Fransa’nın başkenti Paris’te doğdu. İngiltere’de Manchester Üniversitesi Ekonomi Bölümü’nden mezun olduktan sonra, 1982 yılında Kavala Grubu şirketlerinin yönetimini üstlendi.

1983 yılında İletişim Yayınları’nın kuruluşuna katılan Kavala, 1990’ların başından beri birçok sivil toplum kuruluşuna destek oldu.

Kavala, 2002’den beri kâr amacı gütmeyen bir kültür kurumu olarak faaliyetlerini sürdüren Anadolu Kültür Vakfı’nın kurucusu ve yönetim kurulu başkanı. Ayrıca Açık Toplum Vakfı, TESEV, TEMA Vakfı, Tarih Vakfı, Diyarbakır Siyasal ve Sosyal Araştırmalar Enstitüsü, Türkiye Sinema ve Audiovisuel Kültür Vakfı gibi pek çok sivil toplum örgütünde kurucu üye, yönetim kurulu üyesi veya danışma kurulu üyesi.

Uluslararası Af Örgütü’nün de bağışçılarından olan Kavala, Türkiye’de risk altında olan kültürel mirasın korunmasına yönelik çabaları nedeniyle 2019 yılında Avrupa Arkeoloji Mirası Ödülü’ne layık görülmüştü.

İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi de Kavala’ya yine 2019 yılında, demokratik toplum çalışmalarına katkıda bulunduğu için “Ayşenur Zarakolu Düşünce ve İfade Özgürlüğü Ödülü”nü vermişti.

Mücella Yapıcı kimdir?

1951 yılında İstanbul’da doğan Mücella Yapıcı İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nden mezundur. Yüksek Mimar Mücella Yapıcı, TMMOB Mimarlar Odası Afet Komisyonu ve TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi Kentleşme, Afet Komitesi ve Çevre Etki Değerlendirme Kurulu üyesidir. Taksim Gezi Parkı eylemlerinden adını duyduğumuz Mücella Yapıcı Taksim Dayanışması grubundadır.

Paylaşın

Kovid 19’da Son Veriler Açıklandı: 180 Can Kaybı

Kovid 19’da son 24 saatte 38 bin 283 yeni vaka tespit edilirken, 180 kişi hayatını kaybetti. 18 yaş ve üstü nüfusta ikinci doz aşı uygulananların oranı yüzde 85,15 birinci doz aşı yapılanların oranı yüzde 92,97 olarak kayıtlara geçti.

Haber Merkezi / Sağlık Bakanlığı, yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgınının Türkiye’deki seyrine ilişkin olarak yeni verileri yayınladı. Açıklanan verilere göre, son 24 saatte, 365 bin 614 test yapılırken, 38 bin 283 yeni vaka tespit edildi. 180 kişi hayatını kaybederken, 63 bin 311 kişi sağlığına kavuştu.

18 yaş ve üstü nüfusta ikinci doz aşı uygulananların oranı yüzde 85,15, birinci doz aşı yapılanların oranı yüzde 92,97 olarak kayıtlara geçti. Türkiye’de bugüne kadar uygulanan aşı miktarı 145 milyon 943 bin 346 doza yükseldi.

Bakanlığın tablosuna göre Türkiye’de en çok aşılamanın gerçekleştirildiği Osmaniye’yi, Ordu, Amasya, Muğla, Kırklareli, Çanakkale, Eskişehir, Balıkesir, Zonguldak ve Manisa takip etti. Bakanlığın tablosuna göre Türkiye’de en az aşılamanın gerçekleştirildiği Şanlıurfa’yı sırasıyla Batman, Siirt, Diyarbakır, Bingöl, Muş, Mardin, Bitlis, Ağrı ve Elazığ takip etti.

Bakanlığın 3 Mart verilerine göre, dün 398 bin 242 test yapılmıştı. Dün, 49 bin 424 vaka tespit edilirken, 188 kişi hayatını kaybetmiş ve 66 bin 873 kişi sağlığına kavuşmuştu.

Paylaşın

Akaryakıt Fiyatları Artmaya Devam Ediyor: Üç Günde Üçüncü Zam

Enerji Petrol Gaz İkmal İstasyonları İşveren Sendikası (EPGİS) , 5 Mart Cumartesi gününden itibaren geçerli olmak üzere benzine 69 kuruş, motorine ise 84 kuruş zam yapıldığını duyurdu.

Haber Merkezi / Rusya-Ukrayna Savaşı nedeniyle yükselen petrol fiyatları 115 doları geçti. Fiyatlardaki yükseliş, akaryakıta da zam olarak yansımaya devam ediyor.

Enerji Petrol Gaz İkmal İstasyonları İşveren Sendikası (EPGİS), 5 Mart Cumartesi gününden itibaren geçerli olmak üzere benzine 69 kuruş, motorine ise 84 kuruş zam yapıldığını duyurdu.

Ankara’da ortalama 18,08 liradan satılan benzinin litre fiyatı 18,77 lira olacak. Benzinin litresi İstanbul’da 17,99 liradan 18,68 liraya, İzmir’de 18,11 liradan 18,80 liraya çıkacak.

Ayrıca, Ankara’da ortalama 19,01 liradan satılan motorinin litre fiyatı 19,85 lira olacak. Motorinin litresi İstanbul’da 18,93 liradan 19,77 liraya, İzmir’de 19,02 liradan 19,86 liraya çıkacak.

Akaryakıt fiyatları, Türkiye’nin de dahil olduğu Akdeniz piyasasındaki işlenmiş ürün fiyatlarının ortalaması ile dolar kurundaki değişiklikler baz alınarak rafineriler tarafından hesaplanıyor.

Bu hesaplanma sonucunda dağıtım firmalarınca uygulanan fiyatlar, rekabet ve serbesti nedeniyle şirketler ve kentlere göre küçük değişiklikler gösterebiliyor.

Üç günde üçüncü zam

Bu zamlarla birlikte, akaryakıta son üç günde üç kez zam yapılmış oldu.

Dün (3 Mart’ta) benzinin litre fiyatına 53 kuruş, motorinin litre fiyatına ise 1 lira 33 kuruş zam yapılmıştı. Önceki gün ise (2 Mart’ta) benzinin litresine 88 kuruş, motorinin litre fiyatına ise 1 lira 51 kuruş zam yapılmıştı.

Son zamla beraber benzinin litresine üç günde 2 lira 10 kuruş, motorinin litresine ise 3 lira 68 kuruş zam yapılmış oldu.

Paylaşın

BM, Plastik Kirliliğini Sona Erdirmeyi Amaçlayan Kararı Kabul Etti

Uluslararası toplum, dünyanın büyüyen plastik sorununu frenlemek için ilk kez bir çerçeve üzerinde anlaştı. Birleşmiş Milletler (BM)tarafından kabul edilen karar, “plastik kirliliğini sona erdirmek” adına yasal olarak bağlayıcı bir anlaşma geliştirmek için iddialı bir plan ortaya koyuyor.

Karar, plastiklerin üretimden imhaya kadar “tüm yaşam döngüsünü” kapsayan ve önümüzdeki iki yıl boyunca müzakere edilecek bir anlaşma çağrısında bulunuyor.

BM kararında, “Yüksek ve hızla artan plastik kirliliği seviyeleri, küresel ölçekte ciddi bir çevre sorununu temsil ediyor. Plastik kirliliğinin ortadan kaldırılması için uzun vadede acil önlemler almak için küresel koordinasyonu, iş birliğini ve yönetişimi güçlendirmenin acil gereğini kabul ediyoruz” denildi.

BM yetkilileri, dünyanın bu ilk küresel plastik kirliliği uzlaşmasını bir “dönüm noktası” olarak nitelendirdi ve 2015 Paris İklim Anlaşması’ndan bu yana en önemli “yeşil anlaşma” olarak tarif etti.

Kararda hangi detaylar var?

Karar, Nairobi’de iki yılda bir düzenlenen 150’den fazla ülkenin temsil edildiği BM Çevre Asamblesi’nin (UNEA) üçüncü gününde onaylandı. Buna göre, 2024 sonuna kadar yapılacak anlaşmanın ayrıntılarını ortaya çıkarmak için bir hükümetler arası müzakere komitesi de oluşturuldu.

Karar, STK’lara göre milyonlarca insanı etkileyecek bir “çığır açan gelişme” olan atık toplayıcıları tanımaya yönelik hükümler ve yerli halkların rolünün kabul edilmesini de içeriyor. Gelişmekte olan ülkelerde geri dönüştürülebilir plastik ve diğer eşyaları toplayan düşük ücretli atık toplayıcılar ilk kez bir çevresel kararda tanınıyor.

Karar, 2050 yılına kadar neredeyse dört katına çıkacağı ve küresel karbon bütçesinin yüzde 10-13’ünü oluşturacağı tahmin edilen plastik üretimiyle mücadele için önlemler alınmasını öneriyor. Dünya liderleri önümüzdeki iki yıl içinde anlaşmanın ayrıntılarını geliştirme ve sonuçlandırma konusunda daha fazla kararlılık göstermeye çağrılıyor.

Anlaşmaya mali ve teknik destek verilecek. Bunun yanı sıra tavsiyeler verecek bir bilim kurulu da bulunacak.

Öte yandan, plastik üretimine, kullanımına veya tasarımına kısıtlama getiren herhangi bir anlaşma, ham plastik üreten petrol ve kimya şirketlerinin yanı sıra binlerce ürünü tek kullanımlık ambalajlarda satan tüketim malları devlerini etkileyecek. Ayrıca ABD, Çin, Hindistan, Suudi Arabistan ve Japonya dahil olmak üzere büyük plastik üreten ülkelerin ekonomileri de kararlardan etkilenecek.

En çetrefilli konu plastik üretimi

BM müzakere komitesi, nispeten kısa bir süre içinde incelenecek çok sayıda ayrıntıya sahip olacak. Anlaşmanın raporlama standartları, finansman mekanizmaları gibi pek çok madde arasında, belki de en çetrefilli konu olan plastik üretimini de ele alması gerekecek. Uluslararası Çevre Hukuku Merkezi avukatı David Azoulay “Milyon dolarlık soru, sıfırdan plastik üretimini azaltmak hakkında ne kadar konuşacağımızdır” dedi.

Bu konunun tartışmalı olması muhtemel. Konferans öncesinde, kimyasal üreticilerinin ticaret birliği olan Amerikan Kimya Konseyi’nde plastiklerden sorumlu başkan yardımcısı Joshua Baca, plastik üretiminin kısıtlanması ve düzenlenmesini “çok dar görüşlü bir yaklaşım” olarak nitelendirdi.

Uluslararası Kirleticilerin Önlenmesi Ağı‘nın uluslararası koordinatörü Bjorn Beeler, zaman çizelgesinin tutacağından şüpheli olduğunu belirterek “İçine girdikçe, bir canavara dönüşecek. İki yıl içinde nasıl bir anlaşma yapabileceğinizi anlamıyorum” dedi ve ekledi: “Ama bu gerçekten ilk adım. Bu anlamlı, bu önemli” dedi.

Karar nasıl karşılandı?

Ruanda Çevre Bakanı Jeanne d’Arc Mujawamariya, “Plastik kirliliği her geçen gün daha da kötüleşirken kaybedecek zaman yok. Bu karar, gezegenimizin plastikler içinde boğulmasını önlemeye yönelik küresel çabada tarihi bir dönüm noktasıdır” dedi.

Okyanuslar ve uluslararası çevre ve bilimsel ilişkilerden sorumlu devlet sekreteri yardımcısı ABD’li delege Monica Medina ise “Bu, birlikte çalıştığımızda dünyanın neler yapabileceğinin harika bir gösterisi” diye konuştu. Medina gözyaşlarını tutarak “Bu, bu gezegendeki plastik belasının sonunun başlangıcı. Bugünü çocuklarımız ve torunlarımız için önemli bir gün olarak değerlendireceğimizi düşünüyorum” ifadelerini kullandı.

Çevre aktivistleri ve sektör temsilcileri de kararı memnuniyetle karşıladı. Washington Post’a konuşan Dünya Yaban Hayatı Fonu (WWF) plastik atık ve işletme başkanı Erin Simon, “Karar, ürecin bu aşamasında gerekli olduğunu düşündüğümüz tüm kritik bileşenlere sahip” dedi.

Bir ticaret derneği olan Uluslararası Kimya Dernekleri Konseyi yaptığı açıklamada, “Plastik kirliliğini ele almak ve anlamlı bir çözüm geliştirmek adına ortak bir zemin bulmak için uzun günler harcayan hükümetleri takdir ediyoruz” diye yazdı.229795

Avukat David Azoulay ise, BM kararının yıllardır hazırlandığını, 2016’da denizlerdeki plastik bağlamında BM Çevre Meclisi’nde ilk kez bu fikrin su yüzüne çıktığını söyledi. Azoulay, “Böyle bir anlaşma tasavvur etmek düşünülemezdi” dedi. Azoulay, karardaki başarıları da şöyle sıraladı:

“Müzakere komitesi plastik üretimine de bakmakla görevlendirildi, anlaşmanın finanse edilmesine yardımcı olacak özel bir fon seçeneği var ve plastik kirliliğinin insan sağlığı üzerindeki etkilerinden bahsediliyor.”

Ancak, karardan anlaşmaya geçiş kolay olmayacak. Kar amacı gütmeyen bir grup olan Environment America‘da koruma programını yürüten Steven Blackledge, “Bağlayıcı kurallara yönelmeleri gerçeğini çok iyi bir işaret olarak görüyorum” dedi ve ekledi: “Şeytan ayrıntıda”.

Plastik kirliliği

Her yıl milyonlarca ton plastik okyanuslara karışıyor ve bu da birçok hayvanın atıklara yakalandığı endişe verici görüntülere sebep oluyor. Dünya kutuplardan en ücra adalara, deniz yüzeyinden en derin okyanus çukuruna kadar plastik kirliliği ile karşı karşıya. Ulusal Bilimler Akademisi araştırmasına göre, bu tufana en çok ABD katkıda bulunuyor ve kişi başına yaklaşık 130,1 kilogram plastik üretiyor.

1950 ile 2017 yılları arasında üretilen tahmini 9,2 milyar ton plastiğin yaklaşık 7 milyarı atık durumunda. Bu atığın yaklaşık yüzde 75’i ya çöplüklerde ya da karasal ve sucul ortamlarda ve ekosistemlerde birikiyor.

Geçtiğimiz ay yayımlanan Alfred Wegener Kutup ve Deniz Araştırmaları Enstitüsü tarafından Doğal Hayatı Koruma Vakfı (WWF) için hazırlanan “Denizlerdeki Plastik Kirliliğinin Denizel Türler, Biyolojik Çeşitlilik ve Ekosistemler Üzerindeki Etkileri” adlı rapora göre, plastik kirliliğinde eşik değer aşıldı. Rapora göre, her yıl 19 ile 23 milyon ton arasında plastik atığın denizlere karıştığı tahmin ediliyor. Eğer böyle devam ederse denizlerdeki plastik kirliliği 2050’ye kadar dört katına çıkacak. Mikroplastiklerde ise 2100 yılına kadar 50 kat artış görülebilir.

Birleşmiş Milletler (BM) Göç Eden Yabani Hayvan Türlerinin Korunmasına İlişkin Sözleşme (CMS), Eylül 2021 tarihli raporunda tatlı su türleri, kara hayvanları ve kuşlar da dahil olmak üzere korunan türlerin nehir ekosistemleri ve karadaki plastik kirliliğinden etkilendiğini ortaya koymuştu.

Öte yandan bilim insanları, plastik kirliliğini yönetmeye yönelik küresel kapasitenin, plastik pazarında öngörülen büyümeye ayak uyduramadığı konusunda uyarıyor.

2030 yılına kadar, iddialı önlemlerle bile yılda 53 milyon metre tona kadar plastiğin su ekosistemlerine karışabileceği ve herhangi bir iyileştirme yapılmadığı takdirde bu rakamın yılda 90 milyon tona ulaşabileceğini vurgulanıyor.

Ülkeler ne yapıyor?

Bazı ülkeler, eyaletler ve belediyeler plastik atıkları azaltmak için harekete geçmişti.

Örneğin Ruanda, on yıldan fazla bir süredir plastik poşetleri yasaklıyor. Amerika Birleşik Devletleri’nde, Sens. Dan Sullivan (R-Alaska) ve Sheldon Whitehouse (DR.I.), dönemin başkanı Trump‘ın 2020’de imzaladığı Denizlerimizi Kurtar 2.0 Yasası da dahil olmak üzere plastik kirliliği konusundaki kongre çabalarına öncülük etti.

Ancak BM’nin bu son hamlesi, plastik kirliliği sorununu çözmek için şimdiye kadarki en uyumlu uluslararası çaba.

Paylaşın

HDP’li Oluç’dan Dikkat Çeken ‘Üçüncü İttifak’ Yorumu

HDP’nin içinde yer alacağı “üçüncü ittifak” çalışmaları ile ilgili bilgi veren HDP’li Saruhan Oluç, seçim işbirliği yapılması düşünülen partilerle ikinci toplantının yapıldığını anımsattı. İttifak çalışmalarını yürütmek için bir mekanizma oluşturulduğunu vurgulayan Oluç, “Her yapı içinde olacak, birlikte koordine edilecek. Ortak mücadele konusunda bir irade ortaya çıktı” dedi.

Türkiye’nin güçlü bir “demokrasi ittifakı”na gereksinimi olduğunu kaydeden Oluç şu görüşleri dile getirdi: “6 partinin metninde gördük ki, güçlü bir demokrasi ittifakı olmazsa yeni dönemde oluşacak iktidar kompozisyonu, ben herkese demokrasi getireceğim, hak özgürlükleri getireceğim diye bir şey yapmaz. Bunun için güçlü bir demokrasi ittifakı güçlü demokrasinin olmasının güvencesidir. Bu kurulacak ittifak zemini demokrasi mücadelesinde gelecek açısından da çok önemli. Tüm etapları birlikte konuşacak ve planlayacak bir yapı olması gerek. Güçlü bir demokrasi ittifak olmazsa Türkiye’deki ezilenlerin sömürülenlerin ötekileştirilenlerin kazanmasının zemini zayıf olur.”

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Grup Başkanvekili Saruhan Oluç, gazetecilerle yaptığı sohbet toplantısında gündeme ilişkin soruları yanıtladı. CHP, İYİ Parti, Gelecek Partisi, DEVA Partisi, Saadet Partisi ve Demokrat Parti’nin kamuoyuna açıkladığı Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem önerisini değerlendiren Oluç, ortaya çıkan metnin, “siyasi cesaret”ten yoksun; geneli itibarıyla de “eksik ve sorunlu” olduğu görüşünü savundu.

BBC Türkçe’den Ayşe Sayın’ın haberine göre Saruhan Oluç, öneri metninde “kayyum” uygulamasına ilişkin önerinin olumlu ancak yeterli olmadığını söyledi:

” ‘Kayyum olmayacak artık’ demek güzel bir niyet ifadesi ama yeterli değil. Yerel demokrasinin geliştirilmesi, demokratikleştirilmesi gerekiyor Türkiye’de. Kayyımlar bunun önünde bir engeldir. Çağdaş demokrasilerde olduğu gibi merkezden bazı yetkilerin yerel yönetimlere devredilmesi gerekiyor. Buradaki kararlı duruşun ne kadar olduğunu göremiyoruz metinde.”

Oluç’a göre, güçlendirilmiş parlamenter sistem önerisinin en büyük eksiği Kürt ve Alevi yurttaşların taleplerine yanıt verecek bir düzenleme içermemesi:

“Koca bir metin yazıyorsunuz, içinde Alevi, Kürt kelimesi bir kez dahi geçmiyor. Sadece Alevi, Kürt deyin demiyorum elbette. Kürtlerin Alevilerin tarihsel toplumsal sorunları var, talepleri var. Alevi toplumu, Kürtler, eşit yurttaşlık istiyor. Anayasa’da eşit yurttaşlık yazıyor ama yok! Bu tarihsel, toplumsal sorunlarının nasıl çözüleceği üstünde anlaşmıyor olabilirsiniz ama ‘Bu sorunların çözümüne biz adayız, bu sorunları demokrasiyi geliştirip Ankara’da çözeceğiz’ gibi bir irade, kararlılık gerekiyor. Bu sorunu tanıyor musunuz, tanımıyor musunuz? Hiç söz etmediğiniz zaman, bu sorunları tanımıyoruz diyorsunuz. Zaten bugünkü düzende de aynı durumla karşı karşıyayız. O nedenle çok dikkat çekici ve siyasi cesaretsizliktir, iktidarın baskılarına boyun eğmektir.”

Müzakere etmeyiz derlerse tabii ki aday çıkarmak masamızda olacak

HDP olarak parlamento seçimlerinde Millet İttifakı içinde yer alma gibi bir arayışları olmadığını ve kendilerinin bir ittifak çalışması yürüttüğünü anımsatan Oluç, cumhurbaşkanlığı seçiminde ise tüm muhalefet partileri ile ortak aday konusunu “müzakere etmek istediklerini” ve bunu kamuoyuna açıkladıkları 11 maddelik “tutum belgesinde” de net olarak ortaya koyduklarını söyledi. Cumhurbaşkanı adayı konusunda müzakereye açık olduklarını belirten Oluç, muhalefetin bu yönde adım atmaması halinde “kendi adaylarını çıkarmanın masalarında olacağını” vurguladı:

“Yeni dönemde iktidara aday olan, cumhurbaşkanlığına adayım, Türkiye’de yeni bir dönem başlatacağım, diyenlerle müzakere etmek istiyoruz, dedik. O konudaki duruşumuzda farklılık olmadı. Müzakere dediğimiz konuşmak. Bize, tutum belgesi açıklandıktan sonra genel başkan düzeyinde dahil olumlu bulduklarını söylediler. ‘Aday olacak kişiyle bunu müzakere edelim’ diyoruz. Ama aday olacak kişi-kişiler, ‘Biz sizinle hiçbir şekilde müzakere etmeyiz’ diyorlarsa o zaman önümüzde bir tek yol kalıyor, kendi yolumuzu bulmak.

“Bu da nedir, cumhurbaşkanlığı konusunda aday göstermek meselesi tabii ki masamızda olacak, masamızdadır zaten. Bunu tartışacağız. İttifaklarmızla, bileşenlerimizle, tüm parti örgütümüzle bunu tartışırız. Ama eğer biz sizinle hiçbir şekilde görüşmüyoruz, sizin konularınızı müzakere etmeye gerek duymuyoruz, ne yaparsanız yapın deniyorsa, biz de kendi bildiğimizi yapmaya başlarız. Bundan kimsenin şüphesi olmasın. Çünkü seçmenlerimize başka türlü hesap veremeyiz. Seçmenlerimiz durumdan son derece rahatsız.”

Seçimin ikinci tura kalması büyük risk

Muhalefet partileri içinde, “HDP ilk turda kendi adayını çıkarsın, ikinci turda anahtar rolünü oynasın” görüşünü savunanlar olduğuna dikkat çeken Oluç, seçimin ikinci tura kalmasının büyük riskler içerdiğini söyledi. Oluç, bu risklerden ilkinin 7 Haziran- 1 Kasım 2015 seçimleri arasında geçen sürecin benzerinin yaşanması, ikincisinin de “Kürt seçmenin tutumu” olduğuna dikkat çekti:

“Şimdi boşa atıp tutuyorlar…Ciddi kamuoyu araştırmaları bu iş birinci turda bitmezse ikinci tura kalırsa Türkiye’nin nasıl bir tabloyla karşı karşıya kalacağı belli değil diye görüyor. O iki seçim arasında 15 günlük vakit nasıl bir durum-tablo ortaya çıkartır bunu kimse tahmin edemiyor. Ben aynısı olacaktır diye söylemiyorum ama Haziran-Kasım (2015) arasında Türkiye’de yaşanmış olanları bilenler, bu 15 günlük tablonun çok ciddi sonuçlar yaratabileceğini de görüyorlar.

“İkincisi, seçime gidildiğinde 2 pusula var. İnsanlar partilerinin söylediklerine bakıyorlar ama orada vicdanları ile baş başa kalıyor. HDP seçmenini çok küçümsüyorlar. O kadarını söyleyeyim. HDP seçmeni muhtaç değil. HDP seçmeni -milletvekilleri, yöneticileri bıraktım- bu ülkede her türlü zulmü yaşamış bir seçmen. “Bu günkünden daha fazla ne yaşayabilirim’ diye de zaman zaman kendisine soran bir seçmen. Bu hem ekonomik, sosyal anlamda; hem baskılar zulüm, siyasi anlamda. O yüzden bu soruyu sandık başında HDP seçmenine sordurursanız bunun sonucu kimse için iyi olmaz. Bunu anlamıyorlar.”

Oluç, “Boykot gündeme gelir mi?” sorusu üzerine de “Boykot diye söylemiyorum. Birinci turda ne yapacağı belli olmaz. Bu tartışmaları bilmeyenler, o sosyolojiyi bilmeyenler ileri geri konuşuyor” yanıtını verdi.

Üçüncü ittifak yorumuOrtak mücadele konusunda irade ortaya çıktı

HDP’nin içinde yer alacağı “üçüncü ittifak” çalışmaları ile ilgili de bilgi veren Oluç, seçim işbirliği yapılması düşünülen partilerle ikinci toplantının yapıldığını anımsattı. İttifak çalışmalarını yürütmek için bir mekanizma oluşturulduğunu vurgulayan Oluç, “Her yapı içinde olacak, birlikte koordine edilecek. Ortak mücadele konusunda bir irade ortaya çıktı” dedi. Türkiye’nin güçlü bir “demokrasi ittifakı”na gereksinimi olduğunu kaydeden Oluç şu görüşleri dile getirdi:

“6 partinin metninde gördük ki, güçlü bir demokrasi ittifakı olmazsa yeni dönemde oluşacak iktidar kompozisyonu, ben herkese demokrasi getireceğim, hak özgürlükleri getireceğim diye bir şey yapmaz. Bunun için güçlü bir demokrasi ittifakı güçlü demokrasinin olmasının güvencesidir. Bu kurulacak ittifak zemini demokrasi mücadelesinde gelecek açısından da çok önemli. Tüm etapları birlikte konuşacak ve planlayacak bir yapı olması gerek. Güçlü bir demokrasi ittifak olmazsa Türkiye’deki ezilenlerin sömürülenlerin ötekileştirilenlerin kazanmasının zemini zayıf olur.”

Naif beklentiler

HDP hakkındaki kapatma davasına ilişkin bir soru üzerine de Oluç, bu konuyu ittifak masasında konuşmadıklarını ancak parti olarak bu olasılığa karşı da kendi önlemlerini aldıklarını vurguladı:

“Kapatma kararı çıkarsa birlikte hareket ettiğimiz yapılar açısından tedirginlik yaratacak, uzaklaştıracak bir durum olmaz. Altı parti çok tedirgin olabilir ama diğer muhalefet açısından sorun olmaz. Tersine onlar böyle bir hukuksuz karar karşısında dayanışmaları kararlılıkları büyür, birlikte hareket etmenin imkanları daha da gelişir.”

Oluç, HDP’nin kapatılması halinde “Oyları bize gelir” hesabı yapan partilerin ise hayal kırıklığına uğrayacağını belirterek, “Bizim seçmen profilini tanımadıkları gibi, seçmenimizin büyük kısmını oluşturan Kürt halkı sosyolojisini de tanımıyorlar. Çok kibarca naif beklentiler” görüşünü dile getirdi.

Paylaşın

Türkiye, Kadın İstihdamında Sınıfta Kaldı

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), “İstatistiklerle Kadın 2021” çalışmasının sonuçlarını açıkladı. Buna göre, 2020 yılında, Türkiye’de 15 ve daha yukarı yaştaki istihdam edilenlerin oranı yüzde 42,8 olup bu oran kadınlarda yüzde 26,3, erkeklerde ise yüzde 59,8 oldu.

En yüksek istihdam oranı, 2020 yılında yüzde 50,9 ile Tekirdağ, Edirne, Kırklareli bölgesinde gerçekleşti. En düşük istihdam oranı ise yüzde 26,0 ile Mardin, Batman, Şırnak, Siirt bölgesinde oldu.

En yüksek kadın istihdam oranı, yüzde 34,7 ile Trabzon, Ordu, Giresun, Rize, Artvin, Gümüşhane bölgesinde iken en yüksek erkek istihdam oranı, yüzde 67,9 ile Tekirdağ, Edirne, Kırklareli bölgesinde gerçekleşti. En düşük istihdam oranı ise kadınlarda yüzde 12,6, erkeklerde yüzde 40,4 ile Mardin, Batman, Şırnak, Siirt bölgesinde oldu.

Eğitim durumuna göre işgücüne katılım oranı ise, 2020 yılında kadınların eğitim seviyesi yükseldikçe işgücüne daha fazla katıldıkları görüldü. Okuryazar olmayan kadınların işgücüne katılım oranı yüzde 12,4, lise altı eğitimli kadınların işgücüne katılım oranı yüzde 24,1, lise mezunu kadınların işgücüne katılım oranı yüzde 29,9, mesleki veya teknik lise mezunu kadınların işgücüne katılım oranı yüzde 37,0 iken yükseköğretim mezunu kadınların işgücüne katılım oranı yüzde 65,6 oldu.

Verilere göre, yarı zamanlı çalışanların istihdam içindeki oranı 2020 yılında toplamda yüzde 12,4 olurken, kadınlarda bu oran yüzde 19,5, erkeklerde ise yüzde 9,3 oldu.

Hanesinde 3 yaşın altında çocuğu olan 25-49 yaş grubundaki bireylerin istihdam oranı, 2014 yılında yüzde 59,8 iken 2020 yılında yüzde 56,8 oldu. Bu oran cinsiyete göre incelendiğinde; 2020 yılında hanesinde 3 yaşın altında çocuğu olan 25-49 yaş grubundaki kadınların istihdam oranının yüzde 25,2, erkeklerin istihdam oranının ise yüzde 85,5 olduğu görüldü.

2021 yılında çalışanların yüzde 61,9’unun işe geliş gidiş için harcanan zamandan memnun olduğunu belirtirken kadın çalışanlarda bu oranın yüzde 63,5, erkek çalışanlarda ise yüzde 61,3 olduğu görüldü.

Dışişleri Bakanlığı verilerine göre; kadın büyükelçi oranı 2011 yılında yüzde 11,9 iken bu oran 2021 yılında yüzde 26,5 oldu. Erkek büyükelçi oranı ise 2011 yılında yüzde 88,1 iken 2021 yılında yüzde 73,5 oldu. Türkiye Büyük Millet Meclisi verilerine göre; 2021 yıl sonu itibarıyla 582 milletvekili içerisinde kadın milletvekili sayısının 101, erkek milletvekili sayısının ise 481 olduğu görüldü. Meclise giren kadın milletvekili oranı, 2007 yılında yüzde 9,1 iken bu oran 2021 yılında yüzde 17,4 oldu.

Yükseköğretimde görevli profesörler içinde kadın profesör oranı 2010-2011 öğretim yılında yüzde 27,6 iken 2020-2021 öğretim yılında yüzde 32,4 oldu. Doçent kadrosunda görev yapan kadın oranı yüzde 40,1, öğretim görevlisi kadrosunda görev yapan kadın oranı ise yüzde 50,6 oldu.

Yönetici pozisyonundaki kadın oranı yüzde 19,3 olurken, şirketlerde üst düzey ve orta kademe yönetici pozisyonundaki kadın oranı 2012 yılında yüzde 14,4 iken 2020 yılında yüzde 19,3 oldu.

Paylaşın

Erkan Baş: Türkiye’nin NATO’daki Varlığını Sorgulamalıyız

TİP Genel Başkanı Erkan Baş,  “Türkiye, NATO üyesi bir ülke olarak NATO’nun suçlarına ortak ediliyor. Buna karşı sesimizi yükseltmeden ‘Ben barış istiyorum’ demek gerçekçi olmuyor. Biz ülkemizde barış istiyorsak, bölgemizde barış istiyorsak, dünyada barış istiyorsak, ülkemizin NATO’daki varlığını sorgulamalıyız” dedi.

Türkiye İşçi Partisi (TİP) Genel Başkanı ve İstanbul Milletvekili Erkan Baş, Halk TV ekranlarında gazeteci Ayşenur Arslan’ın sunduğu “Medya Mahallesi” programına konuk oldu. Baş, programda Arslan’ın sorularını yanıtlandırırken, Türkiye gündemine ilişkin de değerlendirmelerde bulundu.

Bekir Pakdemirli’nin Tarım ve Orman Bakanlığı görevinden alınmasına ilişkin değerlendirmelerde bulunan Erkan Baş, AKP Erzincan İl Örgütü’nün sosyal medya hesabından yapılan paylaşıma dikkat çekti. Baş, “AKP’nin Erzincan hesabı dün akşam 22.40 civarı bir paylaşım yapıyor. İki saat sonra Resmi Gazete’de karar açıklanıyor. Eski Bakan iki saat önce bile ‘af dilediğinin’ farkında değil” dedi.

“Bu memleketin köylüsünün, toprağının, dağının, taşının Pakdemirli’den alacağı var”

Baş konuşmasının devamında son dönemdeki bakan istifaları sayısına dikkat çekerken şöyle devam etti:

“Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin ne kadar ucube bir sistem olduğuna ilişkin en çıplak örneklerden bir tanesi bu. Neden görevden alındı tarım bakanı, bilmiyoruz. Konuyla ilgili resmi bir açıklama yok. Abdülhamit Gül neyi yapamadığı için görevden alındı, Berat Albayrak neyi yapamadığı için görevden alındı, Ziya Selçuk neyi yapamadığı için görevden alındı? Hiçbir şeyi bilmiyoruz. Böyle bir yönetim sistemi olabilir mi? Otoriter ve baskıcı yönetimlerin bir özelliği de kapalı olmalarıdır. Halka karşı şeffaf değildir, izleyemezsiniz, eleştiremezsiniz, fikir beyan edemezsiniz.”

Erkan Baş ayrıca “Tarım bakanı kendisini affetmeye yetkili tek kişinin Erdoğan olduğunu sanıyor. Oysa biz yangınlarda aldıkları pozisyonlar nedeniyle, Türkiye’de tarımı getirdiği hâl nedeniyle kendisini affetmeyeceğiz. Bu memleketin köylüsünün, toprağının, dağının, taşının Pakdemirli’den alacağı var” dedi.

“Gerçekten barış istiyorsak tüm dünya üzerinde silahsızlanma çağrısı yapmamız lazım”

Rusya’nın Ukrayna topraklarında başlattığı askeri harekat ve AKP iktidarının aldığı pozisyona ilişkin de değerlendirmelerde bulunan TİP Genel Başkanı, “Dünyada bu kadar çok insan barış isterken niye savaşıyoruz? Gerçek bir barış istiyorsak silahlanma yarışına son verilmesi gerekiyor. Ülkeler birbirlerine sürekli silah satarak tehdit yaratıyor. Silah baronları ve silah üreten ülkeler de zengin oluyor. Gerçekten barış istiyorsak tüm dünya üzerinde silahsızlanma çağrısı yapmamız lazım” dedi.

Erkan Baş şöyle devam etti:

“Ukrayna’daki, Afrika’daki savaş için barış istemek kolay. Uzakta çünkü buralar. Acısını doğrudan hissetmiyorsunuz, yakınlarınızı kaybetmiyorsunuz, evladınız cephede savaşmıyor. Herkes kendi iktidarına karşı barış için ne yapılabileceğini düşünsün. Bugün Rusya’da savaşa karşı barış için sokağa çıkan insanlar dünyanın en kıymetli insanlarıdır. Gerçekten barış istiyorsak kendi ülkemizdeki iktidarın savaşçı politikalarına karşı yüksek perdeden ses çıkarmak gerekiyor.”

“Türkiye’nin NATO’daki varlığını sorgulamalıyız”

Türkiye’de “Putinci – NATOcu” tartışmasının başladığına da dikkat çeken Baş, “Biz, Putin’in Ukrayna’yı işgaline net olarak karşıyız. Fakat şu var; biz NATO üyesi ülkenin insanlarıyız. Dolayısıyla Türkiye, NATO üyesi bir ülke olarak NATO’nun suçlarına ortak ediliyor. Buna karşı sesimizi yükseltmeden ‘Ben barış istiyorum’ demek gerçekçi olmuyor. Biz ülkemizde barış istiyorsak, bölgemizde barış istiyorsak, dünyada barış istiyorsak, ülkemizin NATO’daki varlığını sorgulamalıyız” diye konuştu.

(Kaynak: İleri Haber)

Paylaşın

Merkez Bankası’ndan ‘Enflasyon’ Yorumu: Gıda Ve Enerji

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) şubat ayına ilişkin aylık fiyat gelişmeleri değerlendirmesini yayımladı. Değerlendirmede, yüzde 50’yi aşan enflasyonda gıda ve enerjiye dikkat çekildi.

TCMB yüzde 50’yi aşan tüketici, yüzde 100’ü aşan üretici enflasyonuyla ilgili değerlendirmesini yayımladı. TCMB, değerlendirmesinde şuna dikkat çekti:

Tüketici yıllık enflasyonundaki artış alt gruplar geneline yayılırken, bu gelişmeye en belirgin katkı gıda ve temel mal gruplarından gelmiştir.

Emtia fiyatlarında ocak ayından itibaren gözlenen artış eğilimi son dönemde jeopolitik gelişmelerle hızlanmış ve bağlantılı kalemlerde etkileri hissedilmiştir.

Gıda yıllık enflasyonundaki yükseliş alt gruplar genelinde devam ederken, son aylarda yüksek seyreden taze meyve ve sebze enflasyonundaki artış bu dönemde hızlanmaya devam etmiştir.

Diğer taraftan temel gıda ürünlerindeki KDV indirimi daha olumsuz bir görünümü sınırlamıştır.

Temel mal fiyatlarındaki artış eğilimi şubat ayında yavaşlamakla birlikte yıllık enflasyon tüm alt gruplarda yükselmiştir. Uluslararası enerji fiyatlarındaki artışın etkileri yurt içi enerji fiyatlarına yansımıştır.

Hizmet grubunda yıllık enflasyon tüm alt gruplarda artarken, enerji ve gıda görünümüne de bağlı olarak ulaştırma ve lokanta-otel öne çıkan alt gruplar olmuştur.

Başta enerji olmak üzere uluslararası emtia fiyatlarında sektörler geneline yayılan yükselişler ile tedarik zincirlerindeki aksamalar neticesinde üretici fiyatlarındaki artışlar sürmüştür.

Bu görünüm altında, B ve C göstergelerinin yıllık enflasyonlarındaki yükseliş devam etmiştir.

Enflasyon yüzde 54,44

Türkiye’de yıllık enflasyon Şubat’ta yüzde 54,44 seviyesine yükseldi. Türkiye İstatistik Kurumu’nun açıkladığı verilere göre Şubat’ta tüketici fiyat endeksi bir önceki aya göre ise yüzde 4,81 artış gösterdi.

Üretici enflasyonunda ise yıllık bazda üç haneli seviye kaydedildi. Buna göre üretici fiyat endeksi Şubat’ta bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 105,01 arttı. Aylık üretici enflasyonu ise yüzde 7,22 oldu.

Şubat’ta yıllık çekirdek enflasyon yüzde 44,05 oldu. Tüketici fiyatlarıyla üretici fiyatları artışı arasındaki makas da yeni rekor seviyeye yükseldi.

Paylaşın