Franz Kafka’nın Düşünce Biçiminizi Değiştirecek 10 Sözü

Ünlü Çek yazar Franz Kafka, “Dönüşüm”, “Dava” ve “Mlena’ya Mektuplar” gibi eserleriyle tanınır. Franz Kafka’nın eserleri genellikle insan varoluşunun karmaşıklığını inceler.

Haber Merkezi / İşte Franz Kafka’nın eserlerinden derlenmiş ve insanı derinden düşündüren 10 sözü:

“Bir kitap, içimizdeki donmuş denizi kırmak için bir balta olmalı.” : Okumanın dönüştürücü gücüne vurgu yapan bu söz, edebiyatın insanın iç dünyasını sarsarak uyandırması gerektiğini ifade eder.

“Kendimle baş başa kaldığımda, bütün dünyayı değil, sadece kendimi yok etmiş oluyorum.” : Yalnızlığın ve içe dönüşün, bireyin kendi varlığını sorgulamasına yol açan derin bir yalnızlık hissi.

“Hayatın anlamı, onun bir anlamı olup olmadığını sorgulamaktır.” : Varoluşsal bir sorgulama; hayatın anlamını aramanın, anlamın ta kendisi olabileceğini önerir.

“Herkes kendi zincirlerini taşır, ama kimse onları görmez.” : İnsanların kendi içsel sınırlamaları ve toplumsal baskılarla nasıl zincirlendiğini, ancak bunu fark edemediğini anlatır.

“Dünya, senin ona bakışınla şekillenir.” : Gerçekliğin öznel olduğunu ve bireyin algısının dünyayı nasıl anlamlandırdığını vurgulayan bir bakış.

“Bazen bir çıkış yolu bulmak için, önce kaybolmak gerekir.” : Kafa karışıklığı ve kaybolmuşluk hissinin, yeni bir anlayışa veya çözüme ulaşmak için gerekli olabileceğini ifade eder.

“İnsan, yalnızca kendi cehenneminde özgürdür.” : Özgürlüğün paradoksal doğasına işaret eder; insan, kendi içsel acılarında ve mücadelelerinde özgün bir varoluş bulabilir.

“Sonsuzluk, bir adım ötede başlar.” : Büyük ve soyut kavramların, aslında günlük hayatın küçük anlarında gizli olabileceğini düşündürür.

“Yazmak, kendinden dışarı sıçramaktır; ama geri dönülecek bir yer yoktur.” : Yazma sürecinin, insanın kendini açığa vurması ama aynı zamanda kendini tüketmesi olduğunu anlatır.

“Kafesin biri, bir kuş aramaya çıktı.” : Özgürlük ve tutsaklık arasındaki ironik ilişkiyi yansıtan bu söz, insanın kendi sınırlarını yaratma eğilimini sorgular.

Bu sözler, Franz Kafka’nın varoluş, yalnızlık, özgürlük ve insan doğası üzerine derin düşüncelerini yansıtır. Kafka’nın eserlerindeki melankoli ve felsefi derinlik, bu alıntılarda açıkça fark edilir.

Paylaşın

Asur İmparatorluğu, Dini Süper Güç Olmak İçin Nasıl Kullandı?

Din, uygarlığın başlangıcından beri iktidarı elinde tutan veya tutanlar tarafından, çıkarlar için kullanılmıştır. Asur İmparatorluğu, dini ve özellikle ulusal tanrıları Aşur’u (Assur) süper güç olmak için bir araç olarak kullanmıştır.

Haber Merkezi / Din, Asur İmparatorluğu’nun siyasi, askeri ve kültürel egemenliğini pekiştirmede merkezi bir rol oynamış, hem iç birliği sağlamış hem de fethedilen halklar üzerinde otorite kurmaya yardımcı olmuştur.

Aşur, Asur şehrinin tanrısından imparatorluğun tanrısına yükseltilmiş ve tüm Asur topraklarını sembolize eden bir figür haline gelmiştir. Asur kralları, kendilerini Aşur’un yeryüzündeki temsilcileri ve onun iradesini yerine getiren yöneticiler olarak sunmuşlardır. Bu, kralların otoritelerini tanrısal bir meşruiyetle güçlendirmelerini sağlamıştır.

Örneğin, kraliyet yazıtlarında zaferler ve fetihler, Aşur’un iradesi ve desteğiyle gerçekleşmiş gibi sunmuştur. Aşur’un gücü, imparatorluğun genişlemesiyle paralel olarak diğer tanrıları gölgede bırakacak şekilde yüceltilmiştir.

Asur ordusu, fetih seferlerini Aşur’un emriyle gerçekleştirdiğini öne sürerek, hem askerlerini motive etmiş hem de düşman üzerinde psikolojik bir baskı oluşturmuştur. Savaşlar, Aşur’un düşman tanrılarına karşı savaşı olarak çerçevelendirilmiştir.

Örneğin, Asur kralı II. Aşurnasirpal (MÖ 884 – 859) ve III. Tiglat Pileser (MÖ 745 – 727) gibi krallar, zaferlerini Aşur’un adıyla yüceltmiş ve bu zaferleri anıtlar, kabartmalar ve yazıtlarla propaganda aracı olarak kullanmışlardır.

Asur, fethedilen bölgelerdeki yerel tanrılara saygı gösterse de, Aşur’un üstünlüğünü vurgulamış ve bazen yerel tapınaklara Aşur heykelleri yerleştirerek sembolik bir egemenlik kurmuştur.

Ayrıca, Asur’un sürgün politikası (yerel halkları başka bölgelere taşıma ve Asurluları yerleştirme) dinî ve kültürel asimilasyonu hızlandırmış, Aşur kültünü yayarak imparatorluk birliğini güçlendirmiştir.

Asur kralları, Aşur’a adanmış büyük tapınaklar inşa ederek hem dini hem de siyasi güçlerini sergilemişlerdir. Bu tapınaklar, imparatorluğun zenginliğini ve Aşur’un üstünlüğünü gösteren mimari başyapıtlar olarak hizmet vermiştir.

Dinî festivaller ve ritüeller, halkı kraliyet otoritesine bağlamak için düzenlenmiş, bu etkinlikler sırasında kralların Aşur’la olan özel ilişkisi vurgulanmıştır.

Asur sanatı, özellikle kabartmalar ve heykeller, Aşur’un gücünü ve kralların tanrısal desteğini yüceltmek için kullanılmıştır.

Örneğin, Asurbanipal’in (MÖ 668 – 631) sarayındaki kabartmalar, kralın Aşur’un yardımıyla düşmanlarını yendiğini veya aslan avladığını göstererek hem tanrısal desteği hem de kralın kahramanlığını vurgulamıştır.

Asur kralları, Aşur’un otoritesini kullanarak merkeziyetçi bir yönetim kurmuşlardır. Örneğin, krallar Aşur tapınağının ve rahiplerinin etkisini kontrol altına alarak dini kurumları siyasi amaçlarına hizmet edecek şekilde yönlendirmişlerdir.

Aşur’un nitelikleri, Sümer ve Babil tanrıları Anu, Enlil ve Marduk’tan esinlenerek geliştirilmiş, böylece Asur’un dinî sistemi daha kapsayıcı bir hale getirilmiştir. Bu, farklı halkları imparatorluk ideolojisine entegre etmeyi kolaylaştırmış ve Asur’un çok uluslu bir süper güç olarak istikrarını artırmıştır.

Asur İmparatorluğu, dini inançları ve özellikle Aşur’u merkeze alan ideolojisini, süper güç statüsünü inşa etmek ve sürdürmek için ustalıkla kullanmıştır.

Aşur’un tanrısal otoritesi, kralların meşruiyetini güçlendirmiş, askeri fetihler tanrısal bir misyon olarak sunulmuş, fethedilen yerler dini asimilasyonla kontrol altına alınmış ve sanat ile propaganda aracılığıyla imparatorluk ideolojisi yaygınlaştırılmıştır.

Bu stratejiler, Asur’un MÖ 7. yüzyılda Yakın Doğu’nun en büyük imparatorluklarından biri olmasını sağlamıştır. Ancak, aşırı genişleme, iç karışıklıklar ve iklim değişikliği gibi faktörler, dini ideolojinin sağladığı bu gücü sürdürememiş ve imparatorluğun MÖ 612 – 609’da çöküşüne yol açmıştır.

Paylaşın

Tarihin Bilinen En Eski Anaerkil Toplumlarından Biri Keşfedildi

Doğu Çin’in Tai-Yi Dağları ile Bohai Denizi arasında yer alan bir bölgede, bir keşif antik toplumlar hakkında uzun süredir devam eden varsayımları altüst etti.

Haber Merkezi / Araştırmacılar, Fujia’daki alanda, anaerkil bir topluluğa dair dikkat çekici kanıtlar buldular.

Araştırma, on nesil boyunca sürdürülen, anne soyuna göre düzenlenmiş 250 yıllık bir soyağacını ortaya çıkardı. Araştırmacılar, Fujia topluluğunun muhtemelen anaerkil ilkeler etrafında örgütlendiğini gösterdiğini ifade ediyor.

Araştırma sonuçları, genetik özellikler ile mezarlık sınırları arasındaki güçlü uyumla destekleniyor. Shandong eyaletinde bulunan Fujia’daki alan, MÖ 2750 ila 2500 yıllarına tarihleniyor, 37 hektarlık bir alanı kaplıyor ve 500’den fazla mezar içeriyor.

Araştırmacılar, alanın kuzey tarafında biri ve güney tarafında diğeri olmak üzere iki ayrı mezarlığa gömülmüş 60 kişiden alınan antik DNA’yı analiz etti. Araştırmacılar, annelerden çocuklarına geçen özel bir DNA türü olan mitokondriyal DNA’ya (veya mtDNA) odaklandı.

Anaerkil toplum, sosyal, politik ve ekonomik yapıda kadınların baskın ya da lider rol oynadığı toplum düzenini ifade eder. Bu sistemde, soy genellikle anne üzerinden takip edilir (matrilineal), mülkiyet ve miras anneden kız çocuklarına geçer ve kadınlar ailede ya da toplulukta karar alma süreçlerinde öncelikli veya eşit güce sahiptir.

Anaerkil toplumlar, tarih boyunca bazı kültürlerde görülmüşse de, modern dünyada nadir bulunur. Örnek olarak, Minangkabau (Endonezya) gibi bazı topluluklar matrilineal özellikler taşır. Bu kavram, patriyarkinin (erkek egemen düzen) karşıtı olarak ele alınır.

Paylaşın

Gladius, Antik Roma’nın En Simgesel Silahı Nasıl Oldu?

Roma ordusunun en büyük özelliklerinden biri, stratejik, taktik ve teknolojik olarak zaman içerisinde gelişebilme yeteneğiydi. Roma ordusu, savaş alanında ekstra bir avantaj sağlayabilecek her şeyi çok hızlı bir şekilde benimserdi.

Haber Merkezi / İlk Roma orduları MÖ 6. yüzyılın ortalarından itibaren ortaya çıkmıştır, o zamanlar Roma birçok İtalyan şehir devletinden sadece birisidir.

MÖ 4. yüzyıldan önce, Roma askeri kapasitesi muhtemelen kabile tabanlı savaşçılardan sınırlıydı ve ordu profesyonel askerlerden oluşmuyordu. Seferler için askere alınanlar, piyadeler tarafından yönetiliyordu ve daha küçük bir süvari destek birliği vardı.

Bu erken aşamada, belirgin bir “Roma” kılıcı yoktu. Bunun yerine, askerler muhtemelen Antik Yunan Hoplitlerinin kullandığı kılıcı kullanıyorlardı. Bu, genellikle 45-60 cm uzunluğunda, Xiphos olarak bilinen kısa bir demir kılıç çeşididir. Xiphos, en az iki yüzyıl boyunca Roma piyade kılıcı olarak kullanılmıştır.

Gladius , Hispania’nın (günümüzde İber Yarımadası, İspanya / Portekiz) Keltiberi halkı tarafından geliştirilmiştir. Romalılar, Gladius’u ilk olarak İkinci Pön Savaşı’nda (MÖ 218-201) Kartaca ordusunun hizmetindeki Keltiberi askerler tarafından kullanıldığında görmüşlerdir. Gladius, Hispaniensis veya ‘İspanyol tipi kılıç’ olarak tanınmıştır.

Yüzyıllar boyu Roma ordusuna hizmet Gladius, MS 3. yüzyılda 50-78 cm uzunluğunda olan Spatha’ya bırakmıştır. Gladius’un Antik Roma’nın en simgesel silahı haline gelmesinin birkaç temel nedeni vardır:

Tasarım ve etkinlik: Gladius, kısa (genellikle 50-70 cm), çift ağızlı ve düz bir kılıçtı. Bu tasarım, hem kesme hem de delme için idealdi. Roma ordusunun yakın dövüş taktikleri için mükemmel bir silahtı, özellikle kalkanla (Scutum) birlikte kullanıldığında.

Askeri taktikler: Roma ordusu, disiplinli ve organize bir şekilde savaşırdı. Gladius, “Testudo” gibi sıkı formasyonlarda ve birebir çarpışmalarda savaşçılara avantaj sağlardı.

Standartlaşma: Roma ordusu, Gladius’u standart bir silah olarak benimsedi. Farklı modeller (örneğin, Gladius Hispaniensis, Mainz, Pompeii) zamanla geliştirildi, ancak temel tasarım sabit kaldı.

Kültürel ve simgesel anlam: Gladius, Roma’nın fetihlerini ve askeri gücünü sembolize etti. Gladyatör dövüşlerinde de sıkça kullanıldı, bu da silahın popüler kültürdeki yerini pekiştirdi.

Paylaşın

2024 Yılında Türkiye’de 73 Bin 482 Kitap Yayınlandı

TÜİK’in verilerine göre; 2024 yılında Türkiye’de 73 bin 482 kitap yayınlandı. Yayınlanan materyal sayısı ise 2024 yılında, 2023 yılına göre yüzde 6,5 azalarak 92 bin 595 oldu.

Haber Merkezi / Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), Kütüphane İstatistikleri 2024 verilerini yayınladı. Buna göre; Kütüphane sayısı 2024 yılında 1 Cumhurbaşkanlığı Millet Kütüphanesi, 1 Milli Kütüphane, 1 301 halk kütüphanesi, 637 üniversite kütüphanesi ile 42 bin 889 örgün ve yaygın eğitim kurum kütüphanesi olmak üzere toplam 44 bin 829 oldu.

Cumhurbaşkanlığı Millet Kütüphanesi kitap sayısı 2024 yılında yüzde 3,2 artarak 2 milyon 613 bin 965 oldu. Bir önceki yıla göre kitap sayıları Milli Kütüphanede yüzde 8,3 artarak 1 milyon 829 bin 534, üniversite kütüphanelerinde yüzde 3,5 artarak 22 milyon 420 bin 99, halk kütüphanelerinde yüzde 3,6 artarak 25 milyon 82 bin 260, örgün ve yaygın eğitim kurum kütüphanelerinde yüzde 5,4 azalarak 65 milyon 227 bin 96 oldu.

2023 yılından itibaren Cumhurbaşkanlığı Millet Kütüphanesi verileri kütüphanenin idari kayıtlarından derlenmeye başlanmıştır.

Türkiye’de 487’si devlet ve 150’si vakıf üniversitesi olmak üzere toplamda 637 üniversite kütüphanesinin mevcut olduğu görüldü. Üniversite kütüphanelerinin elektronik kitap sayısı bir önceki yıla göre yüzde 6,0 artarak 125 milyon 428 bin 957 oldu. Üniversite kütüphanelerine kayıtlı üye sayısı yüzde 2,0 artarak 4 milyon 282 bin 978 olurken, kitap dışı materyal sayısı yüzde 4,1 azalarak 1 milyon 594 bin 486 oldu.

Halk kütüphanelerinden yararlanan kişi sayısı bir önceki yıla göre yüzde 15,4 artarak 38 milyon 737 bin 705 oldu. Halk kütüphanelerine kayıtlı üye sayısı bir önceki yıla göre yüzde 8,6 artarak 6 milyon 726 bin 993 oldu.

Yayımlanan materyallerin sayısı 2024 yılında, 2023 yılına göre yüzde 6,5 azalarak 92 bin 595 oldu. Yayınlar konularına göre incelendiğinde 2024 yılında yayımlanan materyallerin yüzde 21,4’ünün akademik, yüzde 21,3’ünün yetişkin kurgu edebiyat, yüzde 19,4’ünün ise eğitim olduğu görüldü.

Paylaşın

Almanya Ulusal Ödülü Özlem Türeci Ve Uğur Şahin’e Verildi

Almanya Ulusal Vakfı (Deutsche Nationalstiftung) tarafından 1997’den bu yana verilen Almanya Ulusal Ödülü’ne bu yıl, Covid-19 aşısı ile isimlerini duyuran bilim insanları Özlem Türeci ve Uğur Şahin lâyık görüldü.

Almanya Başbakanı Friedrich Merz, Türkiye kökenli iki bilim insanını aynı zamanda Almanya’daki nitelikli göçün önemine dikkat çeken bir örnek olarak gösterdi.

BioNTech’in kurucuları Prof. Dr. Özlem Türeci ve Prof. Dr. Uğur Şahin, Almanya’nın en saygın ödüllerinden biri olan Alman Ulusal Ödülü 2025’e lâyık görüldü. Berlin’de düzenlenen törende Türeci ve Şahin’e ödül Almanya Başbakanı Friedrich Merz tarafından takdim edildi. Merz, törende yaptığı konuşmada iki bilim insanının “bilinmeyene doğru cesaretle yol alma iradesini” ve sorumluluk bilinciyle sürdürdükleri çalışmalarını övdü.

Başbakan Merz konuşmasında Türkiye kökenli iki bilim insanını aynı zamanda Almanya’daki nitelikli göçün önemine dikkat çeken bir örnek olarak gösterdi. “Sosyal ya da etnik kökeni ne olursa olsun, yeteneklerin desteklendiği bir Almanya’da yaşamak istiyorum” diyen Merz, “İlerleme için itici bir güç olan nitelikli göçe ihtiyacımız var. Bunu sorgulayan ideolojiler ve ideologlar ülkemizin sadece refahını tehlikeye atmakla kalmıyor, daha da kötüsü, dar görüşlülükleri ile özgürlükçü düzenimizin geleceğini tehlikeye düşürüyor” ifadelerini kullandı.

Türeci ve Şahin’in kurucusu olduğu BioNTech, koronavirüs aşısının geliştirilmesiyle dünya çapında tanınan bir ilaç şirketine dönüştü. Şirket, mRNA teknolojisini sadece Covid-19’a karşı değil, aynı zamanda kanser, enfeksiyon hastalıkları ve sinir sistemi hastalıklarına yönelik tedaviler için de kullanıyor.

BioNTech, 2020 yılında sadece bir yıl gibi kısa sürede geliştirdiği Covid-19 aşısıyla pandemiyle mücadelede kilit rol oynamıştı. Türeci ve Şahin bu çabalarıyla, bilimin ve sorumluluk sahibi girişimciliğin toplum için nasıl bir umut kaynağı olabileceğini bir kez daha gösterdi.

Almanya Ulusal Vakfı (Deutsche Nationalstiftung) tarafından 1997’den bu yana verilen, 50 bin Euro tutarındaki ödül, demokratik topluma katkı sunan kişi ve kurumlara veriliyor. Aynı törende ayrıca gençler arasında toplumsal dayanışmayı teşvik eden kurumlara verilen teşvik ödülü de veriliyor.

(Kaynak: DW Türkçe)

Paylaşın

Cannes’da Altın Palmiye İranlı Yönetmen Cafer Panahi’ye Gitti

İranlı yönetmen Cafer Panahi, hapiste geçirdiği yıllardan esinlenerek çektiği It Was Just an Accident adlı dramasıyla Cannes Film Festivali’nde en iyi ödüle layık görüldü.

En iyi ödülün kendisine verilmesinin ardından Panahi, ailesine ve destekçilerine teşekkür etti ve şunları söyledi: “Sanırım herkese, İran’da ve dünyanın dört bir yanında, diğerlerinden farklı görüşlere sahip tüm İranlılara sormanın zamanı geldi… Onlara bir şey sormak istiyorum: Tüm sorunları ve farklılıkları bir kenara bırakın. En önemli şey kesinlikle ülkemiz ve ülkemizin özgürlüğüdür.”

Bu yıl 78’incisi düzenlenen Cannes Film Festivali’nin kazananları açıklandı. Festivalin ana yarışma jürisine, Fransız oyuncu Juliette Binoche başkanlık etti.

Jüride ayrıca Amerikalı oyuncu ve yönetmen Halle Berry, Hintli yönetmen ve senarist Payal Kapadia, İtalyan oyuncu Alba Rohrwacher, Fransız-Faslı yazar Leïla Slimani, Kongolu yönetmen ve yapımcı Dieudo Hamadi, Güney Koreli yönetmen ve senarist Hong Sangsoo, Meksikalı yönetmen Carlos Reygadas ve Amerikalı oyuncu Jeremy Strong yer aldı. Jüri, bu yıl yarışan 22 film arasından ödülleri belirledi. Bu yıl festivalde yarışan 22 yapıt arasında seçilen film, 10 Eylül’de Fransa’da gösterime girecek.

En İyi Yönetmen Ödülü’nün sahibi, “L’Agent Secret” filmiyle Brezilyalı Kleber Mendonça Filho oldu. Jüri Ödülü’nü, “Sirat” filmiyle İspanyol yönetmen Olivier Laxe ve “Sound of Falling” filmiyle Alman yönetmen Mascha Schilinski aldı.

Festivalde, Jüri Özel Ödülü ise “Resurrection” filmiyle Çinli yönetmen Bi Gan’a gitti. Festivalde, Norveçli yönetmen Joachim Trier, “Valeur Sentimentale” filmiyle Büyük Ödül’e layık görülürken, En İyi Senaryo Ödülü “Jeunes Meres” filminin senaryosunu kaleme alan Luc ve Jean-Pierre Dardenne’ye verildi.

“L’Agent Secret” filminde oynayan Brezilyalı Wagner Moura, En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’ne, “La Petite Derniere” filminde oynayan Fransız Nadia Melliti de En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’ne layık görüldü. Altın Kamera Ödülü’nü “The President’s Cake” adlı filmin Iraklı yönetmeni Hasan Hadi alırken Kısa Metraj Ödülü, “I’m Glad You’re Dead Now” isimli filmin sahibi Filistinli yönetmen Tawfeek Barhom’a verildi.

Filistinli yönetmen Barhom, ödülü alırken Fransa’nın sanatçılar için muhteşem bir yer olduğunu belirterek, “20 yıl sonra Gazze Şeridi’ne gittiğimizde ölüleri düşünmemeye çalışalım” dedi.

Yönetmen Laxe de ödülünü alırken yaptığı konuşmada, işgal altındaki Doğu Kudüs ziyareti sırasında tanıştığı bir Filistinli taksicinin kendisine Kur’an-ı Kerim’deki “Tanışasınız diye sizi kavim ve kabilelere ayırdık” ayetini söylediğini belirtti. Laxe, “Yaşasın farklılıklar, yaşasın kültürler ve yaşasın Cannes Festivali” dedi.

78. Cannes Film Festivali’nin kapanış gününde Cannes ve çevresindeki kentlerde elektrik kesintisi yaşanmıştı. Bölgede yaklaşık 160 bin hanede elektriksiz kalırken, festivalde “Sirat” isimli filmin gösterimi yarıda kalmıştı.

Son günü elektrik kesintisinin gölgesinde geçen festivalin ödül töreninde, bu konuda sorun yaşanmadı.

Festival başlamadan bir gün önce, Fransız Liberation gazetesinde 12 Mayıs’ta yayımlanan “(Film Festivali) Cannes’da Gazze’deki dehşet susturulmamalı” başlıklı bildiriye sinema dünyasından yüzlerce kişi destek verdi.

Jüri Başkanı Fransız oyuncu Juliette Binoche, festivalin açılış töreninde 13 Mayıs’ta İsrail ordusunun Gazze’de 16 Nisan’da öldürdüğü Filistinli Fatma Hasune’yi anarak, “Ölümünden bir gün önce rol aldığı filmin burada, Cannes’a seçildiğini öğrenmişti. Fatma bu akşam bizimle olmalıydı” demişti.

Festivalde, Hasune’nin başrolünde olduğu “Put your soul on your hand and walk” (Ruhunu avucunun içine al ve yürü) başlıklı belgeselin gösterimi 15 Mayıs’ta yapılmıştı. WikiLeaks’ın kurucusu Julian Assange, kendisiyle ilgili hazırlanan “The Six Billion Dollar Man” (6 Milyar Dolarlık Adam) başlıklı belgeselin gösterimi için 20 Mayıs’ta geldiği festivale, İsrail’in Gazze’de öldürdüğü 4 bin 986 çocuğun isminin yer aldığı tişörtle katılmıştı.

Ödül Kazanan Filmler

Uzun Metraj Filmler

Altın Palmiye (Palme d’Or): Un Simple Accident – Yönetmen: Jafar PANAHI
Büyük Ödül (Grand Prix): Affeksjonsverdi (Sentimental Value) – Yönetmen: Joachim Trier
Jüri Ödülü (Jury Prize) – Ortak: Sirat – Yönetmen: Oliver Laxe, Sound Of Falling – Yönetmen: Mascha Schilinski
En İyi Yönetmen: Kleber Mendonça Filho – O Agente Secreto (Gizli Ajan)
En İyi Senaryo: Jean-Pierre ve Luc Darenne – Jeunes Meres
En İyi Kadın Oyuncu: Nadia Melliti – La Petite Deneiere (Yön. Hafsia Herzi)
En İyi Erkek Oyuncu: Wagner Moura – O Agente Secreto (Yön. Kleber Mendonça Filho)
Özel Ödül: Kuang Ye Shi Dai (Diriliş) – Yönetmen: Bi Gan

Kısa Filmler

Altın Palmiye – Kısa Film: I’m Glad You’re Dead Now – Yönetmen: Tawfeek Barham
Özel Mansiyon: Ali – Yönetmen: Adnan Al Rajeev

Belirli Bir Bakış (Un Certain Regard)

Un Certain Regard Ödülü: La Misteriosa Mirada Del Flamenco (Flamenko’nun Gizemli Bakışı) – Yönetmen: Diego Cespedes (İlk film)
Jüri Ödülü: Un Poeta (Bbir Şair) – Yönetmen: Simon Mesa Soto
En İyi Yönetmen: Arab Nasser & Tarzan Nasser – Once Upon A Time İn Gaza
En İyi Erkek Oyuncu: Frank Dilliane – Urching (Yön. Harris Dickinson)
En İyi Kadın Oyuncu: Cleo Diara – O Riso E A Faca (Fırtınada Dinlenirim) – Yön: Pedro Pinho
En İyi Senaryo: Pillion – Yönetmen: Harry Lighton (İlk film)

Altın Kamera (Caméra d’Or)

Altın Kamera Ödülü: The President’s Cake – Yönetmen: Hasan Hadi

(Directors’ Fortnight bölümü)

Özel Mansiyon: My Father’s Shadow

(Kaynak: Bianet)

Paylaşın

Han Mağaraları: Ardenler’in Altında Muhteşem Yeraltı Dünyası

Avrupa’nın en geniş ve ünlü mağara sistemlerinden biri olan Han Mağaraları, Belçika’nın Namur Eyaleti sınırları içerisindeki Han-sur-Lesse tepelerinin altında yer alır.

Haber Merkezi / Ardenler, Belçika, Lüksemburg ve Fransa’yı kapsayan, ormanlık tepeler, vadiler ve nehirlerle dolu bir bölgedir.

Lesse Nehri tarafından milyonlarca yılda şekillendirilen Han Mağaraları, etkileyici stalaktit ve stalagmit oluşumlarıyla ünlüdür.

Mağara sistemi birkaç kilometre uzunluğundadır ve geniş galeriler, yeraltı nehirleri ve büyük salonlar içerir.

Mağaranın en ünlü bölümü, devasa stalaktit ve stalagmitlerin bulunduğu “Salle du Dôme” (Kubbe Salonu) adlı geniş salondur.

Mağaralarda ayrıca, prehistorik kalıntılar bulunmuştur ve arkeolojik açıdan da önemlidir.

Mağaralar, Belçika’nın başkenti Brüksel’e yaklaşık 1,5 saatlik mesafededir. Genellikle nisan-ekim ayları arasında yoğun turistik ziyaret alır, ancak yıl boyunca açıktır.

Paylaşın

Roma’nın Kanalizasyon Tanrıçası “Venüs Cloacina”

“Temizlemek” veya “arındırmak” anlamına gelen cloare fiilinden ya da “kanalizasyon” anlamındaki cloaca kelimesinden türetilen Venüs Cloacina, Roma’nın “kanalizasyon” sisteminin koruyucu tanrıçası olarak bilinir.

Haber Merkezi / Başlangıçta Etrüsk kökenli bir su tanrıçası olan Cloacina, zamanla Roma’nın aşk, güzellik ve birleşme tanrıçası Venüs ile özdeşleştirilmiştir. Bu birleşmenin neden gerçekleştiği bilinmese de, Roma’nın dini senkretizmine (farklı inançların birleşimi) örnek teşkil eder.

Roma Forumu’nda, Via Sacra ve Basilica Aemilia yakınlarında, Cloaca Maxima’nın (kanalizasyon sistemi) girişi üzerinde yer alan küçük, dairesel bir tapınak olan Venüs Cloacina Sacellum’u bulunuyordu. Ancak tapınaktan geriye yaklaşık 2,4 metre çapındaki mermer temeller kalmıştır. 1899 – 1901 yıllarında yapılan kazılarda ortaya çıkarılan bu kalıntılar, Forum’da mütevazı bir iz olarak duruyor.

Tapınakta, muhtemelen Venüs ve Cloacina’yı temsil eden iki heykel vardı ve bunlar, Lucius Mussidius Longus’un MÖ 42 civarında bastırdığı sikkelerde görülen çiçekler ve kuşlar gibi Venüs’ün sembolleriyle süslenmişti.

Roma efsanesine göre tapınak, Sabin kralı Titus Tatius tarafından, Romulus döneminde (MÖ 8. yüzyıl) Sabinler ile Romalılar arasında, “Sabin Kadınlarının Kaçırılması” sonrası barışın sağlandığı bir arınma ritüeliyle kurulmuştur. Tapınak ayrıca MÖ 449’da Verginia efsanesine de bağlanır; Verginia, onurunu korumak için babası tarafından öldürülmüştür.

Venüs Cloacina kültü, Plautus tarafından MÖ 2. yüzyılda ilk kez bahsedilmiş olup, Etrüsk kralları Tarquinius Priscus ve Superbus döneminde (MÖ 7.–6. yüzyıl) Cloaca Maxima’nın inşasıyla başlamış olabilir.

Venüs Cloacina, hem temizliğin hem de kirin tanrıçası olarak rol üstlenmiştir. Romalılar için iyi bir kanalizasyon sistemi, fiziksel sağlığın temel taşıydı ve bu nedenle Cloacina, şehrin sağlığını koruyan bir tanrıça olarak saygı görüyordu. Aynı zamanda, Venüs’ün birleşme ve evlilikteki cinsel ilişkiyi arındırma gibi özellikleri, Cloacina ile birleştiğinde, onun saflık ve ahlaki temizlik tanrıçası olarak da görülmesine yol açmıştır.

Paylaşın

Altmış Kubbeli Cami: Ortaçağ Mimarisinin Harikalarından Biri

Altmış Kubbeli Cami, Bangladeş’in Bagerhat şehrinde, 15. yüzyılda Türk asıllı komutan Uluğ Han Cihan tarafından inşa edilmiş, Bengal Sultanlığı’nın en büyük camilerinden biridir.

Haber Merkezi / Adı “60 kubbeli” olsa da, aslında 81 kubbe ve 60 taş sütuna sahiptir. Fırınlanmış tuğladan yapılan cami, 48.7 m uzunluk, 32.9 m genişlikte olup, 11 kapılıdır ve içindeki mihraplar sade ama zariftir.

UNESCO Dünya Mirası Alanı olan Bagerhat Tarihi Cami Şehri’nin en önemli yapısıdır. Çevresinde Uluğ Han Cihan’ın türbesi ve bir su deposu bulunur.

Gerçek adı Han Cafer Han olan Han Cihan, Delhi Sultanlığı’ndan Bengal’e gelerek Sultan I. Gıyaseddin Azam Şah döneminde yüksek bir mevkiye yükseldi.

Bangladeş’in Bagerhat bölgesinde “Bagerhat” adıyla bilinen şehri kurdu; bu şehir günümüzde UNESCO Dünya Mirası Alanı olan Bagerhat Tarihi Cami Şehri’dir.

Uluğ Han Cihan, adil bir yönetici olarak tanınır; yerel halka İslam’ı yaymış ve tarımı geliştirmiştir. Ölümünden sonra şehir ormanla kaplansa da, türbesi caminin yakınında ziyaret edilen bir yerdir.

Paylaşın