Karın Değil İnsanın Merkeze Alındığı Bir Ekonomi Mümkün Mü?

Modern iktisadın kutsal dogmalarından biri “ekonomik büyüme”dir. Gayrisafi yurtiçi hasıla (GSYH) artmıyorsa ekonomi “hasta”, büyüyorsa “sağlıklı” kabul edilir.

Haber Merkezi / Siyasetçiler başarılarını büyüme rakamlarıyla ölçer, ana akım iktisatçılar refahı bu göstergelere indirger. Oysa temel soru nadiren sorulur: Sonsuz büyüme mümkün müdür ve mümkün değilse, ekonomi başka bir şekilde gelişebilir mi?

Marksist perspektiften bakıldığında bu sorunun yanıtı nettir: Kapitalist sistem büyüme olmadan var olamaz; ancak bu büyüme ne insanlığın ne de doğanın çıkarına hizmet eder.

Karl Marx’a göre kapitalizmin ayırt edici özelliği, sermayenin değerlenme zorunluluğudur. Sermaye, kendini büyütmek zorundadır; durduğu anda sermaye olmaktan çıkar. Bu nedenle kapitalist üretim “ihtiyaçlar için üretim” değil, kar için üretimdir. Büyüme bir tercih değil, sistemin içsel yasasıdır.

Bir kapitalist üretimi genişletmezse, rakipleri tarafından piyasadan silinir. Bu da büyümeyi bireysel bir açgözlülük meselesi olmaktan çıkarır; yapısal bir zorunluluk haline getirir. Tam da bu nedenle kapitalizm, sürekli daha fazla üretim, daha fazla tüketim ve daha fazla kaynak kullanımı talep eder.

Ancak gezegen sonsuz değildir. Marx’ın “metabolik yarılma” kavramıyla işaret ettiği gibi, kapitalist üretim doğa ile insan arasındaki maddi dengeyi bozar. Toprak, su, hava ve enerji kaynakları piyasanın hammaddesine indirgenir. Bugün iklim krizi, biyolojik çeşitliliğin yok oluşu ve çevresel felaketler bu yarılmanın somut sonuçlarıdır.

Ana akım iktisat, teknolojik ilerleme sayesinde “yeşil büyüme”nin mümkün olduğunu iddia eder. Marksist eleştiri ise bunun bir yanılsama olduğunu söyler. Verimlilik artışları çoğu zaman daha fazla tüketimi teşvik eder; yani sorun çözülmez, yalnızca ertelenir. Kapitalizmde çevre koruma, karlılıkla çeliştiği noktada daima ikinci plana itilir.

Büyüme var, refah yok

Bir diğer temel mesele şudur: Büyüme kimin için? Marx’ın artı-değer teorisi, kapitalist büyümenin işçi sınıfının sömürüsüne dayandığını ortaya koyar. GSYH artarken ücretlerin yerinde sayması, güvencesiz çalışmanın yaygınlaşması ve gelir eşitsizliğinin derinleşmesi tesadüf değildir.

Bugün birçok ülkede ekonomi büyürken yoksulluk da artmaktadır. Bu, büyümenin “toplumsal refah” ile eş anlamlı olmadığını açıkça gösterir. Kapitalizmde büyüme, sermayenin büyümesidir; toplumun değil.

Marksist yanıt burada radikaldir: Evet, ama kapitalizm içinde değil. Ekonomik gelişme; sağlık, eğitim, barınma, kültür ve boş zaman gibi alanlarda toplumsal ilerleme anlamına geliyorsa, bunun yolu sürekli büyümeden geçmez. Aksine, üretimin toplumsal ihtiyaçlara göre planlanması gerekir.

Sosyalist bir perspektifte mesele “ne kadar üretiyoruz” değil, “neden ve kimin için üretiyoruz” sorusudur. Toplumun gerçek ihtiyaçları belirlendiğinde, aşırı ve anlamsız üretim ortadan kalkabilir. Silah sanayi, plansız inşaat, israf ekonomisi ve reklamla körüklenen yapay tüketim, büyüme zorunluluğu olmadan anlamsızlaşır.

Marx’ın öngördüğü gibi, üretici güçlerin gelişimi insanlığı daha uzun çalışma saatlerine değil, daha fazla özgür zamana taşımalıdır. Oysa kapitalizmde verimlilik artışı işçilerin lehine değil, sermayenin kar hanesine yazılır.

Büyüme takıntısından kurtulmuş bir ekonomi, çalışma sürelerini kısaltabilir, işsizliği azaltabilir ve yaşam kalitesini yükseltebilir. Bu, “geri kalmak” değil; tam tersine, insani bir ilerlemedir.

“Sonsuz büyüme olmadan ekonomi gelişebilir mi?” sorusu aslında kapitalizmin sınırları içinde sorulduğu sürece eksiktir. Asıl soru şudur: Karın değil insanın merkeze alındığı bir ekonomi mümkün mü?

Büyüme bir amaç değil, kapitalizmin zorunlu bir yan ürünüdür. İnsanlığın karşı karşıya olduğu ekolojik ve toplumsal krizler, bu zorunluluğun artık sürdürülemez olduğunu göstermektedir. Gerçek gelişme, büyüme rakamlarında değil; eşitlikte, dayanışmada ve doğayla uyumlu bir yaşamda ölçülmelidir.

Paylaşın

Ekoloji Mücadelesi = Yaşam Mücadelesi

Ekoloji mücadelesi, yalnızca doğanın değil; emeğin, sağlığın, geleceğin ve yaşamın mücadelesidir. Başka bir dünya mümkün değilse, bu dünyada yaşam da mümkün değildir.

Haber Merkezi / Ekoloji bugün çoğu zaman dar bir çevrecilik faaliyeti, birkaç ağacı ya da bir kıyı şeridini koruma çabası olarak sunuluyor.

Oysa gerçek çok daha yalın ve serttir: Ekoloji mücadelesi, yaşamın kendisini savunma mücadelesidir. Toprağın, suyun, havanın ve tüm canlıların varoluş koşulları tehdit altındayken, bu tehdidi yalnızca “çevre sorunu” olarak adlandırmak gerçeği perdelemekten başka bir işe yaramaz.

Yaşadığımız ekolojik kriz; yanlış politikaların, denetimsiz sanayileşmenin ya da bireysel duyarsızlığın sonucu değildir. Bu kriz, karı merkeze alan üretim ve tüketim düzeninin zorunlu bir sonucudur.

Ormanlar maden sahasına, dereler enerji kaynağına, tarım arazileri rant alanına çevrilirken doğa, piyasanın hammaddesi haline getiriliyor. Bu süreçte kaybeden doğa olduğu kadar, doğayla birlikte yaşayan insanlardır.

Bugün temiz hava soluyamayan kentler, içilemeyen sular, zehirli gıdalar ve artan hastalıklar, ekolojik yıkımın gündelik hayattaki karşılıklarıdır. Yani mesele yalnızca “doğayı sevmek” değil, hayatta kalmaktır.

Ekoloji mücadelesi aynı zamanda sınıfsal bir mücadeledir. Doğa tahribatının bedelini en az kirletenler öder.

Yoksullar, işçiler, köylüler ve kentlerin çeperlerinde yaşayanlar; termik santrallerin, maden ocaklarının ve atık depolama alanlarının hemen yanı başında yaşamak zorunda bırakılır. Zenginler kirli havadan kaçar, temiz suyu satın alır, güvenli gıdaya erişir. Yoksullar içinse çevre felaketleri bir “seçenek” değil, dayatmadır.

Bu nedenle ekoloji sorunu, adalet sorunudur. Sağlıklı bir çevre hakkı, eşitlikten bağımsız düşünülemez. Doğanın talanı ile emeğin sömürüsü aynı sistemin iki yüzüdür.

“Kalkınma” masalı ve gerçekler

Ekolojik yıkım çoğu zaman “kalkınma”, “büyüme” ve “istihdam” söylemleriyle meşrulaştırılır. Oysa bu projelerin yarattığı istihdam geçici, yıkım ise kalıcıdır. Bir maden kapanır, geriye zehirli toprak kalır; bir dere kurur, geri gelmez. Kalkınma denilen şey, toplumun ortak yaşam alanlarının birkaç şirketin kâr hanesine yazılmasından ibarettir.

Gerçek kalkınma, insanların sağlıklı bir çevrede yaşamasıyla mümkündür. Zehirlenen toprakta tarım, kirlenen suda yaşam olmaz. Doğayı yok eden bir ekonomi, sonunda insanı da yok eder.

Tüm karanlık tabloya rağmen ekoloji mücadelesi aynı zamanda umudun adıdır. Deresini savunan köylüler, ormanına sahip çıkan yaşam savunucuları, zehirli projelere karşı direnen mahalleler bize şunu gösteriyor: Yaşam hâlâ kendini savunuyor.

Bu mücadele yalnızca bugünü değil, geleceği de korur. Çocuklara bırakılacak en büyük miras beton yığınları değil, nefes alınabilir bir dünyadır. Ekoloji mücadelesi, kuşaklar arası bir sorumluluktur.

Artık tarafsız kalınacak bir alan yok. Ya kârın yanında durulacak ya da yaşamın. Ekoloji mücadelesi, dar bir çevreci talep değil; insanca yaşama hakkının savunusudur. Sağlıklı bir çevre olmadan ne özgürlükten, ne eşitlikten, ne de adaletten söz edilebilir.

Bu yüzden ekoloji mücadelesi, yalnızca doğanın değil; emeğin, sağlığın, geleceğin ve yaşamın mücadelesidir. Başka bir dünya mümkün değilse, bu dünyada yaşam da mümkün değildir.

Paylaşın

Toplumsal Beklentilerin İnşasında Medyanın Rolü: Algı Ve Yönlendirme

Algıyı belirleyen, güç ilişkilerini şekillendiren ve yönlendiren, modern dünyanın en etkili aracı medya, doğru kullanıldığında bilgilendirici; kötü kullanıldığında ise manipülatif bir mekanizmaya dönüşebilir.

Haber Merkezi / Toplumun neyi başarı, neyi sıradanlık, neyi değer ya da tehdit olarak gördüğü… Bunların hiçbiri kendiliğinden oluşmuyor. Gündelik hayatımızda “normal” saydığımız çoğu şey, aslında uzun bir medya bombardımanının ardından yerleşiyor.

Haber bülteninden dizilere, reklamlardan sosyal medyaya uzanan geniş yelpaze, yalnızca bilgi vermiyor; aynı zamanda ne düşünmemiz, neye öfkelenmemiz, neyi arzulamamız gerektiğine dair güçlü ipuçları da sunuyor.

Medya önce gündemi belirliyor. Haber olarak sunulan konular, sunulmayanların yanında büyüyor; önem atfediliyor. Toplumun “buna tepki vermesi gerekir” dediği birçok başlık, aslında medya tarafından görünür kılındığı için önem kazanıyor. Görünmeyen ise sanki hiç yokmuş gibi.

Bir başka deyişle: Hangi konuların öne çıkarılacağı, hangi başlıkların sessizce geçiştirileceği, toplumsal beklentilerin yönünü doğrudan etkiliyor.

Diziler, reality programları, YouTube içerikleri… Bunların her biri toplum için hem ideal hem de ulaşılması gereken bir yaşam standardı çiziyor. Başarı ölçüsü olarak sunulan şey çoğu zaman zenginlik, hızlı tüketim ve “popüler görünme” üzerine kurulu. Böylece medya yalnızca haberle değil, kurgu içeriklerle de beklenti yaratıyor:

“İyi bir hayat böyle olmalı.”
“Başarıya giden yol şöyledir.”
“Toplum senden bunu bekliyor.”

Bu durum özellikle gençlerde kimlik oluşturma sürecini doğrudan etkiliyor.

Medyanın gücü yalnızca neyi gösterdiğinde değil, nasıl gösterdiğinde ortaya çıkar. Bir haberin dilindeki ufak bir değişiklik bile toplumsal algıyı yönlendirir. Bir protestocu “eylemci” olarak sunulabilir; aynı kişi başka bir mecrada “vandala yakın bir profil” şeklinde çerçevelenebilir. Böylece aynı olay, farklı duygular uyandırır.

Bu yönlendirme çoğu kez tekrar ederek güçlenir. Sürekli görünen, tekrarlanan ve belirli bir duyguyla paketlenen içerikler zamanla gerçeğin kendisine dönüşür.

Geleneksel medya kadar, artık algoritmaların gücü de belirleyici. Sosyal medya, kullanıcıların ilgisini çeken içerikleri öne çıkararak beklentileri hızla dönüştürüyor. “Herkes böyle yaşıyor” algısı çoğu zaman bir yanılgı olsa da, milyonlarca kişiye görünürlük kazandırarak normları yeniden çiziyor.

Toplum ne yapabilir?

Medya yönlendirebilir, ama sorgulayan bir birey bunu dengeleyebilir. Eleştirel medya okuryazarlığı, bu yüzden her zamankinden daha önemli. Kaynağı kontrol etmek, başlıkla haber metni arasındaki niyeti görmek, görüntülerin duyguyu nasıl şekillendirdiğini fark etmek… Bunlar, bireyin medya etkisinden tamamen kurtulması değil, bilinçli bir şekilde yönetmesi anlamına gelir.

Bugün toplumun beklentileri, yalnızca kültürel birikimin ya da sosyal ilişkilerin ürünü değil. Medya, modern dünyanın en etkili “beklenti üretim merkezi”. Algıyı belirleyen, güç ilişkilerini şekillendiren ve yönlendiren bu araç, doğru kullanıldığında bilgilendirici; kötü kullanıldığında ise manipülatif bir mekanizmaya dönüşebilir.

Bu nedenle medya etkisini analiz etmek yalnızca akademik bir tartışma değil; çağdaş toplumların kendini anlaması için zorunlu bir adım.

Paylaşın

Sessiz Takip Büyük Kar: İnternette Her Adımınız Nasıl Paraya Dönüşüyor?

Dijital çağda her tıklama, her kaydırma, hatta her duraksama bir iz bırakıyor. Bu izler, artık dev teknoloji şirketlerinin en değerli hammaddesi: Kişisel veri.

Haber Merkezi / Milyarlarca kullanıcının gündelik dijital alışkanlıkları, dev platformlar tarafından işleniyor, analiz ediliyor ve ticari bir ürüne dönüştürülüyor. Üstelik çoğu zaman kullanıcıların haberi bile olmadan.

İnternette attığınız her adımın para ettiği gerçeği, giderek daha görünür bir hal alıyor.

Reklam teknolojileri, şirketlerin “ne satın almak isteyeceğinizi” siz daha farkında olmadan tahmin edebilmesine olanak sağlıyor. Bu öngörüler, kişiye özel reklamlar olarak karşınıza çıkıyor; bazen masum bir öneri gibi, bazen de rahatsız edici bir gölge gibi…

Uzmanlara göre sorun yalnızca verilerin ticari amaçla kullanılması değil; bu verilerin nasıl toplandığı, kimlerle paylaşıldığı ve ne kadar süre saklandığı. Üstelik algoritmalar büyüdükçe, takip mekanizmaları da daha görünmez hale geliyor.

Kullanıcı sözleşmeleri sayfalarca sürüyor, ama gerçek izleme çoğu zaman bir çerez ayarı penceresine sığmayacak kadar karmaşık.

Günümüzde dijital takip, sadece reklamlardan ibaret değil. Konum bilgileriniz, sağlık verileriniz, sosyal medya etkileşimleriniz ve çevrimiçi davranışlarınız, çeşitli sektörler için altın değerinde.

Ve bu altın madeninin sahibi genellikle kullanıcılar değil; dev platformlar.

Şeffaflık talep etmek bir başlangıç. Daha bilinçli izinler, daha katı veri koruma yasaları ve güçlü denetim mekanizmaları, dijital ekonominin geleceğini belirleyecek anahtarlar arasında. Aksi takdirde verilerinizin kimlerin elinde olduğu sorusu, dijital dünyanın en büyük karanlık noktası olmaya devam edecek.

Sonuç açık: Veri çağında güç, veriyi elinde tutanlarda. Ve takip edilip edilmediğinizi anlamak için, artık ekranın sağ üst köşesindeki küçük bir çerez uyarısından fazlasına ihtiyacınız var.

Paylaşın

AYM’den Ötanazi İçin “Acısız Ölüm” Savunması

Anayasa Mahkemesi (AYM), belli şartlarda sahipsiz sokak köpeklerinin öldürülmesinin keyfi olmadığını belirterek, ötanazinin “ağrısız – acısız ölüm” olduğuna işaret etti.

Anayasa Mahkemesi (AYM), sokak köpeklerinin barınaklarda toplatılması ve “tehlikeli” görülenlerin ötanazi yoluyla öldürülmesine izin veren Hayvanları Koruma Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’daki değişikliklerin iptali istemiyle açılan davada verdiği ret kararının gerekçesini açıkladı.

AYM’nin bu yasal düzenlemeye ilişkin 7 Mayıs 2025’te verdiği kararının gerekçesi, yedi ay sonra bugünkü Resmî Gazete’de yayımlandı.

DW Türkçe’den Alican Uludağ’ın aktardığına göre; Kararda, belli şartlarda sahipsiz sokak köpeklerinin öldürülmesinin keyfi olmadığı belirtilirken, ötanazinin “ağrısız-acısız ölüm” olduğuna işaret edildi. Karara muhalefet eden üyeler ise kanunla ötanazinin istisnai bir uygulama olmaktan çıkararak sıradan bir idari araca dönüştürüldüğüne dikkat çekti, “toplu hayvan öldürmeleri hayvan yaşamına saygıyı ihlal etmektedir” dedi.

İnsan sağlığına yönelik olarak hayvanlardan kaynaklanan risklere karşı koruyucu tedbirlerin alınmasının, bireylerin sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkından da kaynaklanan bir zorunluluk olduğu savunuldu. Kararda, sahipsiz köpeklerin tamamen kontrolsüz kalmasının ve popülasyonlarındaki artışın korkuya neden olduğu ve fiziksel saldırı riski barındırdığı belirtildi. Bunun “Anayasa’nın 17. maddesinde güvence altına alınan kişinin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkı yönünden zarar doğurabileceği açıktır” denildi.

Dolayısıyla Anayasa’nın 56. maddesi kapsamında dengeli ve sağlıklı bir çevrenin temini için diğer tüm unsurlarda olduğu gibi hayvanların da nitelik ve popülasyon itibarıyla insan sağlığını tehdit etmeyecek ölçüde belli bir dengede tutulması gerektiği belirtilen kararda, şu değerlendirmeye yer verildi:

“Bu bağlamda devletin insan sağlığını dikkate alarak havyan popülasyonunun belli bir seviyede tutulmasını sağlayacak ya da sayısının artırmasını önleyecek tedbirler alması gerekebilir. Aksi durum hayvan popülasyonunda kontrolsüz bir artışa neden olmak suretiyle Anayasa’nın 56. maddesi uyarınca devletin bireylere sağlamakla yükümlü olduğu sağlıklı ve dengeli çevrede yaşama imkânını ortadan kaldırabilecektir.”

Gerekçede, sahipsiz sokak hayvanlarının bakımevinde toplatılması maddesi ele alındı. Sahipsiz evcil hayvanların insanların sağlığı ve vücut bütünlüğü açısından oluşturabileceği risklerin ortadan kaldırılması amacıyla öngörüldüğü anlaşılan kuralların yaşam hakkı ile kişinin maddi ve manevi varlığının korunması hakkının bir gereği olduğu gibi bireylerin sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkından kaynaklanan ihtiyacı da karşılamaya yönelik olduğu ifade edildi.

Özellikle köpeklerin sahiplenilmeden bakılması modelinin ortadan kaldırılmasının bunların insanın yaşamına ve vücut bütünlüğüne yönelik olarak yol açabileceği tehlikelerin bertaraf edilmesine katkı sunacağı savunulan kararda, “Bu hayvanların insan sağlığına yönelik olarak sebep olduğu tehlikenin önlenmesi bakımından ne tür bir kontrol modelinin benimseneceği hususunda kanun koyucunun geniş takdir yetkisi bulunmaktadır” denildi. Kararda, “Sonuç olarak sahipsiz hayvanların sahiplendirilinceye kadar bakımevlerine alınması ve burada barındırılması yönteminin benimsenmesinin sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkından kaynaklanan pozitif yükümlülükle çelişen bir yönü bulunmadığı değerlendirilmiştir” ifadeleri yer aldı.

Kanunun en tartışmalı maddesi, sokak köpeklerine ötanazi işlemi uygulanmasıydı. Anayasa Mahkemesi, bu maddenin iptali talebini oy çokluğuyla reddetti.

Kararda, bakımevine alınan köpeklerden; insan ve hayvanların hayatı ve sağlığı için tehlike teşkil eden ve olumsuz davranışları kontrol edilemeyen, bulaşıcı veya tedavi edilemeyen hastalığı bulunan ya da sahiplenilmesi yasak olanlara ötanazi işlemi uygulanmasının neden Anayasaya aykırı olmadığı anlatıldı.

Kanun koyucunun insanın sağlığı ve vücut bütünlüğüne tehdit oluşturan durumları bertaraf etmek için başvuracağı araçların kapsamını tespit etmede geniş bir takdir yetkisi bulunduğu belirtilen kararda, “Kanun koyucunun bu husustaki tercihinin değerlendirilmesi anayasallık denetimi dışındadır” denildi. Kararda, bu yetki şöyle anlatıldı:

“Dolayısıyla kanun koyucunun, yaşam hakkı ve kişinin maddi ve manevi varlığının korunması ve geliştirmesi hakkının öngördüğü koruyucu tedbirler alma yükümlülüğü kapsamında diğer yöntemlerin yetersiz olacağının anlaşıldığı durumlarda belli şartlar altında öldürme yöntemine de cevaz veren düzenlemeler yapması mümkündür.”

Öte yandan tedbirin uygulanması sürecinde sahipsiz köpeklere fiziksel ve manevi olarak en az seviyede acı verecek yönteme başvurulmasını sağlayacak güvencelerin bulunup bulunmadığını “değerlendiren” Anayasa Mahkemesi, gerekçesinde şöyle devam etti:

“Kuralda sahipsiz köpeklerin öldürülme usulü olarak öngörülen ötanazi Yunanca “eu” (iyi) ve “thanatos” (ölüm) kelimelerinin birleşmesinden meydana gelmekte olup yalnızca yaşamın sonlandırılmasına karar verme hakkı değil ağrısız-acısız ölüm anlamında da kullanılmaktadır. Kuralda ötanazi tedbirinin istisnai olarak belirli koşulların bulunması hâlinde uygulanması öngörülmektedir.”

5996 sayılı Kanun’a göre ötanazi işleminin veteriner hekim tarafından veya onun gözetiminde yapılması gerektiği kaydedilen kararda, “Dolayısıyla anılan Kanun’da ötanazi tedbirine ilişkin olarak ilgili otoritelere tanınan yetkinin kullanımında hayvanlara/köpeklere insanca davranılmasını sağlayan, onlara acı ve eziyet verilmesini önleyen güvencelerin oluşturulduğu gözetildiğinde öldürme tedbirinin uygulanmasında idareye mutlak bir keyfilik tanındığı söylenemez” ifadesi kullanıldı.

Kararda, bu sokak köpeklerine ötenazi/öldürme tedbirinin uygulanmasına imkân tanınmasının devletin kişinin maddi ve manevi varlığının korunması ve geliştirmesi hakkı ile sağlıklı ve dengeli çevrede yaşama hakkından kaynaklanan yükümlülüğüne aykırı bir yön bulunmadığı savunuldu.

Kararda, sokak köpeklerini toplamak için kaynak ayırmayan, hayvan bakımevi kurmayan ve sokak hayvanlarını toplayamayan belediye başkanı ve belediye yetkililerine 6 aydan 2 yıla kadar hapis cezası verilmesi de Anayasa’ya uygun bulundu. Kararda bu durumun suç ve cezaların kanuniliği ilkesine aykırı olmadığı belirtildi.

Ötanazi maddesine AYM Başkan Vekilleri Hasan Tahsin Gökcan ve Basri Bağcı ile üyeler Engin Yıldırım, Yusuf Şevki Hakyemez, Yıldız Seferinoğlu ve Kenan Yaşar muhalefet etti.

Hasan Tahsin Gökcan, hayvanların topluca öldürülmesi tedbirinin acısız ölüm (ötenazi) adı altında ifade edilmesinin, verilen yetkinin anlam ve kapsamını ortadan kaldırmadığını belirterek, “Sonuç olarak incelenen kuralla somut bir sağlık tehlikesi şartı olmaksızın idareye verilen yetki kapsamında gerçekleştirilebilecek münferit veya toplu hayvan öldürmeleri hayvan yaşamına saygıyı, insanın çevreyle kurduğu felsefi ilişkiyi, insanlarla evcil hayvanlar arasındaki sevgi bağını, dolayısıyla bireyin maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkı boyutuyla sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkını ihlal etmektedir” değerlendirmesini yaptı.

Üye Engin Yıldırım, yasanın hayvanların yaşamı üzerinde orantısız bir sonuca yol açması ve kısırlaştırma ile aşılama gibi daha hafif ve etkili tedbirler varken en ağır müdahale olan yönteme başvurması nedeniyle demokratik toplum düzeni ölçütünü karşılamadığını yazdı.

Yasada, uyutma uygulamasına tabi tutulacak hayvanlara ilişkin ölçütlerin, özellikle “insan ve hayvan sağlığı için tehlike teşkil etme” ve “olumsuz davranışlar” şeklinde ifade edilmesini eleştiren Yıldırım, bu kavramların tanımı ve kapsamının açık ve net olmadığını kaydetti.

“Olumsuz davranışlar’ gibi muğlak bir terimin içeriğinin belirlenmemiş olması, uygulamada subjektif ve keyfi değerlendirmelere yol açma riskini artırmaktadır” diyen Yıldırım, söz konusu ölçütlerin “somut ve objektif kriterlere” dayandırılması gerektiğini vurguladı. “Devletin görevi, hayvanları kamu düzeni veya belirsiz sağlık gerekçeleriyle ortadan kaldırmak değil, onlara yaşam alanı sunmak ve bu yaşamı korumaktır” diyen Yıldırım, “Etik ve bilimsel ölçütlerle ve zorunlu hallerle sınırlandırılmamış bir ötanazi uygulaması anayasal güvenceleri aşındırır” ifadelerini kullandı.

Karara muhalefet eden AYM üyesi Kenan Yaşar, yasada “gerekli idari tedbirler” ifadesinin son derece belirsiz olduğunu, idareye geniş takdir yetkisi tanıdığını belirterek; “bu durum, keyfiliğe yol açabilecek uygulamaların önünü açmaktadır” dedi. “Ötanazi” kavramının da düzenlemeye dâhil edilmesiyle, daha önce sınırlı olan “öldürme” fiilinin kapsamını genişlettiğini belirten Yaşar, “ötanaziyi istisnai bir uygulama olmaktan çıkararak sıradan bir idari araca dönüştürmüştür” ifadesini kullandı. Yaşar, şunları kaydetti:

“Bu düzenlemelerle birlikte, ötanazi uygulamasının sınırları genişletilmiş, öldürme fiili olağanlaştırılmış ve bu işlemler idarenin takdir yetkisi dâhilinde gerçekleştirilebilir hale getirilmiştir. Bu da yaşam hakkına ilişkin anayasal korumayı zayıflatan bir sonuç doğurmaktadır.”

Ne olmuştu?

TBMM Genel Kurulu’nda görüşülen 7527 sayılı Hayvanları Koruma Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun teklifi, 30 Temmuz 2024 tarihinde kabul edilerek yasalaştı. Kanun, 2 Ağustos 2024 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Yasa, sokaktaki tüm köpeklerin belediyeler tarafından toplatılmasını, sahiplendirilinceye kadar barınaklarda bakılmasını kapsıyordu. Bu kapsamda yerel yönetimlere bakımevi kurmaları ve mevcut şartları iyileştirmeleri için 31 Aralık 2028’e kadar süre tanınıyordu. Hayvanseverlerin özellikle karşı çıktığı madde ise bazı köpeklerin uyutularak öldürülmesine izin verilmesiydi.

Yasa, bakımevine alınan köpeklerden; insan ve hayvanların hayatı ve sağlığı için tehlike teşkil eden ve olumsuz davranışları kontrol edilemeyen, bulaşıcı veya tedavi edilemeyen hastalığı bulunan ya da sahiplenilmesi yasak olanların ötanazi işlemiyle öldürülmesine izin veriyordu.

CHP, yasanın Anayasa’ya aykırı olduğu iddiasıyla Anayasa Mahkemesi’nde dava açmıştı. Yüksek Mahkeme, 7 Mayıs 2025 tarihinde yasanın iptali talebini oyçokluğuyla reddetmişti.

Paylaşın

Özgür Özel, Yeniden CHP’nin Genel Başkanı

Özgür Özel, geçerli bin 333 oyun tamamını alarak bir kez daha CHP’nin genel başkan seçildi. Böylelikle Özel, son iki yılda dördüncü kez CHP lideri seçilmiş oldu.

Özel, 4 Kasım 2023 tarihinde yapılan 38. Olağan Kurultay’da partinin sekizinci genel başkanı seçilerek göreve başlamıştı. Daha sonra, partiye kayyum atanması ihtimalini önlemek hedefiyle düzenlenen iki olağanüstü kurultayda da delegeler yine Özel’i seçmişti.

Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) 39. Genel Kurultay’ı  “Şimdi İktidar Zamanı” temasıyla Ankara Spor Salonu’nda gerçekleştirdi.

Kurultayda, rahatsızlığı nedeniyle katılamayan eski genel başkanlardan Hikmet Çetin’in mesajı okundu. Gözlerin çevrildiği eski Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu davetli olduğu kurultaya katılmadı ve herhangi bir mesaj da göndermedi.

Kurultayda ilk olarak, CHP’nin tutuklu cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’nun yapay zeka ile hazırlanmış kurultay mesajı videosu izletildi.

İmamoğlu, iktidarın baskı politikalarına vurgu yaptığı açıklamasında ülkenin içinde bulunduğu ekonomik ve sosyal duruma ilişkin mesajlar verdi. Türkiye’nin Meclis’le değil Saray’la yönetildiğini belirten İmamoğlu, ülkenin bir reform hamlesine ihtiyaç duyduğunu kaydetti. İmamoğlu, bunu ancak CHP’nin gerçekleştirebileceğini söyledi.

Özel genel başkanlık seçimi öncesinde yaptığı konuşmada son iki yılın her gününü mücadele ile geçirdiklerini belirterek, iki yılda 62 ilde 208 kez meydanlara indiklerini anlattı.

“Ankara’da oturmadık. Bize istikamet çizenlere de teslim olmadık” diyen Özel, bu süreçte CHP’nin üye sayısını 1,2 milyondan 2 milyona çıkardıklarını da aktardı.

Özgür Özel konuşmasında, eski Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu’na karşı kendisinin ve partinin duruşunu da net ifadelerle vurguladı.

Kurultaya davet edildiği halde katılmayan Kılıçdaroğlu’nun, genel başkan seçiminin yapılacağı gün Sabah gazetesine demeç vermesi pek çok partilinin tepkisini çekti.

Şimdiye kadar “vefa” duygusundan uzaklaşmayacağını ve eski genel başkanlar hakkında kötü konuşmayacağını belirten Özel, kurultaydaki konuşmasında ise şunları kaydetti:

“Biz müesses nizamın çarkına çomak soktuk arkadaşlar. Müesses nizamla mücadeleden dönüş yoktur. Müesses nizamla işbirlikçi olanlara, kara düzenin sesi olanlara, örgütlerin vermediği görevleri başka kapıda arayanlara yer yoktur. Cumhuriyet Halk Partisi arınacaksa işte bu anlayıştan arınacaktır. Bizi yüzde 25’e hapsetmek isteyenlerden, sokaklardan ve meydanlardan koparmak isteyenlerden arınacaktır.”

Kılıçdaroğlu 22 Kasım’da sosyal medya hesabından paylaştığı videoda, partili belediyelere yönelik yolsuzluk iddialarını da hatırlatarak, “CHP’nin arınması” gerektiğini söylemişti.

Özel’in Kılıçdaroğlu’na yönelik çıkışının ardından eski Genel Başkan’ın disipline sevk edilip edilmeyeceği tartışması başlarken, kurultay salonunda bulunan bir parti yetkilisi buna gerek olmadığını çünkü “Kılıçdaroğlu’nun kendi kendisini bitirdiğini” savundu.

Özel konuşmasının sonunda, parti olarak zor zamanlardan geçtiklerini ancak bundan sonra da bedel ödemeye devam edecekleri mesajını verdi:

“Elbette zor zamanlardan geçiyoruz, geçeceğiz. En ağır bedelleri ödedik, ödüyoruz, ödeyeceğiz. Ben sizlere ilk seçime kadar güzel günler vadetmiyorum. Ben size iktidara gül bahçesinden geçerek gitmeyi vadetmiyorum. Ben size acıya katlanmayı ama teslim olmamayı vadediyorum. Ben size mücadele vadediyorum… Ve tüm mücadelenin sonunda size iktidar vadediyorum.”

PM ve YDK seçilecek

Kurultayın yarınki bölümünde ise Parti Meclisi ve Yüksek Disiplin Kurulu üyeliği seçimi gerçekleştirilecek.

Cuma günü yapılan tüzük değişikliği doğrultusunda 60’dan 80’e çıkarılan PM üyeliği seçimi çarşaf liste ile yapılacak.

Üye sayısının 80’e çıkarılmasının temel gerekçesi olarak, tüzükle Cumhurbaşkanı Aday Ofisi’yle entegre edilen “gölge kabine” üyelerinin PM içine alınmak istenmesi gösteriliyor.

Bazı gölge kabine üyelerinin de MYK dışında kalacakları için Özel’e bu taleplerini ilettiği belirtiliyor.

Paylaşın

The Economist: Türk Futbolu Siyaseti Kadar Kirli

Londra merkezli haftalık haber, uluslararası ilişkiler ve ekonomi dergisi The Economist, Türkiye’deki futbolda patlak veren geniş çaplı bahis skandalının boyutlarını “Türkiye futbolu siyaseti kadar kirli” ifadesiyle özetledi.

Dergi, 149 hakem ve 1.024 oyuncuya getirilen yasakların ülke spor tarihinde benzeri görülmemiş bir krizi ortaya çıkardığını yazdı.

Türkiye futbolunda son yılların en büyük skandalı yaşanıyor. The Economist’in haberine göre, bir Göztepe oyuncusunun kırmızı kart görmesi üzerine oynandığı iddia edilen 5,5 milyon liralık bahis, tartışmaları ülke gündeminin merkezine taşıdı. Olay sonrası Türk futbol kamuoyunda yankılar büyürken, federasyon tarafından yapılan denetim raporu skandalın yalnızca bir maçla sınırlı olmadığını ortaya koydu.

Türkiye Futbol Federasyonu’nun (TFF) denetimi, profesyonel liglerde görev yapan 571 hakemin 371’inin bahis sitelerinde hesabı bulunduğunu gösterdi. Habere göre, bir hakem 18 binin üzerinde, başka hakemler ise 10 binin üzerinde bahis oynadı. Federasyon bunun üzerine 149 hakemi ve 1.024 futbolcuyu, maçlara bahis oynadıkları şüphesiyle süresiz olarak men etti. Polis soruşturmalarında ise aralarında Trendyol Süper Lig ekiplerinden Eyüpspor’un başkanının da bulunduğu en az 19 kişi gözaltına alındı.

Dergi, Türkiye’de hakemlik kurumuna yönelik güvensizliğin yeni olmadığını da hatırlattı. 2024-2025 sezonunda Fenerbahçe’yi çalıştıran José Mourinho’nun, “Hakemlerin durumunu bilseydim buraya gelmezdim” dediği, iki yıl önce Ankaragücü başkanının bir hakeme yumruklu saldırı nedeniyle futboldan men edildiği de aktarıldı.

TFF Başkanı İbrahim Hacıosmanoğlu’nun geçmişte hakemlerle yaşadığı tartışmalar da haberde yer aldı. The Economist, Hacıosmanoğlu’nun bir dönem başkanı olduğu kulübün maçının ardından öfkelenerek hakemleri statta bir odaya kilitlettiğini, hakemlerin ancak dönemin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın telefonundan sonra serbest bırakıldığını yazdı.

Skandalın ortaya çıkmasıyla birlikte Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Futbol temizlenmeli, ne gerekiyorsa yapılacak” açıklamasına yer veren dergi, taraftarların mahkemelerin de en az bu kadar kararlılık göstermesini beklediğini belirtti. Haberde ayrıca, 11 Kasım’da muhalefetin cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu hakkında hazırlanan 3.900 sayfalık iddianameye dikkat çekilerek, İmamoğlu’nun dokuz aydır cezaevinde bulunduğu ve 2.352 yıla kadar hapisle yargılandığı aktarıldı.

The Economist haberini, futbolun içindeki yolsuzluk iddialarının büyüklüğünün, ülkedeki siyasi tabloyla karşılaştırıldığı çarpıcı bir değerlendirmeyle noktaladı.

Paylaşın

DEM Parti’den Muhalefete “Süreç” Tepkisi: Bekle Gör Siyaseti Terk Edilmeli

“Süreç” hakkında açıklamada bulunan DEM Parti Sözcüsü Ayşegül Doğan, “Muhalefet de bekle gör siyaseti yerine daha aktif bir pozisyon almalı ve kurucu bir siyaset ufkuna sahip olmalı” dedi.

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Sözcü Ayşegül Doğan, partisinin genel merkezinde gündemdeki gelişmeler ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

Plan ve Bütçe Komisyonu’nda görüşülen 2026 yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanun Teklifi’ne de değinen Ayşegül Doğan, Türkiye’de politikaların kadına yönelik şiddete ve cezasızlığa teşvik ettiğini söyledi. Ayşegül Doğan, kadınların buna rağmen bunu kabul etmediğini ve en başta barış, demokrasi ve adalet için en önde direnmeyi sürdürdüğünü ifade etti.

Komisyonun Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan ile yaptığı görüşmeye de dikkat çeken Ayşegül Doğan, Abdullah Öcalan’ın birincil muhatap olduğunu ve sorunun çözümü bağlamında ilk defa böylesi bir görüşmenin yapıldığını kaydetti. Ayşegül Doğan, “Bugüne kadar bu diyalogun sürece güç ve ivme kazandıracak nitelikte bir diyalog olacaktır dedik. Bundan sonra da bunun nasıl bir güç ve ivme kazandıracağını hep birlikte göreceğiz. Hep beraber buna tanıklık edeceğiz” diye konuştu.

Ayşegül Doğan, “Komisyonun raporunun bir an önce tamamlanması ve genel kurulda hukuki düzenlemelere ilişkin hızla hayata geçirilmesi gerekiyor. Abdullah Öcalan ile yapılan görüşmenin de kamuoyuna yansıması gerektiğini belirten Ayşegül Doğan, “Toplumsallaşması için çok önemli. Detaylarını 4 Aralık’ta toplanacak komisyona aktarılacak bilgilerle hepimiz öğreneceğiz. Ve yine beklentimiz bu tutanakların kamuoyuna açık bir biçimde erişilebilir bir halde olması. Bugüne kadar yapılagelen dinlemelerin tutanaklarına nasıl Türkiye kamuoyu istediği zaman Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin internet sitesi üzerinden erişim sağlayabiliyorsa, İmralı Adası’nda komisyon üyelerinin Sayın Öcalan ile yaptığı görüşmenin içeriğine de aynı şekilde erişebilmelidir. Bu konudaki şeffaflıktan taviz verilmemelidir” dedi.

CHP’nin ziyarete katılmaması sonrasında başlayan ve hala süren tartışmalara da değinen Ayşegül Doğan, “Çünkü Türkiye meselesinden bahsediyoruz. Türkiye toplumunun tamamını ilgilendirdiğini deneyimlerimizle gördük bugüne kadar. 86 milyon için yapılan ve 86 milyonun geleceği için kurulan bir komisyonun yaptığı görüşmelerin eksiksiz bir katılımla gerçekleşmesi olması gerekendi. Olmadı. Ancak komisyonun bütün bileşenleriyle adaya gitmesi ve Sayın Öcalan’la orada görüşerek özellikle şeffaflığa dair endişeleri, kaygıları olanların onlar adına bu soruları doğrudan yöneltme imkanını değerlendirmemiş olmalarını yalnızca bir talihsizlik olarak ifade edemeyiz. Ne yazık ki bir siyasetsizliğe işaret ediyor Kürt meselesinin demokratik çözümünde. Bunu üzülerek belirtiyoruz” ifadelerini kullandı.

Ayşegül Doğan, sözlerini şöyle sürdürdü: “Bu görüşme önemliydi ancak biricik kalmaması da aynı önemde. İmralı yolunu resmi olarak açan bu siyasi adımın devamı getirilmeli. Sayın Öcalan’la görüşmenin olanakları genişletilmeli. Bunu sürecin geleceği açısından önemli görüyoruz. Farklı siyasal kesimlerden temsilciler, hak savunucuları, akademisyenler, gazeteciler, kimler gidip temas kurmak istiyorsa, kimler gidip orada kendisiyle görüşmek istiyorsa görüşmeli, görüşebilmeli, bunun imkanları sağlanmalı.

Bu mesele can kayıplarının durdurulması, bir daha olmaması açısından baktığımızda hayati bir meseledir. Bundan daha değerli, bundan daha kutsal bir şey olamaz. O yüzden bunları seçim, seçmen ölçümleri, anketler ya da bununla ilgili şekillenen kaygılar etrafında izah etmeye çalışmak yerine bu meseleye böyle bir yerden bakıp, üstelik bu meselenin tarihsel arka planıyla sosyolojik olarak bugüne kadar ortaya çıkan diğer boyutlarıyla da yüzleşmek gerekir. Dünden farklı bir tutum sergilemek gerekir Kürt sorununun demokratik çözümü için. Yani tüm o alışılagelmiş kalıplardan çıkalım derken bunu söylem düzeyinde tutmamak eylemde de gerçekleştirmek gerekir.

Hem bir yandan basit parti çıkarlarına havale etmememiz gereken bir mesele diğer yandan ciddi ve tarihsel yaklaşılması gereken bir mesele hem de iktidarından muhalefetine herkesin cesur adımlar atması gereken mütereddit kalan siyasi partilerin farklı toplumsal kesimleri de cesaretlendirmesi gereken bir mesele ile karşı karşıyayız. Muhalefet de bekle gör siyaseti yerine daha aktif bir pozisyon almalı ve kurucu bir siyaset ufkuna sahip olmalı.

Selahattin Demirtaş’ın serbest bırakılması için ne bekleniyor? Niye bu suç işleme haline seyirci kalıyorsunuz? Tekrar ediyoruz. Başta Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ olmak üzere Kobani kumpas davasından tutsak herkes serbest bırakılmalı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları ve Anayasa Mahkemesi kararları uygulanmalı. Artık buna son vermek gerekiyor.”

Paylaşın

Ekonomi Yönetimine Güvenenlerin Oranı Yüzde 16,6

Asal Araştırma’nın kasım ayı araştırmasına göre; ekonomi yönetimine “güveniyorum” diyenlerin oranı yüzde 16,6, “çok güveniyorum” diyenlerin oranı ise sadece yüzde 2,6 oldu.

Asal Araştırma tarafından Kasım 2025’te gerçekleştirilen Türkiye Siyasi Gündem Araştırması, halkın ekonomi yönetimine olan güveninin oldukça zayıf olduğunu ve en önemli ekonomik sorunun açık şekilde konut ve gıda fiyatlarındaki artış olduğunu ortaya koydu.

Katılımcılara yöneltilen “Ekonomi yönetimine güveniyor musunuz?” sorusuna verilen yanıtlar, ekonomi politikalarına duyulan güvenin oldukça düşük seviyelerde seyrettiğini gösterdi.

Yanıtların dağılımı şu şekilde oldu:

Güvenmiyorum: Yüzde 36,0
Hiç güvenmiyorum: Yüzde 34,4
Ne güveniyorum ne güvenmiyorum: Yüzde 10,2
Güveniyorum: Yüzde 14,0
Çok güveniyorum: Yüzde 2,6
Fikrim yok/Cevap yok: Yüzde 2,8

Bu veriler doğrultusunda, ekonomi yönetimine güvenmeyenlerin oranı toplamda yüzde 70,4’e ulaşırken, güven duyanların oranı yalnızca yüzde 16,6 oldu. Kararsızların ve yanıt vermeyenlerin oranı ise toplamda yaklaşık yüzde 13 seviyesinde kaldı.

Anket sonuçları, ekonomi politikaları konusundaki toplumsal memnuniyetsizliğin derinleştiğine işaret ederken, ekonomi yönetimiyle ilgili olumlu görüşlerin ciddi biçimde azaldığını gösterdi.

Araştırmanın dikkat çeken ikinci bölümü ise “Türkiye ekonomisinin en önemli sorunu nedir?” sorusuna verilen yanıtlardı. Katılımcıların büyük bölümü, yaşam maliyetlerine doğrudan etki eden barınma ve gıda fiyatlarındaki artışı öne çıkardı.

Verilere göre en önemli ekonomik sorunlar şu şekilde sıralandı:

Kira ve konut fiyatlarındaki artış: Yüzde 22,6
Gıda fiyatlarındaki artış: Yüzde 17,0
Enflasyonun yüksekliği: Yüzde 10,5
Faizlerin yüksekliği: Yüzde 5,4
Elektrik, su, aidat ve doğalgaz fiyatlarının yüksekliği: Yüzde 5,3
Ekonomi yönetimi: Yüzde 4,9
İşsizlik: Yüzde 4,2
Üretimde yetersizlik: Yüzde 4,0
Akaryakıt fiyatlarının yüksekliği: Yüzde 3,8

Vergi oranlarının yüksekliği: Yüzde 3,5
Liyakatsizlik: Yüzde 3,3
Eğitim harcamaları/sistemi: Yüzde 3,0
Sosyal eşitsizlik: Yüzde 2,7
Kamuda israf: Yüzde 2,2
Diğer: Yüzde 2,6
Sorun yok: Yüzde 1,8
Fikrim yok/Cevap yok: Yüzde 3,2

Ankete katılan her 5 kişiden biri, barınma maliyetlerindeki artışı birincil sorun olarak tanımladı. Onu gıda fiyatlarındaki artış ve genel enflasyon izledi. Bu veriler, enflasyonun doğrudan etkilediği temel tüketim kalemlerinin halkın hayatında en büyük baskıyı oluşturduğunu ortaya koydu.

“Ekonomi yönetimi” yalnızca güven anketinde değil, sorun algısında da doğrudan bir başlık olarak yer aldı. Katılımcıların yüzde 4,9’u doğrudan ekonomi yönetiminin kendisini Türkiye ekonomisinin en önemli sorunu olarak tanımladı.

Paylaşın

1,47 Milyon Çocuk “Örgün Eğitim” Dışında

Eğitim Reformu Girişimi’nin raporuna göre; örgün eğitimde olmayan çocuk sayısı 1 milyon 470 bin 694’e ulaşıyor. Rapor, özellikle 14-17 yaş grubunda eğitim dışılığın yüksek seyrettiğini gösteriyor.

Türkiye’de eğitim politikaları son yıllarda sık sık değişen uygulamalarla gündeme geliyor. Müfredat defalarca yenilendi; sınav sistemleri birden fazla kez düzenlendi; öğretmenlik kanunu ve atama süreçleri yeniden ele alındı. Okul türlerine, yönetmeliklere ve eğitim takvimine ilişkin kararlar da kısa aralıklarla değişti.

Bu dalgalı ortamın son örneği, Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in ara tatil uygulamasının kaldırılmasının değerlendirildiğini açıklaması oldu. Tam da bu tartışmalar sürerken Eğitim Reformu Girişimi’nin yayınladığı Eğitim İzleme Raporu 2025, eğitimdeki bu değişkenliğin etkilerini ve eşitsizlikleri verilerle ortaya koyuyor.

DW Türkçe’den Pelin Ünker’in aktardığına göre; Rapor, eğitimde hedeflerin ve mevzuatın sık değişmesi nedeniyle stratejik tutarlılık ve şeffaflığın zayıfladığını belirtiyor. 2024–2025 döneminde hem çocukların hem öğretmenlerin iyi olma halini merkeze alan, hesap verebilir ve kapsayıcı bir kamu-yurttaş diyaloğuna duyulan ihtiyacın devam ettiği vurgulanıyor.

Raporun en çarpıcı bulgularından biri, zorunlu eğitim çağındaki çocukların önemli bir bölümünün okula devam etmemesi. 2024–2025 eğitim-öğretim yılında 804 bin 250 çocuk, zorunlu eğitimde olması gerekirken örgün eğitimin dışında yer alıyor. Bunların 611 bin 612’si Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı, 192 bin 638’i ise yabancı uyruklu. Öte yandan eğitim çağında olup açıköğretim liselerine yönlendirilen 273 bin 557 çocuk ile MESEM kapsamında haftanın büyük bölümünü işletmelerde geçiren 392 bin 887 öğrenci, fiilen okul dışı kalan çocukların toplam sayısını artırıyor.

Bu üç grup birlikte değerlendirildiğinde, örgün eğitimde olmayan çocuk sayısı 1 milyon 470 bin 694’e ulaşıyor. Rapor, özellikle 14-17 yaş grubunda eğitim dışılığın yüksek seyrettiğini gösteriyor. Bu yaş aralığında eğitim dışı kalma oranı iki yıldır yüzde 8’in üzerinde. Bazı illerde oran çok daha yüksek: Muş’ta yüzde 34,4, Ağrı ve Şanlıurfa’da yüzde 32,8.

Eğitim dışılığın arka planında ekonomik koşullar belirleyici rol oynuyor. Türkiye’de çocukların yüzde 30,4’ü ciddi maddi yoksunluk içinde yaşıyor; yüzde 39,5’i “yoksulluk veya sosyal dışlanma riski” altında bulunuyor.

Bu tablo çalışma hayatına erken katılımı da artırıyor. 15-17 yaş aralığındaki her dört çocuktan biri işgücüne dahil. Erkek çocuklarda bu oran yüzde 35,6’ya kadar yükseliyor. Rapor, bu yaş grubundaki çocukların eğitimle çalışma arasında seçim yapmak zorunda kaldığını ve bunun özellikle ortaöğretimde kopuşu hızlandırdığını ortaya koyuyor.

Kız çocukları açısından durum daha da kırılgan. Ev içi bakım yükü ve erken yaşta evlilik riski nedeniyle eğitimi bırakma olasılığı daha yüksek.

Erken çocukluk dönemine ilişkin göstergeler de eğitimdeki eşitsizlikleri doğruluyor. Okul öncesi eğitimde öğrenci sayısı iki yıl üst üste düşmüş durumda. 2023–2024’te 1 milyon 954 bin olan öğrenci sayısı 2024–25’te 1 milyon 741 bine gerileyerek yüzde 10,9 azaldı.

Rapor, 3-5 yaş aralığında okullulaşmanın en düşük olduğu illerin Şanlıurfa, Mardin, Diyarbakır, Şırnak ve Kahramanmaraş olduğunu belirtiyor. Ayrıca ortaöğretimde kız çocuklarının okullulaşma oranlarının pek çok ilde yüzde 80’in altına düşmesi, bölgesel eşitsizliklerin erken yaşlardan itibaren eğitim sürecine yansıdığını ortaya koyuyor.

Çocuklar risk altında

Rapor, örgün eğitimin dışına çıkışın önemli bir bölümünün Mesleki Eğitim Merkezi (MESEM) ve açıköğretim üzerinden gerçekleştiğini vurguluyor. 2024–25 döneminde 392 bin 887 öğrenci, haftanın dört ila beş gününü işletmelerde geçiriyor. İş güvenliği denetimlerinin yetersizliği bu çocuklar açısından ciddi riskler doğuruyor.

Benzer şekilde açıköğretime geçiş de artıyor. Örgün eğitim hakkını kaybedip açık liseye yönlendirilen 18 yaş altı öğrenci sayısı bir yılda iki katına çıkarak 42 bin 807’ye yükseldi. Rapor, bu öğrencilerin okul aidiyetinin zayıfladığını ve koruma mekanizmalarının dışında kaldığını belirtiyor.

Eğitime erişim açısından kırsal bölgelerde de önemli değişiklikler yaşanıyor. Taşımalı eğitimden yararlanan öğrenci sayısı, azami mesafe sınırının 50 kilometreden 30 kilometreye indirilmesiyle birlikte yüzde 16,2 azalarak 846 binin altına düştü.

Yatılı bölge ortaokullarının sayısı 254’ten 224’e düştü; bu okullardaki öğrenci sayısı ise yüzde 18,7 azalarak 36 bin 174’e indi. Rapor, kırsalda eğitimin hala taşıma, pansiyon ve Yatılı Bölge Ortaokulu (YBO) kapasitesi gibi faktörlere bağımlı olduğunu vurguluyor.

Köylerde okul öncesi öğrenci sayısında yüzde 24,6’lık artış dikkat çekse de bu artışın genel okullulaşma oranlarındaki düşüşü telafi etmeye yetmediği belirtiliyor.

Rapor, okulların çocuklar için yalnızca bir akademik alan değil aynı zamanda bir koruma alanı olduğunu hatırlatıyor. Ancak veriler, bu koruma alanının giderek zayıfladığını gösteriyor.

Maddi yetersizlik nedeniyle çocukların yüzde 10’u günlük taze meyve/sebze tüketemiyor; yüzde 23,1’i düzenli protein alamıyor. Türkiye’de çocukların yüzde 5,5’i yetersiz beslenme nedeniyle bodurluk yaşıyor. Bu durumun çocukların hem gelişim sürecini hem de okulla bağını olumsuz etkilediğine dikkat çekilen raporda, okullarda ücretsiz ve sağlıklı okul yemeği verilmesi gerektiğine de dikkat çekiliyor.

Sosyal risk göstergeleri de benzer bir tablo ortaya koyuyor. 2024 yılında 202 bin 785 çocuk, “suça sürüklenen çocuk” gerekçesiyle güvenlik birimlerine getirildi. Rapor, devamsızlık oranlarının tüm kademelerde yükseldiğini; özellikle ortaokullarda 20 gün ve üzeri devamsızlık oranının yüzde 14,8’den 23,7’ye çıktığını belirtiyor.

Öte yandan şiselerde sınıf tekrarının yeniden uygulanmasının ardından 2024 yılı, sınıf tekrarı oranlarındaki en belirgin artışın gözlendiği yıl oldu. Bu oran, genel ortaöğretimde oran yüzde 4,7’den 18,5’e, anadolu imam hatip liselerinde yüzde 4,9’dan 30’a, mesleki ve teknik ortaöğretimde oran yüzde 24,9’dan 28,5’e yükseldi.

Okul iklimini etkileyen bir diğer unsur da zorbalık. 2025 yılında yapılan bir araştırma, ebeveynlerin yüzde 68’inin çocuklarının okul çevresinde zorbalık vakalarına tanık olduğunu bildiriyor. Zorbalığa uğrayan çocukların yüzde 58’i okula gitmek istemiyor, yüzde 34’ünde akademik başarı düşüyor.

Buna karşın rehberlik hizmetlerine erişim sınırlı. Öğrencilerin yalnızca yüzde 18’i rehber öğretmenle düzenli görüşüyor. Bu görüşmelerin çoğunun sınav ve yönlendirme odaklı olması, psikososyal desteğin sınırlı kaldığını gösteriyor.

Rapor, öğretmen istihdamı ve yetiştirme modeline ilişkin belirsizliklerin sürdüğünü belirtiyor. Ücretli öğretmenlik uygulamasının devam etmesi ve yeni kurulan Millî Eğitim Akademisi çerçevesindeki düzenlemeler, mesleki istikrar açısından soru işaretleri yaratıyor.

Norm kadro ihtiyacı 100 bin 541 iken ücretli öğretmenliğin sürmesi, kalıcı öğretmen açığının ücretli istihdamla kapatıldığını gösteriyor. 2024-2025 döneminde 78 ilde görev yapan ücretli öğretmen sayısı 86 bin 138’i buluyor. Bu sayı bir önceki eğitim-öğretim yılında 72 bin 723 idi.

Yeni öğretim programlarına ilişkin öğretmen geri bildirimleri ise içerik yoğunluğu, soyut konuların erken yaşlarda verilmesi ve materyal eksiklikleri nedeniyle programın sınıflarda uygulanmasının zorlaştığını ortaya koyuyor.

Göç, ekonomik kriz ve 6 Şubat depremlerinin yarattığı etkiler, özellikle dezavantajlı bölgelerde okullaşma, devamsızlık ve öğrenme sürecini belirlemeye devam ediyor. Rapor, eğitim sisteminin bu çoklu kriz ortamında çocukların ve öğretmenlerin iyi olma halini destekleyecek daha güçlü ve bütüncül politikalara ihtiyaç duyulduğunu vurguluyor.

Paylaşın