CHP, Seçim Hazırlıklarını Masaya Yatırıyor

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu’nun başkanlığında düzenlenen “Büyük Örgüt Buluşması”yla seçim hazırlıklarını masaya yatırıyor. Antalya’nın Belek ilçesindeki bir otelde bugün başlayan ve yarın da Kılıçdaroğlu’nun konuşması ile devam edecek buluşmaya Parti Meclisi üyeleri, il ve ilçe başkanları ile il kadın ve gençlik kolları başkanları katılıyor.

DW Türkçe’den Eray Görgülü’nün haberine göre; CHP yetkilileri, yaklaşık bin 300 parti üyesinin katılım gösterdiği buluşmanın CHP tarihinde ilk olduğuna dikkat çekiyor. Parti yetkilileri, Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) ve Milliyetçi Hareket Partisi’nin (MHP) Seçim Yasası teklifiyle ittifakların durumu tartışmaya açılırken, örgüt buluşmasının daha önemli hale geldiğini ve seçim hazırlığına yön vereceğini vurguluyor.

Kılıçdaroğlu, uyarılarda bulunacak

Antalya Büyükşehir Belediyesi Muhittin Böcek’in ev sahipliğini yapacağı iki günlük etkinlikte Genel Başkan Kılıçdaroğlu’nun tüm örgüte, “Seçime hazır olun ve vatandaşla sık sık bir araya gelerek dertlerini dinleyin, CHP’nin çözüm önerilerini anlatın” talimatı vermesi bekleniyor. Kılıçdaroğlu ayrıca seçim yasası değişiklik teklifinin ardından diğer partilerle yapılacak iş birliklerinin daha önemli olduğunu belirterek, parti üyelerinden yerel siyasette daha dikkatli olmalarını isteyecek.

Genel başkan yardımcıları sunum yapacak

Toplantılarda ayrıca genel başkan yardımcılarının da örgüte sunum yapması bekleniyor. Bu kapsamda Genel Başkan Yardımcısı Oğuz Kaan Salıcı’nın, seçim hazırlıklarının yanı sıra ittifak üyesi partilerin teşkilatlarıyla yapılacak iş birliklerinin kapsamına dair sunum yapacağı belirtiliyor. Genel Başkan Yardımcısı Onursal Adıgüzel de, sunumunda seçim güvenliğine yönelik yapılan hazırlıklara ve örgütün dikkat etmesi gereken noktalara değinecek.

Sosyal medya kullanımı masaya yatırılacak

Adıgüzel, yapacağı sunumda örgüt üyelerinin sosyal medya kullanımı ve parti politikalarının sosyal medya üzerinden aktarımına ilişkin bilgiler de verecek. Bunun yanı sıra, sunumda sandık görevlisi, mahalle sorumlusu, okul sorumlusu gibi atamalarda örgüt üyelerinin dikkat etmeleri gereken noktalar üzerinde de durulacak. Parti üyelerine Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem’e ilişkin de bilgi verilecek. Genel Başkan Yardımcısı Muharrem Erkek’in yapacağı sunumda 6 partinin hazırlamış olduğu ortak metinle ilgili detaylar anlatılırken, parti üyelerinin merak ettiği sorular da yanıtlanacak. Ayrıca hazırlanan kitapçık parti üyelerine dağıtılacak.

Sürpriz konuk Hacer Foggo

Antalya’daki buluşmanın bir de sürpriz katılımcısı olacak. Yoksulluk üzerine önemli araştırmalar yürüten Derin Yoksulluk Ağı’nın Kurucusu Hacer Foggo, Antalya’daki toplantılarda örgüte kapsamlı bir sunum yapacak. Sunumda, yoksul mahallelerdeki seçim çalışmalarının önemine ve yoksul vatandaşların oy verme eğilimlerine değinilecek.

Paylaşın

Demirtaş’tan Cumhurbaşkanı Adayı İçin Yeni ‘Kriter’

Kasım 2016’dan bu yana Edirne F Tipi Kapalı Cezaevi’nde tutuklu bulunan eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, Gazete Duvar’da yayımlanan ‘Aşkı bilmeyene oy yok’ başlıklı yazısında cumhurbaşkanı adayı olacak kişilerle ilgili yeni bir ‘kriter’ belirledi. 

“En ciddi siyasi analizlerimden birini yazıyorum, yazının başlığı hafif gelmesin sakın. Başlık, okunduğu kadar hafif değil; aşk hiç değil” diyen Demirtaş, şunları kaydetti:

“(…)  ‘Nasıl bir cumhurbaşkanı adayı’ sorusu bu sıralar çok revaçta. Bana da soruyorlar, çaktırmadan kendimi tarif ediyorum. Herkes öyle yapmıyor mu? Dürüst, bilgili, cesur, deneyimli, hırstan ve kibirden azade, demokratik değerleri içselleştirmiş, gelmişi geçmişi temiz vs. Tamam, bu türden genel geçer kriterlere eyvallah diyelim.

“Aşk’ı biliyor mu? Hiç aşık olmuş mu?”

Ama bir kriter var ki hepsinden önemli, hepsinden kıymetlidir: Aşk’ı biliyor mu? Hiç aşık olmuş mu? Bu sorunun kıymetini ancak aşıklar bilir ve ancak aşkın ne demek olduğunu çözebilmiş ölümlüler cevabın ne kadar önemli olduğunu idrak edebilir. (…)”

Ardından Ömer Faruk’un ‘Aşk ve ereksiyon aşkı’ kitabından alıntı yapan Demirtaş, yorumlarını şöyle sürdürdü:

“(…) Aşk bir yaşam biçimi, hayata bakış açısıdır. Ölüm korkusunu yenmenin, ötekini sevmenin, doğanın bir parçası olduğumuzu anlamanın mucizevi sırrıdır aşk. Aşkı bilmeyenden, kıymet vermeyenden korkun bence. Ayrıca aşık olmak, aşkı çözmek için işin felsefesini bilmeye gerek yok. Siz aşkı çözemeden aşk sizi çözer, merak etmeyin. Kasıntı, kuruntu, abartı tiplerden kurtulmak istiyorsanız seçim kriterlerinize ‘aşk’ı da ekleyin derim. En azından bu tür uyduruk, göstermelik ‘seçme’ zorunluluğunun ortadan kalkacağı özgür zamanlara kadar böyle davranın.

“Aşık olmayana, aşkı bilmeyene oy yok!”

Yani ez cümle, ‘parlamenter sistem’, ‘başkanlık sistemi’, ‘altılı veya üstülü masa’ falan tamam da hiç aşık oldun mu be kardeşim? Dünyaya, evrene, insana, topluma, doğaya, diğer canlılara, ötekine hiç başka bir gözle bakmayı başardın mı? Yoksa dinlerin, ideolojilerin ve devletin kafana tıkıştırdıklarıyla mı yetindin bugüne kadar?

Ben olsam her yerde yüksek sesle bağırırdım; Aşık olmayana, aşkı bilmeyene oy yok!”

Demirtaş’ın yazısının tamamını okumak için TIKLAYIN

Paylaşın

Seçim Kanunu Teklifi TBMM Anayasa Komisyonu’nda Kabul Edildi

Seçim barajının yüzde 10’dan 7’ye indirilmesini de içeren “Milletvekili Seçimi Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi”, TBMM Anayasa Komisyonu’nda 17 saat süren mesainin ardından kabul edildi. 

AK Parti ve MHP’li üyelerin oyları ile kabul edilen teklifle, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne paralel olarak Seçim Kanunu’ndaki “Başbakan” ibareleri kanundan çıkartılıyor. Teklif ayrıca cumhurbaşkanının seçim yasaklarından “muaf tutulması” ve ittifak içindeki partilerin milletvekili dağılımı hesaplanmasındaki değişiklikler gibi düzenlemeleri de içeriyor.

Komisyon’daki kabul kararının ardından TBMM Genel Kurulu’na gönderilecek olan teklifte yer alan değişiklik ve düzenlemeler şöyle:

Baraj, ittifak, seçime katılma

  • Seçimlerde yüzde 10 olarak uygulanan ülke seçim barajı yüzde 7’ye indirilecek.
  • İttifakın aldığı oy toplamı ülke barajını geçtiği takdirde, seçim çevrelerinde milletvekili hesabı ve dağılımı, ittifak içinde yer alan her bir partinin o seçim çevresinde almış olduğu oy sayısı dikkate alınarak yapılacak.
  • İttifakı oluşturan siyasi partilerin her birinin çıkaracağı milletvekili sayısı, her seçim bölgesinde ittifak içinde elde ettiği oy sayısı esas alınarak genel D’Hondt uygulamasıyla belirlenecek.
  • Seçime katılma yeterliliği elde eden parti, Siyasi Partiler Kanunu’nda öngörülen ve parti tüzüğünde belirtilen süreler içerisinde ilçe, il ve büyük kongrelerini üst üste iki defa ihmal etmemiş olma koşuluyla seçime katılma hakkını muhafaza edecek. Salt TBMM’de grup kurmuş olmak, seçime katılabilmenin yeter şartından biri olamayacak.

Seçim kurulunun belirlenmesi

  • İl seçim kurulu, bir başkan, iki asıl üye ile iki yedek üyeden oluşacak.
  • İl seçim kurulu başkanı ve asıl üyeleri ile yedek üyeleri, iki yılda bir ocak ayının son haftasında, il merkezinde görev yapan, kınama veya daha ağır disiplin cezası almamış, en az birinci sınıfa ayrılmış ve birinci sınıfa ayrılma niteliklerini kaybetmemiş hakimler arasından, adli yargı ilk derece mahkemesi adalet komisyonunca ad çekme suretiyle tespit edilecek.
  • Ad çekmede ilk çıkan hakim başkan, sonraki iki hakim asıl ve son çıkan iki hakim yedek üye olarak belirlenecek. Ad çekmeye katılacak hakim sayısının beşten az olması durumunda, bu hakimler arasında ad çekme işlemi yapıldıktan sonra eksik kalan asıl ve yedek üyeler, en kıdemli hakimden başlayarak belirlenecek.
  • Ad çekmeye katılacak hakimin bulunmaması durumunda ise başkan ve asıl üyeler ile yedek üyeler en kıdemli hakimden başlayarak belirlenecek. Bu suretle kurulan il seçim kurulu iki yıl süre ile görev yapacak.
  • Kıdemin belirlenmesinde kınama veya daha ağır disiplin cezası almış olanlar diğerlerinden daha az kıdemli sayılacak.
  • İl seçim kurulu başkanlığının boşalması halinde asıl ve yedek üyelerden en kıdemli hakim il seçim kuruluna başkanlık edecek.
  • İlçelerde, ilçede görev yapan kınama veya daha ağır disiplin cezası almamış en az birinci sınıfa ayrılmış ve birinci sınıfa ayrılma niteliklerini kaybetmemiş hakimler arasından, merkez ilçelerde ise aynı nitelikleri taşıyan hakimler arasından adli yargı ilk derece mahkemesi adalet komisyonunca ad çekme suretiyle belirlenen hakim, kurulun başkanı olacak.
  • Ad çekmeye katılacak hakimin bulunmaması durumunda ise en kıdemli hakim kurulun başkanı olacak.

Seçmenler ve sandık görevlileri

  • Sandık kuruluna üye bildirme hakkı olan bir parti; oluru olmadan başka bir parti üyesini sandık kurulu üyesi olarak gösteremeyecek.
  • Mahalli İdareler ile Mahalle Muhtarlıkları ve İhtiyar Heyetleri Seçimi Hakkında Kanun uyarınca yapılacak mahalli idareler genel seçimlerinde, yerleşim yeri adresine göre oluşturulan seçimin başlangıç tarihinden 3 ay önceki seçmen kütüğü üzerinden güncelleme yapılacak. Teklifin ilk halinde 1 yıl olarak öngörülen süre, önergeyle 3 aya indirildi.
  • Kütük düzenlemesi nedeniyle seçmen hiçbir şekilde oy kullanma hakkından yoksun bırakılmayacak. Adresi kapanmış olması sebebiyle adres kayıt sisteminde görünmeyenlerin, Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğünün adres kayıt sisteminde bulunan en son geçerli adres bilgileri esas alınacak.
  • Muhtarlık bölgesi askı listelerinin askı süresi içinde bir seçim çevresinden diğerine yapılan seçmen nakil istemleri hakkında, ilçe seçim kurulu başkanı tarafından itiraz üzerine veya nakil isteminin şüpheli bir girişim olduğu kanaatine varılması üzerine, resen yapılacak araştırma ve inceleme neticesinde, nakil isteminin kabul edilmemesi halinde, seçmen kaydı dondurulamayacak ve bir önce kayıtlı olduğu adreste seçmen kaydı devam edecek.

Diğer düzenlemeler

  • Seçim sonucuna göre, ilk sırada yer alan muhtar adayı, seçilme yeterliliğine sahip olduğunu en geç 10 gün içinde belgelendirmesi halinde kendisine seçim kazandığına dair ilçe seçim kurulunca mazbata verilecek. Aksi halde ikinciye, daha sonra üçüncüye ve nihayet seçilme ehliyetine sahip aday bulunana kadar bu işlem yapılacak. İlçe seçim kurulunun bu hususta vermiş olduğu kararlara karşı iki gün içerisinde il seçim kuruluna itiraz edilebilecek. İl seçim kurulunun vermiş olduğu kararlar kesin olacak.
  • İl seçim kurulu başkan ve üyeleri ile ilçe seçim kurulu başkanları, teklifin kanunlaşarak yürürlüğe girmesinden itibaren 3 ay içinde, yapılan değişikliklere göre yeniden belirlenecek. Bu şekilde belirlenen başkan ve üyeler, önceki başkan ve üyelerin görev süresini tamamlayacak.
  • Teklifle, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine paralel olarak Seçim Kanunu’ndaki “Başbakan” ibareleri kanundan çıkartılacak.
Paylaşın

Avrupa Konseyi: Türkiye’deki ‘Kayyum Valiler’ Yerel Demokrasiye Aykırı

Avrupa Konseyi Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongresi, Türkiye’de bazı kentlerde valilerin aynı zamanda belediye başkanlarının görevini üstlenmesinin “Avrupa Yerel Yönetimler Şartı’nın ruhuna aykırı olduğu” uyarısında bulundu.

Avrupa Konseyi Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongresi, Slovenyalı Vladimir Prebilic ve İsviçreli David Eray tarafından kaleme alınan Türkiye raporu ve buna bağlı karar tasarı ile tavsiye tasarısını genel kuruldaki tartışmanın ardından oylayarak kabul etti. Genel kuruldaki oylamada rapor için 105 “evet”, 24 “hayır” oyu çıktı.

Oylamada bazı Türk üyelerin, “terörle mücadele yasasında, terör tanımının geniş anlamda kullanılması ve bunun yerel demokrasiye zarar verdiği” yolundaki eleştirilere karşı çıkmak için verdiği değişiklik önergeleri reddedildi.

Türkiye’nin Avrupa Yerel Yönetimler Şartı’na yönelik taahhütlerini mercek altına alan izleme raporu ve buna bağlı kararlarda, Türkiye’de yönetimin terör suçlamasıyla görevinden alınan belediye başkanlarının yerine kayyum atamasını sürdürmesi eleştirilirken, bunun “adil seçim ilkesine aykırı olduğu” görüşü dile getirildi.

Raporda, Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK) seçimi kazanmalarına rağmen bazı belediye başkanlarına mazbatalarını vermemesi eleştirildi.

Türkiye’de devletin yerel yönetimlerin planlama kararlarına fazla müdahalede bulunduğu belirtilen rapor ve buna bağlı kararda, Türkiye’de merkezi yönetimin yerel yönetim temsilcilerini “terör suçlamasıyla” görevinden alarak seçilmemiş kişileri bunların yerine atamasının, “Türk vatandaşlarının demokratik seçimine ciddi şekilde zarar vererek, yerel demokrasinin düzgün işleyişini engellediği” görüşü dile getirildi.

Raporda, terörle mücadele yasasında yer alan terör suçlarının çok geniş anlamda tanımlanması eleştirildi.

Devletin yerel yönetimler üzerindeki kontrol yetkisinin çok fazla olduğu uyarısı yapılan tasarıda, yerel yönetimlerin planlama kararlarındaki aşırı devlet kontrolünün ve müdahaleciliğinin yerel yönetimlerin kendi görev ve sorumlulukları üzerindeki etkinliğini düşürdüğü eleştirisi yapıldı.

Yerel yönetimlerin tam ve etkili bir şekilde yetkilerinden yararlanma kapasitelerini merkezi yönetiminin sınırladığı kaydedilen kararda, merkezi yönetimin yerel yönetimlere danışmadan kararlar alabilmesi eleştirildi ve genel olarak Türkiye’de merkezi hükümet ve yerel yönetimler arasındaki iletişim ve hükümetler arası diyalogun yetersiz seviye olduğu uyarısı yapıldı.

“Yerel yönetimlerin yerel vergilerin belirlenmesinde sınırlı yetkileri var”

Yerel yönetimlerin yerel vergilerin belirlenmesinde de sınırlı yetkileri olduğu kaydedilen kararda, kaynakların yarısından fazlasının merkezi hükümetten geldiği için yerel yönetimlerin mali özerklikten yeteri kadar yararlanamadıkları eleştirisi getirildi.

Kabul edilen kararda, raportörlerin izleme komitesini düzenli olarak Türkiye’deki yerel demokrasiyle ilgili gelişmeler konusunda bilgilendirmesi istendi.

Avrupa Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongresi, Türkiye’nin Avrupa Yerel Yönetimler Sözleşmesi’nin ihlal ettiği gerekçesiyle Ankara aleyhinde “izleme süreci” başlatmıştı. İlgili komite, Türkiye’ye yönelik bu süreçle ilgili ziyaretini geçen yıl aralık ayında gerçekleştirdi.

(Kaynak: Euronews)

Paylaşın

BM’den İklim Krizine Karşı Erken Uyarı Sistemi Girişimi

Birleşmiş Milletler (BM), iklim krizinin artan etkileri nedeniyle dünyanın tüm ülkelerinde hava muhalefetine ilişkin erken uyarı sistemlerinin hayata geçirilmesini amaçlıyor.

BM Genel Sekreteri Antonio Guterres, doğal afetlere karşı geliştirilen beş yıllık erken uyarı sisteminin yeryüzünün tamamında hayata geçirilmesine yönelik projeyi duyurdu.

Cenevre merkezli Dünya Meteoroloji Örgütü’yle (WMO) birlikte yürütülecek projenin varlıklı ülkelerde halihazırda var olan sistemlerin gelişmekte olan ülkelerde de hayata geçirilmesinin amaçlandığını belirten Guterres, ağırlıklı olarak gelişmekte olan ülkelerde olmak üzere dünya nüfusunun üçte birinin, bu sistemlerden yararlanamadığına dikkat çekti.

Guterres, “Afrika’da durum daha da kötü, halkın yüzde 60’ı bu korumadan mahrum” diye konuştu. İklim krizinin giderek kötüleşen etkileri göz önünde bulundurulduğunda bunun kabul edilemez olduğunu belirten BM Genel Sekreteri, hava muhalefeti tahmin sisteminin herkes için geliştirilmesi gerektiğini ifade etti.

Erken uyarı sistemleri, karadaki ya da sudaki gerçek zamanlı atmosfer koşullarını gözlemleyerek şehirlerde, kırsal alanlarda, dağ ya da kıyı bölgelerinde yaklaşan hava muhalefetini tahmin etmeyi sağlıyor.

Bu sistemlerin kullanım alanının genişletilmesi, insanlara iklim değişikliğiyle artan olası ölümcül felaketlere hazırlıklı olmaları için daha fazla zaman kazandırması açısından giderek daha da elzem hale geliyor.

Günde ortalama 115 can kaybı

WMO’nun geçen yıl doğal afetlere ilişkin yayımladığı bir rapor, geçen yarım yüzyıl boyunca iklim ve su kaynaklı felaketlerin günde ortalama 115 kişinin hayatını kaybetmesine ve yine günlük ortalama 202 milyon dolar maddi zarara yol açtığını ortaya koydu.

BM, ortakları ve birçok hükümet, kürüsel ısınmayı 1,5 dereceyle sınırlandırma hedefine ulaşmak için çeşitli projeler hayata geçiriyor. BM Genel Başkanı, WMO ve BM meteoroloji ajansını gelecek Kasım ayında Mısır’da düzenlenmesi planlanan iklim konferansına kadar erken uyarı sistemlerine yönelik bir eylem planını geliştirmeleri için görevlendirdi.

WMO’nun mevcut tropikal kasırga, sel, tufan gibi afetlere karşı çoklu uyarı sisteminin geliştirilmesinin yanı sıra, kimi felaketler açısından en fazla risk altında olan insanları korumaya yönelik erken uyarı sistemleri üzerinde çalıştığı belirtiliyor.

Paylaşın

Türkiye, EURO 2028 İçin Resmen Başvuru Yaptı

Türkiye Futbol Federasyonu (TFF), 2028 Avrupa Futbol Şampiyonası’nın (EURO 2028) Türkiye’de düzenlenmesi için Avrupa Futbol Federasyonları Birliği’ne (UEFA) resmi adaylık başvurusu yaptı.

Daha önce İngiltere, Kuzey İrlanda, İskoçya, Galler ve İrlanda Futbol Federasyonları da, turnuvaya birlikte ev sahipliği yapmak için başvuruda bulunmuştu. Rusya da, Ukrayna’yı işgali yüzünden turnuvalardan men edilmesine karşın turnuvaya talip oldu.

Türkiye Futbol Federasyonu’nun (TFF) internet sitesinden yapılan duyuruda, resmi adaylık başvurusu yapıldığı bildirilirken, “UEFA, önümüzdeki süreçte aday ülkelerin dosyalarını değerlendirdikten sonra EURO 2028 ev sahipliği ile ilgili kararını verecek” denildi.

İngiltere, Kuzey İrlanda, İskoçya, Galler ve İrlanda Futbol Federasyonları daha önce 2030 Dünya Kupası’nın ev sahipliği için başvuru yapmayı değerlendiriyordu. Ancak federasyonlar geçen ay, EURO 2028’in ev sahipliğine odaklanma kararı almıştı.

Yapılan ortak açıklamada “Beş futbol federasyonunun daha önce görülmemiş bu işbirliği, Avrupa futboluna özel bir şeyler sunuyor. Buna turnuvanın genişletilmesi potansiyeli de dahil” denildi.

UEFA, Avrupa Futbol Şampiyonası finallerinde mücadele edecek takım sayısını 24’den 32’ye yükseltebilir. EURO 2028’in ev sahibinin 7 Nisan açıklanması bekleniyor.

Paylaşın

CHP’den ‘Parmak Boyası’ Önerisi

Cumhur İttifakı tarafından hazırlanan seçim kanunu teklifi bugün görüşülecek. Teklife ilişkin CHP’nin yol haritasını anlatan İstanbul Milletvekili Kaboğlu, parmak boyasının yeniden getirilmesi de talep edeceklerini söyledi.

AK Parti ve MHP’nin ortak hazırladığı 15 maddelik seçim kanunu teklifi bugün Meclis Anayasa Komisyonu’nda görüşülecek. Seçim barajının düşürülmesi, milletvekili seçiminde ittifak oy hesabında değişiklik ve il-ilçe seçim kurulu oluşumu başta olmak üzere birçok konuda değişiklik içeren teklife CHP’nin ise 3 temel itirazı olacak.

15 maddeden oluşan kendi önerilerini sunacak olan CHP seçim güvenliği için 2008 yılında kaldırılan parmak boyasının da yeniden getirilmesini isteyecek.

Gazete Duvar’dan Nergis Demirkaya’ya konuşan CHP İstanbul Milletvekili İbrahim Kaboğlu seçim kanunu teklifini değerlendirdi. “Bu seçim sandığına vurulan kilit, siyasetin sonu” diyen Kaboğlu, OHAL Kanun Hükmünde Kararnamesi ile üniversitedeki görevinden ihraç edilen bir akademisyen olmasına karşın bu kadar zincirleme tuzaklar içeren düzenlemeler koyacaklarını düşünemediğini belirterek, “Benim öngörümün ötesine geçen düzenlemeler. Ama biz ne olursa olsun sandıktan çıkacağız” ifadesini kullandı.

CHP olarak getirilen kanun teklifinde birçok düzenlemeye itiraz edeceklerini ama 3 temel noktanın olduğunu anlatan Kaboğlu bu itirazları ve gerekçelerini şöyle sıraladı:

“Düzenlemeyle Cumhurbaşkanı seçim yasağından bağışık tutuluyor. Buna tuzak, hatta tuzağın ötesinde bu öneriye konulmuş bomba diyorum. Çünkü Cumhurbaşkanı devlet başkanı, Varlık Fonu başkanı, başkomutan… Sayamayacağım kadar “baş” sıfatı var. Siz Cumhurbaşkanı’na seçim yasağı uygulamazsanız iki taraf olur: Devlet ve diğerleri. İttifaklardan söz etmeden iki büyük partiyi dikkate aldığınızda Erdoğan ve Kılıçdaroğlu aynı düzeyde yarışmıyor olacak. Siyasal partiler eşit şartlarda yarışmayacak. Bu Anayasa’da düzenlenen siyasal partilerin serbest yarışması ile ilgili özgürlük ilkelerinin geçerli olmayacağı anlamına gelir. Anayasa’nın serbest ve eşit oy ilkesi tümüyle ihlal edilmiş olacak. Bu büyük bir sorun, tuzaktır. Fiilen böyleydi denilebilir ama fiilen böyle olması başka, sizin bunu açıkça yasaya koymanız başka. Bu kabul edilemez bir durum. Yüzde 10 barajının yarattığı eşitsizlikten çok daha vahim bir durumdur. Çünkü serbest yarışmayı ortadan kaldırıyor.

“Önerimiz barajın sıfırlanması”

Yüzde 10 baraj konusunda bizim önerimiz barajın sıfırlanması. 2017’de hükümeti kaldıran Anayasa değişikliği sonrası “yönetimde istikrar” kavramının anlamı kalmadı. Çünkü Meclis’ten çıkan hükümet yok. Hükümetin olmadığı yerde siz neyin siyasal istikrarından söz edeceksiniz. Yürütme yetkisi Cumhurbaşkanı’na aittir. Parlamento önünde sorumlu değilsiniz, siyasi sorumluluk yok, denge denetleme düzenekleri yok. Neyin istikrarı! Barajın anlamı yok. 6 partinin mutabakat metninde yüzde 3 denildi ama bu parlamenter sisteme dönüş için önerildi.

Seçim kurullarına dokunuluyor. Açıkça seçim kurulları “istediğim gibi oluşturacağım, yönlendirebileceğim seçim kurulu olacak” yaklaşımı… Kura deniyor ama kurayı kim nasıl düzenleyecek? Noter huzurunda mı, siyasi parti temsilcileri huzurunda mı olacak? Katılmak istemeyen dilekçe verecek deniliyor. Kulağa mı fısıldanacak bunlar. Yıllarca uygulanan nesnel ölçütten, kuraldan ayrıldığınızda doğru yolu bulmanız mümkün değil. Ocak ayında seçim kurulları başkanları belli oldu. Oluşmuş olan kurulu nasıl lağvedersiniz?

Meclis Anayasa Komisyonu Üyesi Kaboğlu milletvekili seçiminde ittifak oylarının etkisini ortadan kaldırıp her partinin aldığı oya göre milletvekili çıkarmasını düzenleyen maddeyi de eleştirdi. Kaboğlu, bu madde görüşmelerinde iktidarı “2018’de getirdiğinizi neden değiştiriyorsunuz?” diye sorgulayacaklarını söyledi.

Ek madde önergesi sunulacak

Seçim teklifinin görüşmelerinde CHP’li üyeler eleştiri ve itirazlarının yanı sıra önerilerini de dile getirecek. Teklifte Anayasa’ya aykırı olduğu ifade edilen Cumhurbaşkanı’nın seçim yasaklarından bağışık olması ve seçim kurulları ile ilgili maddelerin teklif metninden çıkarılması istenirken 15 başlıkta değişiklik ve ek madde önergesi sunulacak.

Kaboğlu, CHP grubu olarak verecekleri 15 önerge içinde ilkinin 2008 yılında kaldırılan parmak boyasının yeniden getirilmesi olacağını  söyledi. “Bizim için önemli olan seçim güvenliği” diyen Kaboğlu, “Cumhurbaşkanı’nın seçim yasaklarından bağışık tutulması, il-ilçe seçim kurullarında değişiklik gibi saydığım hususlar seçim güvenliğini sorgulatan düzenlemeler. Çifte oy kullanılmasının önlenmesi için parmak boyasının yeniden getirilmesi talebi makul” değerlendirmesinde bulundu.

Kaboğlu, Komisyon’da gündeme getirecekleri diğer önerileri ise, “Mühürsüz oy pusulası zarflarının kabul edilmemesi, engellilerin tek başına oy kullanabilmesi için her türlü araç gerecin sandıkta bulundurulması ve teknik alt yapının hazırlanması, Cumhurbaşkanı ve milletvekili seçimi pusulalarının ayrı zarflara konulması, yurt dışı seçim çevresi oluşturulması, yüzde 1 oy almış partilere Hazine yardımı yapılması” olarak sıraladı.

CHP Milletvekili Kaboğlu teklifin itirazlara rağmen bu haliyle yasalaşması durumunda hiç beklemeden hızla Anayasa Mahkemesi’ne başvuru yapacaklarını da sözlerine ekledi.

Paylaşın

Kılıçdaroğlu’ndan İktidara Çağrı: Seçim Sandığını Getirin

Şehit Aileleri ve Gaziler Buluşması’nın ardından gazetecilerin sorularını yanıtlayan CHP Lideri Kılıçdaroğlu, iktidara çağrıda bulunarak, “Bu ülke için bizim de bir çabamız olsun’ diyorlarsa bir an önce seçim sandığını getirsinler” dedi.

Haber Merkezi / İktidarın bir avuç kişiye çalıştığını ve Londra’daki tefecilerle kur korumalı mevduat hesabı ile kaynakların aktarıldığını diğer taraftan vatandaşı net kuyruğunda beklediğini söyleyen Kılıçdaroğlu, asgari ücretin 6. ayda yeniden belirlenmesine yönelik tartışmalar hakkındaki soru üzerine de,” Orada da çok karışık şeyler söyleniyor. Güncellenmesi lazım zaten. Asgari ücret asgari ücret olmaktan çıktı. Açlık sınırının altında asgari ücret mi olur? Bari açlık sınır ücreti desinler, onun bile altına düştü. Hemen güncellenmesi lazım. Normali de bu” ifadelerini kullandı.

Hazine ve Maliye Bakan Nureddin Nebati’nin “Türk Lirası en düşük seviyede vatandaş rahat olsun” şeklindeki açıklaması sorulan CHP Lideri Kılıçdaroğlu, “Matematiği galiba iyi değil. En düşük seviyede diyor. TL o seviyenin de altına inecek.  Görmüyor mu o kişi? Ekonomiden bu kadar kopuk, gerçeklerden bu kadar kopuk bir kişiyi hiç düşünemiyorum ama maalesef bunlar söylendiği zaman gülüp geçiyorum. Bunlar gerçekten de devleti yönetemiyorlar” dedi.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, ayrıca, ‘Şehit Aileleri ve Gaziler Buluşması’nda açıklamalarda bulundu. Kılıçdaroğlu’nun burada yaptığı açıklamalarından öne çıkan bölümler ise şöyle;

“Şehitlerimiz ve aileleri için acaba siyaset kurumu bana göre elinden geleni yapmadı. Yapılması lazım. Şehidimiz elbette ki baş tacımızdır. Devlet töreni ile uğurluyoruz ama geride bir aile, evlatlar kalıyor. Aileye, evlatlara gerekli özeni gösteriyor muyuz? Bu konuda başarılı değiliz. Sorun, siyaset kurumunun olayları biraz sıcaklık geçtikten sonra zamana terk etmesi. Çok sayıda şehit ailemiz var. Zaman zaman yasalar çıkarıyoruz. Gazilerimiz var aynı şekilde. Yaşıyorlar ama bedenlerinden bir parça veriyorlar. Onların haklarını, hukuklarını gerçekten teslim ediyor muyuz?

Bir başka acı tablo daha. Şehit şehittir aralarında ayrımcılık olmaz. Gazi gazidir ayrımcılık olmaz. Bütün bunların tamamının belli bir çerçeve içinde ele alınıp sorunun çözülmesi lazım. Biz bunu yapabilirsek görevimizi yerine getirmiş oluruz. Ankara’da oturup kanun teklifi vermekle bu sorun çözülmez. Önce sorunu yaşayanı dinlemeniz lazım. Bugüne kadar pek çok kanun çıktı ama söylediğim yöntem izlenmediği için her seferinde çıkan kanunda bir eksiklik, yanlışlık oldu. Her çıkan kanun bir grubun sorununu çözerken diğer grupları mağdur etti. Bu konuda biz çaba harcadık. Hazırladığımız kanun teklifini bütün derneklere gönderdik. Kanun teklifimiz kabul etmedi ama arkasını bırakmış değiliz.

Şehitler ve gaziler için 8 maddelik çözüm paketi

Şehit aileleri, gaziler yakınıyor biliyorum. Şimdi size 8 maddeden oluşan bir çözüm paketi sunacağım. Bizim devlette bir muhatabımız yok diyorlar. Bizim bir merkezimin olması lazım diyorlar. Bunun için Şehit Yakınları ve Gaziler Yüksek Kurulu’nun kurulması lazım. O kurul görüşecek ve size cevap yazacak. Birinci nokta önce devletin içinde bağımsız çalışan bir kurumun oluşturulmasıdır.

İkincisi şehit yakınları ve gaziler arasında ayrımcılık var. Bunun kalkması lazım. Kore gazileri var. Kore’ye gittiler, bu ülke için. Üçüncü sınıf evlat muamelesi görüyoruz diyorlar. Ayrımcılık yaparsanız toplumu ayrıştırırsınız. Ayrımcılığa son veren kanun teklifini hazırladık. Parlamentoda reddedildi. Benim boynuma borçtur ben bunu yapacağım.

Alınan aylıklar var. 121 lira mı ne bir aylık veriyorlar bir polis şehidimizin ailesine verilen aylık. İnanır gibi değil. Anne ve babalara bağlanan aylıkların en düşük memur aylığına eşitlenmesi lazım. Bunun kural olarak uygulanması lazım. 18 yaşından büyük olan ve öğrenci olmayan şehit evlatları var. Şehidimiz, gazimiz var. Onların evlatları var. İşsiz ve biz onlara sahip çıkmıyoruz devlet olarak. Bu devletin ayıbıdır. Niye 1-2 kişi? Milyonlarca çalışan var devlette. Şehidimizin, gazilerimizin evlatları varsa ve işsizse devletin alıp istihdam etmesi lazım. Bu insanlar bu ülkenin bekası için mücadele ettiler.

Eğitim konusunda da, eğer 18 yaşından küçük çocuk okuyorsa eğitimin bütün süreçlerinde şehit yakınlarının ve gazilerin evlatlarının masraflarının devlet tarafından karşılanması lazım. Eğitim masrafı dediğiniz milyarlarca para değil. Gaziye bir protez vermişler bir süre sonra bozuluyor. Yenisini alacak 50 dereden su getiriyorlar. Bu insan gazi ya, sıradan bir insan değil. Bu ülkenin bayrağı, vatanı için mücadele etti. Bir devlet bu kadar çaresiz olamaz. O zaman devletin, ‘En iyi sağlık imkanlarını milletvekiline sağlanıyor aynı imkanı şehit yakınları ve gazilere de sağlamamız lazım’ demesi lazım. Benim sizden ricam bunları talep edin.

Başka bir acı olay daha var. Malul sayılmayan gaziler. Birine ‘tırnağında bir şey olursa gazi yapacağım’ diyorsunuz, öbürü vücudunda mermi taşıyor ‘Hayır sen gazi değilsin’ diyorlar. Niye değil? Bu işin objektif kuralını koymamız lazım.

Siyaset kurumunun günahı çok. Beşiktaş’ta terör saldırısı oldu 39’u polis 47 şehidimiz vardı. Kampanya açıldı paralar toplandı. Bir süre sonra bunlar unutuldu. Bu kardeşiniz unutmadı. Bir baktık paralar ödenmemiş. Bu siyaset kurumunun en büyük ayıplarından birisidir. Aynı şekilde 15 Temmuz gazileri için de paralar toplandı, vakıflar kuruldu. Vakfı bulamadık önce. Paralar nerede diye sorduk, hala paraların ne kadar olduğunu kimse bilmiyor. Siz dertlisiniz biliyorum ama ben de dertliyim. Çözeceğiz inşallah, birlikte çözeceğiz.

Ben helalleşmeden söz ettim. Artık kutuplaşmanın, kavga etmenin hiçbir faydası yok. Bu güzel ülkede hepimiz barış ve huzur içinde yaşayabiliriz. Kavga etmeden, ayrıştırmadan yapabiliriz. Herkesin huzur içinde yaşayabileceği bir Türkiye’yi inşa edebiliriz. Az önce masada sitem de dinledim. ‘CHP bugüne kadar bize yeterli ilgiyi göstermedi’ dediler. Haklılar. Her insanın hatası olduğu gibi her kurumun da hatası olabilir.”

Paylaşın

İYİ Parti Lideri Akşener’den Erdoğan’a ‘200 Liracık’ Tepkisi

Partisinin TBMM’deki grup toplantısında konuşan İYİ Parti Lideri Akşener, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 1915 Çanakkale Köprüsü’nün açılışı sırasında kullandığı ‘200 liracık’ ifadelerine sert tepki göstererek, “Çelişkiler insanı Bay Kriz eskiden ne diyordu hatırlıyor musunuz? ‘Bu köprüler, yollar, tüneller için devletin, yani milletin kesesinden beş kuruş çıkmıyor.’ Aynen böyle diyordu. Ama bu arkadaşımız daha nice konuda yaptığı gibi Çanakkale Köprüsü’nün açılışında yine kendi kendini yalanladı.” dedi.

Haber Merkezi / Akşener, konuya ilişkin açıklamasının devamında, “Köprünün geçiş ücretini, 200 ‘liracık’ olarak açıkladı. ‘Geçen, 200 ‘liracık’ verecek ama, üzerini de devlet olarak biz tamamlayacağız.’ dedi. Yani nihayet, gerçeği itiraf etti. Törene katılan vatandaşlarımız pahalı dese de zamanında emeklilerimize seyyanen zam yaparken, ‘iki yüüüüüüz’ lira diyerek büyüttüğü rakamı, köprü geçişinde 200 ‘liracık’ ilan etti. Vatandaşa verirken ‘liraaaaa’, vatandaştan alırken “liracık’… Asgari ücrete zam yaparken ‘liraaa’ Eeşe dosta yandaşa dağıtırken, 5’li çetenin vergi borcunu silerken ‘liracık’” ifadelerini kullandı.

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın cuma hutbelerinde Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu lideri Mustafa Kemal Atatürk’ün isminin anılmamasına tepki gösteren Akşener, “Buradan, Diyanet yetkililerine seslenmek istiyorum: Küffara karşı, serden geçen aziz ecdadımıza, herkesten önce, sizin vefa göstermeniz gerekmez mi? Ay yıldızlı bayrağımız, Türk yurdunun üzerinde, ilelebet dalgalanabilsin diye göğsünü siper eden istiklal kahramanlarına, bir Fatiha’yı çok görmek, ayıp değil mi? Gazi Mustafa Kemal’in adını anmamak, her şeyden önce, mukaddesatımıza aykırı değil mi? Yazıklar olsun.” dedi.

İYİ Parti Lideri Akşener, Fransa’da bir grup yatırımcıya Türkiye’ye yatırım yaparken sorun yaşamaları durumunda “bürokrasiyi alaşağı etme güvencesi” veren Hazine ve Maliye Bakanı Nureddin Nebati’yi sert sözlerle eleştirdi. “Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihi boyunca böyle bir rezalet ve cıvıklık görmediğini” vurgulayan Akşener, “Neresinden bakarsanız bakın, içinde yaşadığımız bu ucube sistemin, ucubeliğinin bundan daha net bir ifadesi ve tarifi olamaz” ifadelerini kullandı.

İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener, partisinin grup toplantısında gündeme dair değerlendirmelerde bulundu. Akşener’in açıklamalarından öne çıkan başlıklar şu şekilde:

“Gazi Mustafa Kemal’in adı bizzat kendisinin kurduğu Diyanet İşleri Başkanlığı’nın aklına gelmiyor. Hatta hutbelerde adını anmamak için adeta özel çaba harcanıyor. Gazi Mustafa Kemal’in adını anmamak her şeyden önce mukaddesatımıza aykırı değil mi, yazıklar olsun.

18 Mart gününde 1915 Çanakkale Köprüsü’nün açılışı yapıldı. Ülkemizde taş üstüne taş koyan herkesten razı olsun. Ancak biz bu taşın nasıl konulduğuyla da elbette ilgileniriz. İYİ Parti olarak, sıklıkla bir şeyin altını çiziyoruz: Diyoruz ki; ‘Biz projeye değil, ranta karşıyız.’ Çünkü o rant, devletin hazinesinden çıkıyor. Milletimizin helal parası, haramzadelerin cebine indiriliyor.

Çalışanlarımız, emeklilerimiz, esnafımız, çiftçilerimiz, milyonlarca vatandaşımız, pahalılıkla, yoklukla, yoksullukla mücadele ederken; Bay Kriz, proje görünümlü tezgahlar üzerinden, milyonlarca doları, rantın 5 atlısına, bir çırpıda ödüyor. Pandemide, vatandaşına iki yılda layık gördüğü nakit desteğin, kat be kat fazlasını, o rant çetesinin, tek bir üyesinin cebine, aynı gün koyuveriyor. İşte bizim karşı olduğumuz şey, bu soygundur. Bizim karşı olduğumuz şey, millet hazinesine el uzatılmasıdır. Bizim karşı olduğumuz şey, bu adaletsizlik, bu haksızlıktır.

Çelişkiler insanı Bay Kriz eskiden ‘Milletin kesesinden 5 kuruş çıkmıyor’ diyordu. Ama bu arkadaşımız daha nice konuda yaptığı gibi köprü açılışında kendi kendini yalanladı. Köprünün geçiş ücretini 200 liracık olarak açıkladı. ‘Vatandaş 200 liracık verecek ama üzerini de devlet olarak biz tamamlayacağız’ dedi. Nihayet gerçeği kendi sesinden itiraf etti. Törene katılan vatandaşlarımız pahalı dese de, zamanında emeklilerimize zam yaparken “iki yüz’ diye büyüttüğü rakamı köprü geçişinde ‘200 liracık’ ilan etti.

Vatandaşa verirken ‘liraaaaa’, vatandaştan alırken ‘liracık’… Asgari ücrete zam yaparken ‘liraaa’, eşe dosta yandaşa dağıtırken, 5’li çetenin vergi borcunu silerken ‘liracık.’

“O sandık gelecek”

Biz bu filmi daha önce de izledik, Osmangazi Köprüsü’nün durumu ortada. Biz milletin sesi oldukça onlar tiyatro diyor. Yalan mıymış, gerçek miymiş çok yakında görecekler. O sandık gelecek ve bu arkadaşlar neyin gerçek olduğunu acı bir şekilde görecekler.

İki yıldır Türkiye’yi karış karış geziyoruz. Geçen hafta Şile ve Aydın’daydık. İktidarın büyüme masalları ikisini de teğet geçmiş. Pastaneci kardeşim şeker bulamıyoruz diyor, aynısını Aydın’da da söylediler. Eczacı kardeşim ilaçlar bulunmuyor diyor, veresiye defterleri kabarıyor diyor. 4 aydır kirasını ödeyememiş şarküteri sahibi kardeşim nasıl ayakta kalacağını soruyor. Bu sorular sana Sayın Erdoğan. Bu insanlar çare arıyor, çile çekiyor!

Aydın’da da işsizlik, yoksulluk, pahalılık almış başını gitmiş. Bir anne ‘çare çare’ diyerek feryat ediyor. Kimine 5 yerden maaş gidiyor, benim çocuğum da delik ayakkabıyla geziyor, çocuğuma harçlık veremiyorum’ diyor.”

Değerli çiftçi kardeşlerim; Tohum, temeldir. Tohum, nesildir. Tohum, gelecektir. Ak Parti iktidarı; Ne tohumun, ne toprağın, ne de sizlerin kıymetini bilmiyor. Memleketimizin bolluğuna, bereketine, sizlerin çabasına, emeğine, alın terine, nankörlük ediyor.

Ama biz; Türkiye’nin kalkınmasında, sizlerin, ne kadar önemli olduğunuzu biliyoruz. Çalışmaktan nasırlanan ellerinizin, hak ettiği değeri görmediğini biliyoruz. Ama biraz daha sabredin, çok az kaldı!”

Ata’mızın vizyonu doğrultusunda, mutlu, huzurlu ve refah içinde yaşamanıza, inanın çok az kaldı!

İYİ Parti iktidarında; Atatürk Orman Çiftliği, Tarım Bilimleri Akademi’sinde, beraber çalışarak, hem yüksek katma değerli, hem de, yerli ve millî bir tarım üretimini, birlikte yapacağız. Yeniden, kendi kendine yetebilen bir Türkiye’yi birlikte inşa edeceğiz.

İşte bu yüzden biz; bastığımız toprağın da, kazandığımız değerlerin de, kurduğumuz devletin de, kıymetini çok iyi biliriz. Çünkü; biz bu topraklara, bu değerlere, ve bu devlete kavuşmak için; kadınıyla, erkeğiyle, yaşlısıyla, genciyle, kınalı kuzularıyla, Atamızın liderliğinde, hep birlikte mücadele verdik. Mücadelemizin ilk adımlarını da; Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri’nde başlattık. Bu cemiyetlerin adı, neden müdafaa-i hukuktu, biliyor musunuz? Çünkü; Cumhuriyetimizin kurucuları, kendi şahsi iktidarları için değil, Türk Milleti’nin egemenliğini diriltmek için çabaladılar.

Amaçları, öz yurtlarında işgalcilerin hukukunu değil, kendi yasalarını uygulamaktı. Bu yüzden, işgal güçlerine karşı, verilebilecek en mantıklı tepkiyi verip, önce bir meclis kurdular, sonra da, yasaları uygulayacak, bir siyasi iktidar inşa ettiler. En olağanüstü şartlarda bile, kanun devletinin sınırları dışına çıkmayıp, Ankara’da top sesleri duyulurken bile, istişare mekanizmalarını muhafaza ettiler.

Cumhuriyetin kurucu kadroları, hiçbir zaman ‘ben’ demedi, ‘Türkiye Cumhuriyeti’ dedi. Mustafa Kemal, hiçbir zaman ‘ben’ demedi, ‘Türkiye Cumhuriyeti, ilelebet payidar kalacaktır’ dedi. İşte o nedenle, devleti meydana getiren kanunlara, kurallara, kurumlara, büyük mesai harcadılar. Atatürk’ümüzün tabiriyle; yeni Türk devleti, kişinin ya da kişilerin değil, milletin devleti olacaktı. Bu devlet, en büyük gücünü; milletin ve memleketin birliğinden, yani Cumhuriyetimizden alacaktı.

Aziz milletim; Cumhuriyetle birlikte oluşan, devlet kurumsallığımızı, değerli bilim insanı, Şerif Mardin Hocamız; ‘Kişi otoritesine dayalı onur anlayışından, yasa ve kurallara dayalı onur anlayışına geçiş’ olarak tanımlar. Peki bugün geldiğimiz noktada, Ak Parti iktidarı, sizce hangi onur anlayışına sahip?

Bu sorunun cevabını, daha geçtiğimiz hafta, ekonomideki uzmanlığından ziyade, sitkom repliklerini andıran, abuk sabuk demeçleriyle öne çıkan, Nebati Bakan’ın bizzat kendisi verdi. Bu arkadaşımız ne dedi? ‘Bir problem mi yaşadınız? Rahat olun. Bize hemen ulaşırsınız. Bürokrasiyi alaşağı ederiz. Arkamızda Cumhurbaşkanımız var. Mevzuatı da değiştiririz.’

Üstelik bunu kime dedi? Yabancı yatırımcılara dedi. Türkiye Cumhuriyeti tarihi, böyle bir rezalet görmedi. Türkiye Cumhuriyeti tarihi, böyle bir cıvıklık görmedi. Türkiye Cumhuriyeti tarihi, böyle laubali bir yönetim anlayışına hiç rast gelmedi.

Maalesef artık bugün, Türkiye’de, ne modern bir devletten, ne de eşit vatandaşlıktan bahsedemeyiz. Bunun çok acı bir örneğine, geçtiğimiz günlerde Adana’da şahit olduk. Biliyorsunuz Sayın Erdoğan, başörtülü bacıları konusunda çok hassastır. Her fırsatta, başörtülü kadınlarımızın hakkından hukukundan bahseder. Biz sanıyorduk ki; Sayın Erdoğan için bu ülkenin tüm dindar kadınları birer kız kardeştir. Meğerse işin aslı öyle değilmiş… Meğerse; başörtülü olmak, dindar olmak, Müslüman olmak, Sayın Erdoğan’ın bacısı olmak için, yeterli bir kriter değilmiş. İşte biz Adana’da, tüm çarpıcılığıyla aslında bu gerçeği gördük.

Adana’da yaşananlar, bize gösterdi ki; Sayın Erdoğan’ın bacısı olmak için, başörtülü olmaktan önce, kendisine tabi olmak gerekliymiş. Yani asıl mesele, dindar olmak değil, yandaş olmakmış. Başörtülü kadınlarımızın hukuku, Ak Parti’ye oy verdikleri sürece kutsalmış… Yani; ‘Oyunu basarsan baş tacısın, itiraz edersen copu yersin’miş… Hey gidi hey… Yunus ne güzel söylemiş: ‘Zulm ile abad olanın, ahiri berbad olur.’ Bu ülkenin dindar kadınlarının, omuzlarında iktidara gelip, o kadınları, coplatarak iktidardan çekip gitmek… Şu ironiye bakar mısınız? Geçekten ibretlik.

Şahsi hırslarına kapılanların, hem kendi milletine, hem de diğer milletlere yaşattığı acıları, dünyanın her yerinde görüyoruz. Mesela Rusya’ya bakalım. Rusya’nın, tüm uluslararası hukuk normlarını hiçe sayarak, Ukrayna’ya yönelik, acımasız ve kanlı işgal girişimine bakalım. Putin’in, Çar olma hayali uğruna, Rusya’yı sürüklediği bataklığa bakalım. Kiev’in, 48 saat içinde düşmesini bekleyenler, neredeyse bir ayını dolduracak bir savaşın içindeler. Ukraynalılar, çok zor koşullarda gösterdikleri mücadeleyle; tüm dünyaya, iki temel tarihsel gerçeği hatırlatıyor.

Birinci gerçek; saldırgan, maddi açıdan ne kadar güçlü olursa olsun, bağımsızlığa inanan ve bu uğurda mücadele eden bir milletin, kaybetmesi mümkün değildir. Ukraynalıların mücadelesi, Rusya’yı, her geçen gün, batağa saplamaya devam ediyor. Bugün Ukrayna’da yaşanan şey, işte budur.

İkinci gerçek ise; devleti kendiyle eş gören bir tiranlığın; Akıl ve uzmanlık gereken konularda, mutlaka işleri batıracağıdır. Çünkü tiranların, gerçeklik algıları bozuktur. Çünkü tiranlıklarda, kimsenin gerçekleri söylemeye cesareti yoktur. Tiranların da zaten, o gerçeklere ihtiyacı yoktur. Onların; yalaka danışmanlara, partizan bürokratlara ihtiyaçları vardır. Bu yüzden de, ne kendi milletlerine, ne de insanlığa, yarar sağladıkları görülmemiştir.

Keza Putin de, bu yolda emin adımlarla yürüyor. Uluslararası yaptırımlar, Rusya’yı bir anda, onlarca yıl geriye götürdü. Âdeta dünyadan yalıtılmış, bir açık hava hapishanesine çevirdi. Binlerce insan, hayatını, işini ve memleketini kaybetti. Ne için? Bir kişinin Çar olma hayali için… Bugün Rusya’da, devlet aklının yerini, Putin’in ve etrafındaki oligark çetesinin menfaatleri aldı. Ve bugün Rus devleti, Putin ve arkadaşlarının elinde, her zamankinden daha güçsüz hâlde.

Çünkü Rusya; bir despotun, kişisel paranoyasını, millî güvenlik; servetini koruma arzusunu da, ulusal çıkar olarak tanımladı. Günün sonunda, kaybeden de, Rus milleti ve Rus devleti oldu. Manzara size de bir yerlerden tanıdık geliyor mu?

Elbette ki, göç politikasını da, bu kirli anlayıştan ayrı düşünemeyiz. Bugün ülkemizde, ciddi bir göç politikası sorunu var. Sakın ola, mevcut durumun, gelişi güzel, ve kontrolsüz bir şekilde, ortaya çıktığını düşünmeyin. Bugünkü tabloyu, bizzat Sayın Erdoğan istedi ve bizzat kendisi tasarladı. Her zaman olduğu gibi, yine, devletin, bütün kurumsal değerlerini ve hafızasını hiçe sayarak, bilerek ve isteyerek; Türkiye’nin göç politikasındaki felsefeyi, Türk Milleti dışındaki herkesi, memnun etmek üzerine kurdu.

“Doktorlarımız yurt dışına gitmeye zorlanıyor”

Bu politika, öncelikli olarak, ülkemizin kaynakları ile okuyan, başarılı ve nitelikli insanlarımızın, batı ülkelerine gönderilmesini hedefliyor. Milletimizin senelerdir, dişinden tırnağından arttırarak kurduğu, okullardan mezun olan, pırıl pırıl doktorlarımız, mühendislerimiz ve akademisyenlerimiz, bilinçli bir şekilde, yurt dışına gitmeye zorlanıyor. Bu muazzam insan kaynağından da, Batılı ülkeler ziyadesiyle faydalanıyor.

Yetişmesi için, tek kuruş ödemedikleri, doktorlarımızı, mühendislerimizi, yetişmiş gençlerimizi, kendi vatandaşlarının ve ekonomilerinin, hizmetine sunuyorlar. Diğer taraftan da; Nitelikli insan kaynağımız, ülkemizi terk ederken, olabildiğince vasıfsız bir iş gücü de, ülkemize akın ediyor, ve Bay Kriz’in kurduğu, kölelik sistemine dahil oluyor.

Ancak Ak Parti iktidarı, her konuda yaptığı gibi, bu konuyu da, asıl bağlamından çıkartıp; milli menfaatlerimiz gibi, rasyonel bir eksen yerine, sığınmacı nefreti ve sığınmacı sevgisi gibi, duygusal bir eksenden konuşturmak istiyor. Her zaman olduğu gibi, bu konuda da, kendi beceriksizliğini örtbas etmek için, yine bir kutuplaştırma alanı oluşturup, sonra da, işin içinden, elini yıkayıp çıkmak istiyor. Yani, yapay bir vicdan maskesiyle, beceriksizliğini örtmeye çalışıyor.

Hatta, bunu o kadar ileriye götürüyor ki; son derece haklı bir soruna, ve Hatay’ın geleceğine dair, önemli bir tehdide işaret eden, Büyükşehir Belediye başkanımız, Lütfü Savaş Bey hakkında, soruşturma açacak kadar da, kantarın topuzunu kaçırabiliyor.

Buradan iktidardakilere sesleniyorum: böyle konular, siyasi rant devşirilecek konular değildir. Kutuplaştırma siyaseti üzerinden, sığınmacı sorunundaki beceriksizliğini gizleyemezsiniz. Lütfü Başkan, görevinin getirdiği sorumlulukla, sizi işinizi yapmaya çağırdı. Bu kadar basit. Soruşturmalarla, baskıyla, iftirayla, Millet İttifakı olarak, gerçekleri söylememize engel olabileceğinizi sanıyorsanız, çok yanılıyorsunuz.

Biz, sığınmacılara vicdansızlık edilmesini istemiyoruz. Sığınmacılara karşı kullanılan, ayrıştırıcı ve düşmanca dilin karşısındayız. Düşmanca söylemler, ırkçı eylemler, sorun çözmekten acizlerin yöntemidir. Böyle yaklaşımlar, sorunun çözümünü değil, iktidarın vicdan perdesinin arkasına gizlenmesini kolaylaştır. Bir tarafta, ‘ensar’ diye diye, ülkeyi yol geçen hanına döndüren, Sayın Erdoğan var.

Diğer tarafta da; âdeta yabancı düşmanlığını körükleyen, bir orta çağ kafası var. Bu iki kirli zihniyet, Türkiye’nin önüne iki seçecek sunuyorlar. Ya vicdanlı olup, armut gibi bekleyeceksin. Ya da vicdansız olup, sığınmacılara söveceksin. Türkiye sığınmacı sorununu, işte bu iki sığ düşünce etrafında tartışsın istiyorlar. İYİ Parti olarak biz, vicdanın ardına sığınıp, sorunu çözümsüz bırakacak kadar basiretsiz değiliz.

Ancak sığınmacı düşmanlığı üzerinden, siyasi rant peşinde koşacak da değiliz. Biz, siyasi rant meraklılarınca Türkiye’ye dayatılan, bu sığ tartışma zeminini reddediyoruz. Burada asıl eleştirilmesi gereken; iktidarın göç politikası ve Türkiye’yi yarı sömürge hâline getirmeyi amaçladığı, çarpık stratejisidir.

Bu strateji rafa kalkmadan ve uygulanan göç politikası değiştirilmeden sonuç alamayız. Vicdan ile öfke arasına sıkıştırılmış bir tartışmanın, içine çekilmenin,manası da, milletimize herhangi bir faydası da yoktur.

Sayın Erdoğan! Her gün yoksullaştırdığın, mutsuzlaştırdığın, umutsuzlaştırdığın, aklın sıra, bir lokma ekmeğe muhtaç ederek, kendine kul edeceğini var saydığın, bu şerefli milletin tarihi; varlığına, birliğine, namusuna ve haysiyetine yapılmış, hakaretlere ve hareketlere karşı, edilen itirazların, verilen mücadelelerin, ve kazanılan zaferlerin tarihidir. Hiç kusura bakma, başaramayacaksın. Türkiye’yi içine soktuğun bu kurumsuzlaşma çukurundan, evelallah çekip çıkartacağız. Kurucu değerlerimizi hatırlayarak çıkartacağız. Atatürk’ün koyduğu vizyona, istiklal kahramanlarımızın o kutlu iradesine sarılarak çıkartacağız. Sen ve arkadaşların, istediğiniz kadar yıkmaya çalışın, biz milletimizle el ele, omuz omuza verip, Türkiye’yi düze çıkartacağız.

İYİ Parti iktidarında devlet; Bir kişinin değil, milletin idaresinde olacak. Toplumsal sözleşmemize, anayasamıza bağlı bir kurum olacak. Yani öyle kişiye göre, işine göre, anayasayı delmek, mümkün olmayacak. İYİ Parti iktidarında devlet; sahip olduğu güç ve yetkileri, tek bir elde toplamayacak. Kuvvetler ayrılığı, keskin ve net bir biçimde sağlanacak. Her fırsatta hor görülen, Milletin evi, Gazi Meclis’imiz, yeniden hak ettiği değerine kavuşacak.”

İYİ Parti iktidarında devlet; Anayasada belirlenen siyasi gücünün sınırlarını aşmayacak. Hukukun üstünlüğünden, asla taviz vermeyecek. Yani İstanbul Sözleşmesi gibi, uluslararası sözleşmelerden, bir gece ansızın çıkamayacak.

İYİ Parti iktidarında devlet; ekonomideki yetki ve sınırlarını aşamayacak.Yani kafasına göre, hazineyi rekor borçlara sokamayacak.

İYİ Parti iktidarında devlet; piyasa ekonomisinin işleyişine, ancak gerektiğinde, ve sınırlı olarak müdahil olacak. Yani Merkez Bankası’nı kukla gibi oynatamayacak.

İYİ Parti iktidarında devlet; yönetimi açık ve şeffaf bir şekilde yürütecek. Yani milletimiz, vergilerinin nereye gittiğini bilecek. Devlet ile millet arasına, ticari sırlar giremeyecek.

İYİ Parti iktidarında devlet; Sorumlu ve sosyal devlet bilinciyle hareket edecek. Yani sadece yardıma muhtaç vatandaşlarını korumayı değil, Vatandaşını yardıma muhtaç bırakmamayı da benimseyecek. Yoksulluğu yöneten değil, yoksullukla mücadele eden bir anlayış, yeniden hakim olacak. Üstelik, öyle uzak bir gelecekten de bahsetmiyorum.

Kimse merak etmesin, çok az kaldı. İYİ Parti şafağı, artık ufukta görünüyor. İktidarı şimdiden uyarıyorum; Vaziyet alın, biz geliyoruz! Sorun çıkartan değil, sorun çözen siyaset anlayışımızla geliyoruz! Ayırarak, kutuplaştırarak değil, Milletimizle el ele, kol kola, hep beraber geliyoruz! Siz tüm çirkinliklerinizle, tıpış tıpış giderken;

Biz; ruhumuzda Cumhuriyetimizin izleri, kalbimizde Ata’mızın sözleri, omzumuzda milletimizin dertleriyle, güçlü, zengin ve mutlu bir Türkiye için geliyoruz!”

Paylaşın

Türkiye, AB’nin Stratejik Pusulası’na Neden Tepki Gösterdi?

Türkiye, Avrupa Birliği’nin (AB) 21 Mart gecesi onaylayarak kamuoyuna duyurduğu “Güvenlik ve Savunma için Stratejik Pusula” metnine tepki gösterdi. Genel olarak AB’nin kendi güvenliği ile ilgili çalışma yapmasına karşı çıkmayan Ankara, metinde Doğu Akdeniz ile ilgili anlaşmazlığa Yunanistan ve Kıbrıs Cumhuriyeti bakış açısıyla değinilmesine, NATO üyesi olmasına karşın güvenlik işbirliğinin sığ bir yaklaşımla ele alınmasına ve tam üyelik adayı değil ortak olarak bahsedilmesini eleştirdi.

AB, çalışmalarını uzun süredir yürüttüğü ve Rusya’nın Ukrayna’ya saldırmasının ardından üzerinde değişiklikler yaparak tamamladığı Stratejik Pusula metnini 21 Mart’ta onayladı ve kamuoyuna ilan etti.

Avrupa’nın güvenliği için AB’nin kendi öz kaynaklarıyla atılacak adımları ve değişen güvenlik vizyonunu somutlayan belge özellikle Ukrayna savaşına atıfta bulunarak, AB ülkelerinin başta NATO ortaklarıyla beraber Avrupa’da barışın tesisi için görülmemiş bir çaba içinde olduğunu vurguladı.

AB, Stratejik Pusula sayesinde üye ülkelerin karşı karşıya kaldığı tehditler ve sınamaları birlikte değerlendirme, güvenlik ve savunma alanında daha da uyumlu hareket etme, birliğin ve AB vatandaşlarının güvenliği açısından yeni yollar ve yöntemleri belirleme ve bu alanlarda ilerleme için açık hedefleri tespit etme amaçlarına ulaşmayı hedefliyor.

Bu amaçlara ulaşmak için de “eylem, güvenlik, yatırım ve ortaklar” başlığıyla dört kısımdan oluşan bir politika uygulayacağını kayda geçiren AB, özellikle kısa vadede 5,000 kişilik AB Acil Müdahale Kapasitesi geliştirmeyi ve Ortak Güvenlik ve Savunma Politikası kapsamındaki misyonlarını etkinleştirmeyi içeren somut adımları da atacağını belirtiyor.

Türkiye’yi ilgilendiren kısım “ortaklar” başlığında. Metinde AB’ye aday ülke olarak bahsedilmeyen Türkiye, sadece ortaklar kısmında yer alıyor. “Ortak tehditler ve sınamalara karşı ortaklarımızla işbirliğimizi güçlendirmeliyiz” vurgusunun yapıldığı metnin giriş bölümünde “ABD, Norveç, Kanada, Birleşik Krallık ve Japonya gibi aynı değerlerin ve çıkarların paylaşıldığı ortaklarla işbirliğinin artırılması” hedefi kaydediliyor.

Böylece Türkiye AB tarafından, kendisi gibi NATO üyesi olup da AB’de yer almayan Avrupalı ülkeler Norveç ve Birleşik Krallık’tan dışlanıp ayrı bir kategoriye konuyor. Ankara da bu durum dışlayıcı bir tavır olarak görülüyor.

Doğu Akdeniz

47 sayfalık Stratejik Pusula, Türkiye’den iki yerde bahsediyor. İlki “Stratejik Çevremiz” başlıklı bölümün Doğu Akdeniz ile ilgili kısmında. Özellikle 2019 ve 2020 senelerinde Türkiye ile Yunanistan ve Kıbrıs Cumhuriyeti arasında Doğu Akdeniz’de yaşanan deniz yetkilendirme alanlarına ilişkin gerilimin olduğu gibi kaldığını, bunun da AB üye ülkelerin egemenlik haklarına dönük provokatif ve tek taraflı eylemlerden kaynaklandığını belirten Stratejik Pusula, Türkiye’yi düzensiz göçü bir araç olarak kullanmakla da suçluyor.

Metin, “İyi komşuluk ilkesi doğrultusunda istikrarlı ve güvenli bir ortamın yanı sıra işbirliğine ve karşılıklı yarara dayalı bir ilişkinin sağlanması hem AB’nin hem de Türkiye’nin çıkarınadır,” ifadelerini kullanıyor.

Türkiye’nin Dışişleri Bakanlığı açıklaması aracılığıyla gösterdiği tepkinin ana kaynağı da bu ifadeler. Bakanlık’tan yapılan yazılı açıklamada, metnin Doğu Akdeniz bölümünün Yunanistan ve Kıbrıs tarafından AB’ye dikte ettirildiği görüşü belirtilirken, pusulanın bu haliyle “uluslararası hukuka, teamüle ve hatta AB’nin kendi müktesebatına aykırı ve gerçeklikten kopuk olduğu” kaydedildi.

Ankara: AB çözümlerin değil sorunların parçası olacak

Açıklamada, “Bu anlayışla doğru yönü göstermekten şaşarak ‘pusula’ olmaktan çıkan belgeyi ‘stratejik’ olarak görebilmek de güçtür. Bu belgenin AB’yi Doğu Akdeniz’de, çözümlerin değil, sorunların parçası yapacağı ve doğru stratejilere taşımayacağı aşikardır” değerlendirmesi de yapıldı.

Ankara bu paragrafın tamamen Yunanistan ve Kıbrıs Cumhuriyeti tarafından metne konduğunu düşünüyor, Brüksel’in bunu engellemeden metne yansıtmasını stratejik değil politik bir yansıma olarak görüyor ve AB’yi dar bakışına sahip olmakla suçluyor. AB’nin Yunanistan’ın AB metinlerine de giren mültecileri geri itme eylemlerini göz ardı ederek Türkiye’yi düzensiz göçmenleri kullandığını iddia etmesi de Ankara’nın tepki gösterdiği ifadeler arasında.

İkinci referans: Ortaklarla ilişki

Türkiye’nin metinde ikinci kez kullanıldığı bölüm, ortaklarla kurulacak işbirliği bölümünde. Metinde şu ifadelere yer veriliyor: “CSDP (Ortak Güvenlik ve Savunma Politikası) misyon ve operasyonlarına katkıda bulunan Türkiye ile ortak çıkar alanlarında işbirliği yapmaya devam edeceğiz. Karşılıklı yarar sağlayan bir ortaklık geliştirmeye bağlıyız ancak bu, Türkiye’nin 25 Mart 2021 tarihli AB Konseyi açıklamasına uygun olarak, işbirliği yolunda ilerlemek, sürekli gerilimi azaltmak ve AB endişelerini ele almak için Türkiye’nin vereceği eşit taahhüdü gerektiriyor.”

AB’nin dile getirdiği Mart 2021 tarihli AB toplantısı deklarasyonu, genel olarak Türkiye ile AB arasında yaşanan Doğu Akdeniz bunalımının konunu muhataplarınca diyalog yoluyla ele alınmasını içeriyor ve gerilimin tekrar etmemesi koşuluna bağlı olarak Türkiye ile belirlenen pozitif gündemin yaşama geçirilebileceği mesajını veriyor.

Stratejik amaçlar için geliştirilen bu metne Yunanistan ve Kıbrıs’ın mevcut konjonktürde Türkiye ile yaşadıkları sorunu tek taraflı bir dille aktarılması da Ankara’nın tepki gösterdiği unsurlar arasında.

NATO ortaklığı vurgulanmadı

Ankara’nın tepki gösterdiği bir başka unsur ise Türkiye’ye ve temsil ettiği bölgesel ve kurumsal kimliğe yeterince vurgu yapılmaması. Bu durum Dışişleri’nce yapılan açıklamaya, “Son günlerde yaşanan gelişmeler göz önüne alındığında, belgenin gerçekleri ve doğruları bu şekilde ıskalamış olması ve tam üyelik adayı olan bir NATO Müttefikini bu denli sığ bir bakışla ele alması AB için bir vizyonsuzluk ve talihsizliktir” ifadeleriyle yansıdı.

Son günlerde yaşanan gelişmelerden Ukrayna’da Rusya’nın işgaliyle başlayan savaşı kasteden Ankara, AB Stratejik Pusulası’nın bu durumu dikkati alarak yazması beklentisindeydi.

Metnin yazılım sürecinde ve özellikle Ukrayna krizinin patlamasından sonra AB ile temaslarını artıran Türkiye’nin, Stratejik Pusula’da kullanılacak ifadelerin daha yapıcı olması ve günlük siyasi gerilimi yansıtmama beklentisini dile getirdiği kaydediliyor.

NATO’ya alternatif değil, tamamlayıcı

AB’nin tüm bu çabalarına karşın kendi güvenliğini NATO’suz karşılayamayacağının metinde yer alması ve AB’nin güvenlik açısından yaptıklarının NATO’ya alternatif değil tamamlayıcı olduğu ifadesine yer verilmesine dikkat çekiliyor. İsveç, Finlandiya ve Avusturya gibi üyeleri dışında hemen hepsi NATO üyesi olan AB ülkeleri, NATO-AB işbirliğinin daha da geliştirilmesini ve ittifakın askeri kapasitesinden yararlanmak istiyor.

Ancak bunun tam ve etkin uygulanması için başta Türkiye olmak üzere AB üyesi olmayan müttefiklerle daha kapsamlı bir ortaklık kurmak durumundalar. Kıbrıs sorununun çözülememiş olması, Ege’de Türk-Yunan anlaşmazlığının sürüyor olması, AB-NATO işbirliğinin istenilen şekilde gelişmesine engel olmaya devam ediyor.

(Kaynak: BBC Türkçe)

Paylaşın