İsrail’den Cenin Mülteci Kampı’na Baskın: 9 Filistinli Öldürüldü

Filistin Sağlık Bakanlığı, Batı Şeria’da yer alan Cenin Mülteci Kampı’na İsrail Ordusu’nun düzenlediği saldırıda biri yaşlı kadın, toplam dokuz Filistinli öldürüldüğünü açıkladı. Açıklamada, çok sayıda yaralının bulunduğu bilgisi de paylaşıldı.

Haber Merkezi / İsrail güçleri, son dönemlerde işgal altındaki Batı Şeria’nın çeşitli beldelerine baskınlar düzenliyor ve Filistinlileri gözaltına alıyor.

Baskınları protesto eden Filistinlilere plastik merminin yanı sıra sık sık gerçek mermiyle müdahale eden İsrail askerleri ile Filistinli gruplar arasında özellikle Cenin ve Nablus gibi bölgelerde çatışma çıkıyor.

Birleşmiş Milletler’in (BM) açıkladığı verilere göre, BM’nin 2005’te bölgede kayıt tutmaya başlamasından sonra 2022, Batı Şeria’da en kanlı yıl olarak kayıtlara geçti.

Filistin Sağlık Bakanlığına göre İsrail güçleri, 2022 boyunca 168’i işgal altındaki Batı Şeria’da, 52’si abluka altındaki Gazze Şeridi’nde olmak üzere aralarında 48 çocuğun da bulunduğu 220 Filistinliyi öldürdü.

İsrail askerlerinin işgal altındaki Batı Şeria ve Doğu Kudüs’te açtığı ateş sonucu 1 Ocak 2023 tarihinden bu yana biri kadın ve beşi çocuk olmak üzere toplam 29 Filistinli öldürüldü.

Çatışma çıktı

İsrail askerleri Cenin Mülteci Kampı’na düzenlediği baskında gerçek mermi ve göz yaşartıcı gaz kullanırken, bölgedeki Filistinli silahlı gruplarla askerler arasında çatışma çıktı.

Hamas ve İslami Cihat örgütleri, İsrail Ordusu’nun birçok kez baskın yaptığı Cenin’de İsrail birlikleriyle çatıştığını açıkladı.

Filistin Sağlık Bakanlığı’ndan yapılan yazılı açıklamaya göre, olaylarda biri yaşlı kadın, toplam dokuz Filistinli öldürüldü.

İsrail askerlerinin, yaralıların çıkarılması için ambulansların bölgeye girişine izin vermediğini, Cenin Devlet Hastanesi’ne kasıtlı olarak göz yaşartıcı gaz attığını bildiren Bakanlık, Uluslararası Kızılhaç Örgütü ve Dünya Sağlık Örgütüne saldırıların durdurulması için acil toplantı çağrısı yaptı.

İsrail: Hücre evine baskın düzenledik

İsrail ordusundan konuyla ilgili yapılan yazılı açıklamada ise İsrail İç Güvenlik Teşkilatı Şin-Bet (Şabak), ordu ve diğer güvenlik birimlerinin Cenin’de Filistinli direniş grubu İslami Cihad Hareketi’ne bağlı bir hücre evine baskın düzenlediği aktarıldı.

Evin etrafının sarıldığı ve içeridekilerle silahlı çatışma çıktığı belirtilen açıklamada, evden kaçan iki kişi ve evdeki dört kişi olmak üzere toplam altı kişinin öldürüldüğü, bir kişinin de teslim olduğu bilgisi paylaşıldı.

Cenin

Cenin, Filistin’in Batı Şeria bölgesindeki üçüncü en büyük şehirdir. Batı Şeria’nın kuzeyinde bulunur ve o yörenin en büyük şehir olma özelliğini taşır. Filistin Ulusal Yönetimi’nin Cenin valiliğinin merkezidir.

1948 Arap-İsrail Savaşı sırasında şehri Irak ordusu savundu. İsrail ordusu tarafından kısa bir süreliğine, Arapların Kudüs kuşatmasını kaldırmasını sağlamak için ele geçirilen şehre takviye Arap güçleri gelince İsrail ordusu çekildi.

1953 yılında İsrail kontrolü altındaki bölgelerden kaçanlar için Cenin mülteci kampı kuruldu. 19 yıl boyunca Ürdün egemenliğinde kalan şehir 1967’de, Altı Gün Savaşı sırasında İsrail tarafından ele geçirildi. Şehrin kontrolü 1996’da Oslo Barış Antlaşması gereğince Filistin yönetimine devredildi.

Paylaşın

Çin “En Kalabalık Ülke” Tahtını Hindistan’a Kaptırdı

Çin ile Hindistan arasındaki nüfus yarışı kazanan Hindistan oldu. Hindistan nüfus bakımından dünyanın en kalabalık ülkesi durumuna geldi. 2100 yılı nüfus tahminlerine göre ise Hindistan hala bir milyardan fazla nüfusa sahip olacak, Çin ise 730 milyon nüfusla Nijerya’nın 750 milyon nüfusuna karşılık üçüncü sıraya gerileyecek.

Gazete Oksijen’de yer alan habere göre, Hindistan şu anda nüfus bakımından dünyanın en büyük ülkesi ya da en azından bu yıl öyle olacak. Bu değişimin gerçekleşmesi uzun zaman almış olsa da, Çin’in nüfusu tahminlerden önce azalmaya başladığı için herkesin beklediğinden daha erken gerçekleşti.

Hindistan bölünmeden önce Çin ile birlikte tarih boyunca nüfus tacı için yarıştı. Hindistan’ın 1947’de bölünmesi, Çin’i sayı oyununda kalıcı olarak öne geçirmiş gibi gözüktü. Ancak Hindistan’ın yeni konumu muhtemelen yüzyılın ortalarına ve sonrasına kadar sürecek. The Lancet’in 2100 yılı nüfus tahminlerine göre Hindistan hala bir milyardan fazla nüfusa sahip olacak, Çin ise 730 milyon nüfusla Nijerya’nın 750 milyon nüfusuna karşılık üçüncü sıraya gerileyecek.

Çin demografisi değişecek

Dahası, demografik ağırlık Doğu ve Kuzeydoğu Asya’dan güneye kayacak. Bir BM raporu, 1980 yılında Asyalıların yüzde 42’sinin Doğu Asya’da yaşadığına işaret ediyor. Bu oran 2050 yılında üçte birin altına düşecek. Gerçekten de o tarihe kadar Asyalıların neredeyse yarısı Güney ve Güneybatı Asyalı olacak. Dolayısıyla bugünden 2050’ye kadar Güney Asya’nın, hızla artan çalışma çağındaki nüfusla desteklenen kıskanılacak bir demografik kazanımdan yararlanması bekleniyor. Güney Kore gibi eski Asya Kaplanları ( Asia Tigers: Tayvan, Singapur, Hong Kong ve Güney Kore) zengin ülke statüsüne geçmek için aynı anı çok etkili bir şekilde kullandı.

Ancak Güney Asya ülkelerinin, nüfuslarını bu göreve hazırlamadıkları için bu demografik fırsattan tam olarak yararlanamayacakları uzun zamandır biliniyor. İşgücünün sağlık ve eğitim göstergeleri çok düşük. Eğer dünya, Kaplanlar’ın ortaya çıktığı döneme kıyasla ticarete daha az açıksa, Güney Asya hükümetlerinin birçoğu da ticareti, yatırımı ve işçi refahını desteklemedikleri için kendi paylarına düşen suçu kabul etmeli. Bu anı heba etme olasılığı yeterince kötü. Daha da kötüsü, toplumlar yaşlanmaya başladığında ne olacağını şimdiden düşünmeyerek hatayı daha da derinleştirmek olacak. Bu ihtimal gülünç derecede uzak bir gelecekte yatıyor gibi görünebilir. Örneğin Avrupa’dan Güney veya Güneybatı Asya’ya gelen biri için, etrafının gençlerle çevrili olduğu duygusu çok baskındır. Çin’deki 38 ya da Almanya’daki 47 yaş ortalamasına kıyasla Hindistan’ın yaş ortalaması hala 28 civarında.

Ancak, Çin’de görüldüğü gibi, bu rakamlar beklenenden daha hızlı değişebilir. Başlangıçta Birleşmiş Milletler de Pekin de Çin’in nüfusunun 2030’lara kadar azalmaya başlamasını beklemiyordu. Bu geçen yıl ve belki de daha önce herkesi şaşırtma eğilimindedir.

Hindistan’ın doğum oranı düşüşte

Hindistan’da bu dönüşün birkaç yıl önce öngörülenden daha erken gerçekleşeceğine dair işaretler var. Ülkenin toplam doğurganlık oranı şu anda genel olarak ikame seviyesinin altına düşmüş durumda. Üstelik bu rakam bölgeler arasındaki büyük farklılıkları gizliyor. Nüfus artışı birkaç kuzey ve orta eyalette yoğunlaşırken, özellikle doğu ve güneydeki diğer birçok eyalette doğurganlık oranları daha çok Japonya veya Rusya’nınkine benziyor.

Göç nadiren tercih ediliyor

Bir ülke içinde böylesine dengesiz demografik eğilimler görülmemiş bir şey değil. Ne yazık ki Hindistan’ın durumunda, normalde dengeleyici bir faktör olarak işlev görecek olan bölgeler arası göç, başka yerlerdeki kadar kolay değil. Hindistan çok heterojen bir yapıya sahip. Etnik ve alt-ulusal politikalar, Çin’de olduğu gibi iç göçün bir hak olmasına rağmen nadiren bir tercih olduğu anlamına geliyor.

Askeri ve emeklilik maaşları felakete sürükleyebilir

Genişleyen çalışma çağındaki nüfus için tasarlanan haklar ve devlet hizmetleri, beklenenden daha fazla emeklisi olan ülkeler için karşılanamaz hale gelebilir. Amerika Birleşik Devletleri, Sosyal Güvenlik ve Medicare’in finansmanı konusunda haklı olarak sürekli endişe duyuyor. Hindistan’ın askeri ve emeklilik maaşları, demografik yapısı biraz değiştiğinde ülkeyi mali felakete sürüklemeye yetecektir. Eyalet hükümetleri için emekli maaşlarının ödenmesi halihazırda vergi gelirlerinin neredeyse yüzde 30’unu alıyor.

Son yirmi yılda mali açıdan daha sorumlu hak sahipliği programlarına geçiş için girişimlerde bulunuldu. Ancak tüm bunlar emekli askerlerden ya da kamu çalışanlarından oy almak isteyen politikacılar tarafından geri alınmaya devam ediyor.

Hindistan, Çin’in hatalarını yapmamalı

Hintli yetkililer gelecek hafta yeni bütçeyi sunmaya hazırlanırken, ülkenin dünyanın en büyüğü olma statüsü akıllarında olmalı. Daha az vergi ödeyen bir Hindistan için hazırlık yapılması gerekiyor. Güney Asya, büyüyen bir işgücüne sahip olduğu yıllar için hazırlık yapmamış olabilir. İşgücünün azalacağı tehlikeli yıllar söz konusu olduğunda bu hatayı tekrarlamamalı.

Paylaşın

Son Sekiz Haftada Kovid 19 Nedeniyle 170 Binden Fazla Kişi Öldü

Son sekiz haftada yeni tip koronavirüs (Kovid 19) nedeniyle 170 binden fazla kişinin hayatını kaybettiği duyuruldu. Ayrıca bu ölümlerin sadece raporlanan ölümler olduğu gerçek rakamların ise bundan daha fazla olduğu belirtildi.

Kırılgan sağlık sistemlerinin grip ve diğer hastalıkların yanı sıra, Kovid 19’un yüküyle başa çıkmakta zorlandığı da dile getirildi.

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Genel Direktörü Tedros Adhanom Ghebreyesus, küresel sağlık durumuyla ilgili değerlendirmelerde bulundu.

İleri Haber’in aktardığına göre, geçen yıl aralık ayının başından bu yana Kovid 19 kaynaklı haftalık ölümlerde yaşanan artışa dikkati çeken Ghebreyesus, “Son sekiz haftada 170 binden fazla kişi Kovid 19 nedeniyle yaşamını yitirdi. Bunlar sadece raporlanan ölümler, gerçek rakamlar bundan daha fazla” dedi.

DSÖ’nün en yüksek alarm seviyesi olan ‘Uluslararası Halk Sağlığı Acil Durumu’nu ilan etmelerinin üzerinden üç yıl geçtiğini aktaran Ghebreyesus, bu hafta Covid-19 Acil Durum Komitesi’nin, virüsle ilgili durumun halen küresel bir acil durum teşkil edip etmediğini tartışmak için toplanacağını söyledi.

Ghebreyesus, “Acil Durum Komitesinin tavsiyesini önceden almayacağım ancak birçok ülkede durum ve Kovid 19 nedeniyle artan ölümler beni endişelendiriyor. Salgının ilk başladığı üç yıl öncesine göre çok daha iyi durumda olsak da, salgına karşı küresel kolektif tepki bir kez daha baskı altında” dedi.

‘Virüs öldürmeye devam edecek’

Çok az sayıda kişinin, özellikle yaşlıların, yeterli seviyede aşılandığına değinen Ghebreyesus, birçok kişinin hatırlatma dozlarını almadığını belirtti.

Kırılgan sağlık sistemlerinin grip ve diğer hastalıkların yanı sıra, Kovid 19’un yüküyle başa çıkmakta zorlandığını da dile getiren Ghebreyesus, şöyle devam etti:

“Mesajım açık, bu virüsü hafife almayın, bizi şaşırttı ve şaşırtmaya devam edecek. Sağlık araçlarını ihtiyacı olan kişilere ulaştırmazsak ve yanlış bilgilerle kapsamlı olarak mücadele etmek için daha fazlasını yapmazsak virüs öldürmeye devam edecek.”

Paylaşın

Birleşmiş Milletler’den Taliban’a Eğitim Hakkı Çağrısı

Ağustos 2021’de Afganistan’da yönetimi yeniden ele geçiren Taliban, kadınların ve kız çocukların ne yapıp ne yapamayacağına odaklanmış vaziyette. Taliban, kadınların ve kız çocukların okullara ve üniversitelere gitmesinin kalıcı olarak yasaklanmadığını, kendileri için elverişli bir ortam oluşturulana kadar eğitimlerinin “ertelendiğini” iddia ediyor.

Taliban, kadınların ve kız çocukların eğitim hakkını yasakladığı için halihazırda uluslararası alanda sert eleştirilerin hedefinde.

Birleşmiş Milletler (BM) Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO), “24 Ocak Dünya Uluslararası Eğitim Gününü” Afganistan’de temel eğitim haklarından zorla mahrum bırakılan, öğrenim hakları ellerinden alınan Afgan kadın ve kızlara adadığını açıkladı.

UNESCO Direktörü Audrey Azoulay, dünyadaki hiçbir ülkenin kadın ve kız çocuklarının eğitim almasını engellememesi gerektiğini belirterek, “Eğitim, saygı duyulması gereken evrensel bir insan hakkıdır. Uluslararası toplum, Afgan kız ve kadınların haklarının gecikmeden geri verilmesini sağlama sorumluluğuna sahiptir” dedi.

BM Genel Sekreteri Antonio Guteres, “24 Ocak Dünya Uluslararası Eğitim Gününü” nedeniyle sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, eğitime erişimi engelleyen tüm ayrımcı yasa ve uygulamalara artık son vermenin zamanının geldiğini vurguladı. Guterres, Taliban’ı, Afganistan’daki kız çocukları ve kadınların orta ve yüksek eğitime erişimine yönelik yasağı kaldırma çağrısında bulundu.

UNESCO’nun son verilerine göre, dünyada 244 milyon kız ve erkek çocuk eğitimden mahrum. UNESCO, “24 Ocak Dünya Uluslararası Eğitim Günü” nedeniyle yaptığı açıklamada, sadece Ukrayna’da 5 milyon çocuk ve gencin eğitiminin aksadığını açıkladı.

UNICEF, yaptığı açıklamada dünyada okul dışı kalanların eğitimlerine devam etmeleri için hükümetlerden, gerekirse online eğitim olasılıklarını da kullanarak çocukların eğitimden yoksun kalmamaları için daha fazla çaba göstermelerini istedi.

Afganistan ve Taliban

Taliban Afganistan’da yönetimi elinde bulunduran Diyubendi İslamcı hareket ve askeri organizasyondur. Kendilerine Afganistan İslam Emirliği demekte olup ülke içinde bir savaş (veya cihat) sürdürmüştür.

İslam şeriatını yayma amacıyla Molla Muhammed Ömer tarafından 1994 yılında kurulan Taliban’ın 2016’dan beri lideri Mevlevi Hibetullah Ahundzade’dir.

Taliban, 1996’dan 2001’e kadar, Afganistan’ın kabaca dörtte üçüne hükmetmiş ve kendilerine göre yorumladıkları şeriatı uygulamıştır. 1994 yılında Afgan İç Savaşı’nın önde gelen gruplarından biri olarak ortaya çıkmıştı ve büyük ölçüde Afganistan’ın doğu ve güneyindeki Peştun bölgelerindeki geleneksel İslami okullarda (medreselerde) eğitim görmüş ve Sovyet-Afgan Savaşı’nda savaşmış öğrencilerden (talebe) oluşmaktaydı.

Muhammed Ömer’in önderliğindeki hareket, Mücahid liderlerinden aldığı güçle Afganistan’ın çoğu bölgesine yayıldı. 1996’da totaliter Afganistan İslam Emirliği kuruldu ve Afganistan’ın başkenti Kandahar’a transfer edildi. 11 Eylül saldırılarının ardından Aralık 2001’de Amerikan liderliğindeki Afganistan işgaliyle devrilene kadar ülkenin çoğunu kontrol etti.

En etkin dönemlerinde, Taliban hükûmeti diplomatik olarak yalnızca Pakistan, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri tarafından tanındı. Grup daha sonra Afganistan Savaşı’nda Amerikan destekli Hamid Karzai yönetimine ve NATO liderliğindeki Uluslararası Güvenlik Destek Gücü’ne karşı bir direniş hareketi olarak yeniden bir araya geldi.

Taliban, birçok Afgan’a uygulanan sert muameleyle sonuçlanan şeriat yorumu nedeniyle uluslararası alanda kınandı. 1996’dan 2001’e kadar olan iktidarları sırasında, Taliban ve müttefikleri Afgan sivillere karşı katliamlar gerçekleştirdi, açlıktan ölmek üzere olan 160.000 sivile Birleşmiş Milletler’in gıda tedarikini engelledi ve yakıp yıkma taktiği uyarınca geniş ve verimli toprakları yakarak on binlerce evi yok etti.

Taliban, Afganistan’ı kontrol ederken, insanları veya diğer canlıları tasvir eden resimler ve filmler ile def haricinde bir enstrümanın kullanıldığı müziği yasakladı, kadınların okula gitmesini engelledi, kadınların sağlık hizmetleri dışındaki işlerde çalışmasını yasakladı (erkek doktorların kadınları görmesi de yasaklandığı için) ve kadınların dışarıda bir erkek akraba ile dolaşmalarını ve burka giymelerini zorunlu kıldı.

Belirli kuralları çiğneyen kadınlar alenen kırbaçlandı veya idam edildi. Dini ve etnik azınlıklar, Taliban yönetimi altında ağır bir şekilde ayrımcılığa uğradı. Birleşmiş Milletler’e göre, 2010’da Afgan sivil ölümlerinin %76’sından, 2011 ve 2012’de ise %80’inden Taliban ve müttefikleri sorumluydu. Kültürel soykırıma da girişen Taliban, Bamyan’ın 1500 yıllık Buda heykelleri de dahil olmak üzere çok sayıda anıtı yok etmiştir.

Taliban’ın ideolojisi; Diyubendi köktendinciliği ve militan İslamcılığın, Peştunvali olarak bilinen Peştun sosyal ve kültürel normlarıyla birleştirilmesine dayanan “yeni” bir şeriat hukuku biçimi olarak tanımlanmıştır.

Uluslararası topluluklar ve Afgan hükûmeti; sıklıkla Pakistan’ın Servislerarası İstihbarat’ını ve ordusunu; kuruluşunda, iktidarda oldukları süre boyunca ve direniş süreci boyunca Taliban’a destek sağlamakla suçlamıştır. Pakistan ise 11 Eylül saldırılarından sonra gruba yönelik tüm desteğini kestiğini belirtmiştir. 2001 yılında, El Kaide lideri Usame bin Ladin komutasındaki 2.500 Arap’ın Taliban için savaştığı bildirilmiştir.

2020’nin Şubat ayında Trump yönetimi, 1 Mayıs 2021 itibarıyla tüm Amerikan güçlerinin Afganistan’dan çekileceğine dair Taliban ile anlaşma imzaladı. Karşılığında Taliban, El Kaide gibi terörist gruplarıyla bağlantısını kesecek, şiddeti azaltacak ve Amerika destekli Afgan hükûmetiyle müzakere edecekti. Her iki taraf da bu anlaşmanın şartlarını tam olarak yerine getirmese de, çekilme başladı.

15 Ağustos 2021’de Kabil’in düşmesiyle Taliban, Afganistan yönetimine tekrar sahip oldu.

Paylaşın

ABD’den İsveç Ve Finlandiya Açıklaması: Birlikte NATO’ya Üye Olmalı

Finlandiya ve İsveç’in NATO’ya (Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü) üyelik süreçlerine ilişkin soruyu yanıtlayan ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Ned Price, ABD’nin Finlandiya ve İsveç’in ilk fırsatta birlikte NATO’ya üye olmalarını istediğini ifade etti.

Washington’un Finlandiya’nın İsveç olmadan İttifak’a olası katılımını destekleyip desteklemeyeceği sorulan Price, ”varsayımsal” olarak nitelendirdiği bu konuda yorum yapmayı reddetti.

Böyle bir sorunun gündemlerinde olmadığını söyleyen Ned Price, ”Bu her zaman Finlandiya ve İsveç’le ilgili yürütülen bir görüşme olmuştur’’ dedi. Price, 28 üyeli bir ittifaktan 30 üyeli bir NATO’ya dönüşümün gerçekleşmesini istediklerini kaydetti.

ABD yönetiminin, üçlü görüşmelerin durmasıyla ilgili Türk yetkililerle temasa geçip geçmediğinin sorulması üzerine, “Bir sonraki görüşme turları iptal edilmedi, ertelendi” vurgusu yapan Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Price, “Bu Finlandiya, İsveç ve Türkiye’nin nerede olduklarını değerlendirmeleri için bir fırsattır. Açıkçası bu istişarelerin devam ettiğini görmek istiyoruz” diye konuştu.

Üçlü mutabakat kapsamında meselelerin Türkiye, Finlandiya ve İsveç arasında çözülmesi gerektiğini belirten Price, “Bu mutabakatın imzalanmasında yanlarında bulunmaktan gurur duyduk ancak nihayetinde biz bu mutabakatın bir tarafı değiliz. Söyleyebileceğim tek şey Finlandiya ve İsveç’in Türkiye ile üçlü mutabakat kapsamında verdikleri taahhütleri yerine getirmek üzere somut adımlar attıklarıdır’’ dedi.

İsveç Başbakanı’ndan açıklama: Provokatörler

Öte yandan, İsveç Başbakanı Ulf Kristersson da dün Dışişleri Bakanı Tobias Billström ve Savunma Bakanı Pal Jonson ile başkent Stockholm’de düzenlediği ortak basın toplantısında konuyla ilgili konuştu. “İsveç’in NATO’ya katılmasının ne kadar ciddi olduğunu bazılarının anlamadığını” ifade eden İsveç Başbakanı Kristersson, “provokatörlerin İsveç’in NATO üyeliğini engellemeye çalıştığını” söyledi:

“İsveç, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra en ciddi güvenlik sorununu yaşıyor. İsveç’in NATO’ya katılmasının ne kadar ciddi olduğunu bazıları anlamıyor. Provokatörler, İsveç’in üyeliğini engellemeye çalışıyor. Türkiye ile tekrar işleyen bir diyaloğa dönmek istiyoruz. Türkiye, kendi kararlarını kendi verir, buna saygı duymak zorundayız, bu süreci sakinleştirmek istiyoruz.”

“Finlandiya ve İsveç, NATO’ya birlikte girmek istiyor”

Kristersson, Finlandiya’nın İsveç ile NATO’ya beraber girmek istediğine de dikkat çekerek, “Finlandiya, hala NATO’ya İsveç ile beraber girmek istiyor. İsveç’in NATO’ya üye olması engellenirse, bu durum Finlandiya’nın NATO’ya yalnız girmesine engel teşkil etmez” dedi.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın İsveç’e yönelik son açıklamalarına da değinen Kristersson, “Erdoğan’ın açıklamasına yorum yapmayacağım. Bunu kimsenin, ‘Erdoğan kapıyı kapattı’ şeklinde yorumladığını sanmıyorum” değerlendirmesini yaptı.

Kristersson, İsveç’in NATO üyeliği konusunda açık konuşmak istediğini ifade ederek özetle şöyle dedi: 28 ülke, İsveç’in ve Finlandiya’nın NATO üyeliği hakkında bireysel kararlar aldı, Türkiye kendi kararını veriyor. İsveç, Finlandiya ve Türkiye arasındaki anlaşmaya uymamız için işleyen bir diyalog gerektiriyor ve bu garip bir şey değil. Aksi takdirde bunun İsveç güvenliği için sonuçları var.

Billström: Hükümet durumu yakından takip ediyor

İsveç Dışişleri Bakanı Billström ise Türkiye’nin Stockholm Büyükelçiliği önünde Kuran yakılmasına değinerek, şunları kaydetti: “Kitapların yakılmasının çok karanlık bir tarihi vardır. Bunu belirtmek, Türkiye’ye yaranmaya çalışmak değildir.

“Türkiye’de ve protestoların düzenlendiği Afganistan ve Pakistan gibi diğer ülkelerde sert tepkiler var. Sosyal medyada, İsveç mallarını boykot etmek isteyen sesler yükseldi. Hükümet, durumu yakından takip ediyor.”

Savunma Bakanı Jonson da İsveç’in NATO’ya üye olması için çabalarının devam edeceğini ve bunun İsveç’in NATO güvenliğine çok şey katacağını söyledi.

Paylaşın

ABD, Art Arda Silahlı Saldırılarla Sarsılıyor

Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) California ve Iowa eyaletlerinde yaşanan silahlı saldırıların ardından bir saldırı haberi de Washington eyaletinden geldi. Silahlı bir saldırgan bir benzin istasyonunda 3 kişiyi vurarak öldürdü.

ABD dünyada sivillerin elinde bulunan silahların kişi sayısından fazla olduğu tek ülke. Son yıllarda yapılan farklı araştırmalara dayanılarak hazırlanan habere göre, her 100 kişiye 120,5 silah düşen ABD dünyada ilk sırada yer alıyor.

Falkland Adaları 100 kişiye 62 silah ile ikinci, yaklaşık 7 yıldır iç savaşın yaşandığı Yemen 100 kişiye 53 silah ile üçüncü sırada. Güney Kore ve Japonya gibi bazı ülkelerde ise bu oranın 0,2 gibi sıfıra yakın bir düzeyde.

Washington eyaletinin Yakima kasabasındaki bir benzin istasyonunda bulunan markete sabah karşı saat 03:30 sularında gelen 21 yaşındaki silahlı saldırgan markette bulunan iki kişiyi silahıyla vurarak öldürdü.

Daha sonra dışarı çıkan saldırgan burada da bir kişiyi vurdu. Polisin herhangi bir tartışma ya da benzeri olay izine rastlamadığını açıkladığı olayda 3 kişi hayatını kaybetti.

Polis yetkilileri 21 yaşındaki Jarid Haddock isimli saldırganın kaçtığını ve henüz yakalanamadığını açıkladı. Saldırganın hangi amaçla söz konusu yere gelip rastgele ateş açarak 3 kişiyi öldürdüğü henüz bilinmiyor. Polis, yaklaşık 97 bin kişinin yaşadığı ve halkının tarımla geçindiği bilinen bölgede yaşayanları dikkatli olmaları konusunda uyardı.

Saldırganın olayın ardından yolun karşısına geçerek burada aracı içerisinde bulunan bir kişiye ateş ederek yolcu koltuğuna geçmeye zorladığı ve daha sonra içerisinde bu kişiyle birlikte aracı alarak kaçtığı belirtiliyor. Saldırganın çaldığı aracın içerisindeki kişinin durumu da bilinmiyor.

ABD Başkanı Joe Biden California’daki silahlı saldırıların ardından taziye açıklaması yapmış ve saldırı silahlarının satışının yasaklanmasıyla ilgili yasanın Kongre’den bir an önce geçmesi gerektiğini hatırlatmıştı.

Beyaz Saray’dan bugün yapılan açıklamada da Başkan Biden’a saldırılar hakkında bilgi verildiği, Biden’ın da toplumu güvenli hale getirebilmek için yapılması gereken çok fazla şey olduğunu söylediği belirtildi.

ABD’nin California ve Iowa eyaletlerinde yaşanan silahlı saldırılarda en az dokuz kişi öldü. ABD California Eyaleti San Mateo County bölgesinde düzenlenen silahlı saldırılarda yedi kişi ölürken, Iowa eyaletindeki silahlı saldırıda ise iki öğrenci hayatını kaybetti.

Paylaşın

15 Milyonu Aşkın Suriyeli İnsani Yardıma Muhtaç

2022 yılında 15 milyon 300 bin Suriyelinin insani yardıma muhtaç durumda olduğu bildirildi. Bu bir önceki yıla göre yardıma muhtaç insan sayısının yüzde 5 artığını gösteriyor. Ülke içinde yerinden edilmiş 6,8 milyon Suriyelinin olduğu tahmin ediyor.

Haber Merkezi / On yılı aşkın süredir devam eden çatışmalar, Suriye’yi dünyanın en karmaşık acil durumlarından biriyle karşı karşıya bıraktı. Nüfusun üçte ikisi, kötüleşen ekonomik kriz, devam eden yerel düşmanlıklar, kitlesel yerinden edilme ve harap olmuş kamu altyapısı nedeniyle yardıma ihtiyaç duyuyor.

Dondurucu soğuklar ve şiddetli yağmurlarla birlikte sert kış ayları, yakıt kıtlığı ve ısınma araçlarının yeterli oranda olmaması, işleri daha da kötüleştiriyor.

Birleşmiş Milletler (BM) Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR), 2022 yılında 15,3 milyon Suriyelinin insani yardıma muhtaç durumda olduğunu duyurdu. Bu, bir önceki yıla göre yardıma muhtaç insan sayısının yüzde 5 artığını gösteriyor.

UNHCR’nin açıkladığı rakamlar ülkedeki kötüleşen koşulların açık bir kanıtı durumunda.

UNHCR, 236 bin kişiye battaniye ve kalın giysiler gibi kışlık erzak sağladığını bildirdi. 2022 yılında yardım ulaştırılanların yüzde 14’ü, Rakka kırsalı ve Deyrizor gibi daha önce teşkilatın yetki alanı dışında kalan bölgelerde.

Daha önce basına yansıyan haberler, Rakka ve Deyrizor kırsalında bulunan düzinelerce derme çatma kampta yaşayanların içinde bulunduğu kötü duruma dikkat çekmişti.

UNHCR, şu anda kuzeydoğu Suriye de dahil olmak üzere ülkede ülke içinde yerinden edilmiş 6,8 milyon Suriyeli olduğunu tahmin ediyor.

UNHCR ayrıca, yurtdışında yaşayan Suriyelilerin ‘gönüllü geri dönüşlerine’ ilişkin rakamlar da verdi. Buna göre 2022 yılında 50.966 kişi Suriye’ye geri döndü. Bunların 33.932’si (veya üçte ikisi) Türkiye’den döndü.

Paylaşın

İnsan Ömrünün Doğal Sınırı 115 Olabilir Mi?

Birleşmiş Milletler’e (BM) göre, 100 yaş ve üzerindekilerin sayısı on yıl önce 353 bin iken, 2021 yılında 593 bin kişinin bu eşiği geçtiği sanılıyor. İstatistik sitesi Statista’ya göre, önümüzdeki on yıl içinde bir asrı deviren nüfusun iki katından fazla artması bekleniyor.

Bazı bilim insanlarına göre insan ömrü katı biyolojik sınırlara bağlı. Çalışmaları 2016 yılında bilimsel nature dergisinde yayınlanan genetikçiler, 1990’ların sonlarından bu yana insan ömründe gelişme olmadığını ileri sürdü.

Küresel demografik verileri analiz eden araştırmacılar, dünyada daha fazla yaşlı insan olmasına rağmen Calment’in ölümünden bu yana maksimum insan ömrünün azaldığını tespit etti.

Bulguları AP’ye değerlendiren Fransız nüfus bilimci Jean-Marie Robine “İnsan ömrünün doğal bir sınırı olduğu ve uzun yaşam süresinin yaklaşık 115 yılla sınırlı olduğu sonucuna vardılar” diye açıkladı.

Ancak INSERM tıbbi araştırma enstitüsünde asırlık yaşlılar konusunda uzman olan Robine’e göre bu hipotezin kısmen tartışılıyor.

Fransız rahibe Lucile Randon’un 118 yaşında hayata gözlerini yumması üzerine 115 yaşındaki İspanyol Maria Branyas Morera dünyanın en yaşlı insanı olarak Guinness rekorlar Kitabı’na girdi.

Bugüne kadar kırılan en uzun ömür rekorunun, 120’inci doğum gününü 1995 yılında kutlayan Fransız Jeanne Calment’e ait olduğu biliniyor. 122 yaşında yaşamını yitiren Calment şimdiye kadar bilinen en yaşlı insan unvanını elinde tutuyor.

Ancak 18’inci yüzyılda Comte de Buffon olarak bilinen Fransız doğa bilimci Georges-Louis Leclerc, kaza veya hastalık geçirmemiş bir insanın teorik olarak en fazla 100 yıl yaşayabileceği teorisini ortaya atmıştı.

O tarihten bu yana yaşam koşullarının iyileşmesi ve tıbbi gelişmeler insan ömrünün uzamasının önünü açtı.

Bugün “süper 100” olarak ifade edilen 110 yaş ve üzerini gören insan sayısının artmaya başlamasıyla birlikte bilim dünyası “Sağlıklı bir insanın ne kadar uzun yaşayacağının sınırı var mı?” sorusunu yeniden tartışmaya başladı.

Süper 100’e ulaşan sayısında rekor yaşanabilir

2018 yılında yapılan bir araştırma ölüm oranının yaşla birlikte artarken, 85 yaşından sonra yavaşladığını ortaya koydu. Ölüm oranı 107 yaş civarında ise her yıl yüzde 50 – 60 ile zirve yapıyor.

Bu teoriye göre, 110 yaşında 12 kişi varsa, altısı 111, üçü 112 yaşına kadar hayatta kalması ve bunun böyle devam etmesi bekleniyor. Bu durumda süper yüzüncü yaşayanların sayısının artması halinde rekor yaşlara erişenlerin sayısının da artması olası.

Bu durumu 100 süper yüzüncü yaşa ulaşan kişi varsa, “50’si 111, 25’i 112 yaşına kadar yaşayacaktır” diye açıklayan Robine “‘Hacim etkisi’ sayesinde artık uzun ömrün sabit sınırı yok.” diye konuştu.

Öte yandan Robine ve ekibi bu yıl, ölüm oranının 105 yaşından sonra da artmaya devam ettiğini ve bu aralığın daha da daraldığını gösteren bir araştırma yayınlamaya hazırlanıyor.

“Her zaman olduğu gibi keşifler yapmaya devam edeceğiz ve en yaşlı insanların sağlığı da yavaş yavaş iyileşecek” diyen Robine, bu çalışmanın insan ömrünün üst sınırı olduğu anlamına gelmediğinin altını çizdi.

Henüz istatistiksel tahmin yapmak güç

Başka uzmanlar ise insan ömrüyle ilgili tartışmalara temkinli yaklaşıyor. Fransız Demografik Araştırmalar Enstitüsü’nden France Mesle, “Şu an için kesin bir cevap olmadığını vurguladı.

Görüşlerini AFP’ye açıklayan Mesle, çok ileri yaşlara ulaşan insan sayısı artıyor olsa bile bu sayının hala çok az olduğuna ve bu nedenle hala önemli bir istatistiksel tahmin yapılamadığına dikkat çekti.

Dolayısıyla, Mesle’e göre “hacim etkisini” test etmek için süper yüzüncü yaş grubunun sayısının artmasını beklemek gerekebilir.

Genetik manipülasyon

Öte yandan kimi uzmanlar gelecekteki bazı tıbbi buluşların “ölüm hakkında bildiğimiz her şeyi altüst edebileceğini” belirtiyor.

Yaşlılar konusunda uzman doktor Eric Boulanger bu görüşü savunanlardan Boulanger’ye göre, “genetik manipülasyon” bazı insanların 140 hatta 150 yıl yaşamasına olanak sağlayabilir.

(Kaynak: Euronews Türkçe)

Paylaşın

Dünya Sağlık Örgütü’nden Şurup Ölümleri Soruşturması

Şurupların çocuklar için tıbbi olarak gerekli olup olmadığına ya da ne zaman gerekli olduğuna dair kanıtları gözden geçiren Dünya Sağlık Örgütü (WHO), üç ülkede 300’den fazla çocuğun ölümüne neden olduğu tahmin edilen öksürük şurupları ve ilaç tedarikçileriyle ilgili soruşturma başlattı.

Akut böbrek rahatsızlığı nedeniyle çocuk ölümleri ilk olarak Temmuz 2022’de Gambiya’da başlamış, bunu Endonezya ve Özbekistan’daki vakalar izlemiştir. WHO, ölümlerin çocukların yaygın hastalıklar için aldıkları ve dietilen glikol veya etilen glikol gibi bilinen zehirli maddeleri içeren reçetesiz öksürük şuruplarıyla bağlantılı olduğunu açıklamıştı.

Şuruplarda “kabul edilemez seviyede” zehirli maddeler bulunduğunu belirten örgüt, Hindistan ve Endonezya’daki altı üreticinin ölümlerle bağlantılı ilaçları üretmek için kullandıkları belirli hammaddeler ve şirketlerin bunları aynı tedarikçilerden temin edip etmedikleri hakkında daha fazla bilgi talep etti.

Reuters haber ajansının ismi açıklanmayan bir yetkiliye dayandırdığı haberde Dünya Sağlık Örgütü, ailelere genel olarak çocuklar için öksürük şuruplarının kullanımını yeniden değerlendirmelerini tavsiye edip etmemeyi değerlendiriyor. WHO uzmanları, şurupların çocuklar için tıbbi olarak gerekli olup olmadığına ya da ne zaman gerekli olduğuna dair kanıtları da gözden geçiriyor.

WHO bugüne kadar Hindistan ve Endonezya’da şurupları üreten altı ilaç üreticisi firmayı tespit etti. Bu üreticiler şimdiye kadar ya soruşturma hakkında yorum yapmayı reddetti ya da zehirli maddeleri ilaçlarda kullandıklarını inkar etti.

WHO Sözcüsü Margaret Harris, örgütün çalışmalarının ayrıntıları hakkında daha fazla yorum yapmadan, “Bu konu bizim için en yüksek önceliğe sahip. Önlenebilir bir şeyden daha fazla çocuk ölümü görmek istemiyoruz” dedi.

Soruşturma 4 ülkeye daha genişletildi

BM’ye bağlı Dünya Sağlık Örgütü’nden dün yapılan açıklamada, öksürük şuruplarındaki potansiyel dietilen glikol ve etilen glikol kontaminasyonuna ilişkin soruşturmanın aynı ilaçların satışta olabileceği dört ülkeyi daha kapsayacak şekilde genişlettiğini duyurdu. Bu ülkeler, Kamboçya, Filipinler, Doğu Timor ve Senegal olarak sıralandı.

WHO, Maiden Pharmaceuticals ve Marion Biotech adlı iki Hintli üretici tarafından üretilen öksürük şurupları için Ekim 2022’de ve bu ayın başlarında özel uyarılar yayınlamıştı. Şurupların Gambiya ve Özbekistan’daki ölümlerle bağlantılı olduğu belirtildi ve uyarılarda insanlardan bunları kullanmayı bırakmaları istendi.

Maiden ve Marion’un üretim tesislerinin her ikisi de kapatıldı. Hindistan hükümetinin Aralık ayında yaptığı testlerde Maiden’ın ürünlerinde herhangi bir sorun bulunmadığını açıklamasının ardından Maiden şimdi yeniden açılmaya çalışıyor.

Paylaşın

Finlandiya, NATO’ya İsveç’le Birlikte Girme Kararını Gözden Geçiriyor

Finlandiya haber ajansı YLE’ye konuşan Dışişleri Bakanı Haavisto, kendileri için ilk seçeneğin hala NATO’ya birlikte girme stratejisi olduğunu ancak İsveç’in başvurusunun daha da ertelenmesi halinde bu kararı gözden geçireceklerini söyledi.

İsveç’teki gösterilerin her iki ülkenin NATO üyeliklerini zora soktuğunu belirten Haavisto, İsveç’teki gösterilerin “Türkiye’yi provoke etmeyi ve İsveç halkı ile politikacıların görüşlerini etkilemeyi amaçladığını” dile getirdi.

Finlandiya Dışişleri Bakanı Pekka Haavisto, ülkesinde yayın yapan haber ajansı YLE’ye konuştu. Haavisto, kendileri için ilk seçeneğin hala NATO’ya birlikte girme stratejisi olduğunu ancak İsveç’in başvurusunun daha da ertelenmesi halinde bu kararı gözden geçireceklerini söyledi.

Haavisto, henüz karar almak için çok erken olduğunu da sözlerine ekledi. İsveç’teki gösterilerin her iki ülkenin NATO üyeliklerini zora soktuğunu belirten Haavisto, İsveç’teki gösterilerin “Türkiye’yi provoke etmeyi ve İsveç halkı ile politikacıların görüşlerini etkilemeyi amaçladığını” dile getirdi.

Reuters haber ajansına da konuşan Finlandiya Dışişleri Bakanı Pekka Haavisto, Finlandiya, İsveç ve Türkiye arasındaki iki İskandinav ülkesinin NATO’ya katılma planlarına ilişkin müzakerelere birkaç haftalık ara verilmesi gerektiğini söyledi:

“Üçlü müzakerelere dönmeden önce ara vermemiz ve son yaşananlardan sonra sular durulduğunda nerede olduğumuzu görmemiz gerekiyor, yani hemen bir sonuca varılmamalı… Birkaç haftalık bir duraksama olacağını düşünüyorum.”

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, dün düzenlenen Kabine toplantısının ardından yaptığı açıklamada, İsveç’te Cumartesi günü gerçekleşen Kuran yakma eylemine tepki göstermiş ve Stockholm’ün NATO üyelik başvurusuna destek verilmeyeceğini söylemişti.

Paylaşın