“Bira Göbeği” Neden Kalp Krizi Riskini Artırıyor?

Son yıllarda özellikle erkeklerde yaygınlaşan “bira göbeği”, sadece estetik bir sorun olmaktan çıkıp ciddi bir “kalp krizi” risk faktörü olarak dikkat çekiyor.

Haber Merkezi / Kardiyologlar, karın bölgesinde biriken yağın diğer bölgelerdeki yağlanmadan çok daha tehlikeli olduğuna vurgu yapıyor.

Uzmanlara göre “bira göbeği” olarak adlandırılan görünüm, aslında viseral yağlanmanın bir sonucu. Karın içi organları çevreleyen bu yağ türü, metabolik açıdan son derece aktif ve vücutta sürekli bir iltihaplanma hali yaratıyor. Bu durum, damar duvarlarını zayıflatıyor ve damar sertliğini hızlandırıyor.

Viskeral yağ, karaciğer üzerinde doğrudan baskı oluşturduğu için özellikle kötü kolesterol (LDL) ve trigliserit seviyelerinde artışa, iyi kolesterol (HDL) düzeylerinde ise düşüşe yol açıyor. Ayrıca bu yağlanma insülin direncini tetikleyerek tip 2 diyabet riskini de artırıyor. Tüm bu faktörler, kalp krizi ihtimalini ciddi biçimde yükseltiyor.

Uzmanlar, düzenli bira tüketiminin hem yüksek kalorili olması hem de karaciğer yağlanmasını artırması nedeniyle riskin daha da büyüdüğünü belirtiyor. Alkol; kolesterol dengesinin bozulması, tansiyon yükselmesi ve metabolizmanın yavaşlaması gibi etkiler yoluyla kalp damarlarını olumsuz etkiliyor.

Kardiyoloji dernekleri, erkeklerde 102 cm’nin, kadınlarda ise 88 cm’nin üzerindeki göbek çevresi ölçümlerinin kalp krizi riskiyle güçlü bir bağlantıya sahip olduğunu hatırlatıyor.

Yetkililer, “Bira göbeği yalnızca fazla kilonun değil, organları tehdit eden iç yağlanmanın göstergesi” diyerek vatandaşları uyarıyor.

Paylaşın

Sahtekarlık Sendromu

Sahtekarlık Sendromu (Imposter Syndrome), bireylerin kendi başarılarını ve yeteneklerini küçümsemelerine, bunları şans, tesadüf veya dış etkenlere bağlamalarına yol açan bir psikolojik fenomendir.

Haber Merkezi / Bu durum, kişinin “gerçekte yetersiz olduğu” ve bir gün bu “sahtekarlığın” ortaya çıkacağı korkusuyla karakterizedir. Özellikle yüksek başarı gösteren bireylerde yaygındır ve özgüven eksikliği, anksiyete ile ilişkilendirilir.

Psikiyatrik bir bozukluk olarak DSM-5’te tanımlanmasa da, milyonlarca insanı etkileyen yaygın bir deneyimdir.

Bu kavram, 1978 yılında ABD’li psikologlar Pauline Rose Clance ve Suzanne Imes tarafından ilk kez tanımlanmıştır. Başlangıçta başarılı kadınlarda gözlemlenmiş olsa da, sonraki araştırmalar erkek ve kadınlarda eşit oranda görüldüğünü ortaya koymuştur.

Sendrom, bireyin içsel inanç sisteminden kaynaklanır ve genellikle aile, eğitim veya iş ortamındaki baskılardan tetiklenir.

Sahtekarlık Sendromunun Belirtileri Nelerdir?

Başarıları küçümseme: Elde edilen başarılar “şans eseri” veya “kolay oldu” diye içselleştirilmez.
Sürekli şüphe: “Yeterince iyi değilim” düşüncesi hâkimdir; yetenekler hafife alınır.
Keşfedilme korkusu: Bir gün “gerçek yetersizliğin” fark edileceği endişesi yaşanır.
Mükemmeliyetçilik: Küçük hatalar büyütülür, başarısızlık korkusu yoğundur.
Başkalarının onayına bağımlılık: Sürekli geri bildirim aranır, eleştiri aşırı etkiler.

Bu belirtiler, özellikle akademik, profesyonel veya yaratıcı alanlarda yoğunlaşır ve stres, tükenmişlik sendromu gibi sorunlara yol açabilir.

Sahtekarlık Sendromunun Nedenleri:

Sendromun kökeni genellikle şu faktörlere dayanır:

Aile ve yetiştirilme tarzı: Mükemmeliyetçi, rekabetçi veya aşırı korumacı ebeveynler, çocuğun başarılarını içselleştirmesini zorlaştırır.
Toplumsal baskılar: Cinsiyet rolleri, azınlık grupları veya rekabetçi ortamlar (örneğin, yüksek performanslı iş yerleri) tetikleyici olur.
Kişilik özellikleri: Mükemmeliyetçi, çalışkan veya aşırı sorumlu bireyler daha yatkındır.
Deneyimler: Hızlı kariyer yükselişi veya ilk büyük başarılar, “hak etmeme” duygusunu artırır.

Sahtekarlık Sendromunun Türleri:

Sahtekarlık Sendromu, Pauline Clance’ın sınıflandırmasına göre 5 türe ayrılır:

Mükemmeliyetçi: Küçük hatalara odaklanır, başarıyı “yeterince iyi değil” diye görür.
Uzman: Bilgi eksikliğinden korkar, “her şeyi bilmeliyim” diye baskı yapar.
Yetenek İnananı: Görevleri pratik yapmadan üstlenmekten çekinir, yeteneğini kanıtlayamaz.
Bağımsız Süperadam/Süperkadın: Yalnız başarı arar, yardım istemeyi zayıflık görür.
Doğal Yetenek: Erken başarılar “çaba sarf etmeden” geldiği için şüphe yaratır.

Sahtekarlık Sendromu ile Nasıl Başa Çıkılır?

Bu sendromu yönetmek için şu stratejiler etkili olabilir:

Farkındalık geliştirme: Duyguları yazma ve başarıların kanıtlarla listelenmesi.
Gelişim odaklı düşünme: Yeteneklerin geliştirilebilir olduğunu kabul etme (büyüme zihniyeti).
Destek alma: Güvenilir kişilerle paylaşma veya profesyonel yardım (terapi, bilişsel davranışçı terapi) alma.
Başarıların kutlanması: Küçük zaferlerin takdir edilmesi, mükemmeliyetçiliğin bırakılması.
Ortaklık bilinci: Ünlü isimler (örneğin, Maya Angelou, Albert Einstein) bile bu duyguyu yaşamıştır.

Paylaşın

Kış Hastalıklarını Önlemek İçin Etkili Stratejiler

Kış aylarında, genellikle virüsler yoluyla bulaşan ve bağışıklık sisteminin zayıflaması gibi faktörlerden kaynaklanan soğuk algınlığı, grip, bronşit ve diğer solunum yolu enfeksiyonları sık görülür.

Haber Merkezi / Aşağıda sıralanan stratejileri düzenli uyguladığınızda kış hastalıkları riskini yüzde 50’ye varan oranda azaltabilirsiniz.

En Güçlü Koruma:

Grip aşısı yaptırın: Her yıl sonbaharda grip aşısı olun. DSÖ’ye göre, aşı grip riskini %40-60 oranında azaltır ve ağır seyri önler.
Diğer aşılar: 65 yaş üstü, kronik hastalığı olanlar veya çocuklar için pnömokok ve COVID-19 aşılarını ihmal etmeyin. Aşılar, toplu bağışıklık sağlayarak yayılmayı engeller.

Hijyen Kurallarına Uyum:

Ellerinizi sık yıkayın: Sabun ve suyla en az 20 saniye yıkayın. Alkol bazlı dezenfektanlar da etkili (en az %60 alkol içermeli).
Yüzünüze dokunmayın: Göz, burun ve ağza dokunmak virüs girişini kolaylaştırır.
Öksürük/hapşırık etiği: Dirseğinizle veya mendille ağzınızı kapatın, mendili hemen atın.

Bağışıklık Sistemini Güçlendirme:

Dengeli beslenme: C vitamini (portakal, kivi, brokoli), D vitamini (güneş ışığı, somon, yumurta), çinko (et, kuruyemiş) ve probiyotikler (yoğurt, kefir) tüketin. Harvard Tıp Fakültesi çalışmaları, yetersiz beslenmenin enfeksiyon riskini artırdığını gösterir.
Yeterli uyku: Günde 7-9 saat uyuyun. Uyku eksikliği bağışıklık hücrelerini %70’e varan oranda azaltır (CDC verileri).
Egzersiz: Haftada 150 dakika orta yoğunlukta yürüyüş veya spor yapın. Düzenli hareket, bağışıklık hücrelerini aktive eder.

Çevresel Önlemler:

Kapalı alanları havalandırın: Pencereleri açarak hava sirkülasyonu sağlayın; virüsler nemli ve havasız ortamlarda uzun süre yaşar.
Nem seviyesini koruyun: Ortam nemini %40-60 arasında tutun (nemlendirici cihazlarla). Kuru hava mukozaları tahriş eder ve virüs girişini kolaylaştırır.
Kalabalıklardan uzak durun: Toplu taşıma veya kapalı etkinliklerde maske takın, özellikle salgın dönemlerinde.

Yaşam Tarzı Değişiklikleri:

Sigara ve alkolden kaçının: Sigara solunum yollarını zayıflatır; pasif içicilik bile riski artırır.
Stresi yönetin: Meditasyon veya yoga gibi yöntemler kortizol seviyesini düşürür, bağışıklığı destekler.
Bol su için: Günde 2-3 litre su, mukozaları nemli tutar ve toksin atımını hızlandırır.

Ek İpuçları ve Uyarılar:

Semptomlarda doktora gidin: Ateş, öksürük veya nefes darlığı olursa hemen tıbbi yardım alın; erken müdahale komplikasyonları önler.
Çocuklar ve yaşlılar için ekstra dikkat: Bu gruplar daha hassastır; ellerini yıkamayı oyunlaştırarak öğretin.
Takviyeler: Doktor onayı olmadan yüksek doz vitamin almayın; aşırı kullanım zarar verebilir.

Paylaşın

Günlük Yaşamda GAD Nasıl Yönetilir?

Uzmanlar, Yaygın Anksiyete Bozukluğu anlamına gelen GAD’ın semptomlarının önlenmesine yardımcı olmak için sağlıklı beslenme, egzersiz, stresi azaltma ve sosyal etkileşimi önermektedir.

Haber Merkezi / Günlük yaşamda GAD’yi yönetmek için aşağıdaki stratejiler yardımcı olabilir:

Farkındalık ve Nefes Egzersizleri: Derin nefes alma veya mindfulness meditasyonu gibi teknikler, zihni sakinleştirir. Günde 5-10 dakika, yavaş ve derin nefes alarak veya bir meditasyon uygulaması kullanarak pratik yapabilirsiniz.

Düzenli Egzersiz: Haftada 3-5 kez 30 dakikalık yürüyüş, yoga veya hafif kardiyo, stres hormonlarını azaltır ve ruh halini iyileştirir.

Zaman Yönetimi ve Planlama: Günlük görevleri küçük, yönetilebilir parçalara bölerek endişeyi azaltabilirsiniz. Bir ajanda veya yapılacaklar listesi kullanmak, kontrol hissi sağlar.

Sağlıklı Yaşam Tarzı: Yeterli uyku (7-8 saat), dengeli beslenme ve kafein/alkol tüketimini sınırlamak, kaygıyı tetikleyici unsurları azaltır.

Bilişsel Davranışçı Teknikler (BDT): Olumsuz düşünce kalıplarını fark edin ve bunları daha gerçekçi düşüncelerle değiştirin. Örneğin, “Her şey kötü olacak” yerine “Bu durumla başa çıkabilirim” demeyi deneyin.

Sosyal Destek: Güvendiğiniz bir arkadaş veya aile üyesiyle duygularınızı paylaşmak, yalnızlık hissini azaltır. Destek gruplarına katılmak da faydalı olabilir.

Profesyonel Yardım: Bir terapist veya psikiyatristten destek almak, özellikle BDT veya ilaç tedavisi için etkili olabilir. Türkiye’de bir uzmana başvurmak için yerel sağlık merkezleri veya online terapi platformlarını değerlendirebilirsiniz.

Rahatlama Teknikleri: Progresif kas gevşetme veya hobi gibi keyifli aktiviteler (resim, müzik, bahçe işleri) kaygıyı hafifletir.

Tetkileyicileri Tanıyın: Endişenizi artıran durumları (örneğin, haber izlemek) not edin ve mümkünse bu tetikleyicilerden kaçının veya maruziyeti azaltın.

Kendi Kendine Bakım: Kendinize zaman ayırın; bir fincan bitki çayı içmek, kitap okumak veya doğada vakit geçirmek gibi küçük ritüeller sakinleştirici olabilir.

Paylaşın

Otizmde Kök Hücre Tedavisi: Biyobelirteçlerin Rolünü Anlamak

Otizm spektrum bozukluğu (OSB), sosyal iletişimde zorluklar, tekrarlayıcı davranışlar ve kısıtlı ilgi alanlarıyla karakterize edilen karmaşık bir nörogelişimsel durumdur.

Haber Merkezi / Güncel verilere göre, çocuklarda görülme oranı yaklaşık yüzde 1 – 2 arasındadır ve kesin bir tedavisi bulunmamaktadır. Mevcut tedaviler (davranışsal terapiler, ilaçlar) semptomları yönetmeye odaklanırken, kök hücre tedavisi gibi yenilikçi yaklaşımlar, altta yatan biyolojik mekanizmaları hedefleyerek umut vaat etmektedir.

Kök Hücre Tedavisinin Otizmdeki Temel Mekanizmaları

Kök hücreler, vücutta kendini yenileyebilen ve farklı hücre tiplerine dönüşebilen özel hücrelerdir. Otizmde, beyin hipoperfüzyonu (kan akışının azalması), kronik nöroinflamasyon ve bağışıklık sistemi disregülasyonu gibi faktörler rol oynar.

Kök hücre tedavisi, özellikle mezenkimal kök hücreler (MSC; kemik iliği, göbek kordonu kaynaklı) kullanılarak şu yollarla etki gösterir:

Bağışıklık Düzenleme: Otizmli bireylerde gözlenen pro-enflamatuar sitokin artışı (örneğin IL-6, TNF-α) azalır; anti-enflamatuar yanıtlar (IL-10 gibi) teşvik edilir. Bu, beyin iltihabını azaltarak nöronal bağlantıları iyileştirir.

Nörojenik Etki: Kök hücreler, yeni sinir hücreleri oluşumunu (nörojenez) destekler ve hasarlı beyin bölgelerindeki anjiyogenezi (yeni damar oluşumu) artırır.

Eksozom Aracılığı: Kök hücre kaynaklı eksozomlar (hücre dışı veziküller), biyoaktif molekülleri taşıyarak hücreler arası iletişimi düzenler; bu, invaziv olmayan bir alternatif olarak umut vericidir.

Klinik denemelerde, otolog (hastanın kendi) veya allojenik (donör) kök hücreler (genellikle göbek kordonu mononükleer hücreleri – UCB-MNC veya umbilical cord MSC – UC-MSC) intravenöz veya intratekal (omurilik sıvısına) yolla uygulanır. Dozlar, hastanın kilosuna göre 1-5×10^7 hücre/kg arasında değişir.

Biyobelirteçlerin Rolü: Tedaviyi Kişiselleştirmede ve Etkinlik Değerlendirmede Anahtar

Biyobelirteçler, otizmin heterojen doğası nedeniyle kritik öneme sahiptir. Bu moleküller (sitokinler, proteinler, gen ekspresyonu işaretleyicileri), hastaları stratifiye etmede (kimin fayda göreceğini belirlemede), tedavi yanıtını izlemede ve kök hücrelerin mekanizmasını doğrulamada kullanılır.

Kanıtlar ve Örnekler:

Hasta Stratifikasyonu: Riordan ve ark. (2019) çalışmasında, otizmli çocuklarda baseline sitokin profilleri (yüksek IL-6/TNF-α), kök hücre infüzyonu sonrası iyileşmeyi öngörmüştür. Bu, immün disregülasyonu olan alt gruplarda tedavinin daha etkili olduğunu gösterir.

Etkinlik İzleme: Sun ve ark. (2020) faz I denemesinde, UC-MSC infüzyonu sonrası sitokin seviyeleri normalleşmiş; VABS (Vineland Adaptive Behavior Scales) skorlarında %20-30 iyileşme gözlenmiştir. Benzer şekilde, proteomik analizler (Hewitson, 2017) 9 serum proteini belirleyerek ASD şiddetiyle korelasyon kurmuştur.

Mekanizma Araştırması: iPSC (indüklenmiş pluripotent kök hücre) modelleri, otizmli bireylerden türetilen nöronlarda aberrant katyon kanalları ve sinaptik değişiklikleri gösterir. Chetty ve ark. (2021) çalışması, CD47’nin beyin budanmasını engelleyerek otizm fenotipini sürdürdüğünü; kök hücrelerin bunu modüle edebileceğini vurgular.

Bu belirteçler, tedaviyi “kişiselleştirilmiş tıp” yaklaşımına taşır: Örneğin, immün hiperaktivitesi olan hastalar için MSC’ler öncelikli olurken, hipoperfüzyonu olanlarda anjiyogenez odaklı hücreler (CD34+) tercih edilebilir.

Mevcut Kanıtlar: Klinik Denemeler ve Meta-Analizler

Kök hücre tedavisi, otizm için hâlâ deneyseldir; FDA veya EMA onaylı değildir. Sistemik incelemeler (Qu ve ark., 2022 meta-analizi, 315 çocuk) şu bulguları gösterir:

Etkinlik: CARS (Childhood Autism Rating Scale) skorlarında anlamlı düşüş (Yüzde 15 – 25 iyileşme); sosyal iletişim ve davranışta kazanımlar. Faz II denemelerde (Dawson, 2017), otolog kordon kanı infüzyonu güvenli bulunmuş; yüzde 70 hastada ek davranışsal terapiye yanıt artışı gözlenmiştir

Güvenlik: Hafif yan etkiler (ateş, hiperaktivite) yüzde 10 – 20 oranında; ciddi advers olay yok. Uzun dönem takip (1 – 2 yıl) önerilir.

Sınırlılıklar: Küçük örneklemler, plasebo kontrollü az çalışma. Biyobelirteç entegrasyonu eksik; preklinik modeller (fare MIA) umut verici olsa da, insan verileri sınırlı

Türkiye ve uluslararası kliniklerde (örneğin, GenCell, Beike) tedaviler sunulmakta; başarı oranları yüzde 70 – 90 iddia edilse de, kanıtlar meta-analizlerle doğrulanmalıdır

Sonuç ve Öneriler:

Otizmde kök hücre tedavisi, biyobelirteçler sayesinde umut verici bir yol izlemektedir: Sitokin profilleri gibi belirteçler, hasta seçimini optimize ederken, tedavi sonrası izlemeyi güçlendirir. Ancak, kanıtlar deneysel aşamadadır; plasebo kontrollü, büyük ölçekli RCT’ler (randomize kontrollü çalışmalar) ve biyobelirteç odaklı stratifikasyon şarttır.

Aileler, onaylı terapilere (ABA, konuşma terapisi) öncelik vermeli; kök hücreyi düşünürlerse, etik klinik denemeleri tercih etmelidir. Gelecekte, iPSC ve eksozom teknolojileriyle kişiselleştirilmiş tedaviler standart olabilir. Bu alanda ilerleme için, biyobelirteç araştırmalarına yatırım esastır.

Paylaşın

Erkeklerin Beyni Kadınların Beyninden Daha Hızlı Küçülüyor

Norveç’teki Oslo Üniversitesi’nden bilim insanları, erkeklerin beyinlerinin yaşlandıkça kadınlarınkine göre daha hızlı küçüldüğünü keşfetti. Ancak buna rağmen, Alzheimer hastalığı kadınlarda daha yaygın görülüyor.

Proceedings of the National Academy of Sciences dergisinde yayımlanan araştırma, 17 ile 95 yaş arasındaki yaklaşık 5 bin sağlıklı kişiden alınan 12 binden fazla beyin taramasını analiz etti.

Katılımcıların her biri, zaman içinde en az iki kez MRI (beyin görüntüleme) taramasına girdi. Böylece bilim insanları, yaş ilerledikçe beynin nasıl değiştiğini gözlemleyebildi.

Araştırma ekibinden Anne Ravndal, çalışmanın amacının Alzheimer oranlarının cinsiyete göre farklılık gösterip göstermediğini anlamak olduğunu söyledi.

Ravndal, Fox News Digital’a yaptığı açıklamada, “Kadınlarda Alzheimer hastalığı daha sık teşhis ediliyor. Yaşlanma da en önemli risk faktörü olduğuna göre, erkek ve kadın beyinlerinin yaşla birlikte farklı şekilde değişip değişmediğini test etmek istedik,” dedi.

Araştırmada erkeklerin beyninde daha fazla bölgede daha hızlı küçülme tespit edildi. Özellikle hafıza, duygular ve duyusal işlemeyle ilgili alanlar -örneğin hipokampus ve parahipokampal bölgeler- erkeklerde daha fazla etkileniyor.

Kadınların beyinleri ise genel olarak daha fazla bölgede hacmini korudu. Ancak kadınlarda beyin sıvısının dolduğu boşluklar (ventriküller) hafif bir genişleme gösterdi.

Ravndal, “Bulgularımız, erkeklerin beyninde daha fazla yapısal küçülme olduğunu gösteriyor. Bu da, normal beyin yaşlanmasının Alzheimer’daki cinsiyet farkını açıklamadığını ortaya koyuyor,” dedi.

Kadınların hastalığa neredeyse iki kat daha fazla yakalanmasına rağmen, araştırmacılar bu farkın sadece beyin boyutundaki değişimlerle açıklanamayacağı sonucuna vardı.

Ravndal, “Sonuçlar, yaşam süresi, tanı farklılıkları veya biyolojik faktörler gibi başka olası nedenlere işaret ediyor,” diye ekledi.

Uzmanlara göre, kadınların erkeklerden daha uzun yaşaması Alzheimer ihtimalini artırıyor. Ayrıca menopoz döneminde östrojen seviyelerindeki değişiklikler, beyin hücrelerinin yaşlanma sürecini etkileyebiliyor. Bazı bilim insanları ise kadınların hafıza sorunları yaşadıklarında doktora başvurma olasılıklarının daha yüksek olması nedeniyle daha sık teşhis konduğunu belirtiyor.

Ravndal, araştırmanın yalnızca sağlıklı bireyler üzerinde yapıldığını, demans belirtileri gösteren kişilerin dahil edilmediğini vurguladı.

Katılımcıların genel olarak iyi eğitimli olduğu ve farklı araştırma merkezlerinden geldiği de belirtildi.

Son olarak Ravndal, bulguların kişisel sağlık tavsiyeleri üretmek için değil, bilimsel anlayışı derinleştirmek amacıyla değerlendirileceğini söyledi:

“Bu çalışma bireylere doğrudan öneriler sunmuyor; yalnızca normal beyin yaşlanmasının, kadınlarda Alzheimer’ın daha sık görülmesini açıklamadığını gösteriyor. Bundan sonraki çalışmalar, bu farkın arkasındaki mekanizmaları ortaya çıkarmalı.”

(Kaynak: Euronews Türkçe)

Paylaşın

Bu Sağlık Sorunu Pankreas Kanserinin Sessiz İşareti Olabilir

Pankreas kanseri en ölümcül kanser türlerinden biridir. Pankreas kanserinin belirli bir türü olan pankreas Duktal Adenokarsinomu (PDAC), tüm pankreas kanseri vakalarının yüzde 90’ından fazlasını oluşturur.

Haber Merkezi / Boston Tıp Merkezi’nden bilim insanlarının yakın zamanda yaptığı bir araştırma, safra kesesi taşı olan kişilerin (çok daha yaygın ve daha az tehlikeli bir sağlık sorunu) PDAC teşhisi alma riskinin daha yüksek olabileceğini ortaya koydu.

Safra kesesi taşları, safra kesesinde oluşabilen küçük, sert yumrulardır. Safra kesesi, karaciğerin altında bulunan ve vücudun yağları sindirmesine yardımcı olan safra adı verilen bir sıvıyı depolayan küçük bir organdır. Safra kesesi taşları, safradaki maddelerin dengesi bozulduğunda oluşur. Bazı safra taşları kum taneleri kadar küçükken, bazıları golf topu kadar büyük olabilir.

Çoğu insan safra kesesi taşı olduğunun farkında bile değildir çünkü safra taşları genellikle belirti göstermez. Ancak bazı durumlarda safra kesesi taşları mide ağrısına, mide bulantısına ve diğer sindirim sorunlarına yol açabilir.

Yeni araştırmada bilim insanları, PDAC hastası 18 binden fazla kişinin tıbbi kayıtlarını inceledi. Ayrıca, kanser hastası olmayan yaklaşık 100 bin kişinin kayıtlarını da incelediler. PDAC teşhisi konmadan önceki yıl, kanser hastalarının yaklaşık yüzde 4,7’sinde safra taşı vardı. Ayrıca, yüzde 1,6’sının safra kesesi ameliyatla alınmıştı. Kansersiz grupta ise sadece yüzde 0,8’inde safra taşı vardı ve sadece yüzde 0,3’ü safra kesesi ameliyatı geçirmişti.

Bu, PDAC’li kişilerin teşhislerinden önceki yıl safra kesesi taşı geliştirme olasılığının yaklaşık altı kat daha fazla olduğu anlamına geliyor. Sonuçlar, 2022’de Sindirim Hastalıkları Haftası adlı büyük bir tıp konferansında paylaşıldı.

Araştırmacılar, safra taşlarının pankreas kanserine gerçekten neden olduğunu düşünmüyor. Bunun yerine, safra taşlarının erken bir uyarı işareti olabileceğine inanıyorlar. Doktorlar, başka hastalık belirtileri de gösteren birinde safra taşı fark ederlerse, pankreas kanserini daha erken teşhis edebilirler. Ve konu bu hastalık olduğunda, erken teşhis hayat kurtarıcı olabilir.

Bilim insanları, bu bağlantıyı daha iyi anlamak için incelemeye devam etmek istiyor. Laboratuvar sonuçlarında veya taramalarda, doktorların pankreas kanseri riskinin kimlerde daha yüksek olduğunu belirlemelerine yardımcı olabilecek belirli kalıplar keşfetmeyi umuyorlar. Bu araştırma, safra kesesi taşı gibi yaygın sağlık sorunlarının bazen daha tehlikeli hastalıklara işaret edebileceği fikrini destekliyor.

Paylaşın

Yeşil Çay Doğanın Ozempic’i Mi?

Bir çok sağlık faydası olan yeşil çayın, “doğanın Ozempic’i” olarak adlandırılması, popüler bir benzetme olsa da, bu ifade biraz abartılı ve bilimsel olarak da tam doğru değil.

Haber Merkezi / Ozempic (semaglutid), diyabet tedavisi ve kilo yönetimi için kullanılan, iştahı düzenleyen ve insülin duyarlılığını artıran bir ilaçtır.

Yeşil çayın vücut üzerindeki etkileri:

Yeşil çay, özellikle kateşinler (EGCG gibi) ve koffein içeriği sayesinde bazı metabolik faydalar sağlar:

Metabolizma ve kilo kontrolü: Yeşil çay, termojenezi (vücudun enerji yakma sürecini) artırabilir ve sınırlı oranda kalori yakımına katkıda bulunabilir. 

İştah kontrolü: Yeşil çayın iştahı baskılama etkisi sınırlıdır ve kişiden kişiye değişir. Ozempic gibi güçlü bir iştah düzenleyici etkisi yoktur.

Kan şekeri ve insülin: Yeşil çay, kan şekeri seviyelerini düzenlemede yardımcı olabilir ve insülin duyarlılığını artırabilir. Ancak bu etki, Ozempic’in GLP-1 reseptör agonisti olarak sağladığı güçlü insülin regülasyonu ile kıyaslanamaz.

Antioksidan etkiler: Yeşil çay, antioksidan özellikleriyle hücre hasarını azaltabilir ve genel sağlığı destekler. Bu, Ozempic’in doğrudan bir fonksiyonu değildir.

Ozempic ile karşılaştırma:

Ozempic (Semaglutid): GLP-1 reseptör agonisti olarak iştahı azaltır, tokluk hissini artırır, insülin salınımını düzenler ve bağırsak hareketlerini yavaşlatarak kilo kaybına katkıda bulunur. Klinik çalışmalarda, Ozempic kullanan kişilerde yüzde 10-15 oranında kilo kaybı gözlemlenmiştir.

Yeşil çay: Kilo kaybı etkisi çok daha sınırlıdır (örneğin, birkaç ayda 0.5-1 kg kayıp). İştah kontrolü veya insülin düzenlemesi üzerindeki etkisi Ozempic kadar güçlü veya tutarlı değildir.

Ozempic, beyin ve sindirim sistemi üzerinde doğrudan farmakolojik bir etki yaratırken, yeşil çay daha çok metabolik hızı hafifçe artırarak ve antioksidanlarla dolaylı destek sağlayarak çalışır.

Bilimsel veriler:

Yeşil çay ve kilo kaybı: 2014’te yapılan bir araştırma, yeşil çayın kilo kaybı üzerindeki etkisinin küçük olduğunu ve düzenli tüketimde haftada yaklaşık 0.1-0.2 kg kayıp sağlanabileceğini ortaya koydu.

Ozempic: 2021 yılında yapılan bir araştırma, Ozempic kullanan bireylerde 68 hafta sonunda ortalama 14.9 kg kilo kaybı kaydedildi.

Yeşil çayın sağlık faydaları (kardiyovasküler sağlık, antioksidan etkiler) Ozempic’ten farklı alanlarda öne çıkar, ancak kilo verme konusunda Ozempic’in etkisi çok daha belirgindir.

Not: Yeşil çay veya Ozempic gibi bir ilacı kullanmadan önce doktorunuza danışmanız önemlidir. Yeşil çay bazı bireylerde kafein hassasiyeti veya ilaç etkileşimleri nedeniyle sorun oluşturabilir.

Paylaşın

Siyaset Kaygıya Mı Neden Oluyor?

Öfke, korku veya belirsizlik gibi çeşitli şekillerde kendini gösteren siyasi kaygı, siyasi olaylar, politikalar ve liderlerden kaynaklanan bir stres biçimidir.

Haber Merkezi / Son zamanlarda yapılan bazı araştırmalar, siyaset hakkında düşünmenin bile bireyleri kaygılı, stresli ve mutsuz ettiğini ortaya koydu.

Siyaset kaygının nedenleri:

Belirsizlik ve kontrol eksikliği: Siyasi olaylar, özellikle seçimler, politik krizler veya ekonomik dalgalanmalar, geleceğe dair belirsizlik yaratabilir. İnsanlar, bu tür belirsizliklerin kişisel hayatlarını nasıl etkileyeceğini bilemediklerinde kaygı hissedebilir.

Medya ve bilgi bombardımanı: Sürekli haber akışı, sosyal medya tartışmaları ve kutuplaştırıcı söylemler, insanların zihinsel yükünü artırabilir. Özellikle felaket tellallığı yapan haberler veya manipülatif içerikler kaygıyı tetikleyebilir.

Kutuplaşma ve sosyal çatışma: Siyasi görüş farklılıkları, ailede, arkadaşlar arasında veya toplumda gerilim yaratabilir. Bu, bireylerde yalnızlık, dışlanmışlık veya çatışma korkusu gibi duyguları körükleyebilir.

Güçsüzlük hissi: Bireyler, siyasi kararların kendi kontrolleri dışında alındığını hissettiğinde, bu durum çaresizlik ve kaygı yaratabilir.

Ancak, bu kaygının şiddeti kişiden kişiye değişebilir. Bazı insanlar siyasi olaylara karşı daha duyarsızken, diğerleri için bu olaylar yoğun stres kaynağı olabilir. 

Çözüm önerileri:

Siyasi kaygıyı azaltmak için şu adımlar yardımcı olabilir:

Medya tüketimini sınırlandırmak: Sürekli haber takip etmek yerine, güvenilir kaynaklardan belirli aralıklarla bilgi almak.

Farkındalık ve rahatlama teknikleri: Meditasyon, nefes egzersizleri veya fiziksel aktiviteler stresi azaltabilir.

Diyalog ve empati: Farklı görüşlere sahip insanlarla yapıcı diyalog kurmak, siyasi kutuplaşmanın yarattığı gerilimi hafifletebilir.

Paylaşın

Uyku Pozisyonu Kalp Sağlığını Nasıl Etkiler?

Uyku pozisyonunun kalp sağlığı üzerindeki etkisi genellikle dolaylıdır. Uyku pozisyonu, kalp sağlığını farklı şekillerde etkileyebilir, ancak bu etkiler bireysel sağlık durumuna ve uyku pozisyonuna bağlı olarak değişebilir.

Haber Merkezi / İşte yaygın uyku pozisyonlarının kalp sağlığı üzerindeki etkileri:

Sırt Üstü Uyuma (Supin Pozisyon): Sırt üstü uyuma, vücudun doğal hizasını destekler ve omurga üzerindeki baskıyı azaltabilir. Kalp üzerinde doğrudan bir baskı oluşturmaz, bu da genellikle kalp sağlığı için nötr bir pozisyon olarak kabul edilir.

Horlama veya uyku apnesi problemi olan kişilerde bu pozisyon hava yolunu tıkayabilir, bu da kan oksijen seviyelerini düşürebilir ve kalbin daha fazla çalışmasına neden olabilir. Uyku apnesi, kalp hastalıkları riskini artırabilir.

Yan Yatma (Özellikle Sol Yan): Sağ yan yatma, özellikle hamilelerde önerilir çünkü kalbe ve diğer organlara kan akışını kolaylaştırabilir. Sol yan yatma ise bazı çalışmalarda kalp üzerindeki baskıyı artırabileceği öne sürülse de, bu etki genellikle minimaldir.

Sol yan yatma, bazı insanlarda reflü semptomlarını kötüleştirebilir (gastroözofageal reflü hastalığı – GÖRH), bu da dolaylı olarak kalp sağlığını etkileyebilir, çünkü reflü uyku kalitesini bozabilir.

Yüzüstü Uyuma (Pron Pozisyon): Yüzüstü uyuma, boyun ve omurga için genellikle önerilmez. Ayrıca, bu pozisyon göğüs kafesine baskı yaparak solunumu zorlaştırabilir, bu da özellikle kalp veya akciğer rahatsızlığı olan kişilerde kalbin iş yükünü artırabilir.

Uyku Apnesi ve Kalp Sağlığı: Uyku pozisyonu, özellikle obstrüktif uyku apnesi (OSA) olan kişilerde kalp sağlığı üzerinde dolaylı bir etkiye sahiptir. Yan yatma, uyku apnesini hafifletebilir, bu da kan basıncını düşürerek ve kalbin üzerindeki yükü azaltarak kalp sağlığını koruyabilir.

Genel Öneriler:

Kalp rahatsızlığı olan kişiler için genellikle sağ yan yatma önerilir, çünkü bu pozisyon kalbe en az baskı yapar.

Uyku kalitesini artırmak, stres hormonlarını azaltarak ve kan basıncını düzenleyerek kalp sağlığını destekler. Bu nedenle rahat bir uyku pozisyonu bulmak önemlidir.

Kalp yetmezliği gibi ciddi bir kalp rahatsızlığınız varsa, doktorunuz yatarken başınızın hafif yüksekte tutulmasını (yastıkla desteklenmiş pozisyon) önerebilir, bu da akciğerlerde sıvı birikimini azaltabilir.

Paylaşın