Kadınlar, Erkeklerden Neden Daha Fazla Uyurlar?

Uzmanlara göre; sağlıklı yetişkinlerin günde 7 – 9 saat uykuya ihtiyacı vardır. Ancak araştırmalar, kadınların genellikle erkeklerden biraz daha fazla uyuduğunu göstermektedir.

Haber Merkezi / Kadınlar sadece istedikleri veya alışkanlıkları nedeniyle daha fazla uyumazlar. Uykudaki fark, fizyolojik özelliklerden ve yaşam tarzı faktörlerinden kaynaklanmaktadır.

Kadınların erkeklerden daha fazla uyumasının birkaç nedeni vardır:

Hormonal etki: Kadınların durumu, uyku ihtiyacını belirleyen hormonlardan etkilenir. Bu hormonlar, vücudun sirkadiyen ritmini, yani “biyolojik saati”ni etkileyerek uyku süresini belirlerler.

Sağlık sorunları: Kadınlarda uykusuzluk, huzursuz bacak sendromu ve kalitesiz uyku görülme olasılığı erkeklere göre daha yüksektir ve bu da kronik yorgunluğa yol açar. Bunun olası nedenleri arasında cinsiyetler arasındaki ruh sağlığı farklılıkları yer almaktadır.

Kadınlar ayrıca depresyon, anksiyete ve çeşitli ruhsal hastalıklara daha yatkındır ve bu da soruna katkıda bulunabilir.

Aşırı iş yükü: 2021 tarihli bir araştırma, ücretsiz işlerin yüzde 75’inin kadınlar tarafından yapıldığını ortaya koydu. Bu, ev işlerine, aileye ve sevdiklerinin tıbbi ihtiyaçlarına bakmayı içerir. Bu tür iş yükü genellikle strese ve kronik uyku eksikliğine yol açarak dinlenme ihtiyacını artırır.

Yeterli uyku almak neden önemlidir?

Uyku, sağlığın ve vücudun düzgün işleyişinin korunması için olmazsa olmazdır. Dikkat ve hafızayı geliştirir, stresi yönetmeye yardımcı olur, sağlıklı vücut ağırlığını korur ve bağışıklık sistemini güçlendirir.

Kişi uyuduğunda kalp daha az aktif çalışır, bu da kan basıncını ve kalp atış hızını düşürür. Uyku eksikliği hipertansiyon, koroner kalp hastalığı, felç ve obezite riskini artırır.

Ayrıca uyku, hormon üretimini düzenler. Bu hormonlar insan büyümesini, cinsel olgunlaşmayı ve metabolizmayı etkiler. Çok kısa veya hafif uyku, iştahı ve ruh halini etkileyen maddelerin dengesini bozabilir.

Paylaşın

Kalp Sağlığınızı Güçlendirmek Mi İstiyorsunuz? Beslenmenize Baharatlar Ekleyin

Kalp sağlığınızı güçlendirmek istiyorsanız, antioksidan, antienflamatuar ve kolesterol düzenleyici özelliklere sahip baharatları beslenmenize eklemek bunun en kolay yoludur. 

Haber Merkezi / Baharatların kalp hastalıklarının ilerlemesini önlemede olumlu etkileri olduğuna dair bilimsel çalışmalar mevcut.

Kalp sağlığına faydalı baharatlar:

Zerdeçal: Zerdeçal içerdiği olan kurkumin, güçlü bir antienflamatuar ve antioksidandır. Bu damar sertliğini (ateroskleroz) azaltır ve kolesterol seviyesini düzenler.

2020 yılında yapılan bir araştırma, zerdeçalın damar sağlığını koruyarak kalp krizi riskini düşürdüğünü gösteriyor.

Safran: Safran, antioksidan özellikleri sayesinde damar yapısını korur ve iltihabı azaltır. Ayrıca safranın kolesterol düşürücü etkisi vardır.

Kekik: Antioksidan ve iltihap azaltıcı özellikleriyle damar sağlığını destekleyen kekik, ayrıca kolesterol seviyelerini düşürmeye de yardımcı olur.

Kişniş: Kan kolesterol seviyelerini azaltan kişniş, ayrıca hipertansiyon kontrolüne de katkıda bulunur.

Sumak: Sumak, kan şekerini dengeleyerek damarların şekerin zararlı etkilerinden korunmasını sağlar.

Nane: Nane, antioksidan etkisiyle damarları korur, kalp ritmini ve kan basıncını düzenler, stres giderici etkisiyle de dolaylı olarak kalp sağlığına katkı sağlar.

Karabiber: Antioksidan ve iltihap azaltıcı etkileriyle damar sağlığını destekleyen karabiber, yağ hücrelerinin yıkımını da hızlandırarak kilo kontrolüne yardımcı olur.

Tarçın: Tarçın, kolesterol ve kan şekerini düşürücü etkisiyle kalp-damar sağlığını destekler. Günde 1 çay kaşığı tarçın tüketimi faydalı olabilir.

Sarımsak (Kuru veya Toz): Sarımsak, kan basıncını düzenler, kolesterolü düşürür ve damar tıkanıklığını önler. Allisin bileşiği sayesinde kalp sağlığına katkıda bulunur.

Zencefil: Antioksidan ve iltihap azaltıcı etkisiyle damar duvarlarını koruyan zencefil, yüksek tansiyon kontrolüne de yardımcı olur.

Baharatların Etki Mekanizmaları:

Antioksidan Etki: Baharatlar, serbest radikalleri nötralize ederek damar hasarını önler.

Antienflamatuar Etki: Kronik iltihap, kalp hastalıklarının temel nedenlerinden biridir. Baharatlar iltihabı azaltarak bu riski düşürür.

Kan Şekeri ve Kolesterol Kontrolü: Tarçın, sumak ve sarımsak gibi baharatlar, kan şekeri ve kolesterol seviyelerini düzenleyerek damar sağlığını korur.

Kan Basıncı Düzenlemesi: Nane, zencefil ve sarımsak, hipertansiyonu kontrol altına alarak kalp yükünü azaltır.

Öneriler:

Tuz Yerine Baharat: Dünya Sağlık Örgütü’nün önerdiği günlük 6 gram tuz sınırını aşmamak için yemeklerde tuz yerine baharat kullanılabilir.

Dengeli Kullanım: Baharatlar faydalı olsa da aşırı tüketim, özellikle meyan kökü gibi bazı bitkisel ürünlerde yan etkilere neden olabilir. Doktor tavsiyesine uygun dozda kullanılmalıdır.

Akdeniz Diyetiyle Kombinasyon: Baharatlar, zeytinyağı, balık, sebze ve tam tahıllarla zengin Akdeniz tipi beslenmeyle birleştiğinde kalp sağlığına etkisi daha fazla olur.

Paylaşın

Doğayla Temas Çocuklarda Beyin Gelişimini Artırıyor

Çocuklarda beyin gelişimi, hızlı bir şekilde gerçekleşen karmaşık bir süreçtir. Araştırmalar, yeşil alanlara yakın yaşayan çocukların beyin gelişimi sorunları yaşama olasılığının daha düşük olduğunu ortaya koyuyor.

Haber Merkezi / İşte yeşil alanların çocukların beyin gelişimindeki rolüne ilişkin temel bilgiler:

Bilişsel Gelişim: Yeşil alanlarda vakit geçiren çocuklar, dikkat sürelerinde ve odaklanma yeteneklerinde iyileşme gösteriyor.

Örneğin, 2019’da Aarhus Üniversitesi’nde yapılan bir çalışma, doğaya yakın büyüyen çocukların bilişsel testlerde daha iyi performans sergilediğini ortaya koymuştur. Bu, özellikle dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu (DEHB) riskini azaltmada etkili.

Stres Azaltımı: Doğal ortamlar, kortizol (stres hormonu) seviyelerini düşürüyor. Bu, çocukların daha sakin ve dengeli bir zihin yapısına sahip olmasına yardımcı oluyor. 2020’de yayımlanan bir meta-analiz, yeşil alanların çocuklarda kaygıyı azalttığını ve problem çözme becerilerini artırdığını göstermiştir.

Fiziksel Aktivite: Parklar ve yeşil alanlar, çocukların fiziksel olarak aktif olmasını teşvik ediyor. Bu da beyin sağlığını destekliyor çünkü egzersiz, nöron bağlantılarını güçlendiriyor ve hafızayı geliştiriyor.

Sosyal ve Duygusal Gelişim: Doğada oyun oynayan çocuklar, işbirliği yapma, empati kurma ve yaratıcı düşünme gibi sosyal beceriler geliştiriyor. Bu tür ortamlar, ekran başında geçirilen zamanın olumsuz etkilerini de dengeleyebiliyor.

Paylaşın

Bu Acılı Yiyecek Hafıza Kaybını İki Katına Çıkarıyor

Yeni yayınlanan bir araştırma, günde 50 gramdan fazla acı biber tüketen kişilerde hafıza kaybının ve düşünme sorunlarının iki kat daha fazla görüldüğünü ortaya koydu.

Haber Merkezi / Araştırmanın başyazarı Dr. Zumin Shi şunları söyledi: “Daha önceki çalışmalarımızda acı biber tüketiminin vücut ağırlığı ve kan basıncı açısından faydalı olduğu bulunmuştu. Ancak bu çalışmada yaşlı yetişkinlerde bilişsel işlevler üzerinde olumsuz etkiler bulduk.”

Araştırmada, 4 binden fazla Çinli yetişkinin verileri 15 yıl boyunca takip edildi.

Takip edilen baharatlı yiyecekler arasında hem taze hem de kurutulmuş acı biberler yer alıyor, ancak karabiber veya kapya biber (genellikle tatlı biber veya dolmalık biber olarak bilinir) bulunmuyor.

Dr. Shi şöyle dedi: “Acılı sos dünyada en çok kullanılan baharatlardan biri olup, Avrupa ülkelerine kıyasla Asya’da daha çok tercih ediliyor. Çin’in Sichuan ve Hunan gibi bazı bölgelerinde yetişkinlerin neredeyse üçte biri her gün baharatlı yiyecekler tüketiyor.”

Acı biberin etken maddesi kapsaisindir ve tüketildiğinde veya herhangi bir dokuyla temas ettiğinde yanma hissine neden olur. Kapsaisinin metabolizmayı hızlandırdığı ve yağ yakımını artırdığı düşünüldüğünden kilo kaybıyla ilişkilendirilmiştir.

Araştırma Nutrients dergisinde yayımlandı.

Paylaşın

Çiğ Gıda Diyeti: Kanseri Önler Mi?

Son dönemde yapılan araştırmalar, meyve, sebze ve tam tahıllardan zengin beslenmenin kanser de dahil olmak üzere kronik hastalıkları önlemeye yardımcı olduğunu gösteriyor.

Haber Merkezi / İster çiğ ister pişmiş olsun, bu besinler temel vitaminler, mineraller, fitokimyasallar (meyve ve sebzelerde bulunan ve iltihabı azaltabilen doğal bileşikler) ve lif sağlar. 

Uzun süre yüksek ısıda pişirmek, yiyeceklerinizdeki bazı vitamin ve minerallerin azalmasına neden olabilir. Besin kaybını en aza indirmek için, buharda pişirme, soteleme, kızartma ve mikrodalgada pişirme gibi daha kısa sürede daha düşük güçte ısı kullanan alternatif yöntemler kullanılmalı. Bu yöntemler, yiyeceklerin besin değerlerini korurken güvenli bir sıcaklığa ulaşmasını sağlar.

Çiğ gıda diyeti, gıdaların doğal halleriyle tüketilmesine odaklanır; yani işlenmemiş ve minimum pişirme ile hazırlanır. Bu diyette genellikle:

Çiğ meyve ve sebzeler,
Kuruyemiş ve tohumlar,
Filizlenmiş tahıllar ve baklagiller,
Soğuk sıkım yağlar,
Çiğ veya fermente edilmiş gıdalar (örneğin, lahana turşusu) tüketilir.

Gıdalar genellikle 40-48°C’nin altında tutulur, çünkü bu sıcaklıkların üzerinde besin değerlerinin kaybolacağına inanılır. Çiğ gıda diyeti, vegan veya vejetaryen bir yaklaşıma dayanabilir, ancak bazı kişiler çiğ süt ürünleri veya çiğ balık (sushi gibi) tüketebilir.

Çiğ Gıda Diyeti Kanseri Önler mi?

Çiğ gıda diyetinin kanseri önleme potansiyeli hakkında bilimsel veriler sınırlıdır ve kesin bir sonuç bulunmamaktadır.

Potansiyel Faydaları

Yüksek Antioksidan İçeriği: Çiğ meyve ve sebzeler, C vitamini, E vitamini, flavonoidler gibi antioksidanlar açısından zengirdir. Antioksidanlar, serbest radikallerin neden olduğu hücre hasarını azaltarak kanser riskini teorik olarak düşürebilir.

Lif Zenginliği: Yüksek lif alımı, özellikle kolorektal kanser riskini azaltmada etkilidir. Çiğ gıda diyeti, lif açısından zengin bir beslenme sağlar.

İşlenmiş Gıdalardan Kaçınma: İşlenmiş et, şekerli gıdalar ve trans yağlar gibi kanser riskini artırabilecek gıdalar bu diyette bulunmaz, bu da dolaylı bir koruyucu etki sağlayabilir.

Fitokimyasallar: Brokoli, lahana, ıspanak gibi çiğ sebzeler, kanserle mücadelede potansiyel olarak koruyucu olan fitokimyasallar içerir.

Sınırlamalar ve Riskler

Bilimsel Kanıt Eksikliği: Çiğ gıda diyetinin kanseri önlediğine dair doğrudan, kapsamlı klinik çalışmalar yoktur. Genel olarak bitki temelli beslenmenin kanser riskini azalttığı bilinse de, bu etki çiğ gıdaya özgü değildir.

Besin Eksiklikleri: Çiğ gıda diyeti, B12 vitamini, demir, çinko, omega-3 yağ asitleri ve yeterli protein gibi besinlerde eksikliğe yol açabilir. Uzun süreli eksiklikler bağışıklık sistemini zayıflatabilir ve dolaylı olarak sağlık risklerini artırabilir.

Pişirmenin Avantajları: Domatesteki likopen veya havuçtaki beta-karoten gibi bazı besin maddeleri, hafif pişirme ile daha biyoyararlı hale gelir. Çiğ gıda diyeti bu avantajı sınırlayabilir.

Hijyen Riskleri: Çiğ gıdalar, uygun şekilde temizlenmezse E. coli veya salmonella gibi bakteriyel kontaminasyon riski taşıyabilir.

Bilimsel Bulgular

Dünya Sağlık Örgütü (WHO), meyve-sebze ağırlıklı beslenmenin bazı kanser türlerinin (örneğin, kolorektal, mide, akciğer) riskini azaltabileceğini belirtmektedir. Ancak bu, çiğ veya pişmiş gıdalara özgü değildir.

Çiğ gıda diyetine odaklanan az sayıda çalışma, genel sağlık üzerinde olumlu etkiler (örneğin, kilo kontrolü, daha iyi kan lipid profili) göstermiştir, ancak kanser önleme konusunda nedensel bir ilişki kanıtlanmamıştır.

İşlenmiş et ve yüksek sıcaklıkta pişirilen gıdaların (kızartmalar, ızgaralar) kanser riskini artırabileceği bilinir. Çiğ gıda diyeti bu tür gıdalardan kaçındığı için dolaylı bir koruma sağlayabilir.

Sonuç olarak; Çiğ gıda diyeti, sağlıklı bir yaşam tarzının parçası olarak kanser riskini azaltmaya katkıda bulunabilir, ancak kanseri önlediğine dair kesin bir kanıt yoktur. Genel olarak sebze-meyve ağırlıklı, dengeli bir beslenme kanser önlemede daha iyi araştırılmış ve önerilen bir yaklaşımdır.

Paylaşın

Zaman Körlüğü Nedir Ve Nasıl Başa Çıkılabilir?

Zaman körlüğü, genellikle dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu (DEHB) ile ilişkilendirilen zaman yönetimi zorluklarını tanımlamak için kullanılan bir terimdir.

Haber Merkezi / Zaman körlüğü ayrıca otizm bozuklukları, anksiyete, depresyon ve travmatik beyin yaralanmalarıyla da bağlantılı olabilir.

Zaman körlüğü, bir kişinin zamanı algılama, yönetme veya takip etme konusunda zorluk çekmesi durumudur. Genellikle nörolojik farklılıklar, özellikle DEHB (Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu), otizm spektrum bozukluğu veya diğer bilişsel durumlarla ilişkilidir.

Zaman körlüğü yaşayan bireyler, zamanın geçişini doğru bir şekilde tahmin edemeyebilir, görevleri planlamada zorlanabilir veya sık sık geç kalabilir.

Zaman Körlüğünün Özellikleri

Zamanın ne kadar geçtiğini anlamada zorluk (örneğin, 5 dakika ile 1 saat arasındaki farkı hissetmeme).
Görevlerin ne kadar süreceği konusunda yanlış tahminler.
Planlama ve önceliklendirme zorluğu.
Son teslim tarihlerini unutma veya sürekli erteleme (prokrastinasyon).
Günlük rutinlerde aksaklıklar (örneğin, toplantılara geç kalma).

Zaman Körlüğünün Nedenleri

Nörolojik Faktörler: DEHB’de beynin prefrontal korteksindeki işlev bozuklukları, zaman algısını etkileyebilir.
Stres ve Anksiyete: Zihinsel yük, zaman yönetimini zorlaştırabilir.
Duygusal Durumlar: Yoğun odaklanma (hiperfokus) veya dikkatin dağılması, zamanın geçişini fark etmeyi engelleyebilir.
Uyku Bozuklukları: Yetersiz uyku, zaman algısını bozabilir.

Zaman Körlüğü ile Başa Çıkma Yöntemleri

Zaman körlüğünü yönetmek için pratik stratejiler ve alışkanlıklar geliştirilebilir:

Zaman Yönetim Araçlarının Kullanımı:

Alarm ve Hatırlatıcılar: Telefon veya akıllı saatle düzenli hatırlatmalar ayarlamak.
Zamanlayıcılar: Görevler için belirli süreler belirlemek (örneğin, Pomodoro tekniği: 25 dakika çalışma, 5 dakika mola).
Takvim Uygulamaları: Google Calendar, Todoist gibi uygulamalarla görevleri ve son teslim tarihlerini planlamak.

Görevleri Küçük Parçalara Ayırma:

Büyük görevleri küçük, yönetilebilir adımlara bölerek zaman tahminini kolaylaştırmak. Örneğin, “proje yaz” yerine “giriş bölümünü yaz (30 dakika)” gibi.

Görsel Hatırlatıcılar Kullanma:

Duvara bir saat asmak veya masaüstünde analog bir saat kullanmak.
Zaman çizelgeleri veya renkli notlar ile görsel planlar oluşturmak.

Rutinler Oluşturma:

Günlük sabit rutinler (örneğin, her sabah 10 dakikalık planlama) zaman algısını güçlendirir.
Belirli görevler için sabit saatler belirlemek (örneğin, e-postaları 09:00’da kontrol et).

Hiperfokus ve Dikkat Dağınıklığı Yönetme:

Dikkati çeken bir görevde kaybolmamak için zamanlayıcı kullanmak.
Dikkat dağıtıcı unsurları (sosyal medya, gürültü) en aza indirmek.

Gerçekçi Zaman Tahminler Yapılmalı:

Görevlerin süresini tahmin ederken, normalden yüzde 50 daha fazla zaman ayırmak (örneğin, 1 saatlik bir iş için 1,5 saat planlayın).
Geçmiş deneyimlerden öğrenerek tahminleri geliştirmek.

Profesyonel Destek:

Bir terapist veya koçla çalışmak (özellikle DEHB koçları) zaman yönetimi becerilerini geliştirebilir.
Psikiyatrik değerlendirme, altta yatan bir durum (DEHB, anksiyete) varsa tedavi için faydalı olabilir.

Farkındalık ve Öz-Şefkat:

Zaman körlüğünü bir eksiklik olarak görmek yerine, farkındalıkla yaklaşmak.
Meditasyon veya nefes egzersizleri, stresi azaltarak zaman algısını iyileştirebilir.

Paylaşın

Kortizol Nedir Ve Vücudu Nasıl Etkiler?

Kortizol, böbrek üstü bezlerinde üretilen bir steroid hormondur ve stres hormonu olarak bilinir. Vücudun stres, metabolizma ve bağışıklık sistemiyle başa çıkmasında önemli bir rol oynar.

Haber Merkezi / Vücut strese tepki olarak kortizol salgılar ve bu da kan basıncını, kan şekerini ve enerji kullanımını düzenlemeye yardımcı olur.

Ancak stres çok uzun sürerse, kortizol seviyesi yüksek kalabilir ve bu da ruh sağlığı sorunlarına, kilo alımına ve uyku sorunlarına yol açabilir.

İşte kortizolün ne olduğu ve vücudu nasıl etkilediği hakkında temel bilgiler:

Kortizol Nedir?

Kortizol, böbrek üstü bezlerinin korteks bölgesinde üretilir ve glukokortikoidler sınıfına aittir.
Vücudun “savaş ya da kaç” tepkisini düzenler ve stresli durumlarda salgılanır.
Gün içinde seviyeleri değişir; sabahları en yüksek, gece en düşük seviyededir (sirkadiyen ritim).

Kortizolün İşlevleri:

Stres Tepkisi: Kortizol, stresli durumlarda enerji sağlamak için kan şekerini artırır ve vücudun hızlı tepki vermesine yardımcı olur.

Metabolizma Düzenlemesi: Karbonhidrat, yağ ve protein metabolizmasını kontrol eder. Kan şekeri seviyelerini yükseltir ve enerji üretimini destekler.

Bağışıklık Sistemi: İltihaplanmayı azaltır ve bağışıklık sistemini düzenler. Ancak uzun süre yüksek kortizol, bağışıklığı baskılayabilir.

Kan Basıncı ve Kalp Fonksiyonu: Kan basıncını düzenler ve kalp-damar sistemini destekler.

Uyanıklık ve Enerji: Günlük ritmi düzenleyerek sabahları uyanıklık sağlar.

Kortizolün Vücuda Etkileri

Normal Seviyelerde: Vücudun dengeli çalışmasını sağlar, enerji verir ve stresle başa çıkmayı kolaylaştırır.

Yüksek Seviyelerde (Kronik Stres):

Fiziksel Etkiler: Kilo artışı (özellikle karın bölgesinde), yüksek kan şekeri, kas zayıflığı, kemik erimesi, yüksek tansiyon.
Zihinsel Etkiler: Anksiyete, depresyon, hafıza sorunları, uyku bozuklukları.
Bağışıklık Sistemi: Enfeksiyonlara karşı direnci azaltabilir.
Cushing Sendromu: Aşırı kortizol üretimi bu hastalığa yol açabilir.

Düşük Seviyelerde: Yorgunluk, halsizlik, düşük kan şekeri, kilo kaybı.

Kortizol Seviyesini Etkileyen Faktörler

Kronik stres, uyku eksikliği, kötü beslenme, aşırı kafein veya bazı ilaçlar kortizolü artırabilir.
Düzenli egzersiz, meditasyon, yeterli uyku ve dengeli beslenme kortizolü dengeleyebilir.

Paylaşın

Kalp Krizi Sonrası Egzersiz Yapılabilir Mi?

Egzersiz, kalp krizinden sonra zayıflamış veya hasar görmüş kalbin iyileşme sürecinde çok önemlidir ve gelecekteki olası kalp krizlerini ve daha fazla hasarı önlemenin de anahtarıdır.

Haber Merkezi / Kalp krizi sonrası egzersiz yapılabilir, ancak bu süreç doktor gözetiminde ve dikkatlice planlanmalıdır.

Doktor onayı: Egzersize başlamadan önce kardiyolog veya sağlık uzmanı ile görüşülmeli. Doktor, hastanın durumuna göre egzersiz türünü, yoğunluğunu ve süresini belirler.

Kardiyak rehabilitasyon: Bu program, kalp krizi sonrası iyileşmeyi desteklemek için tasarlanmıştır. Genellikle düşük yoğunluklu aerobik egzersizler (yürüyüş, bisiklet, hafif tempolu koşu) içerir ve fizyoterapist veya uzman eşliğinde yapılır.

Başlangıç aşaması: İlk aşamada hafif egzersizler (örneğin, kısa yürüyüşler) önerilir. Egzersiz yoğunluğu kademeli olarak artırılır.

Dikkat edilmesi gerekenler: Egzersiz sırasında göğüs ağrısı, nefes darlığı, baş dönmesi veya aşırı yorgunluk hissedilirse hemen durulmalı ve doktora başvurulmalı.

Aşırı ağır kaldırma veya yüksek yoğunluklu egzersizlerden kaçınılmalı. Düzenli nabız ve tansiyon takibi yapılmalı.

Faydaları: Uygun egzersiz, kalp kasını güçlendirir, kan dolaşımını iyileştirir, stresi azaltır ve tekrar kriz riskini düşürebilir.

Zamanlama: Genellikle kalp krizinden sonra 1-2 hafta içinde hafif aktivitelere başlanabilir, ancak bu süre hastanın durumuna göre değişir.

Paylaşın

Florür: Mantıklı Bir Halk Sağlığı Uygulaması Mı?

Florürün halk sağlığı uygulaması olarak kullanımı, özellikle içme suyuna florür eklenmesi (floridasyon) ve diş macunlarında kullanımı, yıllardır tartışmalı bir konu olmuştur.

Haber Merkezi / Bu tartışma, florürün diş çürüklerini önlemedeki etkinliği ile olası sağlık riskleri arasındaki denge üzerine yoğunlaşmaktadır.

Florürün avantajları:

Diş çürüklerini azaltma: Florür, diş minesini güçlendirerek asitlere karşı daha dirençli hale getirir ve çürük oluşumunu önler. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) gibi kuruluşlar, floridasyonun diş çürüklerini yüzde 20-40 oranında azalttığını gösteren çok sayıda çalışmaya dayanarak bu uygulamayı destekler.

Erişim kolaylığı ve eşitlik: İçme suyuna florür eklenmesi, sosyoekonomik düzeyi ne olursa olsun geniş kitlelere ulaşabilen bir yöntemdir. Bu, özellikle diş bakımına sınırlı erişimi olan topluluklarda çürük önleme açısından önemli bir avantaj sağlar.

Diş macunları ve ağız gargaraları gibi florürlü ürünler de bireysel düzeyde etkili bir koruma sunar.

Bilimsel destek: Nature, The Lancet ve diğer prestijli dergilerde yayımlanan çalışmalar, önerilen dozlarda (örneğin, içme suyunda 0.7-1.0 ppm) florürün güvenli ve etkili olduğunu göstermektedir.

2025 itibarıyla, WHO ve CDC gibi kuruluşlar, floridasyonun halk sağlığı açısından maliyet-etkin bir yöntem olduğunu savunmaya devam etmektedir.

Risklerleri:

Florozis: Aşırı florür alımı, özellikle çocuklarda, diş florozisine (diş minesinde lekelenme veya renk değişikliği) neden olabilir. Daha ciddi durumlarda, iskelet florozisi gibi kemik problemleri ortaya çıkabilir, ancak bu genellikle yalnızca yüksek dozlara uzun süre maruz kalındığında (örneğin, doğal olarak yüksek florürlü su kaynakları olan bölgelerde) görülür.

Önerilen dozların (0.7 ppm) florozis riskini en aza indirdiği gösterilmiştir.

Nörotoksisite iddiaları: Bazı çalışmalar, yüksek doz florürün (özellikle 1.5 ppm ve üzeri) nörolojik gelişim üzerinde olumsuz etkileri olabileceğini öne sürmektedir.

Örneğin, 2019’da JAMA Pediatrics’te yayımlanan bir çalışma, hamilelik sırasında yüksek florür maruziyetinin çocuklarda IQ düşüklüğü ile ilişkili olabileceğini iddia etmiştir. Ancak bu çalışma metodolojik eleştirilere maruz kaldı ve sonuçları kesin değildir.

2025’e kadar bu konuda fikir birliği yok; çoğu sağlık otoritesi, önerilen dozlarda florürün nörotoksisite riski taşımadığını savunmaktadır.

Etik tartışmalar: Floridasyon, bireylerin rızası olmadan içme suyuna bir madde eklenmesini içerdiği için etik tartışmalara yol açmaktadır. Bazı gruplar, bireylerin florür alımı konusunda seçim özgürlüğüne sahip olması gerektiğini savunmaktadır.

Alternatif olarak, florürlü diş macunları gibi bireysel uygulamalar bu etik kaygıyı azaltabilir.

Bilimsel konsensüs: WHO, CDC ve ADA, floridasyonun güvenli ve etkili olduğunu desteklemeye devam etmektedir. 2025’te, florürün önerilen dozlarda kullanımı halk sağlığı açısından mantıklı bir uygulama olarak görülmektedir.

Floridasyona karşı çıkan gruplar, özellikle sosyal medya platformlarında aktiftirler. Bu gruplar, florürün toksik olduğunu veya zorunlu floridasyonun bireysel özgürlüklere aykırı olduğunu iddia etmektedirler. Ancak bu iddialar genellikle bilimsel konsensüse aykırı veya abartılı bulunmaktadır.

Sonuç olarak; Florür, önerilen dozlarda (örneğin, içme suyunda 0.7 ppm) kullanıldığında, diş çürüklerini önlemede etkili, maliyet-etkin ve güvenli bir halk sağlığı uygulamasıdır.

Ancak, dozajın kontrol edilmesi, bireysel özgürlüklerin dikkate alınması ve halkın bilgilendirilmesi önemlidir. Yüksek doz florürün potansiyel riskleri (florozis gibi) göz ardı edilmemeli, ancak bu riskler genellikle önerilen sınırlar içinde kalmaz.

Paylaşın

Tatlı Reseptörleri Tatlandırıcıları Nasıl Algılar?

Oldukça karmaşık bir mekanizmayı içeren tatlı reseptörleri, tatlandırıcıları algılama sürecinde dildeki tat tomurcuklarında bulunan özel protein kompleksleri aracılığıyla çalışır.

Haber Merkezi / Tatlı reseptörleri, T1R2 ve T1R3 adlı iki protein alt biriminden oluşan bir G proteinine bağlı reseptör (GPCR) kompleksidir. Bu reseptörler, dildeki tat tomurcuklarının hücre zarlarında bulunur.

T1R2 ve T1R3, birlikte çalışarak şekerler (glikoz, fruktoz gibi), yapay tatlandırıcılar (aspartam, sakarin gibi) ve bazı doğal tatlandırıcılar (stevia gibi) dahil olmak üzere çeşitli tatlı maddeleri algılar.

Bir tatlandırıcı molekülü (örneğin, şeker veya yapay tatlandırıcı), T1R2-T1R3 reseptör kompleksinin bağlanma bölgesine bağlanır. Bu bağlanma, reseptörün üç boyutlu yapısında bir değişikliğe neden olur.

Reseptörün yapısındaki bu değişiklik, hücre içinde bir G proteini olan gustducin proteinini aktive eder. Gustducin, sinyal iletim yolunu başlatır.

Aktive olan G proteini, hücre içinde kalsiyum iyonlarının salınımını tetikler ve bu, hücre zarındaki iyon kanallarını açar. Bu süreç, sinir sinyallerinin oluşmasını sağlar.

Oluşan sinir sinyalleri, tat sinirleri aracılığıyla beyne iletilir ve burada “tatlı” olarak algılanır.

Farklı tatlandırıcıların algılanması:

Glikoz veya fruktoz gibi şekerler, reseptörün belirli bağlanma bölgelerine güçlü bir şekilde bağlanır ve yoğun bir tatlılık hissi üretir.

Aspartam veya sakarin gibi yapay tatlandırıcılar, şekerlere kıyasla farklı bağlanma noktalarına etki edebilir. Bu, onların çok daha düşük konsantrasyonlarda bile güçlü bir tatlılık hissi yaratmasını sağlar (örneğin, sakarin şekerden yüzlerce kat daha tatlıdır).

Stevia gibi bitkisel tatlandırıcılar da reseptörle etkileşime girer, ancak kimyasal yapıları farklı olduğu için tat profili ve algılanma şekli değişebilir.

Bazı proteinler (örneğin, mirakulin veya brazzein), tatlı reseptörlerini doğrudan aktive edebilir veya diğer tatların algısını değiştirebilir (örneğin, mirakulin ekşi tatları tatlı gibi hissettirir).

Farklılıklar:

Tatlı reseptörleri türler arasında farklılık gösterebilir. Örneğin, kediler T1R2 geninde bir mutasyon nedeniyle tatlı tatları algılayamaz.

İnsanlarda tatlı reseptörlerinin hassasiyeti genetik faktörlere bağlı olarak değişebilir, bu da bazı kişilerin tatlı tatları daha yoğun veya zayıf algılamasına neden olur.

Bazı yapay tatlandırıcılar, reseptörleri aşırı uyararak tat algısında uzun süreli değişikliklere yol açabilir veya bağırsak mikrobiyotasını etkileyebilir.

Paylaşın