AK Parti’nin “Dindar Nesil” Politikaları Gençleri Neden Etkilemiyor?

AK Parti iktidarının ‘dindar nesil’ politikalarının Türkiye gençliği üzerinde etkili olmadığını vurgulayan Doç. Dr. Ertit, başta din olmak üzere doğaüstü öğretiler yeni kuşakların hayatına daha az yön verdiğini belirtiyor.

AK Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan çokça tartışılan “Dindar nesil yetiştireceğiz” cümlesini ilk kez kullanalı 13 sene geçti. Nüfusunun çoğunluğu hangi dine mensup olursa olsun, modernleşen ülkelerde sekülerleşme trendi görülüyor ve Türkiye de bunlardan biri.

Bundan yedi sene önce, Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş çok konuşulan bir açıklama yapmış ve esasında bir tanrının varlığına inanıp kurumsal dinî yapıları inkâr etmek anlamına gelen deizmi “misyonerlerin Müslüman gençlere kurduğu tuzak” olarak tanımlamıştı.

Deizm, Cumhurbaşkanı’nın da radarına girmiş ve partisinin bir grup toplantısında dönemin Milli Eğitim Bakanı İsmet Yılmaz’ı kürsüye çağırarak “Olmaz böyle bir şey” diyerek memnuniyetsizliğini belirtmişti.

Her ne kadar Yılmaz, olaydan sonra yaptığı bir açıklamada “gençlerin deizme kaydığına dair bir değerlendirmemiz yok” ifadelerini kullandıysa da, gençler arasında dindarlığın azaldığı, sadece akademik çalışmalarda değil dindar çevrelerin şikayetlerinde dahi ifade edilen bir gerçek olarak önümüzde duruyor.

Bugünlerde de sıkça gündeme gelen “kültürel iktidar” tartışmaları da, bu soyut kavramın İslam diniyle kesiştiği noktada meydana geliyor.

Kendisini “muhafazakâr demokrat” olarak tanımlayan AK Parti’nin, iktidara geldiği dönemki Avrupa Birliği (AB) ve demokrasi yanlısı söylemlerinden büyük ölçüde uzaklaşmasının ve bilhassa eğitim-öğretimde Cumhurbaşkanı’nın tabiriyle “dindar nesil” anlayışına yönelmesinin üzerinden kabaca 10 yıldan fazla bir sürenin geçtiği göz önüne alındığında, ortaya çıkan tablodaki ironi dikkat çekiyor.

Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) verilerine göre 2012-2013 eğitim-öğretim yılında ülke genelinde din öğretimine odaklanan 708 lise varken, aradan geçen 11 yılın ardından 2023-2024 eğitim-öğretim yılında bu sayı 1.723’e yükseldi.

İmam-hatip liselerinin ve ilahiyat fakültelerinin sayıca artışı, “dindar nesil” projesinin önemli bir ayağı olarak görülse de bu kurumların “dindar nesil” yaratmada ne ölçüde başarılı olduğu çokça sorgulanır oldu.

Nitekim Türkiye’de en çok tanınan dini liderlerden Cübbeli Ahmet Hoca da, 2021 yılında katıldığı bir programda “Deizm, ilahiyat okuyanlarda da artıyor. Deizm ya da ateizmin çoğalması bu durumda kaçınılmaz. Çözüm arıyoruz. Öyle bir durumdayız ki gençlerin nerden kafasını karıştırıyorlar” ifadelerini kullanmıştı.

Tüm bu tartışmalar devam ederken din sosyoloğu Doç. Dr. Volkan Ertit, Euronews Türkçe‘ye dikkat çeken açıklamalarda bulundu. Doç. Dr. Ertit, din sosyolojisi alanında Hollanda’nın Radboud Üniversitesi’nden doktora sahibi ve çalışmaları genç kuşakların sekülerleşme sürecine odaklanmış durumda.

Müslüman çoğunluğa sahip bir ülke olan Türkiye’nin gittikçe sekülerleştiğini gözlemliyoruz. Yaklaşık 10 senedir kitaplarınız ve makalelerinizle bu süreci betimlemeye ve arkasındaki dinamikleri açıklamaya çalışıyorsunuz. Sizce Türkiye’deki “dindar nesil” politikaları nasıl sonuç verdi?

Belki de bu soruyu bu politikaları hayata geçiren ya da Türkiye’de dindar nesil yaratmak isteyenlere sormak gerekiyor. “Sizce devlet eli ile sürdürülen dindarlaştırma politikaları başarılı oldu mu?” diye. Zira sekülerleşme merkezli doktora ya da yüksek lisans tezlerindeki bulgular ya da araştırma şirketlerinin anketleri dinin yeni kuşakların hayatına daha az dokunduğunu ortaya koyuyor. Yeni kuşaklar kendi ailelerine kıyasla ya dine daha az rol veriyorlar ya da dini farklı formlarda ve içeriklerde hayatlarına alıyorlar.

Nedir bu farklılıklar?

Farklılığı birkaç ana konu üzerinden tartışabiliriz. Ben kendi çalışmalarım için inanç, ibadet ve günlük yaşamı merkeze alıyorum. Yani “hangi kuşaklar Allah’a daha fazla inanıyor?, “Hangi kuşaklar daha fazla namaz kılıyor?”, “Hangi kuşakların kıyafet kodları daha dindar?”, “Kuşakların evlilik öncesi flört ve cinsellik konusundaki sınırları arasında fark var mı?”, “Camiler hangi kuşaklar için daha fazla önem taşıyor?”, “Kuşakların tatil algısında bir farklılaşma var mı?”, “Cenaze törenlerindeki dini unsurlarda dönüşüm var mı?” gibi sorular ilk aklıma gelenler.

Sizin tezinizin aksine Türkiye’nin dindarlaştığına dair bir görüş uzun süredir gündemde. Tarikatların devlet eli ile güçlenmesi, din merkezli okul sayılarının artması, diyanetin gün geçtikçe güçlenmesi… Türkiye’nin dindarlaştığına dair bu iddialar “Türkiye sekülerleşiyor” tezinizle çelişmiyor mu?

Türkiye’nin dindarlaştığına dair verdiğiniz örneklere karşı çıkmam mümkün değil. Hatta bu örnekleri ben de arttırabilirim. Ama fark edeceğiniz gibi, dindarlaşma diye bahsedilen başlıkların çoğu devletle ilgili konular. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin 2002 yılına kıyasla daha dindar olduğu; hükümetlerin toplumu dindarlaştırmak için elindeki hegemonik araçları da kullanarak çabaladığı inkâr edilebilir mi, emin değilim.

Ancak bu konuların üst başlığı “laiklik”tir, sekülerleşme değil. Sekülerleşme toplumla ilgili bir kavramken laiklik ise devletle ilgili bir kavramdır. Türkiye’nin 2002 yılına kıyasla daha dindar bir devlete sahip olduğu iddiasına karşı çıkan kimse olduğunu sanmıyorum. Ama sekülerleşme tartışmaları açısından esas konu devlet tarafından sayısı arttırılan İlahiyat fakülteleri değil, bu fakültelere giren öğrencilerin kendi ebeveynlerine kıyasla daha dindar hale gelip gelmedikleridir.

Hem toplumun sekülerleşmesi hem de devletin laiklikten uzaklaşması aynı anda olabilir mi?

Pek tabii ki. Devletler laiklikten uzaklaşırken, toplumlar da aynı anda sekülerleşebilirler. Bunlar birbirini çürüten şeyler değil. Benim iddialarımın zorlayıcı tarafı da sanıyorum bu ikisinin benzer döneme denk gelmesi oldu. Yani bir tarafta AK Parti hükümetleri ile daha dindar bir devlet, din ve devletin daha fazla hemhâl olması var; diğer tarafta ise günlük hayatına dini daha az alan bir toplum var.

Konu dışı ama devletin din konusundaki hassasiyetinin artmasının bir sebebi de bu olabilir gibi hissediyorum. Zira devlet kademesinin yaşanan sekülerleşme sürecinden haberdar olmadığını düşünmek naiflik olur. Devletin dindarlaşması toplumun sekülerleşmesini perdelemiş görünüyor. Hem sadece sokakta değil, 2010 yılından önce birkaç akademisyen hariç akademi dünyası dahi toplumun dinden bu denli uzaklaştığını çalışacak konulardan biri olarak görmüyordu.

Peki bu dönüşümü nasıl açıklıyorsunuz?

Hayat dönüşürken “din”e ya da diğer doğaüstü anlatılara daha az ihtiyaç duyulması ile açıklıyorum. Ama bu bana özgü orijinal bir açıklama değil aslında. 1960’lardan itibaren Batı’daki sekülerleşme tartışmalarının merkezinde bu “ihtiyaç” meselesi bulunuyor. Sekülerleşme kavramını “dinsizleşmek” değil “dine daha az ihtiyaç duymak” daha iyi açıklamakta. Geçmişe kıyasla dinin politikadaki gücü artarken toplumsal gücü sınırlanıyor.

Yeni kuşaklar kendi yaşamlarını idame ettirirken dini “daha az referans” alarak hareket ediyorlar. Muhakkak ki dinsizleşme de sekülerleşme demektir; ama esas konu bireylerin dinden tamamen kopması değil, geçmişe kıyasla hayatlarına dini daha az almalarıdır. “Modernleşme” süreci ile dinin hayata dokunduğu anlar kısıtlanıyor.

Sekülerleşme teorisinden mi bahsediyorsunuz?

Kesinlikle. Türkiye’de yaşanan toplumsal dönüşüm dünya tarihinde ilk defa yaşanmıyor. Bu sürecin  hayret uyandırıcı ya da ilginç olduğunu iddia etmek de kolay değil. “Dinler modernleşme ile günlük yaşamda daha güçsüz hale gelir” temel iddiasını sahip olan sekülerleşme teorisi, nasıl ki 1960’lardan itibaren modern Batı dünyasındaki din özelindeki toplumsal değişimi açıklamak için kullanılıyorsa, aynısı Türkiye için de geçerli. Türkiye bu anlamda tekil ve insanı dumura uğratan bir örnek olarak karşımızda durmuyor.

Türkiye kendi geçmişine kıyasla bilimsel gelişmelerin hayata daha fazla nüfuz ettiği, endüstriyel kapitalizmin, kentleşmenin ve dijitalleşmenin arttığı bir dönemden geçiyor. Yani modernleşiyor. Sekülerleşme teorisine göre, modernleşen ülkelerin sekülerleşmesi beklenir. Bu süreçleri yaşayan ülkeler dinden uzaklaşırken, Türkiye’nin bundan muaf kalacağını beklemek ya da düşünmek için elimizde veri yok. Sokaktaki dönüşüm de işte köklerini Batı dünyasında bulan sekülerleşme teorisinin iddialarının somutlaşmış hali aslında.

İddialarınızın kabul görmemesini neye bağlıyorsunuz?

Sanırım bu biraz da sekülerleşmeyi nasıl anladığımızla ilgili. Türkiye’nin sekülerleştiğini verilere rağmen kabul etmeyen insanları kümelere ayırmak mümkün değil. En azından benim böyle bir çalışmam yok. O nedenle az sonra söyleyeceklerimi speküle ediyorum. Bence ülkenin sekülerleştiğini kabul etmeyen insanlar içerisinde iki grup öne çıkıyor. Birincisi endişeli modernler diğeri ise Hıristiyan dünyasındaki sekülerleşme kavramını anlamına hiç dokunmadan Türkiye’de kullanmak isteyenler.

Biraz açabilir misiniz?

Tabii ki. Birinci grup, yani KONDA’nın 2008 yılındaki çalışması ile isimlerini almış olan “Endişeli Modernler”, sekülerleşmeyi bizatihi olumlu bir şey olarak algılıyor. Sekülerleşme ile demokrasi, laiklik ya da zenginlik arasında bir korelasyon olması gerektiğine inanıyorlar. Sekülerleşme ve kendi ilerleme anlayışlarına paralel bir toplumsal dönüşüm anlatısının neredeyse bir ve özdeş olduğunu sanıyorlar.  Ve “ülke sekülerleşiyor” iddiasını muhtemelen “Türkiye Batılılaşıyor, demokratikleşiyor, zenginleşiyor, laiklik güçleniyor.” şeklinde algılıyorlar. Öyle olunca da hali ile sekülerleşme iddiasına şüphe ile yaklaşıyorlar.

Bu yersiz bir şüphe mi?

Böyle bir beklentinin yersiz olduğunu iddia edemem. Çünkü gerçekten böyle bir korelasyon söz konusu. Zira dünya üzerinde çeşitli endekslerde en iyi durumda olan ülkeler ile en seküler ülkeler arasında bir binişme söz konusu. Ancak her ne kadar yersiz bir beklenti olmasa da, korelasyon ile sebep-sonuç ilişkisini karıştırılabiliyoruz. İki şeyin bir arada olması ile, birinin diğerinin sebebi olacağını düşünmek bizim de ülkemizde sıklıkla yapılan bir mantık hatası aslında.

Zira aynen Türkiye’de ve hatta İran’da olduğu gibi, devlet ve toplum söz konusu din olduğunda farklı pratiklere sahip olabilir. Toplumların sekülerleşmesi, yani günlük yaşamında dine daha az yer vermesi, toplumları ya da devletleri otomatikman evrensel değerlere yaklaştırmak zorunda değildir. Örneğin Kuzey Kore oldukça seküler bir ülke. Ama bahsi geçen değerlerden oldukça uzak. Sekülerleşmeyi bir öcü olarak ya da ulaşılması gereken bir seviye olarak görmek yaşanan dönüşümü anlamayı da güçleştiriyor.

Size katılmayan ikinci grubun temel iddiaları nedir?

Bu ikinci grup, sekülerleşmeyi tamamen dinsizlik olarak kodluyor. Öyle olunca da, eğer bir kişi halen dine inanıyorsa, ya da kendi anne-babasına kıyasla farklı bir dini formu benimsemişse, o zaman sekülerleşmeden bahsedilemeyeceğini düşünüyorlar. Halbuki inançlı kişi sayısı yüzde 90 değil yüzde 100 olsa dahi, yani bir toplumda bir kişi bile inancını kaybetmemiş olsa dahi o toplum hayatın birçok noktasında sert şekilde sekülerleşmiş olabilir.

Bu yaklaşım, yani yaratıcıya inanç oranını merkeze almak sekülerleşme tartışmaları için oldukça sorunlu bir yöntem. Batı’da belli tarihsel ve kültürel süreçlerle şekillenmiş bir kavramın imlediği şeyi kendi toplumumuza direkt entegre etme hatasına düşmüş oluyoruz.  Evet Batı’da inanıyor musun, inanmıyor musun üzerinden yapılıyor bu tartışmalar.

Böyle bir yöntemin Müslüman çoğunluk için kullanılması neden sorunlu?

Çünkü 21. yüzyılda Hristiyanlık ve İslam’ın günlük yaşama nüfuz etme biçimlerinde farklılıklar bulunmaktadır. İslam, ailevi direktifler, gelenekler, Kur’an-ı Kerim, toplumsal değerler, dinî fetvalar, hadisler, komşular ve benzeri araçlarla günlük yaşamı yönlendirme arzusundadır. Ve sekülerleşme için de esas tartışma toplumsal arenayı etkileme gücündeki değişimin yönüdür. Yoksa muhakkak ki inançlı insanlar vardır, ve hatta çoğunluktadırlar. Ama önemli olan inançlı olup olmamanız değil, inancınızın geçmişe kıyasla hayatınızı ne kadar etkilediğidir.

Türkiye’nin sekülerleşmesi bu şekilde sürecek mi sizce?

Bu soruya yanıt vermek için başa dönmek durumundayız. Türkiye neden sekülerleşiyor? Çünkü kendi geçmişine kıyasla modernleşiyor. Bu durumda bu modernleşme süreci tersine dönerse, yani iç savaş çıkarsa; seller, yangınlar, kuraklıklar, depremler ve diğer doğal felaketler günlük yaşamın pratiklerini tamamen etkilerse ve buna benzer büyük altından kalkılmaz altüst oluşlar yaşanırsa, bu gibi zor zamanlarda bireylerin dine ya da diğer doğaüstü anlatılara yönelmeleri beklenen bir durum. Ancak o zamana kadar, devlet eli ile toplumların dindarlaştırılabileceğini düşünmek çok gerçekçi bir beklenti olmayabilir.

Paylaşın

Kapitalizm Yerini “Teknoliberteryenizm”e Mi Bıraktı?

Kapitalizm öldü, şimdi çok daha kötü bir şeyle karşı karşıyayız: Teknoliberteryenlik. Teknoliberteryenlik kısaca eski usul egemen devletlerin ortadan kalktığı, “teknoloji kardeşliğinin”, dizginsiz serbest piyasaların ve liberteryen ütopyanın tam gaz hüküm sürdüğü bir vizyon olarak tanımlanabilir.

21. yüzyılda kapitalizmin ciddi bir krizle karşı karşıya olduğu yönündeki söylemlerin ortasında, yeni dünya düzenini Silikon Vadisi devlerinin belirleyeceğini düşünenler var.

Yunanistan’ın eski Maliye Bakanı ve ünlü ekonomist Yanis Varufakis, kapitalizmin “teknofeodalizm” olarak adlandırdığı yeni bir biçime doğru evrildiğini iddia ediyor. Varoufakis, “Teknofeodalizm: Kapitalizmi ne öldürdü?” adlı kitabında, geleneksel kapitalist pazarların yerini birkaç teknoloji devi tarafından kontrol edilen dijital platformların aldığını savunuyor.

Kitapta Varufakis, “Sermaye öyle bir zafer kazandı ki bütün zincirlerden, bütün kısıtlamalardan kurtuldu. Zaferi öyle dörtnala, öyle hızlı, öyle durdurulamaz bir hal aldı ki aptal bir virüsten daha zehirli bir versiyona, Ebola’ya dönüştü,” diyor ve ekliyor: “Sermaye, bulut sermayesi adı verilen yeni bir sermaye biçimine evrildi ve bu da kapitalizmi öldürdü.”

ABD’nin 47. başkanı seçilen Donald Trump’ın yemin töreninde Silikon Vadisi patronlarının Elon Musk öncülüğünde yan yana dizilişi, Varufakis’in kitabında betimlediği türden bir dünya düzeninin doğup doğmayacağı sorusunu akıllara getiriyor.

Törende Trump’ın son dönemdeki yakın müttefiki, Tesla ve SpaceX CEO’su Elon Musk’ın yanı sıra Amazon’un kurucusu Jeff Bezos, Meta CEO’su Mark Zuckerberg, Apple CEO’su Tim Cook, Alphabet’in (Google’ın ana şirketi) CEO’su Sundar Pichai ve TikTok CEO’su Shou Zi Chew da vardı.

Üstelik Musk, tören öncesinde Cook ve Bezos dahil olmak üzere ezeli rakiplerine zeytin dalı uzatmıştı ve törende rakiplerinin Trump’ın yanında sıralanmasından gayet memnun görünüyordu. Bu da aslında milyarderin Amerikan hükümetinin fonlarından ve yasal boşluklarından yararlanmaktan daha büyük bir amaç güttüğünü düşündürüyor.

Nitekim 2000’lerde devlet kurumlarından ve düzenlemelerden tamamen azade bir dünyanın hayalini kuran bu teknoliberteryen sınıfı, bugün Amerikan hükümetinin kurumlarında bizzat görev alırken, hükümet ihalelerinin de aranan yüzleri haline geldi.

Peki tüm bu gelişmeler, dünyayı yeni bir dört yıllık Trump iktidarında nelerin bekleyeceği anlamına geliyor? Gerçekten de bazı yorumcuların söylediği gibi, “yeni dünya düzenini” az sayıdaki teknoloji patronunun çıkarları mı şekillendirecek?

Teknoliberteryenizm nedir?

Teknoliberteryenlik kısaca eski usul egemen devletlerin ortadan kalktığı, “teknoloji kardeşliğinin”, dizginsiz serbest piyasaların ve liberteryen ütopyanın tam gaz hüküm sürdüğü bir vizyon olarak tanımlanabilir.

Bu fikir, kabaca, ekonomik liberalizmin teknolojiye uyarlanmış hali. Buna göre hükümet teknoloji sektöründe olmamalı; tıpkı bakım, emeklilik ve bireylerin yaşamı boyunca asgari bir rol üstlenmesi gerektiği gibi.

Silikon Vadisi’nin bürokrasi karşıtı dünya görüşü, Apple’ın tam anlamıyla mevcut düzeni yıkmayı önerdiği ünlü “1984” reklamında ayyuka çıkmıştı. Ridley Scott’un yönettiği, Metropolis filminden ve George Orwell’in 1984 romanından esintiler taşıyan reklam filminde bir kadın, siber-punk bir dünyada büyük bir ekrana balyoz fırlatarak ekranı parçalıyor ve “Big Brother”ın propagandası altındaki halkı “özgürleştiriyordu.”

Silikon Vadisi’nin teknoliberteryenler ağının odağında sektörde “PayPal mafyası” diye bilinen bir ekip yer alıyor. “PayPal mafyası”, online ödeme sistemi PayPal’in ilk dönemlerinde çalışan ve sonrasında büyük etki sahibi teknoloji şirketlerini kuran bir grup girişimciyi niteliyor.

Dolayısıyla yazılım firması Palantir’in ve PayPal’in kurucularından Peter Thiel bu ekibin merkezinde. Thiel, 2010’ların başında tüm yasa ve düzenlemelerden azade olacak şekilde uluslararası sularda yüzen bir koloni kurma projesine para yatırarak, teknoliberteryen duruşunu tescillemişti.

Onun hemen ardından 1999’da PayPal’e katılıp CEO olan Elon Musk, eski PayPal COO’su David Sacks, Palantir’i Thiel ile birlikte kuran Joe Lonsdale ve geçen yıl teknoloji liderlerini “toplumsal düzenin koruyucuları” ilan eden Techno-Optimist Manifesto’yu yazan Marc Andreessen geliyor. Andreessen aynı zamanda önde gelen girişim sermayesi şirketi Andreessen Horowitz’in (a16z) de kurucusu.

Bu ağın diğer isimleri arasında ise eski Coinbase CTO’su Balaji Srinivasan, Google’ın eski CEO’su Eric Schmidt, Amazon’un kurucusu ve Blue Origin’in sahibi Jeff Bezos da yer alıyor.

Honduras’ın Roatán Adası’nda yer alan özerk bölge Próspera, teknoliberteryenlerin yönetişim vizyonlarının önemli bir örneği. 2017’de Honduras hükümeti tarafından desteklenen bir yasa çerçevesinde kurulan kent, kendi iş ve ticaret düzenlemelerini, vergi sistemini ve hatta hukuk sistemini oluşturabilme yetkisine sahip.

Próspera, serbest piyasa ekonomisine dayalı şehirlerin toplumsal refahı artırabileceğini savunan liberteryen bir ideolojiyle kuruldu. Bu tür projeler, devlet müdahalesinin en aza indirildiği ve özel sektör odaklı bir yönetimin uygulandığı deneysel bölgeler olarak görülüyor.

Financial Times yazarı Rana Foroohar, “Bu tür yerlerdeki paranın ve insanların çoğu Silikon Vadisi’nden gelir. Kısmen Andreessen, Thiel ve Sam Altman tarafından desteklenen fonlarla finanse edilen Próspera’da işletmeler kendi düzenleyici çerçevelerini oluşturabilir, girişimciler Gıda ve İlaç Dairesi standartlarından bağımsız çılgın tıbbi deneyler yürütebilir ve vatandaşlar silahlı muhafızlardan oluşan özel bir firma tarafından suçtan korunabilir,” diyor.

“Son yıllarda teknoliberteryenlik, dijital devlerin ve onlar gibi olmak isteyenlerin demokrasinin sınırlarından kaçabildiği serbest limanlar, vergi cennetleri, özel ekonomik bölgeler ve hatta özel olarak işletilen şehirler gibi alanların yaygınlaşmasıyla örtüşüyor. Bu yerlerin vergiler veya yerel kurallar ve düzenlemelerle uğraşmadan zengin ülkelerden yoksul ülkelere servet aktarma yolları var.”

Próspera aynı zamanda, finansal sisteminde blokzincir teknolojisi ve kripto para kullanımını da teşvik ediyor. Washington Üniversitesi’nde Amerikan tarihi profesörü Margaret O’Mara, teknoliberteryenlerle ilgili Vox röportajında, “Bu işin çoğunun kriptoyla ilgili olduğunu düşünüyorum,” ifadelerini kullanıyor.

“Kripto daha geniş bir dünya görüşüyle ​​bağlantılı ve her zaman da öyle oldu. Zira bu; liberteryenlik, düzenlemeden kaçınma veya hükümetten ayrı özel olarak düzenlenen piyasalardan biri.”

Uzmanlara göre, Próspera’nın kurulma amacı aslında teknoliberteryenlerin nihai hedefini de özetler nitelikte: “İnsan yönetiminin geleceğini inşa etmek: Özel olarak işletilen ve kâr amacı güden bir yönetim.”

Ancak bu noktada akla şu sorular gelebilir: Öyleyse Silikon Vadisi’nin Trump’la ve yeni ABD iktidarıyla ne işi olabilir? Trump’ın yeni yönetimi artık bu teknoloji elitlerinin düşlerini gerçeğe mi çevirecek?

2008’de Facebook’un kurucu ortağı Chris Hughes’un da yardımıyla Beyaz Saray’a gelen Barack Obama, girişimcilik kültürünün bu ruhunu benimsemiş ve Zuckerberg gibi yöneticilerle kişisel ilişkiler geliştirerek teknoloji dostu politikaları savunmuştu. Bir yandan halkın sağlık sigortasına erişmesi için uyguladığı yarı-devletçi Obamacare politikaları liberteryenleri kızdırsa da Obama yönetiminde büyük teknoloji şirketlerinin küresel operasyonlarından kaynaklı gelirlerini ABD dışında tutarak vergi avantajı sağlamaları da mümkün olmuştu.

Donald Trump’ın 2016’daki ilk zaferinden sonraki haftalarda, birçok üst düzey teknoloji lideri Trump Tower’da bir toplantıya katılmıştı. Toplantıya belirgin bir endişe havası hakimdi, ancak Trump yönetimi, genel olarak iş dünyasına yönelik düzenlemeleri azaltmayı hedefleyen bir politika izleyerek teknoloji sektörünü rahatlatmıştı.

Öte yandan biraz daha yakın geçmişte Trump; Google, Twitter, ve Facebook’u muhafazakâr görüşleri sansürlemekle de suçladı. Bu da teknoloji devlerinin siyasi baskılarla yüzleşmesine neden oldu.

Yine de teknoliberteryen dünyasının en ünlü isimleri, Trump’ın ilk yönetiminde ihya olabildi. Multimilyoner teknoloji yatırımcısı Srinivasan, 2013’te Silikon Vadisi’nin ABD’den “nihai çıkışını” savunacak kadar ileri giderken, 2017’nin başında Twitter geçmişini silmiş ve meslektaşı Thiel ile birlikte Trump’ın kabinesini kurma rolü üstlenmişti. Hatta nihayetinde Srinivasan’ın ismi Gıda ve İlaç Dairesi’nin (FDA) liderliği için konuşuluyordu.

Thiel’in kendisi de 2009’da “liberteryenler için en büyük görevin her türlü siyasetten kaçış yolu bulmak” olduğunu savunurken 2016’da kendini Cumhuriyetçi Ulusal Kongresi’nde konuşma yaparken bulmuş ve siyasete tamamen angaje olmuştu. Aradan geçen yıllarda, kurucu ortağı olduğu veri analitiği firması Palantir de büyük hükümet sözleşmelerinden faydalanan bir dev haline geldi.

2020’de iktidara gelen Joe Biden yönetimi ise büyük teknoloji şirketlerine karşı çok daha sert davrandı. Tekel karşıtı hukuk yıldızı Lina Khan’ı Federal Ticaret Komisyonu’nun başına getirdi. Khan; Amazon, Microsoft ve Meta dahil olmak üzere ülkenin en büyük teknoloji şirketlerine karşı birden fazla antitröst davası açtı.

Demokrat Biden yönetimi teknoloji piyasalarına karşı sert bir düzenleme arayışı içinde olan Avrupa Birliği ile genel olarak uyumlu politikalar izledi. Bu süreçte özellikle Zuckerberg’ün platformları 6 Ocak Kongre Baskını, Gazze Savaşı, Hunter Biden’ın Ukrayna’da yolsuzluğa

karıştığı haberleri, COVID-19 pandemisi ve daha birçok konuda belirli siyasi söylemlere karşı, zaman zaman sansür iddialarına varacak katı bir moderasyon uyguladı.

Biden iktidarında Trump’ın hem Facebook hem de Twitter hesapları kapatılırken, Cumhuriyetçilere yakınlığıyla bilinen New York Post’un yayın yapması da belirli bir süreliğine engellendi. Zuckerberg adeta Demokratlar-Cumhuriyetçiler savaşında açıkça bir taraf konumuna geldi. Hatta bunu kısa bir süre önce kendisi de kabul etti.

Zuckerberg gibi teknoloji liderleri tüm bu uyumluluk arayışına rağmen hem ABD’de hem de Avrupa’da bir dizi maddi cezanın ve antitröst davanın hedefi olmaktan kaçamadılar.

2022’de Musk’ın Twitter’ı satın alıp, önceki yönetimin iç yazışmalarını gazetecilere vermesiyle sosyal medya platformlarının Demokrat Parti’nin taleplerine yetişmekte ne denli zorlandığı gözler önüne serildi. Böylece Kasım 2024’teki başkanlık seçimleri yaklaşırken, internet sektörü yeni bir korkuya kapıldı. Trump döndüğünde hepsinden intikam mı alacaktı?

Seçim döneminde sektörün önemli bir kısmı Harris’i desteklemeyi sürdürse de -zira Harris’in de teknoloji ve risk sermayesi endüstrileriyle bağları vardı- teknoloji liderleri arasında genel olarak derin bir temkinlilik hakimdi. Kampanya döneminde Musk’ın açıktan desteğinin yanı sıra Trump’ın siyaseten en çok çekiştiği isimlerden biri olan Bezos bile çok dikkatliydi. Bezos’un sahibi olduğu Washington Post gazetesi, onlarca yıl aradan sonra Demokratlara destek açıklamamış, hatta Trump karşıtı bir karikatürün yayınlanmasına izin verilmemişti.

Şimdiyse saflar çok daha açık: Yalnızca Musk’ın değil, aynı zamanda sektörün en etkili yatırımcılarının ve PayPal Mafyasının çoğunun da bulunduğu, küçük ama etkili bir “teknoliberteryen Trump hayranları” grubu oluşmuş durumda.

Silikon Vadisi, Donald Trump’a neden ‘aşık’ oldu?

Trump yeni yönetimini kurarken, Silikon Vadisi’nin kazanımları da muazzam oldu. Palantir askeri-endüstriyel sektörü adeta ele geçirirken, Bitcoin’in yeni zirvelere ulaştı ve “teknoloji sınıfı” servetine servet kattı. Ayrıca bu dört yılda federal düzenlemelerin gevşetilmesinin yanı sıra teknoloji şirketleri Trump’ın düşürmeyi vaat ettiği kurum vergilerinden de yararlanacak.

Nitekim teknoliberteryenlerin önde gelen isimlerinden Andreessen, yakın zamanda bir podcast’te, “Trump’ın zaferi boğazıma basan çizmenin kalkması gibi. Her sabah bir önceki günden daha mutlu uyanıyorum,” demişti.

Silikon Vadisi’ne tüm bunların “müjdesini” veren isim ise Trump’ın temmuz ayındaki kampanya sürecinde başkan yardımcısı seçtiği JD Vance oldu.

Kasımdaki başkanlık seçimlerine giden süreçte, Trump ile PayPal mafyası arasındaki güçlü ittifakı kuran isim Elon Musk gibi görünüyordu ama aslında Trump ve Musk’ın arası da uzun süredir açıktı. Musk, başkan adayı olarak Trump’ın Cumhuriyetçi Parti içindeki en büyük rakibi olan eski Florida Valisi Ron Desantis’i destekliyordu. Hatta ikili arasındaki husumet öyle bir noktaya gelmişti ki Trump, Musk’a “sahtekar” ve “şaklaban” diye hitap ediyordu.

Ancak JD Vance’in isminin duyurulmasının ardından Musk ve Trump arasındaki buzlar hızla erimiş; Andersseen, Trump’ın önemli bir müttefiki haline gelmiş; Silikon Vadisi’nin kalanını da temkinli sessizlik bürümüştü.

Vance, PayPal mafyasının sıkı bir dostuydu. Hatta Peter Thiel, önceki seçimlerde Vance’in Ohio’dan Senato koltuğu kazanması için 10 milyon dolar harcamıştı. 2017’de Thiel tarafından kurulan Mithril Capital Management isimli risk sermayesi şirketinde yönetim ortağı olarak çalışmaya başlayan Vance, 2019’da Narya Capital isimli bir risk sermayesi fonu kurmuştu. O zamandan beri sağlık, biyoteknoloji ve yazılım dahil olmak üzere çeşitli alanlardaki girişimlerin yatırım fonu onun elinden geçiyordu.

Vance ayrıca, sosyal medya şirketlerini “ifade özgürlüğünü” sınırlamakla da suçluyordu ki bu da Musk’ın uzun süredir X platformunda izlediği politikayla paraleldi. Bu aynı zamanda yeni dönemin sosyal medya anlayışının rengini belli ediyordu.

Teknoliberteryenler 2000’lerde devlet müdahalelerine tamamen karşı bir ekip olarak görülüyordu ama bugün bu karşıtlık neredeyse sadece söylemde kaldı. Zira artık PayPal ekibi başta olmak üzere silah sanayisinden uzay araştırmalarına kadar pek çok alanda faaliyet gösteren teknoloji devleri hükümet fonlarından ciddi biçimde yararlanıyor. Yine önemli bir kısmı siyasetin çeşitli kademelerinde aktif görev de alıyor.

Siyaset bilimcilere göre teknoliberteryenlerin bugünkü rengini belirleyen iki önemli strateji var: İçeride ifade özgürlüğünü savunarak hükümet fonlarını ele geçirmek, dışarıda ise vergi cennetleri, kripto paralarla serbestiyi savunurken, her türden otoriter devletle iş birliği yapmak.

VOX’un teknoloji yazarı Adam Clark Estes, “teknoliberteryenlerin, artık teknootoriterler olarak da görüldüğünü ve motivasyonlarının giderek daha çarpık hale geldiğini” ifade ediyor.

“Musk, bu yıl yaklaşık 119 milyon dolar bağışladıktan sonra Trump’ın en büyük destekçisi olarak ortaya çıktı ve ifade özgürlüğünü misyonlarından biri haline getirdi. İfade özgürlüğü ayrıca Musk’ın Twitter’ı sansürle suçladıktan sonra 2022’de satın alıp X’e dönüştürmesinin önemli bir nedeniydi. Burada sağcı propaganda ve yanlış bilginin yayılımı, Trump’ın seçilmesinde rol oynamış bile olabilir.”

Gerçekten de Musk Twitter’ı satın aldıktan sonra ifade özgürlüğünü misyon haline getirirken, NPR ve New York Times başta olmak üzere tüm anaakım medyaya savaş açtı. İş insanı, NPR’ın ve diğer birçok yayın organının hükümet fonlarından yararlanmasına şiddetle karşı çıkıyor ve her fırsatta bu fonların kesilmesi talebini dile getiriyor.

Öte yandan, Financial Times yazarı Foroohar, Tesla ve SpaceX’in NPR’dan daha fazla federal fon aldığını vurguluyor.

“Trump’ın tekno-liberteryen ‘gönüllüler’ grubu verimlilik ve kar elde etme hizmetinde devlet aygıtını sökmekle meşgul olurken yalnız bırakılmak istiyor. İkinci hedefleri ise yapay zeka, kripto ve Musk’a bağlı herhangi bir iş kolunun değer kazanması ki Silikon Vadisi bunu zaten başardı.”

Son dönemde Musk; Instagram ve Facebook için Demokrat Parti’den çok fazla sansür talebi aldıklarını sıklıkla vurgulayan ve sonunda teyit platformlarıyla çalışmaktan vazgeçerek X modelini benimseyen Zuckerberg’ü de saflarına çekmeyi başardı. Bu, temelde her türden fikrin sosyal medya platformlarında dile getirilip karşılık bulabildiği ve o platformlarda paylaşılanlardan şirketlerin sorumlu tutulmadığı “eski güzel günlere” dönüş sinyalleri olarak görülüyor.

Musk’ın son dönemde İngiltere siyasetiyle bu denli içli dışlı olmasının arkasında da bu anlayış var. Musk’ın sahip olduğu X, İngiltere’nin Çevrimiçi Güvenlik Yasası (Online Safety Act) ile ciddi bir çatışma içinde. Bu yasa, çevrim içi platformlardan zararlı içerikleri kaldırmalarını ve kullanıcı güvenliğini artırmalarını talep ediyor. Bu yüzden Musk, İngilizlerin çevrim içi güvenlik düzenlemelerini “dijital diktatörlük” diye nitelendiriyor.

Ayrıca temelde Musk ve Trump cephesinin savunduğu fikirleri sosyal medyada dile getirdiği için son dönemde çok sayıda İngiltere vatandaşı gözaltına alındı veya tutuklandı.

Öte yandan Musk başta olmak üzere tekno-liberteryen ağın küresel bir imparatorluk kurmak için “ifade özgürlüğünden” çok daha fazlasına ihtiyacı var: Birçok ülkeden yurttaşların verileri. Ve bu ihtiyaç, bir önceki dönemin teknonasyonalist anlayışıyla taban tabana zıt.

Teknomilliyetçilik veya teknonasyonalizm, ABD dış politikası için iki temel ilkeye sahip bir çerçeve: Birincisi, Çin ile teknolojik rekabet. İkincisi ise bu rekabette ulusal güvenlik kaygılarının bir numaraya yerleşmesi.

2000’lerde özellikle Obama döneminde ABD dış politikası, internet ve teknolojiyi ülkenin ideolojisini yaymak için bir kaldıraç olarak kullanıyor ve kutluyordu. Ancak son 10 yılda bu önemli ölçüde değişti. Çin ile kızışan gerginlikler ve içeride teknolojiye yönelik endişelerin artmasıyla birlikte ABD, ulusal güvenlik kaygısını ve vatandaşlarının veri gizliliğini öncelemeye başladı.

Nihayetinde bu süreç, teknoloji devlerine yönelik antitekelci davalar, Çin’e karşı ihracat kontrolleri, çip savaşı ve TikTok’u yasaklamayı öngören kararla sonuçlandı. Teknoloji şirketleri -özellikle ABD dışındakiler- bu dönemde giderek daha fazla casusluk suçlamasıyla karşı karşıya kaldılar.

Ayrıca ABD, AB ve Çin dahil olmak üzere ülkeler, dışarıya kapalı olan kendi teknolojilerini geliştirmeye odaklandı. Ve bu, Silikon Vadisi’nin tekno-liberteryen sınıfının hiç de istemediği bir şeydi.

Tarihçi Quinn Slobodian, Project Syndicate için kaleme aldığı bir yazıda, “1990’ların Silikon Vadisi’nde, en büyük atılımların arkasında hükümet fonlarının olduğu gerçeğini bastırmak ve bunun yerine kendi kendini yetiştirmiş dahi efsanesini beslemek mümkündü. Ancak Çin’in yeni milenyumdaki ani yükselişi, teknoloji üstünlüğü için başka bir bileşenin daha gerekli olduğunu gösterdi: Vatandaşları hakkında yığınla kişisel bilgi vermeye istekli devletler,” diyor.

“Musk, Thiel gibi, bir zamanlar kitlesel gözetleme biçimlerine karşıydı. Bu, tam da bu tür verileri güvence altına almak için yakın zamanda Çin’e yaptığı seyahat göz önüne alındığında, artık tersine çevirdiği bir tutum.”

Musk, Nisan 2024’te Çin’e sürpriz bir ziyaret gerçekleştirdi. Reuters’ın haberine göre, Tesla CEO’su, Çin’de Tam Otonom Sürüş (FSD) yazılımının kullanıma sunulması ve Çinli kullanıcı verilerinin yurt dışına aktarılması için Pekin’den onay almayı amaçlıyordu.

Daha önce casusluk ve veri güvenliği endişeleri nedeniyle Tesla araçlarının Çin’deki bazı hassas bölgelere girmesi yasaklanmıştı. 2021’den beri şirket, araçlarının casusluk için kullanılıp kullanılamayacağı konusunda incelemeye tabi tutulduğu için yerel kullanıcı verilerini ülke içindeki bir tesiste saklamak zorunda kalıyordu.

Ancak nisandaki görüşme son derece olumlu geçti. Musk’ın Çinli yetkililerle yaptığı toplantının resmi açıklamasında açıkça şu ifadeler yer alıyor: “Çin ve ABD ekonomileri derinden entegre olmuş durumda. Siz bana sahipsiniz ve ben de size. Her iki taraf da birbirlerinin gelişiminden faydalanabilir.”

Bu yüzden Trump’ın Beyaz Saray’a döner dönmez TikTok yasağını erteletmesi ve yemin töreninde Çinli üst düzey isimleri ağırlaması bazıları için pek de sürpriz olmadı. Trump ise TikTok krizi için “siyasi çözüm” arayışında olduklarını söylemeye devam ediyor.

Dünyayı veri siyaseti mi belirleyecek?

Bu da olası bir ABD-Çin yakınlaşmasında ve küresel çaptaki krizlerde temel faktörlerden birinin artık “veri siyaseti” olacağını düşündürüyor. Diğer bir deyişle kullanıcıların her gün farkında olmadan kaydırdıkları ekranlar ve girdiği veriler, dünya siyasetine yön verecek denli önemli.

Yazının başında alıntıladığımız Varufakis, kapitalizmin evrildiğini söylediği yeni teknolojik düzende bu şirketlerin ekonomik faaliyetlere egemen olduğunu ve bireyleri bir tür “dijital köleliğe” indirgediğini dile getiriyor.

Ünlü ekonomist, “Teknofeodalizm” kitabında bunu bir örnek üzerinden şöyle özetliyor:

“Taksi çağırmak istiyorsanız, uygulamalardan birini indirmeniz gerekir. Peki, uygulama sizin söylediğiniz kişi olduğunuzu nasıl biliyor? Kredi kartı bilgilerinizi girmeniz gerekiyor. Yani aslında bankacınızdan, finansörünüzden kim olduğunuzu garanti etmesini istiyorsunuz. Dijital kimliğinizin sahibi bile değilsiniz.”

(Kaynak: Euronews Türkçe)

Paylaşın

Aydınlanma Metafiziksel Bir Solipsizm Örneği Midir?

Geçtiğimiz yüzyılın, iki oryantalist ve spiritüel eğilimli, batılı bilgini, Aldous Huxley ve Carl Gustav Jung, yaşamlarının sonlarına doğru “aydınlanma” iddiaları konusunda şüphe duymaya başladılar, ancak bunu açıklamadılar.

Haber Merkezi / Ünlü bir psikiyatrist ve Sigmund Freud’un arkadaşı ve öğrencisi olan Jung, aydınlanma hakkında daha güçlü şüphelere sahipti. Aydınlanma kavramı öznel bir süreçtir ve bunu ölçmenin bir yolu yoktur. Aslında, aydınlanma özünde spiritüel bencilliktir.

Şems-i Tebriz ve Mevlana Celaleddin Rumi diyaloglarında, “Aydınlanmaya değil farkındalığa yoğunlaşın” der. Rumi ve Şems dahil tüm mistikler, farkındalığı, varlığın bilgisini / Ben’in anlaşılmasını geliştirmeye inanır ve aydınlanmadan kaçınırdı.

Mısırlı Nobel ödüllü Necip Mahfuz, İslam tasavvuf tarihindeki en büyük mistiklerden ikisi olan “aydınlanmış” Bayezid-i Bestami ve Mansur-al Hallac, “Ben Hakikatim” gibi maneviyatı, sanrısal olarak değerlendirmişti. Agnostik bir mistik olan Ömer Hayyam, “İçiyorum ve aydınlanıyorum” demiştir.

Nörolinguistik ve teolinguistiklerde araştırmacılar, spiritüel sözlükteki belirli kelimelerin, terimlerin ve ifadelerin sadece iyi hissettiren bir etkiye ve sahte bir mutluluk hissine sahip olduğundan neredeyse eminler.

Amerikalı filozof-şair Walt Whitman, hepimizin eşit derecede aydınlanmış ya da eşit derecede gelişmemiş / gerilemiş olduğuna inanıyordu: “Hiçbirimiz aydınlanmış değiliz”.

Solipsizm (ya da tekbencilik), “Ben” felsefesi olarak bilinen, varlığı ben’in tasarımları olarak dile getiren felsefi görüş. Kuramsal bencilik olarak da belirtilir, buna göre bilinç içerikleriyle birlikte öznel ben varlık olarak kabul edilen tek gerçekliktir.

Yöntemsel bakımdan başlangıç noktası olarak ben’i alması durumunda yöntemsel tekbencilik olarak belirir. Bu yönüyle Descartes felsefesi bir yöntemsel tekbenciliktir. Etik anlamda ise Stirner’in örnek olarak alındığı kendi “Ben”inin yaşamın ve gerçekliğin merkezi yapan düşünce biçimi (ahlaksal bencillik).

Paylaşın

Dünya, İkinci Donald Trump Dönemine Hazır Mı?

Liderler, Beyaz Saray’a dönen, dünya düzenini bozma veya en azından sarsma potansiyeline sahip Donald Trump’ın bundan sonra ne yapacağını tahmin etmeye çalışıyorlar.

Kurtuluş Aladağ / ABD’nin 47. başkanı seçilen Donald Trump, Kongre’de düzenlenen yemin töreni ile resmen göreve başladı. Trump, kendisinin göreve gelmesiyle birlikte ABD’nin gerileme döneminin artık sona ereceğini, bugünden itibaren “Amerika’nın altın çağının” başladığını savundu.

Trump, Beyaz Saray’daki ilk gününde ABD’yi Dünya Sağlık Örgütü’nden (DSÖ) çekme sürecini başlattı. Trump benzer bir adımı ilk döneminde de atmış ama son karar, halefi Joe Biden tarafından geri alınmıştı.

Bilim insanları, ABD’nin DSÖ’den çekilmesiyle beraber AIDS, sıtma ve tüberküloz gibi bulaşıcı hastalıklarla mücadelede şimdiye dek elde edilen kazanımların kaybedileceği, yeni salgın hastalıkların dünyayı tehdit edeceği endişesi taşıyor.

DSÖ’nün en büyük bağışçılarından ABD’nin ayrılığı DSÖ’yü mali açıdan zor bir duruma düşürecektir. ABD, aynı zamanda halk sağlığı alanında uzmanlaşmış yüzlerce personel de yolluyordu.

Trump, ilk gününde Paris İklim Anlaşması’ndan çekilme kararnamesini de imzaladı. Paris İklim Anlaşması, küresel sıcaklık artışının sanayi öncesi dönemdekine kıyasla 2 derecenin altında tutulmasını, tercihen 1,5 derecenin hedeflenmesini öngörüyor.

Donald Trump’ın, seçim döneminde, göç, ticaret, iklim değişikliği ve vergilerle ilgili söyledikleri ABD’nin küresel sorunlardan geri çekileceği şeklinde yorumlanıyordu.

Trump, ABD’nin NATO, Birleşmiş Milletler, Dünya Ticaret Örgütü veya İklim Zirvesi gibi uluslararası hukuk, düzenleme veya örgütlerde hiçbir avantajının olmadığını sık sık belirtiyordu.

ABD’nin Yeni Başkanı, yıllardır ABD’deki her türlü sorunun kaynağının Çin olduğunu ifade ediyor ve Çin’i yalnızca kendisinin yenebileceği bir düşman olarak tarif ediyor.

Çin, birinci Donald Trump yönetiminin son döneminde varılan ticaret anlaşmasının şartlarına uymadığı için ikinci Trump döneminde yeni tarifelerle karşı karşıya kalacak gibi görünüyor.

Çin ile ABD arasındaki bir diğer önemli konu da Tayvan. Trump, Tayvan’ı Çin’e karşı yapacağı hamleler için bir piyon olarak görebilir, Trump’ın alacağı kararlar hem Tayvan hem de Uzak Doğu için tehlikeli olabilir.

Çin, ABD için güçlü bir rakipse Rusya, tarihsel bir sorun. Trump, başkanlık kampanyası sırasında ve hatta seçimi kazandıktan sonra bile, Ukrayna’daki çatışmaya derhal son verme sözü vermişti. Donald Trump, sık sık Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile olan samimi ilişkisine atıfta bulunmuştu.

ABD Yeni Başkanı’nın Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski’ye ilk mesajı, Moskova ile müzakere etmesi olacaktır. Rusya şu anda Ukrayna topraklarının neredeyse yüzde yirmisini kontrol ediyor.

Donald Trump’ın ABD’nin Ukrayna’ya desteğini çekmesinin beklenmedik sonuçları olabilir. Vladimir Putin, Ukrayna’da istediğini elde etmesi durumunda, Trump, istemeden de olsa daha çok kutuplu bir dünyanın oluşmasına zemin hazırlayabilir.

ABD Başkanı Trump, siyasi hedefleriyle uyumlu olup olmadıklarını belirlemek için tüm dış kalkınma yardımı programlarını 90 gün boyunca askıya aldı. Dikkatler, bu kararın Ukrayna için ne gibi sonuçları olabileceğine çevrildi.

Hem Çin hem de Rusya kilit güç merkezleri olarak görülebilir ve gelişmekte olan ülkeler BRICS ((Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika Cumhuriyeti) ve ŞİÖ (Şanghay İşbirliği Örgütü) gibi çok örgütlenmeler aracılığıyla teknolojik ve ekonomik tavizler elde edebilirler.

Rusya Devlet Başkanı Putin ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Trump’ın resmen görevden gelmesinden sonra bir görüşme gerçekleştirdi. İki lider, görüşmede Rusya ile Çin’in ilişkilerini gelişmeye devam etmesi gerektiğini vurguladı.

Trump ayrıca geçen hafta eski Başkan Joe Biden tarafından imzalanan ve Küba’yı terörü destekleyen devletler listesinden çıkaran kararnameyi de geri çevirdi.

Küba Devlet Başkanı Miguel Diaz-Canel, Trump’ın bu hamlesini “kibirlilik ve gerçeği hiçe sayma” olarak nitelendirdi.

Ticaret konusunda Trump, aralarında Çin ve ABD – Meksika – Kanada Anlaşması’nın da bulunduğu bir dizi ticaret anlaşmasının gözden geçirilmesini isteyen bir kararname yayınladı.

Trump’ın Beyaz Saray’daki ilk gününde verdiği kararlar, seçim kampanyası sırasında verdiği vaatlerle örtüşüyor, ama bundan sonra hangi kararları alacağı ise bilinmiyor.

Dünyanın, ilk döneminde olduğundan daha öngörülemez ve yasaları çiğnemeye daha yatkın bir liderle, nasıl başa çıkacağı da belirsizliğini koruyor.

Paylaşın

“Barış Süreci” Erdoğan İçin Bir Zorunluluk Mu?

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin “Abdullah Öcalan” çağrısı sonrası DEM Parti milletvekilleri Pervin Buldan ve Sırrı Süreyya Önder, 28 Aralık’ta İmralı’da Öcalan ile görüştü.

Kurtuluş Aladağ / Öcalan, Buldan ve Önder ile gönderdiği mesajda, Kürt – Türk kardeşliğini güçlendirmenin “tarihi bir sorumluluk” olduğunu belirterek, barışın inşasına katkıda bulunmaya hazır olduğunu dile getirdi. Öcalan, mesajında ayrıca, “gerekli olumlu adımları atmaya hazır ” olduğunu da vurguladı.

Pervin Buldan ve Sırrı Süreyya Önder ve yerine kayyım atanan Mardin Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Türk’ten oluşan DEM Parti İmralı heyeti, yılbaşından sonra siyasi partilerle temaslara başladı.

TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş ile görüşen DEM Parti İmralı heyeti, daha sonra MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’yi ziyaret etti. DEM Parti heyeti, AK Parti, CHP, Gelecek Partisi, Saadet Partisi, DEVA Partisi ve Yeniden Refah partisine ziyaretler gerçekleştirdi.

DEM Parti İmralı heyeti, ardından eski HDP Eş Genel Başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ’ı ziyaret etti. Demirtaş, ziyaret sonrası yaptığı açıklamada, Abdullah Öcalan’a desteğini ifade etti, süreci ise “Demokratikleşme, barış ve kardeşlik” süreci olarak tanımladı.

Yüksekdağ ise, ziyaret sonrası yaptığı açıklamada, “Ülkemiz ve bölgemiz açısından hayati bir dönemden geçiyoruz. Halklarımızın barış, adalet ve demokrasiye her zamankinden çok ihtiyacı var” ifadelerini kullandı.

AK Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Bahçeli’nin çağrısı sonrası başlayan süreci “tarihi bir fırsat” olarak değerlendirdi. Erdoğan, konuya ilişkin yaptığı açıklamada ”Terör belasını bitirmek için ülkemizin önüne yeni bir fırsat penceresi açılmıştır” dedi.

Erdoğan’ın adı konulmamış süreci “tarihi bir fırsat olarak” değerlendirmesi, iç ve dış dinamikler tarafından şekillendiriliyor.

İç dinamiklere bakarsak; Erdoğan, erken seçim yapılmadığı sürece cumhurbaşkanlığı için aday olamıyor, bu da Erdoğan’ı aday olabilmesi için siyasi bir tercih yapma noktasına getiriyor.

Bu nedenle, parlamentodaki üçüncü büyük parti olan Eşitlik ve Demokrasi Partisi’nin (DEM Parti) desteğini almak, Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığını uzatacak anayasa değişikliklerini geçirmesi için hayati önem taşıyor.

Dış dinamiklere bakarsak; Baas rejiminin çökmesi sonrası Suriye’de oluşan belirsizlik. Türkiye’nin desteklediği Suriye Milli Ordusu (SMO), Suriye – Türkiye sınırında bir çok bölgeyi kontrol ediyor.

ABD’nin desteklediği ve ana omurgasını Halk Koruma Birlikleri’nin (YPG) oluşturduğu Suriye Demokratik Güçleri (SDG), Suriye’nin kuzeydoğusunda kontrolü elinde bulunduruyor.

Böyle bir ortamda, Erdoğan’ın Suriye’nin geneli ve ülkenin kuzeydoğusuna yönelik yaklaşımı, sadece Suriye’nin etnik veya mezhepsel hatlar arasında parçalanıp parçalanmayacağını değil, Türkiye iç siyasetinin de geleceğini belirleyecek.

Erdoğan, Bahçeli’nin çağrısıyla başlayan ve “barış, kardeşlik, terörsüz Türkiye” gibi terimlerle anılan sürece, farklı politik gelişmeler yaşanmaz ise, isteksiz evet demiş gibi gözüküyor.

Çözüm Süreci: Çözüm süreci, Türkiye’de 2013-2015 yılları arasında başlayan müzakereleri ifade ediyor. Bu süreç, Kürt sorununu barışçıl yollarla çözmek amacıyla başlatılmıştı.

Sürecin temel unsurları arasında, silah bırakma, demokratik reformlar ve Kürt kimliğine yönelik hakların genişletilmesi yer almaktaydı. PKK lideri Abdullah Öcalan, bu müzakerelerde kilit bir figür olarak rol almıştı.

Ancak 2015’te çatışmaların yeniden başlamasıyla çözüm süreci fiilen sona ermişti. Bu dönem, Türkiye’deki siyasi dinamiklerde önemli değişimlere neden olmuştu.

28 Kasım 1978’de Diyarbakır’ın Lice ilçesinde kurulan PKK, Avrupa Birliği, Amerika Birleşik Devletleri (ABD), İngiltere ve Fransa gibi pek çok başka devlet tarafından terör örgütü kabul ediliyor.

PKK lideri Öcalan, terör örgütü kurmak ve yönetmek suçundan müebbet hapis cezasına çarptırıldığı 1999 yılından beri, Marmara Denizi’ndeki İmralı Cezaevi’nde bulunuyor.

Paylaşın

Tanrı Nedir? Teizm, Panteizm Ve Panenteizm

Zamanın başlangıcından beri, Tanrı’yı ​​anlamak ve anlamlandırmak için çeşitli kavramsal çerçeveler oluşturulmaya çalışılıyor. Tanrı, genel olarak, evrenin yaratıcısı ve yöneticisi olarak kabul edilen ve tapılan (Yahudilik, Hristiyanlık, İslamiyette olduğu gibi) varlık olarak tanımlanabilir.

Haber Merkezi / Anlamlandırma çalışmaları arasında, teizm, panteizm ve panenteizm, Tanrı gerçekliğini kavramaya yönelik en önemli girişimlerden bazılarıdır.

Teizm, panteizm ve panenteizm arasındaki temel fark, “Tanrı” içkinlik ve aşkınlığın farklı formülasyonlarında yatar. İçkinlik ve aşkınlık, temel olarak Tanrı ile dünya arasındaki ilişkinin farklı kavramlarıdır.

Tanrı’ya ilişkin bazı kavramlar antropomorfik (İnsana has özelliklerin insan dışı varlıklara atfedilmesi) olsa da, “Tanrı nedir?” ve “Tanrı, insan ve insanın dünyasıyla ilişkili olarak nedir?” sorusuna yanıt bulmaya yönelik tüm girişimler, farklı yaklaşımlar içermiştir.

İnsan, her zaman Tanrı sorusunun merkezinde yer almıştır, yalnızca bu soruyu sorduğu için değil, aynı zamanda “Tanrı ile insan” ilişkisini anlamaya ve soruyu yanıtlamaya çalıştığı için de. Yaklaşımlar, bu tür ilişkisellik anlayışları yönünden birçok farklılık gösterse de, bu yaklaşımları tanımlayan temel özellik, Tanrı’nın aşkınlık ve içkinlik spektrumundaki (çeşitlilik) konumunda yatmaktadır.

Tanrı, var olan dünyamıza ne kadar uzak, farklı, edilgen veya ayrı ve ne kadar yakın, benzer, etkin veya özdeştir?

Aşkınlık perspektifi (bakış açısı) sorunun ilk kısmını ele alırken, içkinlik ikinci kısmını ele alır. Dolayısıyla, teizm, panteizm ve panenteizm, Tanrı’nın doğasını tasavvur etme ve temsil etme girişimlerinde içkinlik ve aşkınlık ikiliğinin benzersiz bir sentezini sağlayan ilişkisel modellerdir.

Teizm: Teizm, kısaca en az bir tanrıya inanmak olarak tanımlanabilir. Teizmin birçok farklı sınıflandırması olsa da en yaygın olanı, yalnızca bir tanrıya inanılan monoteizmdir. Bu teizm biçimi, her dinin içindeki görüşler büyük ölçüde değişse de, Ortodoks İbrahimi dinler tarafından benimsenen genel Tanrı kavramıdır.

Teizm, özellikle Tanrı’nın ayrı bir varlık olarak kavrandığı ve Tanrı ile yaratılış arasındaki çizginin kesin bir şekilde tanımlandığı aşkınlığa vurgu yapar, Tanrı’nın ve dünyanın varoluşu, yaratıcı ve yaratılmış olarak ilişkili olsalar da ayrı kabul edildiği ontolojik gerekçelere dayanır.

Aşkın ontolojik bağlantı, bir mucit ve icadının alegorisiyle gösterilebilir, çünkü mucit icat edilen nesnenin nedeni iken, ikisi ayrı varlıklardır. Teizmdeki ilahi içkinlik ve ilahi aşkınlık ikililiği, “Tanrı – Dünya” ilişkisi çerçevesi içinde formüle edilir. Deizmle karşılaştırıldığında, Teizm, Tanrı’nın insan işlerine ve dünyaya aktif olarak dahil olduğunu savunur.

Nitelikler ve ritüeller, farklı teist inançlar arasında farklılık gösterse de, ilahi içkinlik görüşü tamamen onların ilahi aşkınlık anlayışının gerektirdiği ikiliğe dayanır. Teist modelin ikiliği olmadan, bir Tanrı düşüncesi ve tüm ibadet biçimi mümkün olmazdı. Çünkü, “Tanrı- İnsan” ikiliğinin yokluğunda, tapan ve tapılan “bir” olarak kabul edildiğinde, kime tapınılacak?

Panteizm: Etimolojik olarak panteizm kelimesi, “Her şey” anlamına gelen “Pan” ve “Tanrı” anlamına gelen “Theos” kelimelerinin Antik Yunanca köklerinden türetilmiştir. Kelimenin de önerdiği gibi panteizm, her şeyin “Tanrı” olduğu görüşüdür ve Tanrı’yı ikili olmayan veya monist, ilişkisel bir şekilde sınıflandırır.

17. yüzyılın önde gelen filozoflarından Baruch Spinoza, bu konudaki fikirlerini tanımlamak için panteizm kelimesini kullanmamış olsa da, eserleri ilahi içkinliğe vurgu yapması nedeniyle panteizmi popülerleştirmiştir. Özellikle, kanonik eseri Etik’te “Tanrı her şeyin geçici değil, içkin nedenidir” diye yazmıştır.

Teizmin aksine, ayrı bir tanrı görüşü, Tanrı’nın insanların ve dünyanın bir tezahürü olduğu var olan tek gerçeklik olarak görüldüğü panteizmde mantıksal olarak imkansızdır.

Spinoza, “Tanrı ve Doğa” kelimelerini birbirinin yerine kullanarak Tanrı’nın soyut doğasını vurgular. Geleneksel panteizm, yalnızca ilahi üstünlüğü vurgulayıp, aşkınlığı göz ardı ederken, Spinoza her ikisini de savunur. Martial Gueroult gibi filozoflar, Baruch Spinoza’yı bir panteist yerine panenteist olarak görürler.

Panenteizm: Panenteizm, Tanrı’nın aynı anda hem dünyanın içinde hem de ötesinde olduğu görüşüdür. Panteist “Tanrı ve Dünya” özdeşleşmesinin birliği, birincisinin aynı anda ikincisinde tezahüründe görülen çokluğu, ikiliği ve sınırlamaları aşmasını gerektirir.

Spinoza’nın da belirttiği gibi, “Tanrı mutlak olarak sonsuz varlıktır, sonsuz niteliklerden oluşan tözdür, her biri ebedi ve sonsuz özselliği ifade eder”. Spinoza, var olan her şeyin tek bir altta yatan tözden veya gerçeklikten türetildiği ve ona indirgenebildiği, sonsuz niteliklerinin var olan her şeyin özünü oluşturduğu bir töz monizm biçimi sunar.

Spinoza’ya göre, “İnsanın özü, Tanrı’nın niteliklerinin belirli şekillerinden oluşur”. Teizmin aksine, Spinoza tarafından yeniden oluşturulan “İnsan – Tanrı” ilişkisi, iki ayrı varlığın ikiliğinden ziyade ifade ve ifade edilen arasında bir zıtlığa ihtiyaç duyar.

Tüm varoluş biçimleri “Tanrı” ifadesinin sonlu şekilleri olsa da, “Tanrı”, aynı anda, sonsuz niteliklerinde içkin olan sonsuz ifade potansiyeliyle onları aşar. Bu anlamda, Spinoza’nın fikirleri, İbn Arabi’nin “İlahi Öz – İfşa” fikirleriyle büyük benzerlik taşır.

Paylaşın

Analiz: ABD, Suriye’den Çekilecek Mi?

Heyet Tahrir Şam’ın (HTŞ) liderliğindeki silahlı grupların Beşar Esad yönetimini devirmesiyle birlikte, ABD’nin Suriye’deki askerlerini çekip çekmeyeceği merak konusu.

ABD’nin seçilmiş başkanı Donald Trump, rejimin düşmesinin ardından yaptığı açıklamada “Suriye kendi başının çaresine bakmak zorunda” demişti. Trump’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı adayı Mike Waltz ise, ABD askerlerinin Suriye’de olmaması gerektiğini söylemiş, IŞİD’in yeniden güç kazanmasını önlemeye öncelik verileceğini belirtmişti.

ABD’nin seçilmiş başkanı Donald Trump’ın Suriye’deki Amerikan askerlerini bölgeden çekip çekmeyeceği merak konusu. Washington Post (WP), “IŞİD’e ve İran’a karşı kalkan görevi gören 2 bin askerin” akıbetiyle ilgili adımların Trump için ikilem yaratacağını yazıyor.

Heyet Tahrir Şam (HTŞ) liderliğindeki rejim karşıtlarının Beşar Esad yönetimini devirmesiyle ABD’nin ülkedeki askeri misyonunun geleceğinin belirsizliğe sürüklendiği ifade ediliyor.

Trump’ın ilk döneminde Suriye’deki Amerikan birliklerini çekmeyi gündeme getirdiği hatırlatılıyor. Ancak Cumhuriyetçi liderin ikinci döneminde bununla ilgili nasıl bir politika izleyeceği belli değil. 47. ABD Başkanı, rejimin düşmesinin ardından yaptığı açıklamada “Suriye kendi başının çaresine bakmak zorunda” demişti.

Cumhuriyetçi liderin ilk döneminde ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi olarak görev yapan James Jeffrey, HTŞ’nin geçmişte IŞİD’le başarılı şekilde mücadele ettiğine dikkat çekerek şu yorumları paylaşıyor: Bu durumda Trump kendisine şu soruyu soracak: ‘Neden IŞİD’le savaşmak için asker bulundurmak zorundayım? Zaten verdiğimiz savaşın çoğunda onları çölde bombalıyoruz.’ Ve bu soruyu yanıtlamak çok zor olacak.”

Trump’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı adayı Mike Waltz, ABD askerlerinin Suriye’de olmaması gerektiğini söylemiş, IŞİD’in yeniden güç kazanmasını önlemeye öncelik verileceğini belirtmişti. Ancak buna yönelik askeri stratejiye dair bilgi paylaşmamıştı.

WP’nin analizinde, Suriye’deki ABD birliklerinin geleceğinin HTŞ ve ülkenin kuzeydoğusundaki Kürt örgütlerle yapılacak anlaşmalara bağlı olduğu ifade ediliyor. Ayrıca Washington’ın fonladığı Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG), Ankara’nın desteklediği Suriye Milli Ordusu’yla (SMO) girdiği çatışmaların ABD-Türkiye arasında gerginlik yarattığı yazılıyor. SDG’nin ana unsuru Türkiye’nin terör örgütü kabul ettiği YPG.

Haberde, “Ankara’nın baskısıyla” ABD’nin SMO ve SDG arasında Münbiç’te 12 Aralık’ta ateşkes anlaşması yapılmasını sağladığı ifade ediliyor. Taraflar arasında çatışmalar yaşansa da ABD ateşkesin sürdüğünü duyurmuştu. Diğer yandan SDG’nin IŞİD militanlarını tuttuğu kampların güvenliğinin de SMO’yla çatışmalar nedeniyle tehlikeye girebileceği savunuluyor. IŞİD’in kaostan faydalanarak tekrar güçlenme ihtimalinin Washington’ı endişelendirdiği yazılıyor.

HTŞ öncülüğündeki rejim karşıtlarının 27 Kasım’da başlattığı saldırılar, 8 Aralık’ta Esad rejiminin devrilmesiyle sonuçlanmıştı. Esad ailesi Rusya’ya kaçarken, HTŞ kurduğu geçici hükümetin başına Muhammed Beşir’i getirmişti.

ABD Dışişleri Bakanlığı Yakın Doğu İşlerinden Sorumlu Müsteşar Yardımcısı Barbara Leaf, geçen haftta Suriye’ye gitmişti. Ebu Muhammed Colani takma adını kullanan HTŞ lideri Ahmed Şara’nın başına konan 10 milyon dolarlık ödülün kaldırıldığını duyurmuştu. Öte yandan Washington, HTŞ’yi henüz resmen terör örgütü listesinden çıkarmadı. Avrupa Birliği ve Birleşmiş Milletler de grubu terör örgütü olarak görmeye devam ediyor.

Türkiye de HTŞ’yi resmen terör örgütü kategorisinde değerlendiriyor. AK Parti Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü Ömer Çelik, HTŞ’nin artık “fiilen terörist olmadığını” söylemişti fakat bu yönde resmi bir adım atılmadı.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Suriye’de Çöküşün Temelleri

Suriye’de Halep, Hama, Dera, Suveyda ve Kuneytra’da kontrolü ele geçiren silahlı gruplar, başkent Şam ve Humus’a doğru ilerliyor. Foreign Policy ise konuya ilişkin dikkat çeken bir analiz yayınladı.

Suriye’de çöküşün nedenlerine değinilen analizde, “Şam yönetimi ekonomik kriz, organize suçların yayılması, uluslararası ilginin azalması ve muhalefetin yeniden canlanmasıyla birleşen çok yönlü bir baskıyla karşı karşıya. Hükümetin şu anki durumda bu zorlukların üstesinden gelebilmesi neredeyse imkânsız görünüyor. Bu koşullar altında, Suriye’nin geleceği her zamankinden daha belirsiz” ifadelerine yer verildi.

ABD’nin önde gelen dış politika organlarından Foreign Policy’de yer alan analizde, Heyet Tahrir el-Şam (HTŞ) olmak üzere hükümet karşıtı silahlı grupların son bir haftadır Suriye’de kaydettikleri hızlı ilerlemenin nedenleri hem ülke içi dengeler hem de İran ve Rusya gibi yabancı müttefiklerin pozisyonları açısından değerlendirildi.

Cumhuriyet’in aktardığına göre analizde öne çıkan bölümler şöyle: “Başta HTŞ olmak üzere Suriye’deki silahlı muhalif gruplardan oluşan bir koalisyon, Suriye’nin kuzeyinden kapsamlı bir harekat başlatarak Humus şehrine ulaştı ve yaklaşık 250 şehir, kasaba ve köyü kontrol altına aldı. Silahlı gruplar, yaklaşık 1 hafta içerisinde kontrol ettikleri toprakları iki katına çıkardı. Bu saldırılar sonucunda, Suriye’nin ikinci büyük kenti Halep yalnızca 24 saat içinde düştü.

Bugün, Esad’ın pozisyonu her zamankinden daha kırılgan bir noktada. Müttefikleri Rusya ve İran, hükümet güçlerinin dağılmasını önlemek için ellerinden geleni yapmaya çalışsa da sahadaki gerçekler karşısında etkisiz kaldılar. Cihatçı Heyet Tahrir el-Şam’ın (HTŞ) ekim ortasında duyurulan saldırı planları ve buna karşılık Türkiye’nin müdahalesi ve Rusya’nın hava saldırıları göz önünde bulundurulursa, bu saldırının bir sürpriz olmadığı anlaşılıyor.

Rusya’nın, son sekiz yılda Suriye ordusunu yeniden inşa etme çabalarının işe yaramadığı açıkça görüldü. Rusya’nın özel birlikler (örneğin, 25. Özel Görev Tümeni) oluşturma çabalarına rağmen, Suriye ordusu genel olarak disiplinsiz, koordinasyonsuz ve zayıf durumda. Hükümet güçlerinin askeri yapısı hem içten hem de dışarıdan parçalanmış vaziyette. Milis gruparın komutanları, rejim ordusundan daha etkili bir askeri gücü temsil eder halde. Rusya’nın orduya sağladığı tek ciddi yenilik, intihar dronları olsa da, bu teknoloji HTŞ’nin “Kataib Shaheen” (Şahin Tugayı) dron birimi tarafından etkisiz hale getirildi.

HTŞ, 2020’den bu yana askeri kapasitesini önemli ölçüde artırdı. Özellikle Asaib el-Hamra (Kızıl Birlikler) gibi özel kuvvetler benzeri birimler ve gece operasyonlarında etkili olan Saraya el-Harari (Termal Tugay) dikkat çekti. HTŞ tarafından kullanılan seyir füzeleri ve patlayıcılar, Suriye rejiminin ağır silahlarını etkisiz hale getirdi. Silahlı gruplar, keşif dronları ile rejimin savunmasını alt etti.

HTŞ taarruzu, hükümet güçlerinin Hama merkezindeki iki ayrı cepheden hızla geri çekilmesine yol açtı. Ülke genelinde, Şam yönetimine yönelik direniş yeniden başlarken, güneyde Dera, merkezde Humus ve doğuda Deyrizor gibi yerlerde hükümet güçleri büyük zorluklarla karşı karşıya. Esad’ın daha önce 2015’te yaşadığı benzer bir durum, Rusya’nın askeri müdahalesiyle çözülmüştü. Ancak bu kez, Esad’ı kurtaracak bir dış destek mevcut değil.

Çöküşün temelleri

Uluslararası toplum, yıllarca Suriye krizinin “donmuş” bir durumda olduğunu varsayarak Esad’ın zaferini kaçınılmaz görmüştü. Bu nedenle, Suriye’ye olan ilgi azaldı, diplomasi sona erdi ve kaynaklar başka küresel meselelere yönlendirildi. Arap ülkeleri, 2023’te Esad ile normalleşmeye başladı ve bazı Avrupa ülkeleri, Suriye’ye yönelik politikalarını yeniden gözden geçirdi.

Ancak Suriye’nin ekonomisi yıllardır çökmüş durumda. 2020’deki ateşkesten bu yana Suriye lirası hızla değer kaybetti; 2020’de 1 ABD doları 1,150 Suriye lirası iken, bugün 17,500 seviyelerine çıktı. İnsanlar yoksulluk sınırının altına düştü, devlet yardımları kesildi ve organize suç gelirleri halka fayda sağlamadı.

Ayrıca Suriye şu anda, dünyanın en büyük uyuşturucu üretim merkezlerinden biri olarak kabul ediliyor. Bu ticaret, ülkenin güvenlik yapısını derinden etkilerken, suç ağları ve savaş lordları, meşru hükümet içindeki son birliktelik unsurlarını da yok etti.

Rusya’nın Ukrayna savaşı ve İsrail’in Ekim 2023’te İran ve vekil gruplarına yönelik saldırıları, hem Rusya’nın hem de İran’ın dikkatini Suriye’den uzaklaştırdı. 27 Kasım’da başlayan muhalefet saldırısı sırasında, Rusya, İran ve Hizbullah sahada varlık gösterse de ağır kayıplar verdi.

Şam yönetimi ekonomik kriz, organize suçların yayılması, uluslararası ilginin azalması ve muhalefetin yeniden canlanmasıyla birleşen çok yönlü bir baskıyla karşı karşıya. Hükümetin şu anki durumda bu zorlukların üstesinden gelebilmesi neredeyse imkânsız görünüyor. Bu koşullar altında, Suriye’nin geleceği her zamankinden daha belirsiz.

Paylaşın

Suriye’de “Tarih Tekerrür Edebilir” Uyarısı

Suriye’deki son gelişmeleri değerlendiren Uluslararası Kriz Grubu (ICC) kıdemli analisti Nanar Hawach, “tarih tekerrür edebilir” uyarısında bulundu. Türkiye İslamcı muhalifleri desteklerken ABD, SDG’yi destekliyor. Esad rejiminin en büyük destekçileri ise Rusya ve İran.

Silahlı grupların Suriye’nin en büyük ikinci kenti olan Halep’i ele geçirmelerinin yankıları sürüyor. 2016 yılından bu yana muhalif grupların rejime karşı başlattıkları en büyük saldırının Suriye iç savaşını yeniden alevlendirdiği, isyancıların Halep’ten sonra yöneldikleri Hama ve Tel Rıfat’ta çatışmaların sürdüğü, silahlı muhaliflerin bir sonraki durağının Şam olabileceği bildiriliyor.

Güvenlik uzmanları, Esad rejiminin karşı saldırı hazırlıkları yaptığına dikkat çekerek önümüzdeki günlerde çatışmaların daha da şiddetlenebileceği öngörüsünde bulunurken gelişmelerin Türkiye’nin de müdahil olduğu bölgesel bir savaşın fitilini ateşleyebileceği endişesini dile getiriyorlar.

Suriye, 13 yıldır çok farklı silahlı grupların güç mücadelesine sahne oluyor. Bunlar arasında radikal cihatçı gruplar, Batı medyasında “Erdoğan’ın müttefiki” olarak adlandırılan İslamcılar ve ayrıca ABD destekli, ana omurgasını PKK’nın Suriye uzantısı olarak görülen YPG’nin oluşturduğu Suriye Demokratik Güçleri (SDG) gibi oluşumlar bulunuyor.

Suriye’nin geleceğine dair tasavvurları çok farklı olsa da bu gruplar ortak bir hedefi paylaşıyor, Beşar Esad diktatörlüğünün sona ermesini istiyorlar.

Bu nedenle muhalif grupların oluşturduğu ve Heyet Tahrir Şam’ın (HTŞ) öncülük ettiği ittifakın geçen hafta başlattığı saldırılarda Halep’i ele geçirmesi, son yıllarda gücünü yeniden konsolide ettiği ve uluslararası meşruiyetini de yeniden tesis etmekte olduğu düşünülen Beşar Esad üzerinde adeta darbe etkisi yarattı.

İran ve Rusya’nın desteği sayesinde 13 yıldır Esad rejiminin yıkılmasını önleyen Suriye ordusu, muhalif grupların saldırılarına hazırlıksız yakalanmış görünüyor.

Beşar Esad’a meydan okuyan ittifaka öncülük eden HTŞ kim?

El Kaide kökenli HTŞ, yaklaşık 30 bin savaşçısıyla bölgedeki en etkili silahlı güç konumunda ve cihatçı bir yapı olarak Suriye topraklarındaki hakimiyetini genişletmesi endişelere yol açıyor. İlk ismi El Nusra Cephesi olan bu yapı, El Kaide’nin Suriye kolu olarak Ebu Muhammed Colani tarafından kuruldu.

IŞİD ile kıyasıya bir rekabet içine girerek bölgede güçlenen, daha sonra Esad’a yardıma yetişen İran ve Rusya’nın bu yapıyı hedef alması sonucunda İdlib’e çekilmek zorunda kalan bu yapının lideri Ebu Muhammed Colani, 2016 yılında El Kaide ile ilişkilerini sonlandırdıklarını açıkladı, 2017 yılında da HTŞ’yi kurduğunu ilan etti.

HTŞ, Suriye’nin “son muhalif kalesi” haline gelen İdlib bölgesini kontrol ediyor. Birleşmiş Milletler’e (BM) göre bu bölge iç savaştan kaçan, yerinden edilmiş yaklaşık 4 milyon Suriyeliye ev sahipliği yapıyor. Hem ABD hem Türkiye’nin terör örgütleri listesinde yer alan HTŞ, son yıllarda cihatçı örgüt imajını daha ılımlı bir çizgiye dönüştürme çabasında.

HTŞ, El Kaide’nin küresel cihatçı yönelimi yerine odağının Suriye olduğunu, Suriye’de İslami bir yönetim istediğini ancak diğer dinlere de saygılı olduğunu savunuyor. Hatta Halep’i ele geçirdikten sonra HTŞ, kentteki kiliseler de dahil olmak üzere kültürel ve dini mekanları koruyacaklarını, diğer dinlere mensup olan kent halkına saygılı olunacağını duyurdu.

Esad rejiminin, İran ve Rusya’nın desteğini alarak HTŞ’nin Halep hamlesine İdlib’i yoğun bir karşı saldırı ile hedef alma ihtimali, sadece Türkiye için değil AB içinde endişe oluşturuyor. Bunun bu bölgede yaşayan milyonlarca yerinden edilmiş Suriyelileri harekete geçirerek Türkiye’ye ve daha sonra da Avrupa’ya yeni bir mülteci dalgasını tetiklemesinden endişe ediliyor.

Türkiye, Rusya ve İran arasındaki Astana Süreci uyarınca aslında Ankara İdlib’i silahsızlandırma sorumluluğunu üstlenmişti. Ancak mevcut gelişmeler, HTŞ’nin son yıllarda İdlib’deki hakimiyetini muhalif güçleri Esad’a yeni bir isyana hazır hale getirmek için kullandığı izlenimini güçlendirdi.

Halep’in ele geçirilmiş olunması, HTŞ’ye Suriyeli muhalifler nezdinde “kurtarıcı” ünvanını kazandırdı. Ancak uzmanlara göre bundan sonra ilerleme kaydedip kaydetmeyeceği büyük ölçüde öncülük ettiği ittifakın muhafazasına bağlı.

Suriye Milli Ordusu (SMO), büyük ölçüde Türkiye tarafından desteklenen farkı İslami ve İslamcı milisin oluşturduğu gevşek bir koalisyon olarak nitelendiriliyor. Birleşmiş Milletler (BM) uzmanları geçmişte SMO savaşçılarını Türkiye’nin kontrolü altındaki bölgelerde yargısız infaz, dayak, tecavüz, adam kaçırma ve yağmalama gibi ihlallerde bulunmakla suçlamıştı.

Türk hükümeti, Türkiye’nin Halep’te yaşanan çatışmalara taraf olmadığını söylese de Türk basınında Halep Kalesi’nde asılan Türk bayrağı için “Tarih tekerrür etti: Halep Kalesi’nde Türk bayrağı dalgalandı” ve “Halep Kalesi’nde 76 yıl sonra Türk bayrağı” gibi başlıkların atılması dikkat çekti.

Uluslararası basın, SMO’nun Halep operasyonuna katıldığı, hatta SMO’nun Halep’teki bir askeri havalimanını ele geçirdiği bilgisinin Türk basını tarafından duyurulduğuna dikkat çekmekle birlikte, Türkiye destekli bu yapının asıl hedefinin Şam’daki Esad rejimi değil, Suriye Demokratik Güçleri (SDG) olduğuna işaret ediyor.

SMO’nun, Halep saldırısıyla eşgüdümlü olarak SDG’nin kontrolü altındaki Tel Rıfat’ı hedef aldığı, operasyonun adının da “Özgürlük Şafağı” olduğu bildiriliyor.

Ankara’ya göre muhaliflerin Halep operasyonuyla birlikte Esad rejimi SDG’den destek istedi, kendi kontrolü altındaki belli bölgeleri bu yapıya devretmeye başladı, SMO ise “Özgürlük Şafağı operasyonuyla bu planı bozdu”, Tel Rıfat’ın ilçe merkezini kontrolü altına aldı. SDG ise SMO’nun operasyonunun arkasında olduğunu iddia ettiği Türkiye’yi “tüm Suriye’yi işgal etmeyi hedeflemekle” suçluyor.

Kürtler, Suriye iç savaşının kazananı olarak görülüyor, PKK da Suriye uzantısı PYD ve askeri kolu YPG sayesinde Suriye’nin kuzeydoğusunu kontrolü altına almayı başaran aktör olarak nitelendiriliyor.

Aslında PKK sadece Türkiye tarafından değil, AB ve ABD tarafından da terör örgütü olarak sınıflandırılıyor. Ancak YPG’nin ana omurgasını oluşturduğu SDG, IŞİD ile mücadelede sergilediği işbirliği sayesinde ABD’nin bölgedeki en önemli müttefiki haline geldi ve bu yapı Suriye topraklarının neredeyse üçte birini kontrol ediyor.

Türkiye ise bu SDG’nin sınırlarındaki varlığını ulusal güvenliğine bir tehdit olarak algıladığını söylüyor.

SDG’nin Esad rejimi ile işbirliği yaptığı iddiaları gündemdeki yerini koruyor. Uzmanlar, HTŞ’nin ilerleyişini sürdürmesi halinde bir gün Türkiye destekli SMO ile birlikte SDG’yi hedef alma ihtimalinin dışlanamayacağına dikkat çekiyor. SDG’nin bu endişe nedeniyle Esad rejimi ile diyaloğunu koparmadığı, kazanımlarını kaybetmemeye odaklandığı belirtiliyor.

Uluslararası Kriz Grubu (ICC) kıdemli analisti Nanar Hawach, Suriye’deki son gelişmeleri değerlendirirken “tarih tekerrür edebilir” uyarısında bulundu.

Suriye’de demokrasi yanlısı güçlerin 2011 yılında mücadelelerini başlattıklarında önce ilerleme kaydettiklerini, ancak daha sonra Rusya ve İran’ın Esad güçlerine desteğini artırmasının ardından rejimin Hama’daki saldırıyı durdurmayı başardığını anımsatan Hawach, bunu izleyen yıllarda Esad’ın muhalifleri hedef aldığı sayısız hava saldırıları sonucunda rejim birliklerinin ülkenin yaklaşık yüzde 75’inde kontrolü yeniden ele geçirdiğini söyledi.

DW Türkçe’ye konuşan Hawach, “Pazar günü, Hama’ya yoğun hükümet destek takviyesi ulaştı ve HTŞ’yi kuzeye doğru itmeye, bazı kasaba ve köyleri geri almaya başladılar” dedi. ICC kıdemli uzmanına göre Esad rejimi büyük bir karşı saldırı başlatmak üzere ve önümüzdeki birkaç hafta ya da ay boyunca Suriye’de yüksek yoğunluklu bir iç savaş yeniden başlayacak.

BM kuruluşlarına danışmanlık yapan Ortadoğu analisti Lorenzo Trombetta ise “Suriye’deki Türkiye yanlısı cihatçı isyancıların İsrail ile Hizbullah arasında ateşkesin yürürlüğe girmesinin hemen ardından saldırıya geçmesi tesadüf değil” diyor.

Bölge ülkelerinde Türkiye İslamcı muhalifleri desteklerken ABD, SDG’yi destekliyor. Esad rejiminin en büyük destekçileri ise Rusya ve İran.

Aralarında ABD ve Almanya’nın da bulunduğu birçok ülke tarafından terör örgütü olarak sınıflandırılan, Avrupa Birliği’nin (AB) ise silahlı kanadını terörist grup olarak sınıflandırdığı Hizbullah, İran tarafından finanse ediliyor, donatılıyor ve eğitiliyor. Ancak Lübnan’da İsrail ile çatışmalar nedeniyle Hizbullah zayıflamış durumda. Bu nedenle Esad’a desteği de zayıfladı.

Yine İran’ın savunması da son zamanlarda İsrail tarafından zayıflatıldı. Ayrıca İsrail Suriye içindeki İran üslerine yönelik saldırılarını arttırdı ve Lübnan ile Suriye arasındaki ikmal yollarını kesti. Bu arada Suriye’nin diğer kilit müttefiki Rusya da Ukrayna’ya karşı yürüttüğü savaşla meşgul. Ancak Rusya, Ukrayna savaşına rağmen Suriye’yi desteklemeye devam edeceğini duyurdu.

Kremlin Sözcüsü Dimitri Peskov bir basın toplantısında “Rusya’nın elbette Beşar Esad’ı desteklemeye devam edeceğini” söyledi, Moskova’nın “durumu istikrara kavuşturmak için neyin gerekli olduğuna dair bir pozisyon belirleyeceğini” de sözlerine ekledi.

İran da Kremlin gibi Esad’a destek açıkladı. İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan telefonda görüştüğü Esad’a isyanı bastırmak için gerekti desteği verme güvencesini verdi.

Paylaşın

Suriye İle Normalleşme: Erdoğan’dan Putin’e Esad Çağrısı

BRICS Zirvesi dönüşü uçakta gazetecilere değerlendirmelerde bulunan Erdoğan, Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad ile görüşme konusuyla ilgili açıklama yaptı. Erdoğan “Suriye yönetiminin Türkiye ile samimi ve gerçekçi bir normalleşmenin kendilerine sağlayacağı faydaları anlayarak adımlarını ona göre atması temel beklentimizdir.  Umarım önümüzdeki dönemde bu konuda yapıcı bir adım görür ve Türkiye-Suriye normalleşmesini inşa ederiz” dedi.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile Türkiye’nin durduğu noktayı ve beklentilerini konuştuğunu söyleyen Erdoğan, “Sayın Putin’e, Beşar Esad’ın bizim çağrımıza vereceği cevabın temini noktasında bir adım atması çağrımız oldu. Sayın Putin, Esad’a bu adımı atması için herhangi bir çağrıda bulunur mu? Onu da zamana bırakıyoruz” diye konuştu.

Erdoğan, TUSAŞ’ın Kahramankazan’daki yerleşkesine yapılan ve 5 kişinin ölümüyle sonuçlanan saldırıya ilişkin “Bu terör saldırısının Suriye’den bir sızma hareketi şeklinde gelişmiş olduğunu özellikle öğrenmiş bulunuyoruz. Buna yönelik de tüm gece boyunca 40 ayrı noktaya operasyonlar yapıldı. Bu operasyonlarla da teröristlere çok çok ağır bedeller ödetildiği de ortada” dedi.

Erdoğan “Terörle mücadeleden kesinlikle taviz vermemiz mümkün değil. Bu, kararlılıkla devam edecek ve terörü kaynağında yok etme politikamızı yine aynen sürdüreceğiz. Bundan da taviz söz konusu değil. Teröre sebep olan siyasi ve toplumsal nedenlerden finansal kaynaklara, dış desteklere kadar geniş bir yelpazede mücadele stratejisi belirledik. Bu stratejiyi çok boyutlu ve daha kapsamlı bir şekilde devam ettireceğiz” diye konuştu.

“Terör örgütü PKK’nın Suriye’deki kolu olan PYD/YPG özellikle terk edilmeye, yalnız bırakılmaya mahkumdur. Amerika bu terör örgütünü bir süre kucağında taşır, ama o süre dolunca da bunları kendi başına bırakmak zorunda. Suriye’deki istikrarsızlıktan faydalanan terör örgütünün, bazı Batılı ülkelerin himayelerine girmek için gösterdikleri gayret boşunadır. Bu ilanihaye devam etmez” diyen Erdoğan, “Suriye’den veya farklı yerlerden bize herhangi bir sızma hareketi olabileceğini her an düşünmek durumundayız. Onun için de bütün güvenliğimizi ona göre almak durumundayız” ifadelerini kullandı.

Tataristan Kazan kentinde düzenlenen 16. BRICS Zirvesi’ne katılan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, dönüş uçağında gazetecilerin sorularını yanıtladı. Erdoğan’ın gündeme yönelik açıklamaları ve sorulara verdiği yanıtlar şöyle:

“Öncelikle dün TUSAŞ’ın Kahramankazan’daki yerleşkesine yapılan hain terör saldırısında şehit olan 5 kardeşimize Allah’tan rahmet, yaralılarımıza acil şifalar diliyorum. Türkiye’nin huzuru, güvenliği, savunması için çalışan TUSAŞ ailesine ve aziz milletimize “geçmiş olsun” diyorum. Alçak saldırıyı gerçekleştiren, biri kadın 2 terörist ölü olarak ele geçirilmiştir. Dün geceden itibaren saldırının cevabı kat kat fazlasıyla verilmeye başlanmıştır. Saldırıya yönelik adli soruşturmanın yanı sıra, istihbarat ve güvenlik birimlerimiz de kapsamlı çalışma yürütmektedir.

Terörle mücadelemizi uhdemizde bulunan tüm imkanları kullanarak, çok boyutlu bir şekilde sürdürüyoruz, sürdüreceğiz. Terörün karanlık ve kanlı gölgesinin ülkemizin üzerinden tamamen çekildiği, aydınlık, huzurlu, güvenli bir Türkiye’yi inşa etme hedefimize mutlaka ulaşacağız. Savunma sanayiimiz inşallah bunun amiral gemisi olacaktır. Hainlere inat daha fazla çalışacağız, daha fazla üreteceğiz. Büyüyen, güçlenen, haksızlık ve hukuksuzluklara cesaretle itiraz eden Türkiye’den rahatsızlık duyanları, başarılarımızla daha fazla rahatsız edeceğiz.

Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Sayın Vladimir Putin’in davetine icabetle BRICS Zirvesi’ne katılmak üzere gerçekleştirdiğimiz Kazan ziyaretimizi tamamladık. Bu sabah yapılan genişletilmiş liderler oturumunda Ortadoğu’daki İsrail saldırganlığı başta olmak üzere, küresel, siyasi ve iktisadi meselelere dair tutumumuzu anlattım. Ayrıca ev sahibi Sayın Putin başta olmak üzere, zirveye katılan liderlerle ikili görüşmeler yapma fırsatım oldu.

Bu çerçevede Venezuela Devlet Başkanı Sayın Maduro, Özbekistan Cumhurbaşkanı Sayın Mirziyoyev, Vietnam Başbakanı Sayın Pham Minh Chinh, Kongo Cumhurbaşkanı Sayın Sassou Nguesso ile bir araya geldik. Diğer liderlerle de ayrıca birebir görüşmelerim oldu. Bu temaslarımda İsrail’in bir an önce durdurulması için Birleşmiş Milletler başta olmak üzere, farklı platformlarda yürüttüğümüz çabalara destek istedim. Karşılıklı saygı ve kazan-kazan formülüyle BRICS’le ilişkilerimizi geliştirme noktasında neler yapılabileceğini ele aldık.

Önemli kısmı bizim gibi G20 üyesi olan BRICS ülkeleri dünya yüzölçümünün yaklaşık yüzde 30’unu, nüfusunun yüzde 45’ini kapsıyor. Küresel petrol üretiminin yüzde 40’ı, mal ihracatının yüzde 25’i, ticaretin 5’te 2’si de yine BRICS ülkeleri tarafından gerçekleştiriliyor. Sadece bu veriler bile BRICS platformunun ekonomik açıdan önemini göstermektedir. Türkiye de kendi menfaatleri ekseninde BRICS ile iş birliğini önümüzdeki dönemde de ilerletme arzusundadır. Bu düşüncelerle ziyaretimizin ve temaslarımızın hayırlara vesile olmasını diliyor, şimdi de sizleri dinlemek istiyorum.”

TUSAŞ’a yönelik hain saldırı ile ilgili son bilgileri merak ediyoruz. Zamanlaması açısından bakıldığında ne dersiniz? İlk açıklama ve bilgilere göre saldırı terör örgütü PKK tarafından yapılmış görünüyor. Dolayısıyla TUSAŞ’ın seçilme amacı sizce nedir? BRICS toplantısı ve üyelik başvurusu nedeniyle dış bağlantılı olma ihtimali konusunda bir istihbarat var mı? İsrail’ in bu saldırının arkasında olduğuna ilişkin iddialar da gündeme geldi, bir bulgu var mı?

Bu terör saldırısında TUSAŞ gibi güzide bir kuruluşumuzun seçilmiş olması manidardır. Teröristler sadece bir kuruluşu değil, Türkiye’nin huzur ve güvenliğini hedef almışlardır. Kahramanlarımız canları pahasına TUSAŞ’ımızı, yani Türkiye’nin aydınlık geleceğini savunmuşlardır. Maalesef hain saldırıda şehitler verdik, 5 şehidimiz, bunun yanında çok sayıda yaralımız bulunuyor. Başımız sağ olsun. Yaralılarımıza Allah’tan acil şifalar diliyorum. Hem bu gözünü kan bürümüş canilerle mücadele edeceğiz, bu konuda durmak yok, hem ülkemizi müreffeh geleceğe taşıma azmimizden asla taviz vermeden yolumuza devam edeceğiz. Nitekim Milli İstihbarat Teşkilatı Başkanımız İbrahim Kalın dün akşam bu saldırının sonrasında hemen Ankara’ya döndü ve bütün gelişmeleri yerinde bizzat takip etti.

Bizler de Tataristan’dan bu gelişmeleri takibe devam ettik. İstanbul’da bulunan Milli Savunma Bakanımız Yaşar Güler, hemen İstanbul’dan Ankara’ya geçti. Ankara’daki Cumhurbaşkanı Yardımcım Cevdet Yılmaz, İçişleri Bakanımız Ali Yerlikaya anında hadiseye müdahil oldular. Bütün güvenlik güçlerimiz anında teröristlere müdahale ederek, çok kısa zamanda saldırıyı gerçekleştiren kadın teröristi etkisiz hale getirdiler. Terörist kendi kendini bildiğiniz gibi öldürmüş oldu. Bu terör saldırısının Suriye’den bir sızma hareketi şeklinde gelişmiş olduğunu özellikle öğrenmiş bulunuyoruz. Buna yönelik de tüm gece boyunca 40 ayrı noktaya operasyonlar yapıldı. Bu operasyonlarla da teröristlere çok çok ağır bedeller ödetildiği de ortada.

Türkiye, terörle mücadelesinde büyük mesafe aldı. Bundan sonra terörle mücadele nasıl devam edecek? “Terörsüz bir Türkiye inşa edelim” demiştiniz, bu nasıl olacak?

Terörle mücadeleden kesinlikle taviz vermemiz mümkün değil. Bu, kararlılıkla devam edecek ve terörü kaynağında yok etme politikamızı yine aynen sürdüreceğiz. Bundan da taviz söz konusu değil. Teröre sebep olan siyasi ve toplumsal nedenlerden finansal kaynaklara, dış desteklere kadar geniş bir yelpazede mücadele stratejisi belirledik. Bu stratejiyi çok boyutlu ve daha kapsamlı bir şekilde devam ettireceğiz. Şunun bilinmesini isterim, teröristler kukladır, bunlar taşerondur. Bizim hedefimiz terörsüz bir Türkiye’dir. Bundan taviz vermeyeceğiz, veremeyiz. Hedefimiz tam bağımsız, bir, bütün ve müreffeh Türkiye’dir.

Kesinlikle şu andaki hükümetimizin “laf ola beri gele” şeklinde bir anlayışı söz konusu değildir. Biz terörü tamamen kaynağında kurutmak üzere çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Bunun kaynağı Suriye mi, Suriye… O zaman oradaki kaynak neyse biz orada gereğini, dün akşam yaptığımız gibi yaparız. Bundan sonraki süreçte de aynen bu şekilde bu kararlılıkla yolumuza devam edeceğiz. Birliğimize saçılan nifak tohumlarını temizlemek, bu ayrık otlarını ayıklamak ve hepimizin olan bu vatanı aydınlık yarınlara hep birlikte taşımak zorundayız ve taşıyacağız. Bundan da taviz söz konusu değil. Bölgemizdeki gelişmeler bu gerçeği bir kez daha önümüze koymuştur. Ayrışan değil, kucaklaşan Türkiye idealine doğru kararlılıkla yolumuza devam ediyoruz.

PKK’nın Suriye kolu PYD/YPG ile mücadele ne durumdadır? Bununla birlikte Amerika’nın bölgeden çekilmesine yönelik tartışmalar uzunca bir süredir devam ediyor. Eğer böyle bir şey olursa PKK Suriye’de himayesiz kalır ve tasfiye edilir, böyle bir değerlendirmeniz var mı?

Terör örgütü PKK’nın Suriye’deki kolu olan PYD/YPG özellikle terk edilmeye, yalnız bırakılmaya mahkumdur. Amerika bu terör örgütünü bir süre kucağında taşır, ama o süre dolunca da bunları kendi başına bırakmak zorunda. Suriye’deki istikrarsızlıktan faydalanan terör örgütünün, bazı Batılı ülkelerin himayelerine girmek için gösterdikleri gayret boşunadır. Bu ilanihaye devam etmez. Amerika’nın bölgeden çekileceği yönündeki tartışmalar, hatırlayın uzun zamandır sürüyor. Çekilmenin taktiksel olacağı, stratejik bir çekilme olmayacağı da tartışmaların uzamasıyla zaten ortaya çıktı.

Amerika’nın bölgedeki terör örgütlerini kendi çıkarları ve İsrail’in güvenliği için kullandığı artık bilinen bir gerçek. Amerika bölgede İsrail’e her türlü araç, gereç, mühimmat tüm destekleri veriyor mu, veriyor. Para veriyor mu, veriyor. Bizim gözümüz de, kulağımız da topraklarımızın yanı başında yaşanan bütün gelişmelere açıktır ve bunlardan da taviz veremeyiz. Biz kendi topraklarımızın korumacısı, onların hamisi olacağız. Suriye’den veya farklı yerlerden bize herhangi bir sızma hareketi olabileceğini her an düşünmek durumundayız. Onun için de bütün güvenliğimizi ona göre almak durumundayız. Biz bölgedeki tüm terör örgütleriyle mücadelemizi kendi milli çıkarlarımız, sınırlarımızın güvenliği için sürdürüyoruz. Buna devam edeceğiz.

BRICS Zirvesi’ne katılarak önemli temaslarda bulundunuz. Şunu sormak istiyorum, Türkiye’nin BRICS’e üyelik başvurusu kamuoyunda duyulduktan sonra başlayan bir yön değişimi tartışması, soru işareti vardı. Siz de önceki açıklamalarınızda “BRICS’e katılma isteği NATO’ya alternatif değil” vurgusu yapmıştınız. Kazan Zirvesi sonrasında gelinen noktayı sormak istiyorum, Türkiye’nin durduğu yeri nasıl değerlendirirsiniz? Bir de Türkiye Kazan Zirvesi’nden ne tür sonuçlarla ayrılıyor?

BRICS yükselen ekonomilerin özellikle bir arada olduğu büyük bir platform. Bu gerçeği görmek durumundayız. Türkiye olarak BRICS ile ilişkilerimizi geliştirmek istiyoruz. BRICS üyesi ülkelerle ikili olarak zaten uzun yıllara dayalı ilişkilerimiz, birlikteliğimiz söz konusu. BRICS de diğer platformlar ve uluslararası oluşumlar da bizi ekonomik açıdan güçlendiren unsurlardır. Bunları da biz görmezden gelemeyiz. Hem Doğu hem Batı ülkesi olduğumuzu sürekli anlattık.

Türkiye’nin BRICS ile iş birliğini ilerletmesi, ekonomik ortaklıklarımızın sayısını artırmayı karşılıklı saygı çerçevesinde bu dayanışmayı sürdürmemiz, “kazan-kazan” esasına göre hem BRICS ülkelerinin hem de ülkemizin çıkarınadır. Nitekim başta dönem başkanı olarak Sayın Putin olmak üzere yaptığımız ikili görüşmeler, bunları çok açık net ortaya koyuyor. Bu anlayıştan birilerinin bize yapmış olduğu telkinlerle vazgeçemeyiz. Kendi kararımızı kendimiz vermek suretiyle yolumuza devam edeceğiz.

BRICS Zirvesi’nde “alternatif finans sistemi” dillendirildi. Sizin bu konudaki görüşlerinizi evvelden beri biliyoruz zaten. ABD Başkan adaylarından Donald Trump geçtiğimiz günlerde “Doları rezerv para birimi olmaktan çıkaran ülkelerin mallarına yüzde 100 vergi getirilebileceği” tehdidinde bulundu. Bu durumda mevcut finans sistemine alternatif bir finans sistemi hayata geçirilebilir mi?

Burada amacımız mevcutları birbiriyle yarıştırmak değil. Bizim yerli ve milli paralarımızla yolumuza devam etmemiz lazım. Sayın Trump, Amerika Birleşik Devletleri’nin başında bulundu. Bu tür bir görüşü olabilir. O zaman da biz kendileriyle finans sektörüyle ilgili tüm konuları görüştük. Bunları kendileriyle paylaştık. O zaman ne için buna müdahale etmediler? Yerli ve milli paralarla hangi ülke ile bu adımı atabiliyorsak atarız. Burada amacımız ‘kazan-kazan’ esasına dayalı olarak finansal sektörü ayağa kaldırmaktır.

Bu konuda Amerika olsun, Batı ülkeleri olsun herkes adımını buna göre atacak olursa biz de kazanırız, onlar da kazanır, Amerika da kazanır. Biz yıllardır milli paralarla ticaret politikasını savunuyoruz. Bu, ikili ticaretin döviz baskısından kurtarılmasını sağlar. Ülkelerin ticari faaliyetlerine başka ülkelerin müdahil olmasının önüne geçer. Milli paralarla ticaret aynı zamanda özgür ticarettir. Aynı şekilde ödeme sistemlerinde çeşitliliğin olmaması da finans piyasalarının şoklara karşı kırılganlığını artırıyor. Dolayısıyla alternatif bir finans ve ödeme sistemi hem uluslararası ticareti kolaylaştırır hem de çeşitlendirir.

İtalya, İspanya gibi bazı ülkeleri dışarıda tutarsak Batı’nın İsrail’in Gazze’deki uyguladığı soykırıma ve Lübnan’da yaptığı katliama sessiz kaldığını görüyoruz. Sizin BRICS Zirvesi’nde yaptığınız ikili görüşmelerde diğer ülkelerin yaklaşımı nasıldı? Bu konuda ne düşünüyorlar ve Batı’dan hangi noktada ayrışıyorlar?

Bu zikrettiğiniz ülkeler bu konuda gerçekten kararlı. Onlar Filistin’e destekten taviz vermiyor. Biz bundan sonraki süreçte de gerek İspanya gerek İrlanda gerekse Norveç ve Slovenya gibi ülkelerle bu dayanışmamızı sürdürme kararlılığındayız. Birlikte adım atarsak güç kazanabiliriz. Batı maalesef kendini İsrail’e karşı borçlu hissediyor. Mesela Almanya Nazi döneminde yaşananlar nedeniyle kendilerini İsrail’e karşı sorumlu görüyor. Bazı Batılı ülkelerin de tutumu aynı şekilde.

O dönemde Avrupa Yahudilerine karşı Nazi yönetiminin yaptıklarına sessiz kaldıkları için bir borç ödeme yöntemi olarak İsrail’in soykırımına sessiz ve tepkisiz kalıyorlar. Yani Batı, bir anlamda borcu borçla kapatmaya çalışıyor. Fakat şimdi de Filistinlilere karşı borçlanıyorlar, bu dönemin Nazileri haline gelen İsrail’e kol kanat gererek torunlarına utanç verici bir geçmiş bırakıyorlar. BRICS üyelerinin de Filistin’in haklı davasına ve İsrail’in hedefindeki Lübnan’a daha fazla destek vermelerini, İsrail saldırganlığına yüksek sesle “dur” demelerini bekliyoruz.

Birleşmiş Milletler nezdinde İsrail’e silah satışını durdurmasına yönelik bir girişim başlatmıştınız. Ardından İtalya Başbakanı Giorgia Meloni’yle de bu durumu görüştüğünüzü biliyoruz. İspanya, İrlanda ve Fransa’dan da buna yönelik bir açıklama gelmişti. Yine BRICS üyelerine de bu girişimi desteklemeleri çağrısında bulundunuz. Bu konuda bir ittifak politikası uygulamak ve benzer ülkeleri bir araya getirerek, ülkeleri İstanbul’da toplamak noktasında bir gelişme olur mu?

İsrail’i durdurmak, onların bebekleri, çocukları, anne ve babaları öldürmesinin önüne geçmek için silaha erişimin önünü kesmemiz şart. Şu an itibariyle Amerika ve Almanya başta olmak üzere birçok ülke maalesef verdikleri silahlarla İsrail’in katliamını sürdürmesine destek oluyor. Biz de Birleşmiş Milletler çatısı altında bu soruna bir çözüm olması, İsrail’e kapsamlı bir silah ambargosu konulması için girişim başlattık. Bu çağrımıza destek verenlerin sayısı da her geçen gün artıyor. Umarız ‘İnsanlık İttifakı’ olarak bu girişimimizi başarıya ulaştırır ve kalıcı barış için bir kapı aralarız.

Ateşe benzin dökenlere inat bu yangını söndürmek için elimizden geleni yapıyoruz ve yapmaya devam edeceğiz. İsrail’e karşı silah ambargosu çağrımızın İtalya, İspanya, İrlanda ve Fransa gibi ülkeler tarafından da yapılmış olması, konunun giderek daha fazla gündeme geldiğini gösteriyor. Demek ki sadece biz değil, pek çok ülke İsrail’in pervasızca, orantısız güç kullanımından rahatsız. Ama gelinen aşamada Türkiye’nin başını çekeceği ülkelerin, insan hakları ve uluslararası hukuk konularında daha güçlü bir ses çıkartması gerekiyor. Diplomatik zeminin güçlendirilmesi, alternatif bakış açıları geliştirilmesi ve uluslararası baskının artırılması için ne gerekiyorsa yapılmalı ve insanlığa kasteden bu terör devleti durdurulmalıdır.

Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’la görüşme, temas bir süredir konuşulan bir başlık. Acaba Sayın Putin’le bu görüşmeniz sonrasında yeni bir gelişme, yeni bir durum beklenebilir mi?

Biz, sürecin en başından bu yana hep Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunmasından ve komşumuzda kalıcı, adil, kapsayıcı bir barış ve huzurun tesisinden yana olduğumuzu vurguluyoruz. Terör örgütleriyle ayrımsız mücadele anlayışımızda sınırlarımızı korumanın yanında bu tutumumuzun da payı vardır. Bölgemiz bir ateş çemberine dönmüş durumda ve her geçen gün maalesef bu çember daralıyor. Suriye yönetiminin Türkiye ile samimi ve gerçekçi bir normalleşmenin kendilerine sağlayacağı faydaları anlayarak adımlarını ona göre atması temel beklentimizdir.

Umarım önümüzdeki dönemde bu konuda yapıcı bir adım görür ve Türkiye-Suriye normalleşmesini inşa ederiz. Çünkü o bölgedeki istikrarsızlık bir bataklığın sinekleri topladığı gibi terör örgütlerini, kirli emelleri olanları oraya biriktirdi. Onları dağıtmanın yegane yolu o bataklığı kurutup orayı gül bahçesine çevirmekten geçer. Rusya’nın Suriye yönetimi üzerindeki etkisi herkesin malumu. Sayın Putin ile tüm bu konuları, bizim durduğumuz noktayı, beklentimizi konuştuk. Sayın Putin’e, Beşar Esad’ın bizim çağrımıza vereceği cevabın temini noktasında bir adım atması çağrımız oldu. Sayın Putin, Esad’a bu adımı atması için herhangi bir çağrıda bulunur mu? Onu da zamana bırakıyoruz.

Almanya Şansölyesi Olaf Scholz misafirinizdi. Türkiye’ye yönelik silah ambargosunun kaldırılmasına ilişkin beklentiler vardı. Basın toplantısında onların kaldırılmasına dönük çok net konuşmadı. Sadece Deniz Kuvvetlerine yönelik bir satış mevzusu konuşuldu ama o hep vardı. Onun dışına taşacak mı? Eurofighter’a izin verilecek mi? Bunları çok açık söylemedi. Siz kendisinden daha açık garantiler aldınız mı, izleniminiz nedir?

Kendisiyle yaptığımız ikili görüşmede Eurofighter konusunda olumlu adımlar atılabileceğini, gerek İngiltere gerekse Almanya’nın bu işe sıcak baktığını gördük. Şu an itibariyle de ilgili bakan arkadaşlarımız karşılıklı olarak görüşmelerini sürdürecek. Olay sadece Eurofighter ile sınırlı değil. Bunun dışında Deniz Kuvvetleri, Kara Kuvvetleri ve Hava Kuvvetleriyle ilgili birçok alanda parça, makine alımları da buna dahil. İkili görüşmede olumlu yaklaşımları kendisinden aldık. Biz savunma sanayii konusunda ihtiyaçlarımızı attığımız adımlar sayesinde büyük oranda kendimiz karşılıyoruz. Ancak bazı kalemlerde zamana ihtiyacımız bulunuyor. Bu kalemleri de öncelikle müttefiklerimizden karşılama yoluna gidiyoruz. Bu süreç ne zaman tamamlanır uçakların temini aşamasına ne zaman geliriz onu zaman gösterecek. Umarız çok uzun sürmez.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve Rusya heyetiyle yaptığınız görüşmeye dair biraz daha detaylı bilgi vermeniz mümkün mü? Ukrayna Savaşı’nda ateşkes arayışları ve Türkiye’nin arabuluculuk misyonuna dair yeni bir konu gündeme geldi mi? Bir de Putin de bu savaşı bitirmeye dönük yeni bir irade gözlemlediniz mi?

Amerika’da Türkevi’nde Ukrayna Devlet Başkanı Sayın Zelenski ile yaptığım görüşmede olduğu gibi, Sayın Putin’in de daimi ateşkesin sağlanması noktasında bir arayışının olduğunu gördük. Bunu zaten Dışişleri Bakanımız Hakan Fidan Bey ile Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov İstanbul’da yaptıkları görüşmelerle teyit ettiler. Karadeniz Tahıl Koridoru’nun canlandırılması, mayınların temizlenmesi konularının yanı sıra, dün akşam Sayın Putin ve heyetiyle yaptığımız görüşmede de esir takaslarıyla alakalı beklentilerin olduğunu gördük.

Şu anda bu esir takaslarına yönelik adımları da yakın takibe almış bulunuyoruz. Biz sorunların diplomasi yoluyla çözülmesi konusunda elimizden geleni yapmaya devam edeceğiz. Arzumuz bir an önce iki ülke arasında barış için müzakereleri başlatmak, hayırlı neticeye ulaşacak yolu açmaktır. Buna muvaffak olmak için yorulmadan çalışmaya devam edeceğiz. Savaşın kazananı, barışın ise kaybedeni olmayacağını vurgulamaya devam ediyoruz. Bu savaş elbet bitecektir, bizim gayretimiz daha fazla kan ve gözyaşı akmadan tamamlanması içindir.

Son dönemde Türkiye’de özellikle savunma sanayii destekleme fonunun artırılması noktasında birtakım tartışmalar yaşandı. Hava savunma sistemleri konusu bu kapsamda tartışıldı. Dün Putin ile görüşmenizde S-400’ün yeni fazı ve özellikle Türkiye’nin kurmaya başladığı Çelik Kubbe Hava Savunma Sistemleri ile ilgili ortak hareket edilmesi gibi bir durum söz konusu oldu mu?

Demir Kubbe ile bizim Çelik Kubbe projemizi birbirine karıştırmamız gerekiyor. S-400 konusuna gelince o zaten farklı bir adım. S-400’ün diğer fazıyla alakalı ‘acaba birileri ne der?’ diye bizim bir düşüncemiz yok. Onun kararını Türkiye Cumhuriyeti hükümeti olarak biz veririz. Bu konuda hükümetimiz oturur, değerlendirmelerini yapar, kararını verir. Ama dediğimiz gibi Çelik Kubbe adını biz koyduk. Çelik Kubbe adını biz koyduğumuza göre bunun takvimini de biz belirleyeceğiz. Adımını da vakti saati geldiğinde savunma sanayii ile atarız.

Bu konuda Türkiye’nin muhalefet partisi veya muhalifleri acaba ne diyor? Bütçe meselesinde muhalefet çılgına döndü. ‘Niye şuradan para alıyorsunuz? Niye buradan para alıyorsunuz?’ dediler. Biz kaynaklarımızı kendimiz temin ederiz ve bu kaynakları temin ettiğimiz zamanda da adımlarımızı atarız. Türkiye Cumhuriyeti hükümeti kaynak temini noktasında herhangi bir sıkıntının içinde değildir. Vakti saati geldiğinde adımını atar, kaynaklarını üretir ve Çelik Kubbe’sini de yapar. Burada önceliğimiz kendi ihtiyaçlarımızın eksiksiz karşılanmasıdır. Savunma sanayiinde geldiğimiz noktaya nasıl aşama aşama ulaştıysak, daha ileri hedeflerimize de sağlam adımlarla ilerlemeye devam edeceğiz.

Bir taraftan Çin’den gelen milyar dolarlık yatırımların haberlerini yapıyoruz, bir taraftan “Çin Dünya Ticaret Örgütü’ne Türkiye’yi şikayet etti” şeklinde haberler geliyor. Ankara-Pekin ilişkileriyle ilgili vizyon nedir? Ben Nisan’da gittiğimde Çinli yetkililer “biz Sayın Cumhurbaşkanını ülkemize bekliyoruz” demişlerdi. Nereye doğru evrilecek Çin’le ilişkimiz?

Çin ile geçmişten bugüne uzanan bağlarımız bulunuyor. Birbirlerini etkileyerek gelişmiş iki büyük uygarlığın mirasçılarıyız. İlişkilerimizi bu bağlar üzerine inşa ediyor, köklü yeni bağlar oluşturmak için çalışıyoruz. Çin dünya siyasetinde de ticaretinde de son derece etkin bir ülke. Stratejik ortaklık düzeyindeki ilişkilerimizi geliştirmek için yeni adımlar atabiliriz. Çinli dostlarımızla ikili ticaret hacminin artırılmasından, yatırım potansiyellerine kadar birçok başlığı zaman zaman ele alıyoruz. Biz Çin’den yakın zamanda bir ziyaret bekliyoruz. Ondan sonra da biz iade-i ziyareti yaparız. Sanıyorum bu çok uzun bir zaman almayacak. Çin Devlet Başkanı Xi Jinping bize bir ziyaret gerçekleştirecek, ardından da biz kendilerine bir ziyaret yapacağız.

Paylaşın