İnsanlık 200 Yıl İçinde Çok Gezegenli Olabilir

ABD Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi’nin (NASA) Jet İtki Laboratuvarı’nda görev alan Jonathan Jiang liderliğindeki bir araştırma ekibi, insanların kısa sürede çok gezegenli hale gelebileceğini öne sürdü.

Henüz hakem onayından geçmeden internet sitesi ArXiv’de yayımlanan araştırma makalesine göre insanlık 200 yıl içinde Dünya dışında başka gezegenlere de yayılabilir.

Livescience’a konuşan Jiang, “Dünya karanlıklarla çevrili küçük bir nokta” ifadelerini kullandı:

Şu anki fizik anlayışımız bize sınırlı kaynaklarla bu küçücük kayaya hapsolduğumuzu söylüyor.

Araştırma ekibine göre insanların Dünya’dan ayrılabilmesi için nükleer ve yenilenebilir enerji kullanımını büyük ölçüde artırması, aynı zamanda bu enerji kaynaklarının kötü amaçlar için kullanılmasını önlemesi gerekiyor.

Ekip, önümüzdeki birkaç 10 yılın bu anlamda çok kritik olacağını ifade ediyor. Zira insanlık güvenli bir şekilde fosil yakıtlardan uzaklaşabilirse bir şansı olabilir.

Kardaşev Ölçeği’nde neredeyiz?

Araştırmacılar insanların çok gezegenli olması için gereken süreyi hesaplarken Kardaşev Ölçeği’nden yararlandı.

Sovyetler Birliği’nin önde gelen gökbilimcilerinden Nikolay Kardaşev, bir galakside var olabilecek ileri düzeydeki uygarlıkların gelişmişlik seviyesini enerji üretimiyle ölçmeyi uygun bulmuştu.

Kardeşev’e göre Tip I seviyesindeki bir medeniyet, gezegenine yıldızından düşen enerjinin tamamını kullanabilmeli. Tip II medeniyetler, yıldızlarının sadece bir gezegene düşen enerjisini değil ürettiği enerjinin tamamından yararlanabilmeli. Tip III seviyesindeki uygarlıklar ise sadece gezegenlere ve yıldızlarına değil, tüm galaksiye hükmedebilmeli.

Tip II uygarlıkların, 10 kat fazla enerji tükettiği varsayılıyor. Öte yandan, insanların henüz Tip I seviyesine bile ulaşamadığı biliniyor.

Ancak araştırmacılara göre insanlığın enerji tüketimi de her geçen yıl artıyor. Diğer yandan bu gücün bir bedeli var: Karbon ve kirleticilerin salımı iklimi değiştiriyor ve nükleer enerji savaş gibi yıkıcı olaylar için de kullanılıyor.

“Kendimizden korunmalıyız”

Araştırma ekibi, insanın bir tür olarak kendi kendini yok etme yeteneğine sahip olduğunu vurguluyor.

Jiang’a göre işin püf noktası, enerji kullanımını aynı anda birden fazla gezegende var olabilecek kadar artırırken kendi kendimizi yok etmekten kaçınmak.

Bu nedenle makalede Tip I statüsüne ulaşmanın en iyi yolu irdelendi. Araştırmacılar, fosil yakıtların kesintisiz kullanımının devam etmesinin net sonuçlarını gösteren Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin tavsiyelerini takip etti.

Çalışmada yenilenebilir ve nükleer enerji kullanımında yıllık yüzde 2,5’lik bir büyüme olduğu varsayıldı. Bu, 20 ila 30 yıl içinde söz konusu enerji kaynaklarının fosil yakıtların yerini alacağı anlamına geliyordu.

Ekip, nükleer ve yenilenebilir enerji kaynaklarının canlılar üzerinde daha fazla baskı oluşturmadan üretimi artırmaya devam edebileceğini belirtiyor.

Bulgular, insanlığın mevcut tüketim hızını sürdürdüğü durumda 2371’de Tip I statüsüne ulaşacağını gösteriyor.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Bebekler Neden Aniden Ölüyor? Sırrı Çözüldü

Sağlıklı bebeklerin neden aniden öldüğü uzun zamandır gizemini koruyordu. Bir süre önce bebeğini kaybeden Avustralyalı bir araştırmacı anne, bu sırrı çözdü: Ani bebek ölümlerine bir enzim yol açıyor.

Hiç kimse Dr. Carmel Therese Harrington’a, oğlu Damien’in neden bir gece aniden öldüğünü tam olarak açıklayamadı. Olayın geçmişi 29 yıl önceye dayanıyor: Biyokimyager Harrington, o sıralarda ikinci mesleği olan avukatlık yapıyordu ve üç çocuk annesiydi: “Kimse bana makul bir açıklama yapamadı. Sadece bunun bir trajedi olduğunu söylediler. Ama bilim eğitimi almış biri olarak bu açıklama, bana hiç mantıklı gelmedi.”

Bu üzücü olayın üzerinden üç yıl geçti. Sonra benzer bir şoku, en yakın arkadaşlarından biri yaşadı. Teşhis yine aynıydı: Ani bebek ölümü sendromu. Avustralyalı Dr. Carmel Therese Harrington, asıl alanı olan bilimsel araştırmaya geri döndü ve bu sendromun ardındaki gizemin izini sürmeye başladı. Bu amaçla ihtiyaç duyduğu mali kaynağı “crowdfunding” (kitlesel fonlama) yoluyla toplamaya karar verdi.

Hayırseverlerin desteği ile kısa sürede gerekli parayı denkleştiren Dr. Harrington, Sidney’deki Westmead Çocuk Hastanesi’nden bir ekiple birlikte hummalı bir araştırmaya girişti. Azimli ve samimi çabası bir süre sonra meyvesini verdi. Harrington, ani bebek ölümü sendromunun nedenini gerçekten de bulduğuna inanıyordu.

Lancet eBioMedicine” dergisinde yayınlanan makaleye göre, bir enzim bebeklerin beynini bloke ederek tehlike anında ürküp uyanmalarını engelliyor.

Uykuda ölüm

SIDS (Sudden Infant Death Syndrome) olarak da adlandırılan ani bebek ölümü sendromu, adından da anlaşılacağı üzerine herhangi bir uyarı ve hastalık belirtisi olmaksızın, genelde uyku halinde ve ani şekilde meydana geliyor. Normalde uyandırma mekanizması, bebek nefes almayı bıraktığında devreye gererek onu uyandırıyor. Doğal kontrol sistemlerine sahip olan bu mekanizma, kandaki oksijen miktarını sürekli denetliyor. Oksijen yetersizliği olduğunda derhal solunum sistemine sinyal gönderiyor ve uyuyan kişi hemen uyanıyor.

Bugüne kadarki varsayım, ani bebek ölümlerinin bu uyandırma mekanizmadaki bir kusurdan kaynaklandığı şeklindeydi. Ancak Dr. Harrington ve ekibi, beyindeki uyandırma mekanizmasını bloke eden bir enzim tespit etti. Araştırma ekibi, doğumdan birkaç gün önce kan alınan ve daha sonra SIDS nedeniyle vefat eden 60’tan fazla bebeğin verilerini inceleyerek bu sonuca ulaştı. Söz konusu bebekler, öldüklerinde bir hafta ile iki yaş arasındaydı.

Enzim eksikliği beyni bloke ediyor

SIDS kurbanı bebeklerin kurutulmuş kan örneklerini sağlıklı çocuklardan alınan kanlarla karşılaştıran araştırma ekibi, ölen çocuklardaki bütirilkolinesteraz (BChE) enziminin aktivitesinin, yaşayanlara oranla bariz şekilde düşük olduğunu saptadı. Diğer bebek ölümleriyle karşılaştırıldığında da BChE aktiviteleri, ani bebek ölümü sendromundan ölen çocuklarda son derecede düşüktü.

Karaciğer tarafından üretilen BChE enzimi beyindeki iletişimde önemli bir rol oynadığından, Harrington’un ekibi özellikle uyku sırasındaki enzim eksikliği ile ani bebek ölümleri sendromu arasında bir bağlantı olması gerektiği sonucuna vardı. Çünkü bütirilkolinesteraz eksikliği, uzun süreli apneye yani uyku sırasında solunum kesintilerine yol açabiliyor. Apne süresi, enzim kusurunun derecesine bağlı olarak değişkenlik gösteriyor.

Erken tarama testi hayat kurtarabilir

Eğer Dr. Harrington ve ekibinin bu keşfi başka araştırmalarla da doğrulanırsa, gelecekte pek çok bebeğin hayatı kurtulabilir. Böylece BChE enzimi bir “biyobelirteç” olarak kullanılabilir ve ani bebek ölümü sendromu riski, erken aşamada saptanabilir. Vücut tarafından üretilen, kan veya idrar gibi vücut sıvılarında tespit edilebilen ve spesifik bir süreci, durumu veya hastalığı belirten maddelere “biyobelirteç” adı veriliyor.

Harrington’ın ekibi, yüksek SIDS riskli bebekleri erken bir aşamada tanımlayan ve böylece onları ani bebek ölümü sendromundan koruyan bir tarama testi geliştirmeyi hedefliyor.

(Kaynak: DW Türkçe)

Paylaşın

NASA Evrende ‘Tuhaf Bir Şeyler Yaşandığını’ Gözlemledi

Amerikan Havacılık ve Uzay Ajansı (NASA), Hubble Uzay Teleskobu’ndan elde edilen verilerle evrenin ne kadar hızlı genişlediğini tespit etmeye çalışırken “tuhaf bir şeyler yaşandığını” gözlemledi.

Keşif, araştırmacıların evrenin genişleme hızını ölçmesine yardımcı olması için teleskobun kilometre işaretlerini ayarladığı yaklaşık 30 yıllık maratonun tamamlanmasıyla ilişkili.

Veriler daha kesin hale geldikçe bilim insanları Büyük Patlama’dan hemen sonraki gözlemlerle karşılaştırıldığında, galaksileri ve galaksi kümelerini içeren evrenin bize yakın kısmında meydana gelen genişleme hızında bir “tutarsızlık” keşfetti.

NASA, farkın “başka bir genişleme değeri” öngördüğünü açıkladı. Teleskoptan gelen veriler yepyeni bir fizik anlayışını beraberinde getiren “tuhaf şeyler yaşandığı fikrini” destekliyor. Ancak aradaki farkın kesin nedeni henüz belirlenemedi.

Söz konusu tuhaf durum Uzay Teleskobu Bilim Enstitüsü ve Johns Hopkins Üniversitesi’nden Nobel Ödüllü Adam Riess liderliğindeki bir ekibin kaleme aldığı yeni bir makalede detaylandırıldı.

Teleskoptan alınan veriler hakkında yorum yapan Riess şunları söyledi:

Kusursuz teleskoplardan ve kozmik kilometre işaretlerinden evrenin genişleme hızına dair en kesin ölçüyü alıyorsunuz. Hubble Uzay Teleskobu, bildiğimiz en iyi teknikleri kullanarak bunu yapmak için inşa edildi. Bu muhtemelen Hubble’ın başyapıtı çünkü bu örneklem büyüklüğünü ikiye katlamak Hubble’ın ömrünün 30 yılını daha alacak.

Gökbilimciler şu anda “tuhaf” keşif için bir açıklama sunamasalar da, NASA, bu tür cevaplanmamış soruların, Riess gibi kozmologlar için çalışmayı daha ilgi çekici hale getirdiğini söyledi. Riess ise şu yorumu yaptı:

Aslında, genişleme değerinin özel olarak ne olduğu umurumda değil ama bunu evren hakkında bilgi edinmek için kullanmayı seviyorum.

Bilim insanları evrenin genişleme hızını ölçme girişimlerine Amerikalı astronom Edwin Hubble’ın ölçümleriyle 1920’lerde başladı.

Gökbilimcinin adını taşıyan Hubble Uzay Teleskobu, 1990’dan bu yana kullanılıyor ve bilim insanlarının şimdiye kadarki en uzak yıldız ve galaksilerden bazılarını gözlemlemesine olanak tanıdı.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Küresel Isınmaya ‘Kedi Kumu’ Çözümü

ABD’nin prestijli üniversitesi MIT’den (Massachusetts Teknoloji Enstitüsü) araştırmacılar, kedi kumunu kullanarak hazırladıkları bir karışımla metanı karbondioksite dönüştürdü.

Araştırmacılar, kedi kumunda kullanılan zeolit kili bir bakır solüsyonuna ekleyerek, havadaki metanı emip karbondioksite dönüştüren bir bileşim oluşturdu.

Kristal yapıda hidrasyona uğramış alüminyum silikatlar olan zeolitler kedi kumu dışında inşaat malzemeleri, güneş enerjisi depolanması ve akvaryum malzemeleri gibi farklı alanlarda kullanılıyor.

Çevre kirliliğine yol açan metanın büyük bir kısmı kesme ve yakma yöntemlerinin kullanıldığı tarım çalışmaları, mandıracılık, kömür madenciliği ve küresel ısınma nedeniyle eriyen donmuş topraktan geliyor.

Araştırmada çalışan Desiree Plata, karbondioksitin metana kıyasla atmosfer için zararının çok daha az olduğunu belirterek, metanın sera gazı olarak etkisinin son 20 yılda 80 kat arttığını belirtti.

Öte yandan bilim insanları, bu bileşimin henüz sadece laboratuvar ortamında denendiğini ve yaygın olarak kullanılabilmesi için mühendislikle ilgili birçok kısmın halledilmesi gerektiğini belirtti.

ABD Enerji Bakanlığı, MIT’de projeyi geliştiren ekibe havadaki metanın dönüştürülmesine yönelik çalışmaları sürdürüp geliştirmeleri amacıyla 2 milyon dolar kaynak verdi.

İsviçre merkezli Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli, geçen yılki açıklamasında yakın dönemde iklim krizinin etkilerinin hafifletilebilmesi için metan salımının azaltılmasının en öncelikli hedef olması gerektiğini belirtmişti.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Yeni Teori: Uzay Görünmez Duvarlarla Kaplı

Bilim insanları evrene dair standart teoriler ve gözlemler arasındaki boşluğu varsayımsal bir teoriyle birleştirmeye çalışıyor. Yeni ortaya ortaya atılan bir teoriye göre uzay “görünmez duvarlarla” kaplı ve galaksilerin konumlarını bu duvarlar şekillendiriyor.

Evrenin düzeniyle ilgili mevcut teoriler, küçük galaksilerin, ev sahibi galaksiler etrafında rastgele yörüngelerde dağıtıldığını kabul ediyor.

Ancak gözlemler, bu daha küçük galaksilerin ev sahiplerinin etrafında ince diskler halinde yerleştiklerini gösteriyor. Uzmanlar bu yapıyı tıpkı Satürn’ün halkalarına benzetiyor.

Bu da teoriler ve gözlemler arasında büyük bir boşluğa işaret ediyor.

Öte yandan, yeni bir araştırma bu küçük galaksilerin “simetron” (symmetron) adı verilen yeni bir parçacık türünün ortaya çıkardığı “görünmez duvarlar” nedeniyle o şekilde dizildiğini öne sürdü.

Araştırmacılar “5. kuvvet” diye niteledikleri bu varsayımsal parçacık sayesinde teori ve gözlem arasındaki boşluğun dolabileceğini ifade etti.

Buna göre söz konusu parçacıklar, uzayda görünmez duvarlar veya sınırlar oluşturmak üzere çekim kuvveti üretmiş olabilir. Bunun da küçük “uydu” gökadaları, büyük galaksilerin etrafındaki anlaşılmaz yörüngelere itmiş olabileceği belirtiliyor.

Uzmanlar, bunu astrofizik yasalarını yeniden yazabilecek büyüleyici bir öneri diye niteliyor.

Hakem onayından geçmeyi bekleyen araştırma makalesinde ortaya atılan parçacığın karanlık enerji için yeni bir parçacık adayı olduğu aktarılıyor.

Nottingham Üniversitesi’nde görev alan, araştırmanın başyazarı Aneesh Naik, “Yeni parçacıklara ihtiyacımız olduğunu biliyoruz” dedi ve ekledi:

Çünkü karanlık madde ve karanlık enerjimiz var. Bunları açıklamak için standart modelimize yeni parçacıklar eklememiz gerekeceğinden şüpheleniyoruz.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

830 Milyon Yıllık Organizmalar Bulundu: Hala Canlı Olabilirler

Bir jeolog ekibinin yeni keşfi, Dünya’daki eski yaşamın anlaşılması için inanılmaz bir fırsat yarattı. 830 milyon yıl önce oluşmuş bir tortul kayaç parçasının içindeki kaya tuzu kristallerine hapsolmuş yaşam formları tespit edildi.

Dahası, kaya tuzu içine sıkışan prokaryotik ve ökaryotik yaşam formlarının hâlâ canlı olabileceği düşünülüyor.

Bakteriler ve mavi-yeşil alglerin de dahil olduğu, gerçek çekirdek zarlarına veya organellere sahip olmayan hücre formları prokaryot olarak sınıflandırılıyor.

Hem zara bağlı bir çekirdeğe hem de organellere sahip olan hücre formlarına ise ökaryot adı veriliyor.

Bilim insanları bu eski kaya parçasının içindeki organizmaların büyük ölçüde mavi-yeşil alglerden oluştuğunu ifade ediyor.

Keşif, kaya tuzu sayesinde milyonlarca yıl önce gezegendeki tuzlu su ortamını incelemek için eşsiz bir fırsat sunuyor.

Bunun yanı sıra bulgular sadece Dünya’da değil, aynı zamanda büyük tuz birikintilerinin tespit edildiği Mars’ta da olası eski yaşam formlarına dair ipuçları verebilir.

Organizmalar nasıl hapsoldu?

Uzmanlara göre kaya tuzları, “sıvı kapanı” diye de adlandırılıyor. Zira son derece tuzlu su ortamında meydana gelen kaya tuzu kristalleri, oluşumları sırasında küçük miktarda deniz suyunu içine hapsediyor.

Bu sıvı, mikroskobik yaşam formlarını barındırıyorsa organizmalar da küçük bir çevre içinde sıkışıp kalabiliyor.

Yeni araştırma Batı Virginia Üniversitesi’nden jeolog Sara Schreder-Gomes ve meslektaşları tarafından Avustralya’da yürütüldü.

Kıtanın merkezi şu anda çöl olsa da bir zamanlar burada tuzlu bir deniz uzanıyordu.

Bu nedenle araştırmacılar Orta Avustralya’daki 830 milyon yıllık tortu tabakası Browne Formasyonu’ndan örnekler topladı.

Buradan toplanan numuneler optik araştırma yöntemleriyle incelendi. Yani ekip numuneleri parçalamadı veya onların yapısını bozacak herhangi bir müdahalede bulunmadı.

Ultraviyole ve görünür ışıkla numuneleri mikroskop altında inceleyen ekip, sıvı kapanlarının organik malzeme içerdiğini gördü. Bu da tuz kristallerinin mikroorganizmalara ev sahipliği yaptığı anlamına geliyordu.

Hakemli bilimsel dergi Geology’de yayımlanan araştırmada şu ifadelere yer verildi:

Bu nesneler boyut, şekil ve floresana verdikleri tepki açısından prokaryot ve ökaryot hücreleri ve organik bileşiklerle tutarlıdır.

Hâlâ canlı olabilirler

ABD’deki West Chester Üniversitesi’nden araştırmacılar, 2000 yılında yürütülen bir çalışmada 250 milyon yıl öncesine ait kristallerde canlı prokaryotlar keşfetmişti. Bu tuz kristalleri içinde daha önce bilinmeyen, spor oluşturan bakteri türleri tanımlanmıştı.

Buradan hareketle yeni araştırmanın arkasındaki ekip de inceledikleri kristallerin içindeki organizmaların canlı olabileceğini belirtiyor.

Araştırma makalesinde, “Dunaliella algleri gibi bazı mikroorganizmalar, ev sahibi sular çok tuzlu hale geldiğinde büzülür ve biyolojik aktiviteyi büyük ölçüde azaltır” ifadeleri yer alıyor:

Bu alg hücreleri, daha sonraki sel olayları sırasında yeniden canlanabiliyor. Browne Formasyonu’ndan alınan mikroorganizmaların da canlı olması makul.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Anadolu’dan Avrupa’ya Giden İlk Çiftçilerin Gizemli Kökenleri Açıklığa Kavuştu

Binlerce yıllık genleri inceleyen bilim insanları, dünyanın ilk çiftçilerinin düşünüldüğünden daha karmaşık kökenlere sahip olduğunu ortaya koydu. Çiftçiliğin güneyde Arabistan Çölü ve kuzeyde Doğu Anadolu dağlık bölgesi arasında yer alan ve “Bereketli Hilal” adı verilen bölgede yaklaşık 12 bin yıl önce doğduğu biliniyor.

Daha önce bilim insanları tarımın burada yerleşik hayata geçen, genetik açıdan tek bir popülasyona dayanan bir toplulukta ortaya çıktığını ve Türkiye, Yunanistan ve nihayetinde Batı Avrupa’daki bölgelere doğru yayıldığını düşünüyordu.

Ancak dünyanın ilk çiftçilerinin kökenlerinin tek bir popülasyona dayandığı kanıtlanmış bir düşünce değildi. Şimdiyse uluslararası bir araştırmacı ekibi, konuyla ilgili soru işaretlerini aydınlatan bir genetik bilgi hazinesini ortaya çıkardı.

Hakemli bilimsel dergi Cell’de yayımlanan araştırmada dünyanın ilk çiftçilerinin daha önce düşünüldüğü gibi tek bir gruptan değil, insan yerleşimlerinin neredeyse yok olduğu çalkantılı bir dönemde ortaya çıkan iki avcı-toplayıcı grubun karışımından ortaya çıktığını gösterdi.

Bulgular, Avrupa’nın ilk çiftçi nüfusunun Anadolu yarımadasından göç eden çiftçilere dayandığı düşüncesini de teyit etti.

Tarım iki farklı grubun karışımından doğdu

Yeni araştırma Anadolu çiftçilerinin, Avrupa ve Orta Doğu’da yaşamış farklı avcı-toplayıcı grupların çiftleşmesi ve genetik açıdan tekrar tekrar birbirine karışmasıyla ortaya çıktığını gösterdi.

Araştırmacılara göre bu gruplar ilk olarak 25 bin yıl önce, son Buz Devri’nin zirvesinde birbirinden ayrılmış ve giderek izole olmuştu. Yok oluşun eşiğine gelen gruplar iklimin ısınmasıyla yeniden toparlanmış ve yerleşik yaşam tarzını benimseyerek tarımı icat eden eski insanların atalarının genetik havuzunu oluşturmuştu.

Araştırma, İsviçre’deki Bern Üniversitesi’nden genetikçi Laurent Excoffier’ın liderliğinde yürütüldü. Excoffier, “Eski insanlar Anadolu ve Avrupa’ya göç etmeye ve tarımı yaymaya başlamadan önce ne oldu?” sorusundan yola çıktı.

Çalışmada yenilikçi bir yöntem kullanıldı

Araştırma ekibi Türkiye, Yunanistan, Sırbistan, Avusturya ve Almanya’daki iskeletlerden elde edilen genleri inceledi. Ekip her genomun birden çok kez dizilendiği, “derin dizileme” adı verilen yeni bir yöntemi benimsedi.

Bu yöntemle yapılan incelemelerin daha kesin sonuçlar verdiği ifade ediliyor. Bulgular erken dönem çiftçi popülasyonlarının yaklaşık 8 bin yıl önce Anadolu’dan Avrupa’ya taşındığını gösteriyor.

Excoffier, “Tarımı daha da batıya götüren şey gerçekten insanların, çiftçi topluluklarının yayılmasıydı” diye konuştu.

Araştırmanın ortak yazarı Joachim Burger ise, “Böyle bir çalışmaya uygun iskeletleri toplamak ve analiz etmek 10 yıla yakın zamanımızı aldı” dedi: Bunu ancak çok sayıda arkeolog ve antropologla işbirliği yaparak mümkün kıldık.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Ahtapotların Çiftleştikten Sonra Kendilerini Neden Yok Ettiği Ortaya Çıktı

Deniz biyologları, ahtapotların çiftleşmeden sonra neden kendi kendilerini yok ettiğini ortaya çıkardı. Yeni araştırmanın bulgularına göre çiftleşme ve yavrulama, ahtapotlarda moleküler düzeyde değişime yol açıyor. Bu değişim de hayvanların ölümüyle sonuçlanıyor.

Ahtapotlar çok küçük yaşlardan itibaren yetim kalmaya mahkum. Zira dişi ahtapotlar yumurtalarını bıraktıktan sonra yemek yemeyi bırakıp kendi kendini yaralamaya, derilerini koparmaya ve dokunaçlarının uçlarını ısırmaya başlıyor.

Yavru ahtapot yumurtasından çıktığında annesi çoktan ölmüş oluyor. Dahası birkaç ay sonra babası da ölüyor.

Çoğu ahtapotun yaklaşık bir yıllık kısa ve çile dolu bir ömür sürmesi, bilim insanlarının uzun süredir dikkatini çekiyordu.

1944’ten beri uzmanlar, çiftleşmenin bu deniz canlılarında bir şekilde “kendi kendini yok etme düğmesine” bastığını varsayıyordu.

Sonraki araştırmalar, ahtapotta ölümü de içeren bu üreme davranışının, hormonları ve çeşitli bedensel süreçlerden sorumlu salgıları üreten iki optik bez tarafından kontrol edildiğini göstermişti.

Bu bezler, görme yetisiyle ilgisi olmamasına rağmen, hayvanın gözleri arasında yer aldıkları için “optik” diye nitelenmişti.

Her iki bez de cerrahi işlemle çıkarıldığında dişinin yavrusunu terk ettiği, tekrar yemeye başladığı ve ömrünün uzadığı görülmüştü.

Yaklaşık 80 yılın ardından belirsiz hipotez daha da şekillendi. Hakemli bilimsel dergi Current Biology’de yayımlanan araştırmada bu üreme davranışını yöneten optik bezlerin ürettiği spesifik kimyasal süreçler açıklandı.

Kaliforniya’ya özgü iki noktalı ahtapotlar üzerinde yapılan incelemeler, anne ahtapotlardaki optik bezlerin, kolesterol metabolizmasında ve üretilen steroid hormonlarında çarpıcı değişikliklere neden olduğunu ortaya koydu.

İnsanlar da dahil olmak üzere birçok hayvanda kolesterol metabolizmasındaki değişikliklerin, yaşam süresi üzerinde ciddi sonuçları olabilir.

Çalışmanın yazarlarına göre yeni bulgular, hayvanlar aleminde, yumuşak gövdeli kafadanbacaklılarda ve omurgalılarda bu steroidlerin işlevlerinin önemli ölçüde benzediğini gösteriyor.

Washington Üniversitesi’nde görev alan, çalışmanın başyazarı Z. Yan Wang, “Kolesterolün beslenme açısından ve vücuttaki farklı sinyal sistemleri içinde önemli olduğunu biliyoruz” dedi:

Hücre zarlarının esnekliğinden stres hormonlarının üretimine kadar her şeye dahil oluyor. Ancak bu yaşam döngüsü sürecinde de rol oynadığını görmek büyük bir sürprizdi.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

‘Mars’ta Sanılandan Çok Daha Uzun Dönem Su Vardı

Çinli bilim insanları, Çin’in Mars’taki robot gezgininin yeni ve önemli bir bulgusunu paylaştı. Buna göre Mars’ta eski bir okyanusun yeri olduğuna inanılan geniş havzada keşfedilen hidratlı mineraller, gezegenin yüzeyinde sanılandan daha uzun süre boyunca su bulunmuş olduğunu gösteriyor.  

Bilim insanları, Science Advances dergisinde Çarşamba günü yayınlanan makalede, Zhurong robotu tarafından geri gönderilen verilerin analizini paylaştı ve 700 milyon yıl öncesine kadar örneklenmiş minerallerde bile su belirtileri tespit edildiği açıklandı.

Daha önce Mars’ın ‘Hesperian Epoch’ olarak bilinen ikinci jeolojik çağının sona erdiği yaklaşık 3 milyar yıl öncesine kadar sadece ıslak yüzeye sahip olduğuna inanılıyordu. İçinde bulunan evreye ise ‘Amazon dönemi’ deniyor ve bu devirde yüzey suyu yok.

Araştırmacılar, Zhurong’un örneklediği mineralleri içeren toprağın, yükselen yeraltı suyu veya o zamandan beri buharlaşan erimiş buz tarafından oluşturulabilecek sert bir kabuğa sahip olduğunu yazdı.

Suyun tamamı kutuplarda kilitli halde

Çin araştırma robotu, geçen yıl mayıs ayında gezegene inişinden bu yana uçsuz bucaksız Utopia Planitia ovasını keşfetmeye devam ediyor. Zhurong, arazi hakkında veri toplarken iniş alanından yaklaşık 2 kilometre mesafe yol kat etti.

Son yıllarda, Avrupa Uzay Ajansı tarafından işletilen bir yörünge sondasından elde edilen verilerde de gezegenin güney kutbundaki buzun altında su keşfedildi.

Mars’taki suyun neredeyse tamamı kutup buzullarında kilitli halde bulunuyor. Yeraltı suyunu bulmak, gezegenin yaşam potansiyelini belirlemenin yanı sıra herhangi bir insanlı keşif görevi için de kalıcı bir kaynak sağlamanın anahtarı.

Paylaşın

Samanyolu Galaksisi’ndeki Dev Kara Deliğin İlk Fotoğrafı Çekildi

Samanyolu Galaksisi’nin tam ortasında bulunan dev bir kara deliğin ilk defa fotoğrafı çekildi. Sagittarius A* adı verilen bu kara delik, Güneş’in neredeyse 4 milyon kat kütleye sahip.

Fotoğrafta kara deliğin içinde bulunduğu karanlık bir bölgeyi, onun etrafında da yerçekimi gücüyle hareketlenmiş yüksek ısılı gazların yaydığı halka şeklindeki ışığı görebiliyoruz. Fotoğrafta gördüğümüz bu halkanın çapı yaklaşık 60 milyon kilometre.

Şanslıyız ki bu kara delik dünyadan 26 bin ışık yılı ötede. Yani bize ulaşması ve tehlike yaratması mümkün değil. Fotoğraf, Event Horizon (Olay Ufku) Teleskobu (EHT) adlı uluslararası kuruluş tarafından çekildi.

EHT daha önce 2019’da, Messier 87 adlı bir başka galaksinin içindeki bir kara deliği fotoğraflamıştı. O kara delik Güneş’ten bin kat daha geniş ve Güneş’in 6,5 milyar katı kütleye sahip.

BBC’ye konuşan EHT projesinin Avrupa ortaklarından Profesör Heino Falcke, fotoğrafta gördüğümüzün süper-kütleli kara delik olduğu için çok özel olduğunu ifade ediyor.

Falckle, “Bu kara delik aslında çok yakınımızda, arka bahçemizde. Kara deliklerin nasıl oluştuğunu ve nasıl çalıştığını anlamak istiyorsanız bu fotoğraf çok faydalı olacak, tüm detayları gösteriyor” diyor.

Kara delik nedir?

  • Amerikan Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA), kara deliği uzayda belirli nicelikteki maddenin kendi içine doğru çöktüğü bir bölge olarak tanımlıyor
  • Bu bölgede yerçekimi o kadar güçlü ki ışık da dahil hiçbir şeyin kaçması mümkün değil
  • Kara delikler bazı büyük yıldızların patlaması ve ölmesiyle ortaya çıkabiliyor
  • Bazı kara delikler ise gerçekten devasa boyutlara, Güneş’in milyarlarca kat ağırlığına ulaşabiliyor
  • Galaksilerin merkezinde bulunan bu dev canavarların nasıl oluştuğu bilinmiyor
  • Ancak galaksilerin geleceği ve dönüşümü üzerinde büyük etkileri olacağı kesin

Dünya’dan 26 bin ışık yılı ötedeki Sagittarius A* (Sgr A*), gökyüzünde ufacık bir nokta olarak gözüküyor. Bu kadar küçük bir noktayı mercekte yakalamak ve fotoğraflamak ise olağanüstü görüntü çözünürlüğü gerektiriyor.

EHT, fotoğrafı çekmek için dünya boyutundaki bir teleskobu taklit eden ve sekiz tane radyo anteni ile kurulan bir sistem kullanıyor. Bu sistem, ‘very long baseline array interferometry (VLBI)’ olarak biliniyor.

EHT ekibi, bu sistem ile çok yüksek çözünürlüğe ulaşılabildiğini, Ay’ın üstünde bir simidin bile görülebileceğini söylüyor. Sistemin yakaladığı bilgiyi ve verileri gördüğümüz fotoğrafa dönüştürmek için ise atomik saatler, çığır açıcı algoritmalar ve süper bilgisayarlar kullanılıyor.

Daha önce Messier 87 fotoğrafını gördüyseniz aradaki farkı merak ediyor olabilirsiniz. İki fotoğraf birbirine çok benziyor ama aralarında çok önemli farklılıklar var.

Sgr A*, Messier 87’de fotoğraflanan kara deliğin neredeyse binde biri kadar.

EHT ekibi üyesi ve University College London’dan Dr. Ziri Younsi, Sgr A*’nın bu yüzden daha dinamik olduğunu, etrafındaki halkanın içinde görülen sıcak gazların hareket ettiğini anlatıyor. Bu gazlar, kara deliğin içinde saniyede 300 bin kilometre hızında hareket ediyor.

Fotoğrafta daha aydınlık görülen noktalarda bulunan maddenin ise bize doğru hareket ettiği söyleniyor.

Sagittarius A* kara deliğinin çevresindeki bu hareketlilik, içinde tam olarak ne olduğunu anlamayı zorlaştırıyor. Bu yüzden de fotoğrafın oluşturulması diğerine kıyasla daha uzun sürdü.

Her iki kara delik için gerekli veriler 2017 yılında elde edildi. Ancak M87’deki kara delik, büyüklüğü ve dünyaya olan uzaklığı yüzünden Sagittarius A*’ya göre çok durgun gözüküyor.

M87’deki kara delik, Dünya’dan 55 milyon ışık yılı uzaklıkta.

Bilim insanları, bu yeni fotoğraftan elde edilen ölçümlerle kara delikler için kullandığımız fizik kurallarını gözden geçiriyor. Şimdiye kadar tespit edilenlerin ise Einstein’ın yerçekimi teorisi ile uyumlu olduğu ortaya çıkıyor.

Sgr A* yakınındaki yıldızlar olağanüstü hızda hareket ediyor

(Kaynak: BBC Türkçe)

Paylaşın