Evrenin Genişlemesi “Serap” Olabilir

İsviçre’deki Cenevre Üniversitesi’nden fizik profesörü Lucas Lombriser’ın matematiksel yorumuna göre evren genişlemiyor. Hatta Albert Einstein’ın bir zamanlar inandığı gibi düz ve durağan.

Lucas Lombriser’a göre genişlemeye işaret eden bulgular; protonlar ve elektronlar gibi parçacıkların kütlelerinin zaman içindeki evrimiyle açıklanabilir. Bu teoride söz konusu parçacıkların uzay-zamana nüfuz eden bir alandan ortaya çıktığı ileri sürülüyor.

Kozmolojik sabit de bu alanın kütlesi tarafından belirleniyor ve bu alan dalgalandığı için doğurduğu parçacıkların kütleleri de dalgalanıyor. Yani kozmolojik sabit zamanla değişiyor ve bu teoriye göre söz konusu değişim, evrenin genişlemesinden değil, parçacık kütlesinin zaman içinde değişmesinden kaynaklanıyor.

Tartışma yaratan yeni bir çalışma, evrenin genişlemesinin bir “serap” olabileceğini öne sürüyor.

Yeni teori, İsviçre’deki Cenevre Üniversitesi’nden fizik profesörü Lucas Lombriser’ın kaleme aldığı, Classical and Quantum Gravity adlı bilimsel dergide yayımlanan bir makalede açıklandı.

Teorik fizikçiler, evrenin yaklaşık 13 milyar yıl önce meydana geldiği varsayılan Büyük Patlama’dan bu yana genişlediğini düşünüyor.

Önceden evrenin genişleme hızının sabit olduğuna inanılıyordu. Bunun için de “kozmolojik sabit” adı verilen bir terim kullanılıyordu. Genel görelilik kuramında yer alan kozmolojik sabit, boş uzaydaki enerji yoğunluğuna denk geliyor.

Öte yandan kozmolojik sabit, gökbilimciler için bir baş ağrısı olageldi. Zira parçacık fizikçilerinin değer tahminleri gerçek gözlemlerden 120 kat farklı. Bu nedenle kozmolojik sabit, “fizik tarihindeki en kötü tahmin” diye tanımlanıyor.

Kozmologlar bu değerler arasındaki tutarsızlığı genellikle yeni parçacıklar veya fiziksel kuvvetler önererek çözmeye çalıştı. Lombriser ise bundan farklı bir yöntem benimsemeye karar verdi.

Bilim insanının matematiksel yorumuna göre evren genişlemiyor. Hatta Albert Einstein’ın bir zamanlar inandığı gibi düz ve durağan.

Fizikçiye göre genişlemeye işaret eden bulgular; protonlar ve elektronlar gibi parçacıkların kütlelerinin zaman içindeki evrimiyle açıklanabilir.

Bu teoride söz konusu parçacıkların uzay-zamana nüfuz eden bir alandan ortaya çıktığı ileri sürülüyor. Kozmolojik sabit de bu alanın kütlesi tarafından belirleniyor ve bu alan dalgalandığı için doğurduğu parçacıkların kütleleri de dalgalanıyor.

Yani kozmolojik sabit zamanla değişiyor ve bu teoriye göre söz konusu değişim, evrenin genişlemesinden değil, parçacık kütlesinin zaman içinde değişmesinden kaynaklanıyor.

Kırmızıya kayma

Evrenin giderek genişlediğini belirten bilim insanları, bu düşünceyi kırmızıya kayma adı verilen ve gözlemlenebilen bir fenomene de dayandırıyor.

Bir nesne Dünya’dan uzaklaştıkça o nesnenin yaydığı ışığın dalga boyu, ışık spektrumunun daha kırmızı olan ucuna doğru uzar. Bu duruma kırmızıya kayma adı veriliyor.

Uzaktaki galaksilerden gelen ışığın giderek kırmızıya kayması, söz konusu galaksilerin Dünya’dan daha da uzaklaştığını düşündürüyor. Bu da evrenin sürekli genişlediğine yönelik kabulün önemli dayanaklarından biri.

Lombriser’ın teorisine göre bu kırmızıya kayma olaylarının da nedeni alan dalgalanmaları. Hatta söz konusu dalgalanmalar, uzak galaksi kümeleri için geleneksel kozmolojik modellerin öngördüğünden daha büyük çaplı kırmızıya kaymalara neden oluyor.

Böylece kozmolojik sabit, diğer teorik fizikçilerin tahminlerinin aksine, Lombriser’ın teorisine sadık kalabilir.

Kolombiya’daki ECCI Üniversitesi’nden doktora sonrası araştırmacı Luz Ángela García, Lombriser’ın yeni yorumundan etkilendiğini söylüyor.

García, Livescience’a yaptığı açıklamada, “Makale epey ilginç ve kozmolojideki birçok problem için alışılmadık sonuçlar sağlıyor” dedi.

Ancak García, makalenin bulgularını değerlendirirken ihtiyatlı davranmak gerektiğini vurguladı. Zira makalede öne sürülenlerin yakın gelecekte gözlemlerle kanıtlanması pek mümkün görünmüyor.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Dupuytren Hastalığı “Neandertal” Mirası: Türkiye’de De Görülüyor

Bazı parmakların eklemlerinin kalıcı olarak esnek bir pozisyonda sabitlenmesi ile karakterize nadir görülen bir bağ dokusu bozukluğu olarak bilinen ve sıklıkla “Viking hastalığı” diye anılan Dupuytren hastalığının modern insanlara Neandertallerden aktarıldığı ortaya çıktı.

İlk evrelerde genellikle cerrahi dışı tedavi tercih edilen ancak ileri safhalarda cerrahi tedavi de gerektiren bu hastalığın Kuzey Avrupalılarda Afrika kökenli olanlara kıyasla daha yaygın görüldüğü biliniyordu. Yeni araştırmada ortaya konan Neandertal mirası bu durumun nedenine de açıklık getirdi.

Türk El Cerrahisi Derneği’ne göre dupuytren hastalığı, sıklıkla el avuç içinde cilt altında “fasia” adı verilen katmanın kalınlaşmasıyla ortaya çıkıyor.

Bunun sonucunda ciltte buruşma ve tendonlarda yapışkanlık meydana geliyor. Ciltte oluşan şişlik ve sertleşme arttıkça parmakların esnekliği etkileniyor. Hasta avuç içini düz zemine koyduğunda, avuç yere temas edemez hale geliyor çünkü parmaklar giderek içe doğru kıvrılmaya başlıyor.

İçe kıvrılma her parmağı etkileyebilmekle birlikte genellikle yüzük ve serçe parmaklarda görülüyor.

Bu hastalık 19. yüzyıl başlarında Fransız cerrah Baron Dupuytren tarafından keşfedildi ve onun adını aldı.

2015’te Danimarka’da yapılan bir araştırma, Dupuytren kontraktürünün yüzde 80 oranında kalıtsal olduğunu ortaya koymuştu. Bu da genetiğin söz konusu rahatsızlıkta çok büyük bir rol oynadığını göstermişti.

Hastalığın özellikle Avrupalılarda görülmesi de kafa karıştıran bir durumdu.

Ancak hakemli bilimsel dergi Molecular Biology and Evolution’da yayımlanan yeni çalışmanın bu hastalığı Neandertallerle ilişkilendirmesi söz konusu kafa karışıklığını ortadan kaldırıyor.

Zira modern insanların Neandertallerden miraz aldığı genetik özellikler coğrafyadan coğrafyaya ciddi farklılıklar gösteriyor.

Örneğin Sahra altı Afrika ülkelerinden insanların Neandertallerle çok az genetik bağı var. Afrika dışından insanlarınsa soyu tükenmiş insan türlerinden çok daha fazla genetik miras aldığı biliniyor.

Bu durumda Kuzey Avrupalıların Dupuytren hastalığını Neandertallerden almış olması akla yatkın bir sonuç.

İsveç’teki Karolinska Enstitüsü Fizyoloji ve Farmakoloji Bölümü’nden Hugo Zeberg ve ekibinin yürüttüğü araştırmada 653 bin 751 kişinin verileri incelendi. Bunlardan 7 bin 871’inde Dupuytren hastalığı vardı.

İncelemenin sonucunda Dupuytren kontraktürüyle ilişkili 61 gen mutasyonu tespit edildi. Bunlardan en önemli üçü Neandertal kökenliydi.

Araştırmacılar buradan hareketle Neandertal soyunun bugün Dupuytren kontraktürünün Avrupa’daki yaygınlığında önemli bir faktör olduğu sonucuna vardı.

Zeberg, “Bu, Neandertallerle tanışmanın hastalıktan mustarip olanları etkilediği anlamın geliyor” diye konuştu: Ancak Neandertaller ve Vikingler arasındaki bağlantıyı abartmamalıyız.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Gökyüzümüzün En Büyüleyici Yıldızı Patlamaya Çok Yakın

Gökyüzündeki en parlak yıldızlardan biri olan ve Orion takımyıldızında yer alan kırmızı süper dev yıldız Betelgeuse, süpernova olmanın eşiğinde. NASA, süpernovaları “uzayda meydana gelen en büyük patlama” olarak adlandırıyor.

Astrofizik profesörü Albert Ziljstra, yıldızın son derece parlak bir hal alacağını ve bir yıl boyunca Dünya’dan gündüz vakti bile görülebileceğini ifade etti.

Betelgeuse patlamasının Dünya’daki yaşam için tehlikeli olup olmayacağı da merak edilirken, Ziljstra endişelenecek çok az şey olduğunu söylüyor.

Dünya’dan sadece 500 ışık yılı uzaklıktaki Betelgeuse yıldızının patlayıp patlamayacağı son birkaç aydır gökbilimcilerin tartıştığı bir konu.

2019’da dikkat çekici ölçüde soluklaşan ve parlaklığının yüzde 40’ına yakınını kaybeden yıldız, bundan bir yıl sonra aniden şiddetle parlamaya başladı. O zamandan beri de düzensiz davranışlar sergiliyor. Bu da Betelgeuse’in yakın zamanda bir süpernovaya dönüşerek patlayacağını düşündürüyor.

Yıldızların yakıtı bittiğinde ve dolayısıyla ömürlerinin sonuna geldiğinde kendi içine çökerek şiddetle patlamasına süpernova adı veriliyor. Öte yandan Betelgeuse, Dünya’ya epey yakın bir yıldız olduğu için beklenen süpernovanın gezegeni nasıl etkileyeceği de tartışma konusu.

Birleşik Krallık’taki Manchester Üniversitesi’nden astrofizik profesörü Albert Ziljstra, Betelgeuse’un ölümünün Dünya’dan nasıl görüneceğini araştırıyor.

The Conversation için kaleme aldığı yeni bir makalede bilim insanı, yıldızın son derece parlak bir hal alacağını ve bir yıl boyunca Dünya’dan gündüz vakti bile görülebileceğini ifade etti.

Ziljstra, “Önce nötrino adı verilen ve bizim için zararsız olan kütlesiz parçacıklardan oluşan bir yağmur tespit edeceğiz” diye yazdı: Bundan sonra, yıldız hızla parlayacak.

Bu aşamada Betelgeuse, dolunay kadar parlak hale gelecek. Daha sonra yavaş yavaş sönükleşecek. Bu da 6 ila 12 ay sürecek. Bilim insanı bu süre boyunca yıldızın gün ışığında bile görünür olacağını söylüyor: Geceleri, bir veya iki yıl daha çıplak gözle görülebilir. Ama ondan sonra onu bir daha asla göremeyeceğiz.

Yakınlığı göz önüne alındığında, Betelgeuse patlamasının Dünya’daki yaşam için tehlikeli olup olmayacağı da merak ediliyor. Ancak Ziljstra endişelenecek çok az şey olduğunu söylüyor. Buna göre kozmik ışınların bu mesafedeki bir süpernovadan getirdiği radyasyon epey az olacak.

Bilim insanı iki ila üç milyon yıl önce böyle bir süpernovanın sadece 300 ışık yılı uzaklıkta meydana geldiğini ve gezegendeki yaşamı neredeyse hiç etkilemediğini belirtiyor.

Öte yandan bu yıldız 30 ışık yılı uzaklıkta yer alsaydı kozmik ışınlar ozon tabakasını delerek, kitlesel bir yok oluşa sebebiyet verebilirdi. Ziljstra, bunun ancak “bir milyar yılda yalnızca bir kez” gerçekleşebilecek bir olay olduğunu söylüyor.

Bu arada Betelgeuse’in tam olarak ne zaman patlayacağı da tartışmalı. Zira bazı uzmanlar, halihazırda gezegende yaşayan insanların ömürlerinin bu patlamayı görmeye yetmeyeceği düşüncesinde.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Curiosity, Mars’ın Gözalıcı Bir Görüntüsünü Yakaladı

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi NASA’nın uzay aracı Curiosity, Mars’ın gözalıcı bir görüntüsünü yakaladı. Uzay ajansı bu nefes kesen panoramayı 13 Haziran’da paylaştı.

Curiosity 2014’ten bu yana Gale Krateri’nin merkezindeki 5 kilometrelik Sarp Dağ’a ya da resmi ismiyle Aeolis Mons dağına tırmanıyor.

Uzay ajansının 2011’de Mars’a varmak üzere fırlattığı Curiosity, Kızıl Gezegen’in yaşanabilirlik potansiyelini ortaya çıkarmayı hedefliyor.

Curiosity, iki fotoğrafı 8 Nisan’da Marker Band Vadisi’nde siyah beyaz navigasyon kameralarıyla çekti. Panoramalardan biri sabah, diğeri öğleden sonra yakalandı.

NASA görevlileri, kaya oluşumlarına ve sabahla öğleden sonra gökyüzünün farkına dikkat çekmek için renk ekledi.

Panoramadaki mavi ışık sabahı, sarı şık öğleden sonrayı gösteriyor.

Fotoğrafta Curiosity’nin yeryüzünde bıraktığı izlerin yanı sıra eski bir gölün kanıtlarının keşfedildiği Markez Band Vadisi görülüyor. Şubat 2023’te Curiosity’nin Kızıl Gezegen’de milyonlarca yıl önce var olmuş gölün oluşturduğu ve dalgaların kaya yüzeylerinde bıraktığı izleri anımsatan kanıtlar gönderdiği duyurulmuştu.

Görüntüde, gezginin izlerinin ötesinde, robot kaşifin beklenmedik bir şekilde eski bir gölün kanıtlarını keşfettiği Marker Band Vadisi görülebiliyor.

NASA’nın Jet İtki Laboratuvarı’ndaki Curiosity mühendisi Doug Ellison, “Bir milli parka gitmiş olan herkes, sabahları manzaranın öğleden sonrakinden farklı göründüğünü bilir” dedi:

“Günün iki farklı zamanını yakalamak karanlık gölgeler sağlıyor çünkü ışık tıpkı bir sahnede olduğu gibi sağdan ve soldan geliyor. Fakat burada sahne ışıkları yerine Güneş var.”

Gale Krateri’nde havadaki tozun yüzeye daha yakın olduğu kış aylarında çekildiği için görüntülerde gölgeler daha belirgin. Ellison, “Mars’taki gölgeler toz az olduğunda daha keskin ve derin, toz çok olduğundaysa daha yumuşak oluyor” diye konuştu.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Yeni Bir Dinozor Türü Keşfedildi: Vectipelta Baretti

Britanya’daki Wight Adası’nda yeni bir dinozor türü keşfedildi. Yeni dinozor türünün adı, Londra’daki Natural History Museum’da (Doğal Tarih Müzesi) 20 yıldan uzun süre çalışmış Profesör Paul Barrett’e atfen konuldu.

Prof. Barrett, bunun üzerine yaptığı açıklamada, “Bu şekilde takdir edilmek gururumu inanılmaz okşadı, zevkten dört köşe oldum” dedi ve ekledi: Benim adımı koymalarının bu dinozorla görsel benzerliğimden kaynaklanmadığını da bilmenizi isterim.

Ankilozor familyasından olduğu açıklanan dinazorun korkutucu dikenli görünümüne karşın otçul olduğu tespit edildi.

Wight Adası’nda 1865’ten bu yana ilk defa yeni bir türe ait fosil bulundu. Keşif, 66 milyon ila 145 milyon yıl öncesine ait kayaçlar incelenirken yapıldı.

Yeni tür, adada daha önce bulunan ankilozor familyasından Polacanthus foxii adlı bir türü görünüm olarak andırsa da bilim insanları aslında bu iki türün pek de yakın akraba olmadığını düşünüyor.

Boyunları, sırtları ve leğen kemiklerindeki farklılıkların yanı sıra Vectipelta baretti’nin zırhı diğer türe göre daha dikenli.

Yeni tür aynı adada bulunan eski türdense Çin’deki ankilozorlara daha yakın.

Bu da, bu türün Erken Tebeşir (Kretase) Dönemi’nde Asya’dan Avrupa’ya kadar geniş bir alana yayıldığı çıkarımını yapmamızı sağlıyor.

Natural History Musuem’dan araştırmacı Stuart Pond, bu keşfin İngiltere’de o dönemdeki dinozor çeşitliliğine de ışık tuttuğunu söylüyor.

Pond, daha önce Polacanthus foxii türüne ait olduğu düşünülen fosillerin de tekrar inceleneceğini ve bunların bir kısmının aslında yeni bulunan türe ait olabileceğini de ekliyor.

Keşif Journal of Systematic Paleontology (Sistematik Paleontoloji Dergisi) adlı akademik dergide yayımlandı.

(Kaynak: BBC Türkçe)

Paylaşın

Dünyanın Eğimi Arttı; İklim Değişikliği Hızlanacak

Yapılan yeni bir çalışma, yeraltı sularının kullanımının Dünya’nın dönüşünü önemli ölçüde etkilediğini ortaya koydu. 1993 ile 2010 yılları arasında yer altı sularının kullanımı, Dünya’nın ekseninin 80 cm doğuya doğru eğilmesine neden oldu. 

Haber Merkezi / Geophysical Research Letters’ta yayınlanan çalışma, bu durumun iklim değişikliğini hızlandıracağına işaret etti.

1993 ve 2010 yılları arasında dünya genelinde 2 bin 150 gigaton yeraltı suyu kullanıldı. Yer altından çıkarılarak kullanılan su miktarı, dünya genelinde deniz seviyesinin altı mm yükselmesini sağlayacak oranda.

Güney Kore’deki Seul Üniversitesi’nden çalışmayı yöneten jeolog Ki-Weon Seo, Dünya’nın dönüşündeki değişikliğe bağlı olarak kutupların büyük ölçüde saptığını söyledi.

2016 yılında bilim insanları, su akıntılarının Dünya’nın dönüşünü etkileme gücüne sahip olduğunu keşfetmişlerdi. Ancak, yeraltı sularının Dünya’nın dönüşünde önemli bir etken olduğu ilk kez keşfedildi.

Bilim insanları, çalışmada, yer altı sularının dağılımına bağlı olarak dünyanın dönüş kutuplarındaki değişimi gözlemlediler. Çalışma, başlangıçta buz tabakaları ve buzullara dayanıyordu.

Dünya’nın eksenin kayması kuzey ve güney kutuplarının değişmesine neden olur. Kutup kayması adı verilen bu olgu, küresel iklimi önemli bir şeklide etkiler.

Öte yandan küresel ısınmanın kutup kaymalarına neden olduğu zaten bilinmekte.

Paylaşın

Dünyanın Bilinen En Eski Mezarlığı Bulundu: 236 Bin İla 335 Bin Yıllık

Güney Afrika Cumhuriyeti’nin Johannesburg kenti yakınındaki “İnsanlığın Beşiği” (Cradle of Humankind) adı verilen paleoantropolojik sit alanında bilinene en eski mezarlık buldu.

Mezarlıkta Homo naledi’lere ait kalıntılar keşfedildi. Dünyadaki en eski mezarların daha önce Ortadoğu ve Afrika’da yer aldığı ve yaklaşık 100 bin yıllık olduğu düşünülüyordu. Güney Afrika’daki mezarlıkta tespit edilen kemiklerse 236 bin ila 335 bin yıllık.

Bilim insanları, mezarlıkta iskelet kalıntıları içeren sığ ve oval çukurların cesetlerin gömülmesi için kasten kazıldığını ve üzerlerinin örtüldüğünü kaydetti: Bu keşifler, ölüm sonrası uygulamaların Homo sapiens ya da beyni büyük boyutlarda olan diğer insansılarla sınırlı olmadığını gösteriyor.

Güney Afrika’da çalışmalarını yürüten bilim insanları, dünyada bilinen en eski mezarlığı bulduklarını söyledi. Kalıntıların, Latince adı Homo naledi olan primatlara ait olduğu açıklandı.

Dünyaca ünlü paleoantropolog Prof. Lee Berger’in yönettiği araştırma ekibi, keşfin insanın evrimine dair düşünceleri değiştirebileceğini belirtti. Zira ölüleri gömmek gibi davranışlar şimdiye kadar daha büyük beyinlere sahip Homo sapiens ve Neandertallerle ilişkilendiriliyordu.

Araştırmacılar mezarlığı, Güney Afrika Cumhuriyeti’nin Johannesburg kenti yakınındaki “İnsanlığın Beşiği” (Cradle of Humankind) adı verilen paleoantropolojik sit alanında buldu.

Mezarlıkta Homo naledi’lere ait kalıntılar keşfedildi. Dünyadaki en eski mezarların daha önce Ortadoğu ve Afrika’da yer aldığı ve yaklaşık 100 bin yıllık olduğu düşünülüyordu. Güney Afrika’daki mezarlıkta tespit edilen kemiklerse 236 bin ila 335 bin yıllık.

Bilim insanları, mezarlıkta iskelet kalıntıları içeren sığ ve oval çukurların cesetlerin gömülmesi için kasten kazıldığını ve üzerlerinin örtüldüğünü kaydetti: Bu keşifler, ölüm sonrası uygulamaların Homo sapiens ya da beyni büyük boyutlarda olan diğer insansılarla sınırlı olmadığını gösteriyor.

Mezarlığın yakınında, yüzeyinin kasten düzleştirildiği düşünülen bir sütunda geometrik şekiller yer aldığı da görüldü. Berger, “Bu, sadece insanların sembolik uygulamaların geliştirilmesinde benzersiz olmadığını değil bu tür davranışları icat etmemiş olma ihtimalini de akıllara getiriyor” diye konuştu.

57 yaşındaki paleoantropolog, Homo naledilerle ilgili önceki çalışmalarında bilimsel titizlik eksikliği ve acele ettiği gerekçeleriyle bilim camiasının tepkisi çekmişti. AFP, Berger’in yeni açıklamalarının paleontoloji dünyasında tüyleri diken diken edeceğini yazdı.

Homo naledi, Pleistosen Devri’nde, yaklaşık 335 bin yıl önce ortaya çıkmış ve 236 bin yıl önce soyu tükenmiş arkaik bir insan türü.

Türün beyni modern insanlara göre epey küçük. Zira beyin boyutları Homo sapiens’inkinin kabaca üçte birine denk geliyor.

Türün kalıntıları ilk kez 2013’te, yine Rising Star mağara sisteminde keşfedilmişti. Berger bundan iki yıl sonra, küçük beyne sahip Homo naledi’lerin düşünülenden daha fazla iş yaptığını öne sürmüştü. Berger’e çok sayıda kişi karşı çıkmıştı.

Ünlü paleoantropolog şimdiyse şöyle konuştu: O zamanlar bu, bilim insanlarının kabul etmesi için çok fazlaydı… Dünyaya bunun doğru olmadığını söylemek üzereyiz.

Araştırmacılar daha fazla analize ihtiyaç duyulduğunu ancak yine de keşiflerin “insanın evrimine dair anlayışı değiştirdiğini” yazdı.

Araştırmada yer almaya antropolog Carol Ward, bulguların doğrulanması halinde önemli arz edeceğini ifade etti. Berger ve ekibinin konu hakkında yaptığı üç araştırma, eLife adlı hakemli bilimsel dergide yayımlanacak.

Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Bilim İnsanları Bir İlki Başardı: Uzayda Toplanan Güneş Enerjisi Dünya’ya Işınlandı

Bilim insanları, güneş enerjisini uzaydan Dünya’ya başarılı bir şekilde ilettiklerini açıkladılar. Bu yöntem ile enerjiyi elde edebilmek için herhangi bir altyapıya ihtiyaç duyulmayacak.

Güneş enerjisini uzaydan kablosuz olarak iletme çalışmalarının, yenilenebilir enerji ve özellikle de Güneş enerjisinin yaygın kullanımını için devrim yaratan sonuçları olabilir.

Amerika Birleşik Devletleri’ndeki (ABD) Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü’nden bilim insanları, uzayda yakalanan Güneş enerjisini ilk kez Dünya’ya ışınlamayı başardı.

Bu atılım, ocak ayında yörüngeye fırlatılan MAPLE adlı cihaz sayesinde mümkün oldu. MAPLE, Güneş enerjisini toplayıp yansıtmaya yarayan bir prototip.

Söz konusu cihaz, Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü’nün uzaydan kablosuz enerji aktarımının yollarını aramak için başlattığı Uzay Güneş Enerjisi Projesi kapsamında fırlatılmıştı.

Son deneyde MAPLE’ın verici dizisi, mikrodalgalar aracılığıyla uzayda toplanmış Güneş enerjisini enstitünün kampüsündeki Gordon ve Betty Moore Mühendislik Laboratuvarı’nın çatısına yerleştirilen bir alıcıya ışınladı.

Uzay Güneş Enerjisi Projesi’nin eş direktörü Ali Hajimiri, “Şimdiye kadar yaptığımız deneyler sayesinde, MAPLE’ın uzaydaki alıcılara başarılı bir şekilde enerji iletebildiğini onaylamıştık. Bu kez de diziyi, enerjisini Dünya’ya yöneltecek şekilde programladık” ifadelerini kullandı.

Bilim insanı, Elbette onu Dünya’da test etmiştik ama artık uzay yolculuğuna dayanabileceğini ve orada çalışabileceğini biliyoruz” diye de ekledi.

Araştırmalar bu yöntem sayesinde “tıpkı internetin bilgiye erişimi demokratikleştirdiği gibi” enerjiye erişimi de farklı kesimler arasında yaygınlaştırmayı amaçlıyor.

Hajimiri’nin aktardığına göre bu yöntemle enerjiyi elde edebilmek için herhangi bir enerji iletim altyapısına da ihtiyaç duyulmayacak: Bu, uzak bölgelere ve savaş veya doğal afet nedeniyle harap olmuş bölgelere enerji gönderebileceğimiz anlamına geliyor.

Güneş enerjisini uzaydan kablosuz olarak iletme çalışmalarının, yenilenebilir enerji ve özellikle de Güneş enerjisinin yaygın kullanımını için devrim yaratan sonuçları olabilir.

Örneğin Japonya uzaydan iletilen Güneş enerjisini 2030’ların ortalarında kullanmaya başlamayı planlıyor. Ülke 2025’te kamusal kurumlar ve özel şirketlerin ortaklığıyla bu teknolojinin pilot uygulamasını başlatmayı hedefliyor.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Multivitaminler Alzheimer’ı Önler Mi? Dikkat Çeken Araştırma

İnsanlar kendilerini zayıf hissettiklerinde genellikle multivitamin almaya başlarlar. Multivitaminler her zaman faydalı mıdır? Multivitaminlerin vücudu nasıl ve ne kadar etkilediğini hiç merak ettiniz mi? 

Haber Merkezi / Columbia Üniversitesi ve Harvard Üniversitesi’nden bilim insanları, üç yıl süren bir araştırmada düzenli olarak multivitamin almanın vücut üzerindeki etkilerini inceledi.

Bilim insanları araştırmayla, günde bir kez multivitamin almanın yaşla birlikte meydana gelen hafıza kaybını önleyebileceğini ortaya koydular.

American Journal of Clinical Nutrition’da yayınlanan araştırmada, 60 yaş üstü 3500’den fazla yetişkin üzerinde çalışma yapıldı.

Bir gruptan günlük multivitamin verilirken, diğer gruba üç yıl boyunca plasebo verildi. Ardından, her yılın sonunda, katılımcıların hafızasını test etmek için bilişsel değerlendirmeler yapıldı.

Araştırma, günlük multivitamin alan katılımcıların hafızasındaki gerilemenin azaldığını buldu. Plasebo alanların hafızasındaki gerileme ise yaşla birlikte devam etti.

Araştırma ayrıca, kardiyovasküler hastalıkları olan ve günlük multivitamin alanlarda iyileşmenin daha belirgin olduğunu ortaya koydu.

Multivitaminler Alzheimer’ı önler mi?

Columbia Üniversitesi’nde Nöropsikoloji Profesörü Dr. Adam M. Brickman, araştırmanın, multivitaminlerin yaş ilerledikçe bile hafızayı korumada önemli bir rol oynayabileceğini bulduğunu söyledi.

Brickman, iyi bir beslenmenin ve takviyenin, Alzheimer gibi ciddi hastalıklara karşı bilişsel egzersizlerden daha iyi sonuç verebileceğini söyledi.

Brickman, kardiyovasküler hastalığı olan kişilerde multivitaminlerin hafıza üzerinde neden daha hızlı bir etkiye sahip olduğunun ise henüz net olmadığını belirtti.

Bilim insanları, multivitamin takviyelerinin dengeli bir beslenme için iyi bir alternatif olmayacağı konusunda da uyarıyorlar.

Paylaşın

Samanyolu Galaksisi Düşünülenden Farklı Şekilde Olabilir!

Bilim insanları tarafından yapılan yeni ölçümler, Samanyolu Galaksisi’nin dört ana sarmal kolu olan bir gökada olduğu şeklindeki geleneksel görüşün yanlış olabileceğini gösteriyor.

Bilim insanları, aslında Samanyolu’nun şeklinin tıpkı iki ana kola sahip diğer sarmal galaksilere benzediğini öne süren yeni bir araştırma yayımladı.

Yeni ölçümler, Güneş Sistemi’ne ve doğal olarak Dünya’ya ev sahipliği yapan Samanyolu Galaksisi’nin düşünüldüğünden farklı bir şekle sahip olabileceğini gösteriyor.

Son birkaç yılda gökbilimciler, galaksilerin üç ana şekilde göründüğünü tespit etti: Eliptik, düzensiz ve sarmal.

Son kategoriye uyan galaksilerin çoğunda, daha küçük kollara ayrılan iki önemli “kol” var gibi görünüyor.

Samanyolu da bu kategoride yer alıyor.

Öte yandan Samanyolu’nun geleneksel tasviri, kalın bir merkezi yıldız çıkıntısından uzanan 4 ana sarmal kol şeklinde. Bu da diğer sarmal galaksiler arasında Samanyolu’nu aykırı ve benzersiz kılan bir özellik olarak görülüyor.

Ancak galaksinin bu geleneksel tasviri de yanlış olabilir.

Çin Bilimler Akademisi ve Çin Ulusal Astronomi Gözlemevleri’ndeki bilim insanları, aslında Samanyolu’nun şeklinin tıpkı iki ana kola sahip diğer sarmal galaksilere benzediğini öne süren yeni bir araştırma yayımladı.

Hakemli bilimsel dergi Astrophysical Journal’da yayımlanan araştırmada, Samanyolu’nun da iki ana kola sahip olduğu ifade edildi.

Bulgular, gökbilimcilerinin Samanyolu’nun gerçek şeklini daha iyi anlamak için birden fazla astronomik veri kaynağını analiz etmesiyle ortaya çıktı.

Makalede, “Çok sayıda araştırmaya rağmen, Samanyolu’nun genel sarmal yapı morfolojisi belirsizliğini koruyor. Son 20 yılda, doğru mesafe ölçümleri bize bu sorunu çözme fırsatı sağladı” ifadeleri yer aldı.

Ekip, yıldızlara olan mesafeyi daha iyi ölçebilen yeni nesil uzay araçlarından gelen verileri değerlendirdi. Bu sayede yaklaşık 200 yıldız arasındaki mesafeleri ölçüp, Samanyolu’nun yeni bir haritasını oluşturmaya başladı.

Bu haritaya Avrupa Uzay Ajansı’nın (ESA) yıldızların hareketlerini ve Dünya’ya göre konumlarını gözlemleyen Gaia uzay teleskobundan gelen veriler de eklendi.

Böylece ekip, Samanyolu’nun yoğun bir merkez çubuktan uzanan sadece iki ana kola sahip bir çubuklu sarmal galaksi olduğu sonucuna vardı:

Norma ve Perseus kolları muhtemelen Samanyolu’nun iç kısmındaki iki simetrik koldur. Galaksinin iç kısmından dış kısımlara doğru uzanırken çatallanırlar ve sırasıyla Erboğa ve Yay kollarına bağlanırlar.

(Kaynak:Independent Türkçe)

Paylaşın