Çankırı’da Bulunan Fosil: İnsanlar Avrupa’da Evrimleşmiş Olabilir

Çorakyerler fosil alanında bulunan ve “Anadoluvius turkae” adı verilen canlının analizi, kuyruksuz maymunların ve insanların aslında 7 ila 9 milyon yıl önce Afrika’ya Avrupa’dan göç ettiğini düşündürüyor.

Anadoluvius muhtemelen bugün Afrika’daki büyük hayvanlara benzer canlılarla birlikte yaşıyordu ve grubun tamamı 8 milyon yıl önce Afrika’ya göç etmeye başladı. Kalıntıları ilk kez 2015’te gün yüzüne çıkarılan Anadoluvius, büyük bir erkek şempanze veya ortalama bir dişi goril boyutundaydı.

Çankırı’daki 8,7 milyon yıllık bir bölgeden çıkartılan kuyruksuz maymun fosili, insanın kökenine dair uzun süredir kabul gören fikirlere meydan okuyor.

Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın desteğiyle Çorakyerler fosil alanında bulunan ve “Anadoluvius turkae” adı verilen canlının analizi, kuyruksuz maymunların ve insanların aslında 7 ila 9 milyon yıl önce Afrika’ya Avrupa’dan göç ettiğini düşündürüyor. Diğer bir deyişle insanlar Afrika yerine ilk kez Avrupa’da evrimleşmiş olabilir.

Hakemli bilimsel dergi Communications Biology’de 23 Ağustos’ta yayımlanan araştırma makalesinde Akdeniz’deki kuyruksuz maymun fosillerinin çok çeşitli olduğu ifade edildi.

Makaleye göre bu yeni fosil, erken insansıların (hominin) bilinen ilk örneklerinin parçası. Bu erken homininler; Afrikalı kuyruksuz maymunları (şempanzeler, bonobolar ve goriller), insanları ve onların atalarını içeriyordu.

Daha önce, bilinen en eski insanların fosilleri Afrika’da bulunmuştu. Ancak ekip, bu yeni fosilin, Afrikalı kuyruksuz maymunların ve insanların atalarının Afrika’dan önce Avrupa’da bulunduğuna dair kanıtlar sağladığına inanıyor.

Toronto Üniversitesi Antropoloji Bölümü’nden Profesör David Begun, “Bulgularımız, homininlerin yalnızca Batı ve Orta Avrupa’da evrimleşmediğini, aynı zamanda muhtemelen değişen ortamlar ve azalan ormanların bir sonucu olarak, Doğu Akdeniz’e yayılarak sonunda Afrika’ya dağılmadan önce 5 milyon yıldan fazla zaman harcadığını gösteriyor” dedi:

Anadoluvius’un ait olduğu bu yayılımın üyeleri şu anda sadece Avrupa ve Anadolu’da tespit edildi.

Hakim teori ne diyor?

Türkçede bazen “insansı maymunlar”, İngilizcede ise “ape” diye anılan Hominoidea süper ailesi, bugün genellikle daha doğru olduğu kabul edilen “kuyruksuz maymunlar” ifadesiyle niteleniyor.

Bu aile; modern insanları, Neandertaller ve Denisovalılar gibi soyu tükenmiş insan türlerini, insansı ataları ve yakın akrabalarını (şempanzeler, bonobolar, goriller, orangutanlar) içeren primatlardan oluşuyor.

Bilim insanları arasındaki hakim görüş, bu canlıların tümünün ilk olarak Afrika’da evrimleştiği ve daha sonra dünyanın çeşitli bölgelerine göç ettiği yönünde.

Charles Darwin, 1871 tarihli İnsanın Türeyişi (The Descent of Man) adlı kitabında grubun Afrika’da ortaya çıktığını öne sürmüştü. Bugün çoğu antropolog da bu fikre inanıyor.

Öte yandan Prof. Begun, son dönemde elde edilen yeni bulgular ışığında bu hakim görüşün giderek sarsıldığı görüşünde: Bu bulgular, Afrika maymunlarının ve insanlarının yalnızca Afrika’da evrimleştiğine dair uzun süredir kabul gören görüşle çelişiyor.

Öte yandan Darwin de bu grubun aslında Avrupa’da ortaya çıkmış olabileceğini, çünkü o dönemde büyük maymun fosillerinin orada halihazırda gün yüzünde çıkarıldığını da yazmıştı. Prof. Begun, “Darwin açık fikirliydi” diyor.

Üstelik Prof. Begun ve meslektaşları bu teoriyi ilk kez savunmuyor. Ekip, 1990’larda Yunanistan’ın kuzeyindeki Nikiti’de yer alan 8 ila 9 milyon yıllık yataklarda ortaya çıkarılan fosiller üzerinde de çalışmıştı.

Bilim insanı, Nikiti’de bulunan kuyruksuz maymunun insanların evrimleştiği atasal grubu temsil ettiğini savunmuştu. Bu görüş de ilk homininlerin Güneydoğu Avrupa’da yaşadığı anlamına geliyordu.

Türkiye’de keşfedilen Anadoluvius fosili de Prof. Begun ve meslektaşlarının görüşlerine ağırlık kattı. Ancak bu fosilin, insanların Avrupa’da evrimleştiği teorisini tek başına kanıtlaması mümkün değil.

“Bu yeni kanıt, homininlerin Avrupa’da ortaya çıktığı ve 7 ila 9 milyon yıl önce diğer birçok memeliyle birlikte Afrika’ya dağıldığı hipotezini destekliyor. Ancak bunu kesin olarak kanıtlamıyor” diyen Begun, sözlerini şöyle sürdürdü:

Bunun için, iki grup arasında kesin bir bağlantı kurabilmek lazım. Yani Avrupa ve Afrika’dan 7 ila 8 milyon yıl öncesine dayanan daha fazla fosil bulmamız gerekiyor.

Anadoluvius nasıl bir canlıydı?

Ekibe göre, Anadoluvius muhtemelen bugün Afrika’daki büyük hayvanlara benzer canlılarla birlikte yaşıyordu ve grubun tamamı 8 milyon yıl önce Afrika’ya göç etmeye başladı.

Kalıntıları ilk kez 2015’te gün yüzüne çıkarılan Anadoluvius, büyük bir erkek şempanze veya ortalama bir dişi goril boyutundaydı.

Ankara Üniversitesi’nden ve makalenin yazarlarından Prof. Dr. Ayla Sevim Erol, “Elimizde uzuv kemikleri yok ama çene ve dişlerine, fosilin yanında bulunan hayvanlara ve çevredeki jeolojik göstergelere bakılırsa, Anadoluvius muhtemelen büyük maymunların yaşadığı orman ortamlarının aksine nispeten açık alanlarda yaşıyordu” ifadelerini kullandı:

Yaşadıkları ortam, Afrika’daki ilk insanların çevrelerine daha çok benziyor. Güçlü çeneler ve büyük, kalın mineli dişler; kökler ve rizomlar gibi karasal kaynaklardan elde edilen sert gıda maddelerini içeren bir beslenme tarzını akla getiriyor.

Anadoluvius’la birlikte yaşamış hayvanlar; zürafalar, gergedanlar, antiloplar, zebralar, filler, kirpiler, sırtlanlar ve aslan benzeri etoburlar gibi günümüzde yaygın olarak Afrika çayırları ve kuru ormanlarında görülen hayvanlardı.

Bu yüzden ekip, bu ekolojik topluluğun Doğu Akdeniz’den Afrika’ya topluca dağıldığı görüşünde.

Sevim Erol, “Bugün Afrika’daki açık ülke faunasının Doğu Akdeniz’deki oluşumu uzun süredir biliniyor. Artık Afrika maymunlarının ve insanlarının atalarını da bu adaylar listesine ekleyebiliriz” ifadelerini kullandı.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Venüs’te “Olası Yaşam Belirtileri” Bulundu

Dr. Michelle Thaller, “Venüs’ün atmosferinde olası yaşam belirtileri görüyoruz. Muhtemelen Jüpiter ve Satürn’ün buzlu uydularındaki buzun altında da hayat olabilir. Güneş Sistemi basit yaşamla, mikrobik yaşamla dolu olabilir. Uzayda yaşımı keşfettiğimizi söyleyebilmemiz için yüzde 100 kesinliğe ulaşmamız gerekiyor ve henüz buna sahip değiliz.” dedi.

Dr. Thaller, “Venüs’ü hiç beklemiyordum. Venüs şu anda atmosferinde bakteriler tarafından üretilebilecek gibi görünen maddeleri gördüğümüz bir gezegen. Bence Güneş Sistemi’nde hayat olduğuna dair kanıt elde etmemiz sadece bir zaman meselesi. Henüz elimizde kesin bir kanıt yok. Dışarıda bir yaşam olduğunu düşünüyor muyum? Kesinlikle.” ifadelerini kullandı.

NASA’nın Goddard Uzay Uçuş Merkezi’nde araştırmacı olarak görev yapan Dr. Michelle Thaller, ABD’nin New York kentinde yer alan Artechouse’da düzenlenen ve ziyaretçileri derin bir uzay keşfi deneyimine sürüklemeyi amaçlayan ‘Beyond the Light’ (Işığın Ötesi) adlı sergisinde The Sun gazetesine konuştu.

Thaller, “Kesinlikle başka bir gezegende yaşam bulacağımızı düşünüyorum. Mars’ta, Dünya’da olsaydı yaşamdan kaynaklandığını söyleyeceğimiz bir kimya görüyoruz. Ancak asıl soru şu: Mars’ı ne kadar iyi anlıyoruz ve bir şeyler bizi kandırıyor mu?” diye konuştu.

Thaller sözlerine şöyle devam etti: “Venüs’ün atmosferinde olası yaşam belirtileri görüyoruz. Muhtemelen Jüpiter ve Satürn’ün buzlu uydularındaki buzun altında da hayat olabilir. Güneş Sistemi basit yaşamla, mikrobik yaşamla dolu olabilir. Uzayda yaşımı keşfettiğimizi söyleyebilmemiz için yüzde 100 kesinliğe ulaşmamız gerekiyor ve henüz buna sahip değiliz.”

‘Venüs’ü hiç beklemiyordum’

Diğer taraftan, tüm bu seçenekler arasında Dr. Thaller, Venüs’ün yaşam barındırma potansiyeli konusunda heyecan duyuyor. Kalın asidik atmosferinin altında 475 derece kavurucu sıcaklıklara maruz kalan Venüs,oraya inen bir insanı anında öldürebilir, ancak yine de birçok çalışma, bu gezegenin bulutlarında mikrobik yaşamın olabileceğini gösterdi.

Dr. Thaller, “Venüs’ü hiç beklemiyordum. Venüs şu anda atmosferinde bakteriler tarafından üretilebilecek gibi görünen maddeleri gördüğümüz bir gezegen. Bence Güneş Sistemi’nde hayat olduğuna dair kanıt elde etmemiz sadece bir zaman meselesi. Henüz elimizde kesin bir kanıt yok. Dışarıda bir yaşam olduğunu düşünüyor muyum? Kesinlikle.” diye konuştu.

(Kaynak: Sputnik Türkçe)

Paylaşın

“Dünya Nüfusu Bu Yüzyılda 100 Milyona Düşebilir” Uyarısı

“İnsanlık, bir nüfus patlaması-düşüş döngüsünün karakteristik dinamiklerini sergiliyor” diyen popülasyon ekolojisti William Rees, “Küresel ekonomi kaçınılmaz olarak daralacak ve insanlık bu yüzyılda büyük bir nüfus ‘ıslahı’ yaşayacak” diye ekledi.

Biyolog Tony Barnosky de dünyanın dinozorlardan bu yana en kötü küresel kitlesel yok oluşla karşı karşıya olduğunu yazmıştı.

Rees’e göre de insan nüfusu bu hızla büyümeye devam ederse sert bir uyanışla karşı karşıya kalabilir. Olası bir çöküşte yalnızca en zengin ve dayanıklı toplumların hayatta kalabileceğine inanılıyor.

Dünya nüfusu 8 milyara ulaşırken, bilim insanları çok yakında bir “uygarlık çöküşü” yaşanabileceği görüşünde.

Kanada’daki British Columbia Üniversitesi’nden popülasyon ekolojisti William Rees, bu yüzyıl bitmeden insan nüfusunun hızla azalabileceği ve 100 milyona kadar düşebileceği öngörüsünde bulundu.

Bilimsel dergi World’de bir makale kaleme alan araştırmacı, bu büyük insan kitlesinin yakın zamanda “nüfus ıslahıyla” karşı karşıya kalabileceğini ifade etti.

“İnsanlık, bir nüfus patlaması-düşüş döngüsünün karakteristik dinamiklerini sergiliyor” diyen Rees, “Küresel ekonomi kaçınılmaz olarak daralacak ve insanlık bu yüzyılda büyük bir nüfus ‘ıslahı’ yaşayacak” diye ekledi.

Uzmanlar uzun süredir insanların doğal kaynakları geri dönülemez biçimde sömürdüğünü belirterek dünya kamuoyunu uyarıyor. Önceki aylarda, Stanford Üniversitesi biyoloğu Tony Barnosky de dünyanın dinozorlardan bu yana en kötü küresel kitlesel yok oluşla karşı karşıya olduğunu yazmıştı.

Rees’e göre de insan nüfusu bu hızla büyümeye devam ederse sert bir uyanışla karşı karşıya kalabilir. Olası bir çöküşte yalnızca en zengin ve dayanıklı toplumların hayatta kalabileceğine inanılıyor.

Rees söz konusu hesaplamaları yaptığı makalesinde, “Homo sapiens katlanarak çoğalmak, coğrafi açıdan genişlemek ve mevcut tüm kaynakları tüketmek üzere gelişti” ifadelerini kullandı.

“İnsanlığın evrimsel tarihinin büyük bir bölümünde, bu tür yayılmacı eğilimler olumsuz sonuçlarla karşı karşıya kaldı” diyen araştırmacı, sözlerini şöyle sürdürdü: Öte yandan, bilimsel devrimler ve fosil yakıtların kullanımı, birçok olumsuz sonucun etkisini azaltarak, üstel büyüme için Homo sapiens’e fırsat verdi ve tam potansiyeline erişmesini sağladı.

Rees, gezegen üzerindeki insan hakimiyetinin, “hâlâ doğal seçilim tarafından yönlendirildiğimizi unutturduğuna” da dikkat çekti.

İnsanlığın kaynakları aşırı tüketmesi ve devamlı kısa vadeli düşünmesi, Dünya’nın karşı karşıya olduğu tahmin edilen 6. kitlesel yok oluşu hızlandırıyor.

Uzmanlara göre bu durum, gezegenin yaşamı destekleyen temel sistemlerini çökme riskiyle baş başa bırakıyor.

Dahası, yenilenebilir enerji kaynaklarına geçmek gibi çözümler, aslında üstel nüfus artışı sorununu çözebilecek nitelikte değil. Rees’e göre yeni çözümlerle birlikte aşırı tüketim de hızlanıyor.

Makalede çok yakında gıda kıtlığının, habitat kaybının, savaş ve hastalıkların nüfusu düşürmeye başlayacağı öngörülüyor. Rees konuyla ilgili şu ifadeleri kullanıyor: Mümkün olan dünyaların en iyisindeyiz. Milyarlarca insanın gereksiz yere acı çekmesini önleyecek değişim mümkün.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Dikkat Çeken Araştırma: Neptün’ün Bulutları Yok Oluyor

Yeni bir araştırma Neptün’de görülen çok sayıda bulutun neredeyse tamamen ortadan kalktığını ortaya koydu. Bilim insanları, Neptün’ün bulutlarının kaybolmasıyla Güneş arasındaki bu bağlantının, gezegenin Güneş Sistemi’ndeki en uzak büyük gezegen olduğu ve Dünya’nın aldığının yalnızca 1/900’ü kadar güneş ışığı aldığı düşünüldüğünde “şaşırtıcı” olduğunu söylüyor.

Bilim insanları Neptün’deki bulutların sayısıyla, buz devinin güneş ışığının yansımasından doğan parlaklığı arasında da başka bir ilinti buldu. Dr. de Pater, “Bulgularımız, güneşin UV ışınlarının yeterince güçlü olduğunda Neptün’ün bulutlarını üreten fotokimyasal bir reaksiyonu tetikliyor olabileceği teorisini destekliyor” dedi.

Araştırmacılar, bulutların mevcut yokluğunun ne kadar süreceğini görmek için gezegenin sürekli gözlemlenmesinin de gerekli olduğunu belirtiyor.

Yeni bir araştırmanın “şaşırtıcı” bulguları, Neptün gezegeninde görülen çok sayıda bulutun 2019’dan bu yana artık hızla yok olarak neredeyse tamamen ortadan kalktığını ortaya koydu. Mavi gezegenin 1994’ten 2022’ye kadar çekilen fotoğrafları gözlemlendiğinde, güney kutbundakiler hariç Neptün’ün bulutlarının hemen hemen yok olduğu görülüyor.

Yakın zamanda Icarus adlı bilimsel dergide yayımlanan araştırma, buz devinin bulutlarının kaybolmasıyla güneş döngüsü arasında bağlantı olduğunu ortaya koyuyor.

Hawaii’deki Keck Gözlemevi’nden uzmanların da aralarında bulunduğu bilim insanları, Neptün’ün bulutlarının kaybolmasıyla Güneş arasındaki bu bağlantının, gezegenin Güneş Sistemi’ndeki en uzak büyük gezegen olduğu ve Dünya’nın aldığının yalnızca 1/900’ü kadar güneş ışığı aldığı düşünüldüğünde “şaşırtıcı” olduğunu söylüyor.

Makalenin ortak yazarı, UC Berkeley’den Imke de Peter “Bulutların Neptün’de bu kadar çabuk kaybolmasına şaşırdım. Bulut hareketliliğinin temelde birkaç ay içinde düştüğünü gördük” dedi.

Araştırmacılar, bu çalışma için 1994’le 2022 arasında Keck Gözlemevi’nin ikinci nesil Yakın Kızılötesi Kamerası’yla (NIRC2) çekilen fotoğraflarla Lick Gözlemevi ve Hubble Uzay Teleskobu’ndan elde edilen gözlemleri inceledi.

Veriler, Neptün’ün bulut örtüsündeki değişikliklerle güneş döngüsü (güneşin manyetik alanının her 11 yılda bir dönerek güneş radyasyonu seviyelerinin dalgalanmasına neden olduğu dönem) arasında bir bağlantı olduğunu ortaya koydu.

Araştırmacılar, Güneş daha yoğun morötesi (UV) ışık yaydığında, yaklaşık iki yıl sonra Neptün’de daha fazla bulutun ortaya çıkma eğiliminde olduğunu tespit etti. Bilim insanları Neptün’deki bulutların sayısıyla, buz devinin güneş ışığının yansımasından doğan parlaklığı arasında da başka bir ilinti buldu.

Dr. de Pater, “Bulgularımız, güneşin UV ışınlarının yeterince güçlü olduğunda Neptün’ün bulutlarını üreten fotokimyasal bir reaksiyonu tetikliyor olabileceği teorisini destekliyor” dedi: Bu olağanüstü veriler bize Neptün’ün bulut örtüsünün güneşin döngüsüyle ilişkili olduğuna dair şimdiye kadarki en güçlü kanıtı sunuyor.

Bilim insanları güneş döngüsüyle Neptün’ün bulutlu hava modeli arasındaki bu ilişkiyi, mavi buzul gezegene ilişkin yaklaşık 30 yıllık gözlemler sonucunda kaydedilen 2,5 bulut hareketliliği döngüsünü değerlendirerek tespit etti.

Araştırmacılar gezegenin yansıtma oranının 2002’de arttığını, ardından 2007’de azaldığını, 2015’te tekrar parlaklaştığını ve 2020’de bulutların çoğunun ortadan kalkmasıyla şimdiye kadar gözlemlenen en düşük seviyeye gerilediğini buldu.

Bununla birlikte araştırmacılar, bu ilintiyi ve diğer faktörlerin oynadığı rolü daha iyi anlamak için daha fazla çalışma yapılması gerektiğini söylüyor.

Örneğin bilim insanları, UV güneş ışığındaki bir artışın daha fazla bulut ve pus üretebileceğini ancak onları karartarak Neptün’ün genel parlaklığını da azaltabileceğini söylüyor. Araştırmacılar, bulutların mevcut yokluğunun ne kadar süreceğini görmek için gezegenin sürekli gözlemlenmesinin de gerekli olduğunu belirtiyor.

Dr. de Pater, “Son fotoğraflarda, özellikle kuzey enlemlerinde ve yüksek irtifalarda, yaklaşık son 2 yılda güneş UV akışında gözlenen artıştan beklendiği gibi daha fazla bulut gördük” dedi.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Kadınlar Dikkat: Yumurtalık Kanseri Riskini Artıran Meslekler

Yakın zamanda yapılan bir araştırma, kuaför, güzellik uzmanı ve muhasebeci gibi belirli işlerde çalışan kadınların yumurtalık kanseri riskine yakalanma oranın daha yüksek olduğunu ortaya koydu.

Haber Merkezi / Kanada’da 2010 ile 2016 yılları arasında hastanede tedavi gören 1 ile 78 yaşları arasında yumurtalık kanseri teşhisi konan 491 kadının verileri, yumurtalık kanseri olmayan 897 kadından alınan verilerle karşılaştırıldı.

Araştırmaya katılanların sosyal geçmişi, tıbbi geçmişi, reçete edilen ilaçlar, aile öyküsü, kilosu ve boyu, çalışma geçmişine ilişkin yaşam tarzı bilgileri toplandı.

Mesleki ve Çevresel Tıp dergisinde yayınlanan araştırma, kuaför, güzellik uzmanı, muhasebeci ve hazır giyim endüstrisi gibi belirli işlerde çalışan kadınların yumurtalık kanseri riskine yakalanma oranın daha yüksek olduğunu ortaya koydu.

Araştırmada, kuaför, berber, güzellik uzmanı gibi alanlarda 10 yıl veya daha fazla çalışanların, yumurtalık kanseri riskine yakalanma olasılığının üç kat artığı belirtildi. Muhasebede 10 yıl veya daha fazla çalışanlar için ise bunun çifte riskle ilişkili olduğu bulunuldu.

Araştırmada, hazır giyim endüstrisinde uzun süre çalışanların, satış veya perakende sektöründe çalışanlara göre yüzde 85 daha yüksek risk taşıdığı ortaya kondu. Hazır giyim endüstrisindeki riskin, amonyak, hidrojen peroksit, organik boyalar ve pigmentler ve ağartıcılar dahil olmak üzere 13 kimyasal maddeye sık sık maruz kalmaktan kaynaklandığı belirtildi.

Yumurtalık Kanseri Nedir?

Yumurtalık kanseri ya da diğer ismiyle over kanseri; yumurtalık dokusunda bulunan hücrelerin kontrolsüzce büyümeleri ve çoğalmaları sonucu oluşur. Yumurtalık kanseri, yumurtalıklara sahip oldukları için kadınlarda görülür.

Yumurtalık (Over) Kanseri Nedenleri Nelerdir?

Yumurtalık kanserinin nedenleri, diğer kanser türlerinde olduğu gibi net olarak bilinmemektedir. Kanserlere neden olduğu düşünülen yaşam alışkanlıkları, bazı genetik yatkınlıklar ve hormonal faktörler yumurtalık kanserinin nedenleri olarak görülmektedir. Yumurtalık kanserlerinin yaklaşık %5-10 kadarı genetik nedenlerle oluşmaktadır. Bu yüzden birinci derece akrabalarında meme, yumurtalık ve rahim içi kanseri olan kadınlar, yumurtalık kanseri için risk grubundadır.

Kanser türlerinin birçoğunda olduğu gibi, yumurtalık kanserinde de ilerleyen yaş, hastalığın oluşma ihtimalini artırmaktadır. Yumurtalıklar; ergenlik, erişkinlik ve menopoz dönemlerinde farklı performanslarda ve farklı işlevlerde çalışırlar. Yumurtalık kanserlerinin genellikle oluştuğu zamanlar menopoz sonrasıdır. Menopoz doğurganlık döneminin bitişi anlamına gelse de, yumurtalıklar çalışmaya devam etmektedir. Dolayısıyla menopoz sırasında ve sonrasında da düzenli olarak hekim kontrolünden geçmek hem kişinin yaşam kalitesi için hem de sağlıklı yumurtalıklar için önemlidir.

Kanser, bulunduğu dokulardaki hücrelerin olağandışı büyümesi ve çoğalması sonucu oluşur. Yumurtalıklar tıpkı vücudun diğer organları gibi, genel sağlık durumumuzdan etkilenirler. Sağlıklı yaşam alışkanlıkları, düzenli egzersiz, kontrol altına alınmış stres seviyesi hem yumurtalıkların hem de tüm vücut sağlığının korunması için önemlidir.

Yumurtalık kanserinin belirtileri nelerdir?

Yumurtalık kanseri belirtileri çoğunlukla kendini çok göstermez. Yumurtalık kanseri ile ilgili belirtilerin çoğu hastaya özel olmakla beraber tipik bir bulgusu yoktur. Yumurtalık kanseri belirtileri olarak, pek çok hastalık belirtisi olarak da söylenebilecek; karın ağrısı, şişkinlik ve mide rahatsızlıkları sıralanabilir.

Yumurtalık kanserinin en büyük belirtisi ileri safhalarında ise karında ele gelen kitle, aşağı doğru basınç hissi, karında sıvı birikmesi, karın şişliği, çevredeki organlara bası yapmasına bağlı olarak idrar ve bağırsak şikayetleri görülür.

Yumurtalık kanserinin bazı türlerinde hormon düzensizlikleri görülebilir. Buna bağlı olarak adet düzensizlikleri, erkeklik hormonu salgısının artmasıyla tüylenme, erkek tipi saç dökülmesi görülebilir. Çoğu yumurtalık kanseri şikayeti ise karın şişliği üzerinedir.

Genel olarak görülen yumurtalık kanseri belirtilerini şöyle sıralayabiliriz;

Bağırsak alışkanlıklarında değişiklik, özellikle kabızlığın ortaya çıkması,
Mesane alışkanlıklarında değişiklik, sık sık idrara çıkma ihtiyacı,
İştah kaybı veya hızlı bir şekilde tokluk hissi,
Vajinal kanama,
Kilo kaybı,
Karında basınç hissi ve şişkinlik,
Kasıkta dolgunluk veya ağrı,
Uzun süreli hazımsızlık, gaz veya bulantı.

Yumurtalık kanserinin tedavisi var mı?

Yumurtalık kanserinin ilk tedavisi cerrahi tedavidir. Başka bir deyişle hastalar önce ameliyatla tedavi edilirler. Hastalığın tedaviye vereceği cevap ilk ameliyatın yeterliliği ile doğrudan ilişkilidir. Hastalığın erken dönemlerinde tümörün çıkartılması ile birlikte evreleme cerrahisi denilen bir ameliyat yapılır.

İleri dönemlerinde ise kapsamlı bir ameliyatla, karın boşluğu içindeki tümörler çıkartılır. Ameliyat sırasında gerek görüldüğü hallerde bağırsak parçalarının çıkartılması da söz konusu olabilir. Ameliyat sonrasında çok erken dönemdeki hastalar dışındaki tüm hastalara kemoterapi denilen ilaç tedavisi yapılmaktadır. Başka bir deyişle yumurtalık kanseri tedavisinin önemli bir bölümünde, ilaç tedavisi uygulanır.

Hastalığın tedaviye vereceği cevap tümörün yaygınlığı ile doğrudan ilişkilidir. Tedavi ile erken dönemdeki hastalıklar %80-90 iyileşirken, ileri dönem hastalıklarında iyileşme oranı %40-50 civarındadır. Ameliyat ve kemoterapi sonrası hastalar, uzun yıllar boyunca 4-5 ayda bir muayene ve tetkiklerle kontrol edilirler. Hastalık tekrarladığında ise tedavilerin de tekrarlanması gerekir. Bazen ameliyatların 2 ile 4 kez tekrarlanması dahi gerekebilir.

Yumurtalık kanseri tehlikeli mi?

Yumurtalık kanseri, kadın genital organı kanserleri arasında en öldürücü olanıdır. Diğer jinekolojik kanserler ile karşılaştırıldığında, erken dönemdeki yumurtalık kanserleri hemen hemen hiçbir ön belirti vermediği için genellikle çok geç tanı konulabilmektedir. Bu nedenle rutin jinekolojik USG erken tanıda önemlidir.

Paylaşın

Dikkat Çeken Araştırma: Dünyanın Yarısı Akıl Hastası Olacak

Geniş çaplı bir araştırma, dünya genelinde her iki kişiden birinin 75 yaşına kadar depresyon veya anksiyete gibi bir akıl sağlığı sorunu yaşayabileceğini öne sürdü. Araştırmanın baş yazarı Profesör John McGrath, en yaygın sorunların duygudurum bozuklukları olduğunu söyledi.

Harvard Üniversitesi’nde sağlık politikası uzmanı olarak görev yapan Dr. Ronald Kessler “Bu bozuklukların yaygın olarak ortaya çıktığı yaşı belirleyerek, uygun müdahaleler geliştirmeliyiz ve risk altındaki kişilere destek verebilmek için kaynak bulmalıyız” dedi.

Araştırmada, 29 ülkeden 156 bin yetişkin ve Dünya Sağlık Örgütü’nün yirmi yıllık verilerinden yararlanıldı.  Çalışmada; ABD, Suudi Arabistan, Katar, Japonya, İsrail, Avustralya, Yeni Zelanda, Meksika ve Avrupa, Birleşik Krallık, Güney Amerika ve Afrika gibi ülkeler yer aldı.

ABD’li bilim insanlarının yaptığı bir araştırmada, dünyanın yarısının 75 yaşına kadar akıl sağlığını kaybedeceği, özellikle kadınların anksiyete bozukluğu nedeniyle tehlikede olduğu açıklandı.

Araştırmacılar depresyon ve anksiyete dahil olmak üzere 13 ruh sağlığı problemi üzerinde incelemeler yaptı. Kadınların anksiyete bozukluğunun yanı sıra majör depresyona sahip olma olasılığı daha yüksek çıktı.

Araştırmada, 29 ülkeden 156 bin yetişkin ve Dünya Sağlık Örgütü’nün yirmi yıllık verilerinden yararlanıldı. İki kişiden birinin, yaşlanıncaya kadar en az bir akıl sağlığı bozukluğuna sahip olabileceği öngörüldü.

Yaşam boyunca akıl hastalığına yakalanma riski, erkek katılımcılar için yüzde 46 iken, kadınlarda yüzde 53 olarak belirlendi. Özellikle kadınlar travma sonrası stres bozukluğu açısından büyük risk altında olduğu bildirildi. Erkeklerin ise alkolü kötüye kullanma olasılığı yüksek çıktı.

Majör depresif bozukluk oranının, her iki cinsiyette de eşit derecede yaygın olduğu görüldü. ABD’deki akıl hastalığı oranları, son birkaç yılda artış gösterdi ve bu süreçte intihar sayısı 45 bin 900’den 48 binin üzerine çıktı.

Son analizler, akıl sağlığı krizinin ABD ile sınırlı kalmadığını, küresel boyutlara ulaştığını vurguluyor. Harvard Tıp Okulu ve Avustralya’daki Queensland Üniversitesi’ndeki araştırmacılar tarafından gerçekleştirilen çalışmada; ABD, Suudi Arabistan, Katar, Japonya, İsrail, Avustralya, Yeni Zelanda, Meksika ve Avrupa, Birleşik Krallık, Güney Amerika ve Afrika gibi ülkeler yer aldı.

Lancet Psychiatry dergisinde yayınlanan araştırma hakkında konuşan Dr. John McGrath “En yaygın ruh sağlığı bozuklukları, majör depresyon veya anksiyete çıktı. Kadınların, yaşamları boyunca anksiyete bozukluğu yaşama olasılığı, erkeklerden çok daha yüksek görünüyor” ifadelerini kullandı.

Araştırmacılar, bu akıl sağlığı bozukluklarının başlangıç ​​yaşının 15 olduğunu vurguladı. Harvard Üniversitesi’nde sağlık politikası uzmanı olarak görev yapan Dr. Ronald Kessler “Bu bozuklukların yaygın olarak ortaya çıktığı yaşı belirleyerek,uygun müdahaleler geliştirmeliyiz ve risk altındaki kişilere destek verebilmek için kaynak bulmalıyız” dedi.

ABD’de son yıllarda gerçekleşen akıl sağlığı bozuklukları oranındaki artış, pandemi dönemindeki tecrit ve izolasyon sürecinde daha da şiddetlendi. Amerika’da en çok gençleri etkileyen bu virüs dönemi, bireyleri yalnızlığa itti ve sosyal bağlar kuramamalarına sebep oldu.

Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri tarafından hazırlanan bir raporda, 2021’de ABD’li lise öğrencilerinin yüzde 10’unun son 12 ayda intihara teşebbüs ettiği ve bu oranın 2019’dan bu yana arttığı ortaya çıktı.

(Kaynak: Gazete Pencere)

Paylaşın

Dikkat Çeken Keşif: Mars’ta Günler Giderek Kısalıyor

Mars’ın kendi ekseni etrafındaki dönüşünün her yıl 0,004 yay saniyesi kadar hızlandığı ve bunun da Mars gününün her yıl milisaniyenin küçük bir bölümü kadar kısalması anlamına geldiği tespit edildi.

Bilim insanları bunun Mars’ın ya iç dinamiklerinde ya da atmosferinde ve buzullarındaki “uzun vadeli bir eğilimin” göstergesi olabileceği sonucuna vardı.

NASA’nın InSight Mars iniş aracından elde edilen veriler, Kızıl Gezegen’in dönüşünün her yıl tuhaf bir şekilde hızlandığını ve bunun Mars gününün uzunluğunda kademeli kısalmaya sebebiyet verdiğini gösteriyor.

Yakın zamanda Nature adlı bilimsel dergide yayımlanan araştırmada, Mars’ın kendi ekseni etrafındaki dönüşünün her yıl 0,004 yay saniyesi kadar hızlandığı ve bunun da Mars gününün her yıl milisaniyenin küçük bir bölümü kadar kısalması anlamına geldiği tespit edildi.

Aralarında NASA’nın Kaliforniya’daki Jet İtki Laboratuvarı’ndan araştırmacıların da yer aldığı bilim insanları, Kızıl Gezegen’in dönüşündeki bu hafif hızlanmaya neyin yol açtığından emin değil. Ama bazı fikirlere sahipler.

Çalışmanın ortak yazarı Bruce Banerdt, “InSight gibi bir jeofizik istasyonunun Mars’a konuşlandırılması çabalarında uzun süredir yer alıyorum. Bunun gibi sonuçlar onlarca yıl boyunca yapılan tüm çalışmalara değiyor” dedi.

Araştırmada bilim insanları, Mars’ın dönüşüne ilişkin şimdiye kadarki en hassas ölçümleri yapmanın yanı sıra erimiş metal çekirdeğin “sallanması” nedeniyle gezegenin de nasıl yalpaladığını tespit etti.

Çalışmaya göre gezegenin dönüşündeki bu hızlanmanın arkasında buzul sonrası geri dönüş gibi faktörlerin olabileceğinden şüpheleniliyor. Bu geri dönüş, Mars’ın kutup tabakalarında biriken buzun veya buzulların gömdüğü kara kütlelerinin tekrar yükselmesi anlamına geliyor.

NASA bu değişimi, kollarını önce açıp sonra gövdesinde birleştirerek kendi etrafında dönen bir buz patencisinin dönüş hızındaki değişime benzetiyor.

Yeni araştırmada, InSight’ın Mars’ta geçirdiği ilk 900 günde elde edilen veriler değerlendirildi ve gezegenin dönüşündeki değişimler incelendi.

Çalışma için bilim insanları, NASA’nın Dünya’daki Derin Uzay Ağı’ndan ve InSight’ın radyo aktarıcısıyla antenlerden oluşan ve topluca RISE adı verilen araçlarından yararlandı.

Araştırmacılar, Derin Uzay Ağı’nı kullanarak iniş aracına radyo sinyali gönderdi ve RISE bu sinyali daha sonra geri yansıttı.

Bilim insanları, yansıyan sinyalde, ambulans sireninin yaklaştıkça ve uzaklaştıkça ses perdesinin değişmesine sebebiyet veren aynı etki olan Doppler kaymasının neden olduğu küçük frekans değişikliklerini aradı.

Araştırmacılar, bu kaymayı ölçümleyerek gezegenin ne kadar hızlı döndüğünü belirleyebildi.

Belçika Kraliyet Gözlemevi’nden çalışmanın başyazarı Sebastien Le Maistre, “Aradığımız şey, bir Mars yılı boyunca sadece 20-30 santimetrelik değişimlerden ibaret. Bu değişimleri görebilmemiz için bile çok uzun zaman alıyor ve öncesinde çok fazla miktarda veri toplanması gerekiyor” dedi.

Dr. Le Maistre, “Deneye hazırlanmak ve bu keşifleri öngörmek için çok fazla zaman ve enerji harcadık. Ancak buna rağmen yol boyunca yine şaşkınlığa uğradık. Üstelik daha bitmedi, çünkü RISE’ın Mars’a dair gün yüzüne çıkaracağı daha çok şey var” ifadelerini kullandı.

Yeni bulgular Mars’ın dönüş hızında “yavaş bir ivme” olduğunu gösteriyor.

Bilim insanları bunun Mars’ın ya iç dinamiklerinde ya da atmosferinde ve buzullarındaki “uzun vadeli bir eğilimin” göstergesi olabileceği sonucuna vardı.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

“Şeytan” Kuyrukluyıldız Dünya’ya Doğru İlerliyor!

Büyük bir volkanik patlamanın ardından iki boynuzu varmış gibi görünen şehir büyüklüğünde bir kuyrukluyıldız Dünya’ya doğru ilerliyor. 2 Haziran 2024’te Dünya’ya en yakın konumunda olacak olan kuyrukluyıldızı gece gökyüzünde görmek mümkün olacak.

21 Nisan 2024’te Güneş’e en yakın noktasına ulaşacak olan bu kuyrukluyıldızın, Güneş etrafında dönüşü tam 71 yıl sürüyor. Bu süre zarfında kuyrukluyıldız, Güneş Sistemi’nin en uzak noktalarından geçiyor.

Bilim insanları ani bir patlamanın ardından “boynuzları çıkan” volkanik bir kuyrukluyıldızın Dünya’ya doğru ilerlediğini söylüyor. 12P/Pons-Brooks (12P) diye adlandırılan nesnenin son 70 yılda ilk kez patlamaya şahit olduğu ifade ediliyor.

Bu tür kuyrukluyıldızlara kriyovolkanik nesneler de deniyor. Kriyovolkanlar aynı zamanda soğuk yanardağlar diye biliniyor. Bu yapısı, 12P’nin küçük bir yıldız gibi parlamasına ve uzaya süper soğuk “magma” kütleleri yağdırmasına neden oluyor.

Gökbilimcilere göre bu sıradışı nesne bir şehir büyüklüğünde ve 2024’te Dünya’ya en yakın konumuna ulaşacak.

Kuyrukluyıldızın boynuzları

Diğer tüm kuyrukluyıldızlar gibi bu buzlu nesne de buz, toz ve gaz karışımıyla dolu katı bir çekirdekten oluşuyor. Aynı zamanda kuyrukluyıldızın iç kısmından dışarı sızan ve “koma adı verilen bir gaz bulutuyla çevrili.

Ancak diğer kuyrukluyıldızların aksine, 12P’nin çekirdeğinde çok fazla gaz ve buz birikiyor. Bunun sonucunda gök cismi şiddetli biçimde patlayabiliyor.

Bunun sonucunda çekirdeğin kabuğundaki büyük çatlaklardan dışarı kriyomagma diye bilinen soğuk malzemeler çıkıyor. Bu süreç, 12P’nin dışındaki boynuz benzeri yapıların oluşmasını sağladı.

Spaceweather’ın bildirdiğine göre, gökbilimciler 20 Temmuz’da, kuyrukluyıldızda ani bir patlama tespit etti. Nesne bu patlamanın ardından olağan halinden yaklaşık 100 kat daha parlak görünmeye başladı.

Parlaklık artışının ardında, kuyrukluyıldızın içinden salınan gaz ve buz kristalleriyle komanın aniden şişmesi ve böylece nesnenin Dünya’ya daha fazla Güneş ışığı yansıtması yatıyor.

Astronom Richard Miles’a göre, 26 Temmuz itibarıyla kuyrukluyıldızın koması yaklaşık 230 bin kilometre genişliğe ulaştı. Ancak ilginç bir şekilde, genişlemiş komanın şeklinin düzensiz olması, kuyrukluyıldızı sanki boynuzları varmış gibi gösteriyor.

Miles, komanın olağandışı şeklinin, muhtemelen çekirdeğin şeklindeki bir düzensizlikten kaynaklandığını söylüyor. Buna göre genişleyen koma, zamanla Güneş ışığını yansıtamayacak kadar dağılacak ve sonunda yok olacak.

12P’nin Güneş etrafında dönüşü tam 71 yıl sürüyor. Bu süre zarfında nesne, Güneş Sistemi’nin en uzak noktalarından geçiyor. Kuyrukluyıldız 21 Nisan 2024’te Güneş’e en yakın noktasına ulaşacak.

2 Haziran 2024’te ise Dünya’ya en yakın konumuna gelecek. Bu noktada nesneyi gece gökyüzünde görmek mümkün olacak.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Samanyolu Galaksisi’nde Trilyonlarca Haydut Gezegen Dolaşıyor

Samanyolu Galaksisi’nde, kendi yıldızının yörüngesinden çeşitli sebeplerle ayrılmış olan ve uzayda serbest dolaşan gezegenler olarak tanımlanan haydut gezegenlerden trilyonlarca olduğu açıklandı.

Haydut gezegenlerin, halihazırda kendi yıldızlarının etrafında dönen gezegenlerden daha küçük olma eğilimi gösterdiği de tespit ediildi.

Yeni bir araştırmaya göre haydut gezegenlerin sayısı, Samanyolu Galaksisi’ndeki diğer gezegenlerden çok daha fazla olabilir.

Bilim insanları, kendi yıldızının yörüngesinden çeşitli sebeplerle ayrılmış olan ve uzayda serbest dolaşan gezegenlere haydut gezegen adını veriyor.

Bu gezegenler evrende sonsuz bir yolculuğa çıkmış durumda. Gökbilimcilere göre sadece Samanyolu içindekilerin sayısı trilyonları bulabilir.

NASA’nın Goddard Uzay Uçuş Merkezi’nden David Bannett, “Galaksimizin yıldızlardan 20 kat fazla haydut gezegene ev sahipliği yaptığını tahmin ediyoruz. Trilyonlarcası tek başına dolaşıyor” diye konuştu.

Bannett’a göre son çalışma, galaksideki haydut gezegenlerin sayısının ilk ölçümü.

Araştırmacılar ayrıca bu haydut gezegenlerin, halihazırda kendi yıldızlarının etrafında dönen gezegenlerden daha küçük olma eğilimi gösterdiğini tespit etti.

Sumi, “Ancak Dünya büyüklüğündeki haydutların daha büyük olanlara kıyasla daha yaygın olduğunu bulduk” diye ekledi:

Yıldızlarına bağlı olanlar ve serbest gezegen haydut gezegenlerin ortalama kütleleri arasındaki fark, gezegen oluşum mekanizmalarını anlamanın anahtarı.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Gizemli Kaynak, 35 Yıldır Dünya’ya Radyo Sinyalleri Gönderiyor

Bilim insanları, uzayda bilinmeyen bir kaynağın 35 yıldır düzenli olarak 20 dakikalık enerji patlamaları gönderdiğini ve bunların parlaklıklarının önemli ölçüde değiştiğini söylüyor.

Bilim insanları eski kayıtları inceleyerek sinyallerin en azından 1988’den beri Dünya’da tespit edildiğini ancak bu verileri toplayanlar tarafından fark edilmediğini buldu. Kaynak tespit edildikten sonra araştırmacılar radyo arşivlerini kontrol etti ve kaynağın en az 35 yıldır tekrar ettiğini saptadı.

Bulgular bilimsel dergi Nature’da yayımlanan “30 yıldır aktif olan uzun periyotlu bir radyo geçici dalgası” başlıklı yeni bir makalede bildirildi.

Bilim insanları, bilinmeyen bir kaynağın en azından 1988’den beri Dünya’ya doğru radyo patlaması dalgaları gönderdiğini söylüyor. Araştırmacılar bu radyo dalgalarını Dünya’ya hangi cismin gönderdiğini bilmiyor. Öyle ki dalgaların doğası, onu açıklamaya çalışan hiçbir modelle uyuşmuyor.

Araştırmacılar, kaynağın 35 yıldır düzenli olarak 20 dakikalık enerji patlamaları gönderdiğini ve bunların parlaklıklarının önemli ölçüde değiştiğini söylüyor.

Emisyonlar, pulsarlardan çıkan ya da hızlı radyo dalgaları patlamalarını andıran patlamalara benziyor. Söz konusu patlamalar milisaniyeler alabiliyor veya birkaç saniye sürebiliyor. Ancak yeni keşfedilen kaynak 21 dakikalık bir periyotta titreşen radyo sinyalleri gönderiyor ki bu daha önce öngörülen açıklamalarla imkansız olduğu düşünülen bir şeydi.

Pulsarlar, kendi etraflarında hızla dönen ve bunu yaparken radyo dalgaları yayan nötron yıldızları. Bunlardan birinin yolu Dünya’yla kesiştiğinde, emisyonlar çok kısa ve parlak biçimde seçilebiliyor. Tıpkı dönen bir deniz fenerinin ışığının yoluna çıkmak gibi.

Bilim insanları bu sürecin ancak pulsarın manyetik alanının güçlü olması ve yeterince hızlı dönmesi halinde işleyebileceğine`inanıyor. Aksi takdirde Dünya’dan pulsarı görmek için yeterli enerji olmaz. Bu durum, kaynakların tespit edilebilmesi için yeterince hızlı ve güçlü dönmesi gerektiğini öne süren “pulsar ölüm çizgisi” teorisinin geliştirilmesine yol açtı.

Ancak yeni keşfedilen GPMJ1839-10 adlı nesne bu ölüm çizgisinin çok ötesinde. Eğer bu bir pulsar ise o zaman bilim insanlarının imkansız olduğunu düşündüğü şekillerde çalışıyor gibi görünüyor.

Bu cisim yüksek derecede manyetize olmuş bir beyaz cüce (magnetar), yani inanılmaz derecede güçlü manyetik alanlara sahip ekstra bir nötron yıldızı türü de olabilir. Ancak araştırmacılar, bunların, bu tür emisyonlar yayma eğiliminde olmadıklarına inanıyor.

Bilim insanları eski kayıtları inceleyerek sinyallerin en azından 1988’den beri Dünya’da tespit edildiğini ancak bu verileri toplayanlar tarafından fark edilmediğini buldu. Kaynak tespit edildikten sonra araştırmacılar radyo arşivlerini kontrol etti ve kaynağın en az 35 yıldır tekrar ettiğini saptadı.

Çalışmaya dahil olmayan, McGill Üniversitesi’nden fizik profesörü Victoria M. Kaspi, gelecekte bu şekilde daha fazla keşif yapılabileceğini söyledi. Kaspi, araştırmaya eşlik eden bir makalede, “Bu verilerde başka nelerin gizlendiğini ve birçok astronomik zaman ölçeğindeki gözlemlerin neleri ortaya çıkaracağını sadece zaman gösterecek” diye yazdı.

Bu, yeni keşfedilen kaynağın nasıl bu denli sıra dışı olduğuna dair bazı açıklamaları da içerebilir. Araştırmacılar, verilerde benzer bir başka nesne koleksiyonu olup olmadığını inceleyerek, yeni keşfedilen emisyonların arkasındaki mekanizmaları anlayabilir.

Bulgular bilimsel dergi Nature’da yayımlanan “30 yıldır aktif olan uzun periyotlu bir radyo geçici dalgası” başlıklı yeni bir makalede bildirildi.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın