Türkiye’nin Kaymağını Yüzde 1 Yiyor

Türkiye’deki hanehalklarının yüzde 1,1’i en üst seviyede, yüzde 11,0’ı üst seviyede, yüzde 16,4’ü üst altı seviyede, yüzde 19,7’si üst orta seviyede, yüzde 16,5’i alt orta seviyede, yüzde 18,6’sı alt seviyede, yüzde 16,7’si ise en alt seviyede yer aldı.

Haber Merkezi / İllere göre dağılıma bakıldığında İstanbul, Ankara ve İzmir, üst düzey sosyoekonomik grupların yoğun olduğu merkezler olarak öne çıkıyor. En üst ve üst seviye grubundaki hanelerin yüzde 28,6’sı İstanbul’da, yüzde 11,5’i Ankara’da, yüzde 6,7’si İzmir’de, yüzde 3,9’u Bursa’da ve yüzde 3,3’ü Antalya’da bulunuyor.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) Sosyoekonomik Seviye 2023 verilerini yayınladı. Buna göre; Sosyoekonomik seviye gruplarına göre; Türkiye’deki hanehalklarının yüzde 1,1’i en üst seviyede, yüzde 11,0’ı üst seviyede, yüzde 16,4’ü üst altı seviyede, yüzde 19,7’si üst orta seviyede, yüzde 16,5’i alt orta seviyede, yüzde 18,6’sı alt seviyede, yüzde 16,7’si ise en alt seviyede yer aldı.

İllere göre dağılıma bakıldığında İstanbul, Ankara ve İzmir, üst düzey sosyoekonomik grupların yoğun olduğu merkezler olarak öne çıkıyor. En üst ve üst seviye grubundaki hanelerin yüzde 28,6’sı İstanbul’da, yüzde 11,5’i Ankara’da, yüzde 6,7’si İzmir’de, yüzde 3,9’u Bursa’da ve yüzde 3,3’ü Antalya’da bulunuyor.

Ankara: En üst seviyede yüzde 2,5, üst seviyede yüzde 16,5, üst altı seviyede yüzde 20,0, üst orta seviyede yüzde 17,5, alt orta seviyede yüzde 17,4, alt seviyede yüzde 14,0, en alt seviyede yüzde 12,2.

İstanbul: En üst seviyede yüzde 2,4, üst seviyede yüzde 16,4, üst altı seviyede yüzde 19,0, üst orta seviyede yüzde 18,6, alt orta seviyede yüzde 17,2, alt seviyede yüzde 13,8, en alt seviyede yüzde 12,6.

İzmir: En üst seviyede yüzde 1,2, üst seviyede yüzde 12,4, üst altı seviyede yüzde 17,6, üst orta seviyede yüzde 18,8, alt orta seviyede yüzde 17,8, alt seviyede yüzde 17,1, en alt seviyede yüzde 15,0.

İlçeler bazında analizlerde en yüksek sosyoekonomik seviyeye sahip ilçe Ankara’nın Çankaya ilçesi oldu. En üst ve üst seviye grubundaki hanelerin yüzde 4,1’i Çankaya’da, yüzde 2,4’ü Kadıköy’de (İstanbul) ve yüzde 1,9’u Yenimahalle’de (Ankara) yer alıyor.

Ortalama SES skoruna göre en yüksek yedi ilçe şu şekilde sıralandı:

Çankaya (Ankara)
Kadıköy (İstanbul)
Beşiktaş (İstanbul)
Etimesgut (Ankara)
Nilüfer (Bursa)
Bakırköy (İstanbul)
Güzelbahçe (İzmir)

SES skoru en düşük olan ilçeler ise; Çamoluk (Giresun), Derebucak (Konya), Doğanşar (Sivas), Felahiye (Kayseri), Dikmen (Sinop), Pınarbaşı (Kastamonu) ve Bayramören (Çankırı) olarak belirlendi.

Paylaşın

Güneş Kremleri Kansere Neden Olabilir Mi?

Güneş kremlerinin iki ana çeşidi vardır: kimyasal ve mineral. Kimyasal güneş kremleri, güneşin zararlı ultraviyole (UV) ışınlarını emerler. Genellikle çinko oksit veya titanyum dioksitten yapılan mineral güneş kremleri ise, UV ışınlarını emmek yerine engellerler.

Haber Merkezi / Güneş kremleri ve güneş koruyucu ürünlerinde güneş koruma faktörü (SPF) bulunur. SPF ne kadar yüksekse, o kadar fazla koruma sağlarlar.

Güneş kremlerinin kansere neden olup olmadığı, yıllardır tartışılan bir konudur ve bu soruya net bir yanıt vermek için bir çok bilimsel çalışma yapmıştır.

Güneş kremlerinde kullanılan kimyasal maddelerin (ör. oksibenzon, avobenzon, oktokrilen) cilt tarafından emildiğini ve bu maddelerin hormonal dengesizliklere veya kansere (özellikle cilt kanseri veya meme kanseri) neden olabileceği öne sürülmüştür. Ayrıca, nanopartikül içeren güneş kremlerinin (ör. çinko oksit veya titanyum dioksit) uzun vadeli etkileri üzerine endişeler de dile getirilmiştir.

ABD Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) ve Avrupa Birliği gibi otoriteler, güneş kremlerinde kullanılan kimyasalların çoğunu güvenli olarak sınıflandırmaktadır. Örneğin, 2020’de FDA, oksibenzon gibi bazı maddelerin cilt tarafından emildiğini doğrulasa da, bu emilimin kansere neden olduğuna dair kesin bir kanıt bulunmamıştır.

Çinko oksit ve titanyum dioksit gibi mineral bazlı güneş kremlerindeki nanopartiküllerin cilde nüfuz etme oranı çok düşüktür ve mevcut araştırmalar, bunların kansere yol açmadığını göstermektedir.

Şu anki bilimsel konsensüs, güneş kremlerinin kansere neden olduğuna dair güvenilir bir kanıt olmadığı yönündedir. Aksine, güneş kremleri UV ışınlarının neden olduğu cilt kanseri riskini (melanom ve diğer cilt kanserleri) azalttığı için önerilmektedir.

Güneş kreminin faydaları:

UV koruması: Güneş kremleri, UVB ve UVA ışınlarına karşı koruma sağlayarak cilt kanseri riskini azaltır. Amerikan Dermatoloji Akademisi, SPF 30 veya daha yüksek geniş spektrumlu güneş kremlerinin düzenli kullanımını önermektedir.
Yaşlanma ve hasar: Güneş kremleri, ciltteki erken yaşlanma belirtilerini (kırışıklıklar, lekeler) ve güneş yanığını önler.

Paylaşın

Türkiye’de Her İki Kişiden Biri Borç Sarmalında

Tüketici Birliği Federasyonu (TBF) tarafından yapılan son araştırma, kredi kartı kullanıcıların yüzde 43.5’inin kart borcunun tamamını kapatamadığını ortaya koydu. Bu kesimin önemli bir bölümü, yalnızca asgari ödeme yaparak borç yükünü sürekli artırıyor.

Araştırmada dikkat çeken bir diğer veri ise, kullanıcıların yüzde 20.7’sinin son üç aydır kredi kartı borcuna hiçbir ödeme yapamamış olması. Bir yıldan uzun süredir kısmi ödeme yapanların oranı yüzde 18.5’e, hiç ödeme yapamayanların oranı ise yüzde 2.2’ye ulaştı.

Türkiye’de milyonlarca vatandaş, artan kredi kartı borçları nedeniyle ekonomik bir çıkmazın içine sürüklendi. Resmi veriler ve son yapılan araştırmalar, her iki kişiden birinin borcunu ödemekte zorlandığını ve borç sarmalına girdiğini gösteriyor. Yüksek faiz oranları, durmak bilmeyen enflasyon ve alım gücündeki düşüş, vatandaşın kredi kartı borcunu 2.36 trilyon TL’ye kadar yükseltti. Ayrıca, 4.14 milyon kişi yasal takip ve icra tehdidi altında bulunuyor.

Tüketici Birliği Federasyonu tarafından yapılan son araştırmaya göre, Türkiye’deki kredi kartı kullanımının kontrolden çıktığı belirlendi. Araştırma sonuçları, kullanıcıların yüzde 43.5’inin kredi kartı borcunun tamamını kapatamadığını ortaya koydu. Bu kesimin önemli bir bölümü, uzun süredir yalnızca asgari ödeme yaparak borç yükünü sürekli artırıyor.

Özellikle dikkat çeken bir diğer veri ise, kullanıcıların yüzde 20.7’sinin son üç aydır kredi kartı borcuna hiçbir ödeme yapamamış olması. Bir yıldan uzun süredir kısmi ödeme yapanların oranı yüzde 18.5’e, hiç ödeme yapamayanların oranı ise yüzde 2.2’ye ulaştı.

Nefes Gazetesi’nin haberine göre; Araştırma, her üç kullanıcıdan birinin ciddi ödeme sorunları yaşadığını ve yüzde 9.2’sinin kronik bir borç sarmalında olduğunu vurguluyor. Ayrıca, kullanıcıların büyük çoğunluğunun kredi kartı sözleşmelerindeki hükümlerden ve özellikle gecikme faizlerinden haberdar olmadığı da tespit edildi. En yoğun kredi kartı kullanan yaş grubunun ise 45-55 yaş arası olduğu belirtildi.

Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun (BDDK) 8 Ağustos 2025 tarihli verileri, bireysel kredi kartı borçlarının 2.36 trilyon TL’ye yükseldiğini doğruluyor. Bu borcun 829 milyar TL’si taksitli, 1.53 trilyon TL’si ise taksitsiz borçlardan oluşuyor. Türkiye Bankalar Birliği Risk Merkezi’nin haziran verileri de, 4.14 milyon kişinin borçları nedeniyle yasal takibe intikal ettiğini gösteriyor.

Paylaşın

Sürgün Günlükleri: Direniş Ve Umudun Şiirleri

20. yüzyıl Yunan edebiyatının en önemli şairlerinden biri olarak kabul edilen Yannis Ritsos, politik mücadeleleri, insani duyarlılığı ve derin lirizmiyle tanınır.

Haber Merkezi / Sürgün Günlükleri, Ritsos’un 1948-1952 yılları arasında Yunan İç Savaşı sonrası sürgün edildiği Limni, Makronisos ve Ai Stratis adalarındaki deneyimlerini yansıtan bir şiirler toplamıdır. Eser, şairin sürgün koşullarındaki duygusal ve entelektüel mücadelesini, insanlık durumuna dair evrensel gözlemlerle harmanlayarak sunar.

Sürgün Günlükleri, Yunan İç Savaşı’nın (1946-1949) ardından sol görüşlü bireylerin yoğun baskı ve sürgünle karşılaştığı bir dönemde yazılmıştır. Ritsos, komünist ideolojisi nedeniyle defalarca hapse atılmış ve sürgün edilmiştir.

Bu şiirler, Makronisos gibi zorlu sürgün kamplarında, fiziksel ve psikolojik baskı altında yazılmıştır. Ancak Ritsos, bu ağır koşullara rağmen umudu, dayanışmayı ve insan ruhunun direncini yüceltmeyi başarır. Eser, hem kişisel bir tanıklık hem de kolektif bir direnişin belgesi olarak okunabilir.

Sürgün Günlükleri’nde öne çıkan temalar:

Sürgün ve yalıtılmışlık: Ritsos, sürgün kamplarının yalnızlığını ve izolasyonunu güçlü bir şekilde tasvir eder. Ancak bu yalnızlık, şairin içsel dünyasına dönerek evrensel bir insanlık arayışına dönüşür. Sürgün, fiziksel bir durum olmanın ötesinde, insanın kendi varoluşuyla yüzleştiği bir metafor haline gelir.

Direniş ve umut: Ritsos’un şiirleri, umutsuzluğa teslim olmayan bir ruhu yansıtır. Sürgün kamplarının sert koşullarında bile doğaya, yoldaşlığa ve insani dayanışmaya tutunan bir bakış açısı sunar. Örneğin, doğanın imgeleri (deniz, taşlar, rüzgar) sıkça umudun ve sürekliliğin sembolleri olarak kullanılır.

Bellek ve kimlik: Şair, sürgün deneyiminde kişisel ve kolektif belleği koruma çabasını vurgular. Anılar, şiir aracılığıyla hem bireysel kimliği hem de Yunan halkının ortak tarihini canlı tutar.

İnsanlık ve evrensellik: Ritsos’un şiirleri, yerel bir trajediden yola çıksa da evrensel bir insanlık durumunu ele alır. Sürgünün acısı, yalnızca Yunanlara özgü değil, tüm ezilen halkların ortak deneyimidir.

Ritsos’un Sürgün Günlükleri’nde kullandığı dil, yalın ama yoğun bir imgelerle doludur. Şiirler, günlük formatında yazılmış gibi görünse de, her biri bağımsız bir lirik yapıya sahiptir. Bu günlükler, hem anı hem de şiirsel meditasyon olarak işlev görür. Ritsos’un üslubu, modernist ve sembolist etkileri taşırken, aynı zamanda halk şiirinin sadeliğini ve ritmini korur.

İmgeler ve sembolizm: Deniz, taş, güneş ve ağaç gibi doğal unsurlar, şiirlerde sıkça yer alır ve hem sürgün kamplarının fiziksel ortamını hem de şairin iç dünyasını yansıtır. Örneğin, taşlar hem sertliği hem de dayanıklılığı temsil eder.

Günlük formu: Şiirlerin günlük formunda yazılması, anın spontanlığını ve samimiyetini yakalar. Bu, Ritsos’un sürgün deneyimlerini anbean kaydetme çabasını gösterir.

Lirik yoğunluk: Ritsos, kısa ve öz ifadelerle derin duygusal ve felsefi anlamlar yaratır. Bu, onun şiirlerinin hem erişilebilir hem de çok katmanlı olmasını sağlar.

Sürgün Günlükleri, yalnızca Ritsos’un kişisel bir ifadesi değil, aynı zamanda 20. yüzyıl direniş edebiyatının en güçlü örneklerinden biridir. Eser, sürgün ve baskı altında insan ruhunun direncini ve yaratıcılığını yüceltir. Ritsos’un şiirleri, Yunanistan’ın politik tarihine dair önemli bir belge olmasının yanı sıra, evrensel bir insanlık anlatısı sunar.

Eser, dünya edebiyatında Bertolt Brecht, Nazım Hikmet ve Pablo Neruda gibi şairlerin eserleriyle karşılaştırılır; çünkü Ritsos da politik angajman ile estetik duyarlılığı ustalıkla birleştirir.

Sürgün Günlükleri’nden bir alıntı (Türkçeye çevrilmiş haliyle yaklaşık bir örnek):

“Taşlar konuşur burada, sessizce.
Deniz, bir yoldaş gibi fısıldar.
Ve ben, bir avuç güneşle yazarım adımı.”

Bu dizelerde, Ritsos’un doğayı bir yoldaş olarak görmesi ve şiir yazma eylemini bir direniş biçimi olarak sunması dikkat çeker. Taşlar ve deniz, sürgün kampının sert gerçekliğini temsil ederken, “bir avuç güneş” umudun ve yaratıcılığın sembolüdür.

Sonuç olarak; Yannis Ritsos’un Sürgün Günlükleri, sürgün deneyiminin acısını, umudunu ve insanlık onurunu çarpıcı bir şekilde yansıtan bir başyapıttır. Şiirler, hem tarihsel bir tanıklık hem de evrensel bir insanlık destanı olarak okunabilir.

Ritsos’un yalın ama güçlü dili, doğa imgeleriyle zenginleştirilmiş lirizmi ve direniş ruhu, eseri çağdaş edebiyatın en etkileyici eserlerinden biri haline getirir. Türk okurlar için, özellikle Nazım Hikmet’in sürgün şiirleriyle paralellik kurarak okumak, eserin duygusal ve politik derinliğini daha iyi anlamayı sağlayabilir.

Not: Sürgün Günlükleri’nin Türkçeye tam metin çevirisi sınırlı olabilir; bu nedenle eserin orijinal Yunanca veya İngilizce çevirilerinden de faydalanmak, Ritsos’un dilindeki incelikleri daha iyi kavramak için önerilir.

Paylaşın

Yaşlı Yetişkinler İçin En İyi Kan Basıncı Nedir?

Yüksek tansiyon veya hipertansiyon, kalp hastalığı, felç ve böbrek sorunları gibi ciddi durumlara yol açabilen bir sağlık sorunudur. Birçok yaşlı yetişkin için de kan basıncını yönetmek sağlıklı kalmanın önemli bir parçasıdır.

Haber Merkezi / Doktorlar, kan basıncını kontrol altında tutmak için beslenme, egzersiz ve ilaç değişiklikleri önerirler. Peki 60 yaş ve üzeri kişiler için ideal kan basıncı hedefi ne olmalıdır?

Yakın zamanda Cardiovascular Innovations and Applications dergisinde yayınlanan bir araştırma, yüksek tansiyonu olan yaşlılar için en iyi sistolik kan basıncı (SBP) seviyesini inceledi. Sistolik kan basıncı, kan basıncı ölçümündeki en üst sayıdır ve kalbiniz attığında atardamarlarınızdaki basınç miktarını gösterir.

Araştırmacılar, net bir cevap elde etmek için Bayes ağı meta-analizi adı verilen bir yöntem kullandılar. Bu yöntem, güvenilir sonuçlar elde etmek için birçok farklı çalışmadan elde edilen verileri bir araya getiriyor. Araştırmacılar, ciddi kalp rahatsızlıkları, kalp hastalığından ölümler, herhangi bir nedene bağlı ölümler, kalp krizi, kalp yetmezliği ve felç gibi sonuçlara odaklanan altı farklı çalışmayı incelediler.

Araştırmada, sistolik kan basıncının 130 mmHg’nin altında tutulmasının, kan basıncını 140 mmHg veya daha yüksekte tutmaya kıyasla ciddi kalp sorunlarının sayısını azaltmaya yardımcı olduğu bulundu. Araştırmada, daha düşük kan basıncı hedeflerine sahip kişilerde kalp krizi, felç ve ölüm vakaları da daha az görüldü. Ancak, gruplar arasındaki farklar her kategoride anlamlı olarak adlandırılacak kadar büyük değildi.

Sonuç, sistolik kan basıncını 130 mmHg’nin altında tutmanın 60 yaş ve üzeri kişiler için en iyi hedef olabileceği idi.

Kısacası, bu yeni araştırma, hipertansiyonu olan yaşlı yetişkinlerin kalplerini ve sağlıklarını korumak için sistolik kan basıncını 130 mmHg’nin altına düşürmeyi hedeflemenin en etkili yol olabileceğini öne sürüyor. Ancak sizin için en uygun planı bulmak için her zaman bir sağlık uzmanına danışın.

Paylaşın

Sağlıklı Bir Cilt Mi İstiyorsunuz? İşte Yemeniz Gerekenler

Cilt, dış dünyaya karşı vücudun ilk savunma katmanı olduğundan, onu korumak sağlık açısından çok önemlidir. Sağlıklı bir beslenme, cildi içten dışa iyileştirebilir; bu nedenle sağlıklı bir cilt, sağlıklı beslenmeyle başlar.

Haber Merkezi / Beslenmemizde yapacağımız basit değişikliklerle, hem genel sağlığınız ve refahınızda hem de en büyük organınız olan cildinizde fark oluşturabilirsiniz. İşte cilt sağlığını destekleyen besinler ve faydaları:

C vitamini açısından zengin gıdalar:

Örnekler: Portakal, kivi, çilek, kırmızı biber, brokoli.
Faydaları: Kolajen üretimini artırır, cildi serbest radikallere karşı korur, parlaklık verir.
Öneri: Günde 1 portakal veya bir avuç çilek.

Omega-3 yağ asitleri:

Örnekler: Somon, sardalya, ceviz, chia tohumu, keten tohumu.
Faydaları: Cilt bariyerini güçlendirir, iltihaplanmayı azaltır, akne ve kuruluğu önler.
Öneri: Haftada 2-3 kez balık veya 1 tatlı kaşığı keten tohumu yağı.

E vitamini içeren besinler:

Örnekler: Badem, ayçiçeği çekirdeği, avokado, ıspanak.
Faydaları: UV hasarına karşı korur, cildi nemlendirir ve yaşlanmayı yavaşlatır.
Öneri: Salataya 1 avuç badem veya yarım avokado ekleyin.

Çinko ve selenyum:

Örnekler: Kabak çekirdeği, deniz ürünleri, tam tahıllar, Brezilya cevizi.
Faydaları: Çinko akneyi azaltır, selenyum çevresel hasara karşı korur.
Öneri: Günde 1-2 Brezilya cevizi veya bir avuç kabak çekirdeği.

Su ve hidrasyon:

Örnekler: Su, bitki çayları, karpuz, salatalık.
Faydaları: Cildi nemli tutar, toksin atılımını destekler, mat görünümü azaltır.
Öneri: Günde 2-3 litre su; limon veya nane ile tatlandırılabilir.

Antioksidan zengin gıdalar:

Örnekler: Yaban mersini, havuç, tatlı patates, ıspanak.
Faydaları: Beta-karoten ve antioksidanlar cildi güneş hasarından korur, ışıltı katar.
Öneri: Renkli sebzelerle smoothie veya salata yapın.

Probiyotikler:

Örnekler: Yoğurt, kefir, turşu, kombucha.
Faydaları: Bağırsak sağlığını destekler, iltihaplanmayı ve egzamayı azaltır.
Öneri: Kahvaltıda probiyotik yoğurt veya akşam yemeğinde turşu.

Kaçınılması gerekenler yiyecekler:

Şekerli ve işlenmiş gıdalar: Akneyi tetikleyebilir.
Aşırı süt ürünleri: Bazı kişilerde cilt sorunlarını artırabilir.
Alkol ve fazla kafein: Cildi kurutabilir, yaşlanma belirtilerini kötüleştirebilir.

Paylaşın

Suriye’de HTŞ, SDG, Türkiye Ve ABD Arasında Dörtlü Mutabakat

Suriye’nin geçici Cumhurbaşkanı Ahmed Şara, Kuzey ve Doğu Suriye’de Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) yanı sıra Türkiye ve ABD’nin de yer aldığı bir mutabakat sağlandığını açıkladı.

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın geçen hafta Şeybani ile düzenlediği ortak basın toplantısında SDG ile ilgili ifadeleri tansiyonu yükseltmişti.

Suriye’de 8 Aralık 2024’te yönetimi ele geçiren cihatçı örgüt Heyet Tahrir el Şam’ın (HTŞ) lideri Ebu Muhammed el Colani (Ahmed eş Şara), Kuzey ve Doğu Suriye’de SDG’nin yanı sıra Türkiye ve ABD’nin de yer aldığı  bir mutabakat sağlandığını açıkladı. Colani, İdlib’de yaptığı açıklamalarda, “İyimserim, bu dosya birkaç ay içinde çözülecek” dedi.

HTŞ yönetiminin resmi haber ajansı SANA’da yer alan habere göre; Colani, Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile on yıldır ilk kez bir mutabakata vardıklarını belirtti. Colani, “Sadece SDG ile değil, Türkiye ve ABD’nin de yer aldığı dört taraflı bir anlaşma zemini oluştu. Bu dört taraf bir konuda uzlaşırsa, o gerçekleşir” dedi.

SDG ile yapılan anlaşmanın, sivil ve askeri kurumların entegrasyonunu içerdiğini aktaran Colani, 10 Mart’ta SDG Genel Komutanı Mazlum Abdi ile imzalanan protokolü hatırlattı. SDG’nin “söylemleriyle uygulamalarının çeliştiğini” iddia eden Colani, barışçıl çözüme yönelik uluslararası baskının arttığını belirtti ve “İyimserim, bu dosya birkaç ay içinde çözülecek” dedi.

Konuşmasının devamında Suriye topraklarının bütünlüğünü koruyacaklarını vurgulayan Colani, “Suriye, bir karış toprak bile kaybetmeyecek” diye konuştu.

Süveyda’da yaşanan çatışmalara ve sivillerin infazına dair de konuşan Colani, “Bu çatışma, Bedeviler ile Dürziler arasında yüz elli yıldır süren derin bir sorundur” iddiasını öne sürdü. “Devletin amacı bu anlaşmazlığı bastırmak değil, yönetmektir” ifadelerini kullandı.

Süveyda’daki hak ihlallerini kabul eden Colani, “İhlaller sadece Bedevilerden Dürzilere yönelik değildi. Dürzilerin de Bedevilere karşı birçok ihlali oldu ve tüm bunlar belgelendi. Suriye’deki bazı güvenlik ve ordu mensupları da bazı ihlallerde bulundu. Sorunlarımızı tamamen şeffaf bir şekilde çözmeye çalıştık” diye konuştu.

Süveyda’daki çatışmaların İsrail tarafından kullanıldığını söyleyen Colani, “çözüm” adımlarını ise “Ateşkesin sağlanması, yerinden edilenlerin dönüşü, toplumsal barış, ihlal faillerinden hesap sorulması, SDG ile Türkiye ve ABD dahil dörtlü mutabakat” şeklinde sıraladı.

AFP,  geçen hafta Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi Yürütme Konseyi Eş Başkanı İlham Ahmed ile HTŞ yönetiminin Dışişleri Bakanı Hasan Esad Şeybani’nin, ademimerkeziyetçi bir sistem için uygun bir yöntem üzerine görüştüğünü aktarmıştı.

Ajansa konuşan Kürt kaynağa göre, toplantı HTŞ yönetiminin talebi üzerine, geçtiğimiz pazartesi akşamı düzenlenmişti. Habere göre her iki taraf da görüşmelerin uluslararası gözetim altında, komiteler aracılığıyla devam etmesi gerektiğini vurgulamış ve askeri seçeneğe başvurulmayacağı konusunda mutabakata varmıştı.

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın geçen hafta Şeybani ile düzenlediği ortak basın toplantısında SDG ile ilgili ifadeleri tansiyonu yükseltmişti.

Fidan, “Örgütün ne 10 Mart’tan sonra ne Türkiye’de yürüyen süreçten sonra Suriye’de güven telkin edici, silahlı hareketteki tehdidi ortadan kaldırdığını ifade eden bir gelişmeyi görmüyoruz. Tam tersine gerek Şam’daki gerek Ankara’daki süreçleri örgütün ömrünü uzatmak ve ortaya çıkacak muhtemel bir krizde faydayı maksimize etmek için bir bekleyiş içerisinde olduğunu görüyoruz. Kusura bakmayın kimse enayi değil, biz enayi değiliz” ifadelerini kullanmıştı.

Paylaşın

Varisli Damarlardan Nasıl Kurtulunur? Doğal Çözümler

Varisli damarlar, dünya çapında milyonlarca insanı etkileyen yaygın bir rahatsızlıktır. Bu genişlemiş, kıvrımlı damarlar genellikle ayakta durma ve yürümenin neden olduğu baskı nedeniyle bacaklarda ortaya çıkar ve rahatsızlık, şişlik ve ağrı hissine neden olabilir.

Haber Merkezi / Varisli damarlar, genellikle kozmetik bir sorun olarak görülse de, altta yatan dolaşım sorunlarına da işaret edebilirler, bu nedenle birçok kişi tedavi seçenekleri aramaktadır.

Varisli damarların tedavisi için doğal çözümler, semptomları hafifletmek ve dolaşımı iyileştirmek amacıyla kullanılabilir, ancak tamamen kurtulmak için genellikle tıbbi müdahale gerekebilir.

Egzersiz ve dolaşımı artırma:

Yürüyüş ve hafif egzersizler: Günde 30 dakika yürüyüş, bisiklet sürme veya yüzme gibi düşük etkili egzersizler kan dolaşımını iyileştirir ve varis oluşumunu azaltabilir.
Bacakları yukarı kaldırma: Gün içinde bacaklarınızı kalp seviyesinin üzerine kaldırarak 15-20 dakika dinlenmek, kan akışını düzenler ve şişliği azaltır.

Diyet ve beslenme:

Antioksidan zengin gıdalar: Yaban mersini, çilek, ıspanak gibi antioksidan içeren besinler damar sağlığını destekler.
Lifli gıdalar: Kabızlık, varisleri kötüleştirebilir. Tam tahıllar, sebzeler ve meyveler tüketerek sindirimi destekleyin.
Flavonoidler: Nar, üzüm, elma ve turunçgiller gibi flavonoid açısından zengin gıdalar damar duvarlarını güçlendirir.
Bol su içme: Susuz kalmamak, kanın akışkanlığını artırır ve damarlara binen yükü azaltır.

Bitkisel çözümler:

At kestanesi (Aesculus hippocastanum): At kestanesi özü, damar tonusunu artırır ve şişliği azaltır. Krem veya takviye olarak kullanılabilir, ancak doktora danışılmalı.
Gotu kola (Centella asiatica): Dolaşımı iyileştirir ve damar elastikiyetini artırır. Çay veya krem şeklinde kullanılabilir.
Üzüm çekirdeği ekstresi: Antioksidan etkisiyle damar sağlığını destekler.

Kompresyon çorapları:

Kompresyon çorapları, kanın bacaklarda birikmesini önler ve varis semptomlarını hafifletir. Doğru sıkılıkta çorap seçmek için bir uzmana danışın.

Yaşam tarzı değişiklikleri:

Kilo kontrolü: Fazla kilo, damarlara ek baskı yapar. Sağlıklı bir kiloya ulaşmak varisleri hafifletebilir.
Uzun süre oturmaktan veya ayakta durmaktan kaçınma: Uzun süre hareketsiz kalmak varisleri kötüleştirir. Her 30 dakikada bir hareket edin.
Sıkı kıyafetlerden kaçınma: Bacakları sıkan kıyafetler dolaşımı kısıtlayabilir.

Doğal yağlar ve masaj:

Biberiye veya selvi yağı: Bu yağlarla bacaklara hafif masaj yapmak dolaşımı artırabilir. Yağı taşıyıcı bir yağ (zeytinyağı gibi) ile seyreltin.
Soğuk suyla duş: Bacaklara soğuk suyla masaj yapmak kan damarlarını daraltır ve şişliği azaltır.

Paylaşın

Endüstriyel Tarım Nedir? Sorunları

Endüstriyel tarım, yüksek verim ve düşük maliyetle gıda üretimi sağlamak için modern teknoloji, makineleşme, kimyasal gübreler, pestisitler, genetik olarak modifiye edilmiş organizmalar (GDO) ve monokültür (tek ürün) yetiştiriciliği gibi yöntemleri yoğun bir şekilde kullanan bir tarım modelidir.

Haber Merkezi / Büyük ölçekli, mekanize ve genellikle ticari amaçlı olan bu sistem, küresel gıda talebini karşılamak için tasarlanmıştır.

Endüstriyel Tarımın Özellikleri:

Monokültür: Aynı arazide tek bir ürün (ör. mısır, soya, buğday) yetiştirilir, bu da verimliliği artırır ancak biyoçeşitliliği azaltır.
Kimyasal Kullanımı: Verimi artırmak için sentetik gübreler, pestisitler ve herbisitler kullanılır.
Makineleşme: Traktörler, biçerdöverler ve otomatik sulama sistemleri gibi makineler, iş gücünü azaltır ve üretimi hızlandırır.
GDO ve Hibrit Tohumlar: Hastalıklara dirençli veya yüksek verimli tohumlar, üretimi artırır ancak çiftçileri tohum şirketlerine bağımlı hale getirir.
Büyük Ölçekli Hayvancılık: Fabrika çiftliklerinde (ör. tavuk, sığır) hayvanlar yoğun koşullarda yetiştirilir, sıklıkla antibiyotik ve hormon kullanımıyla.
Küresel Tedarik Zinciri: Üretilen ürünler, genellikle uzun mesafeli taşımayla dünya çapında dağıtılır.

Endüstriyel Tarımın Amaçları:

Gıda üretimini maksimize etmek.
Maliyetleri düşürerek karlılığı artırmak.
Küresel nüfusun artan gıda talebini karşılamak.

Endüstriyel Tarımın Avantajları:

Yüksek verim: Daha az alanda daha fazla ürün.
Düşük gıda fiyatları: Ölçek ekonomisi sayesinde maliyet düşer.
Teknolojik yenilik: Otomasyon ve GDO gibi yenilikler üretimi artırır.

Endüstriyel Tarımın Dezavantajları:

Çevresel: Toprak erozyonu, su kirliliği, biyoçeşitlilik kaybı ve sera gazı emisyonları.
Sosyal: Küçük çiftçilerin geçim kaynaklarının yok olması, işçi hakları ihlalleri.
Sağlık: Kimyasal kalıntılar ve antibiyotik direnci gibi riskler.
Ekonomik: Çiftçilerin tohum ve kimyasal şirketlerine bağımlılığı.

Endüstriyel Tarımın Sorunları:

Endüstriyel tarım, yüksek verim ve düşük maliyet hedefiyle modern teknoloji ve kimyasalları yoğun bir şekilde kullanan bir tarım modelidir. Ancak bu sistem, çevresel, sosyal ve ekonomik sorunlara yol açar.

Çevresel Sorunlar:

Toprak Erozyonu ve Verimlilik Kaybı: Yoğun makine kullanımı, monokültür (tek ürün) tarımı ve kimyasal gübreler, toprağın yapısını bozar ve organik madde kaybına neden olur. FAO’ya göre, dünya genelinde tarım arazilerinin yüzde 33’ü erozyon ve bozulma nedeniyle verimliliğini kaybetmiştir.
Su Kirliliği: Pestisitler, herbisitler ve azotlu gübreler, yeraltı ve yüzey sularını kirletir. Örneğin, nitrat sızıntısı, su kaynaklarında ötrofikasyona ve “ölü bölgeler” oluşumuna yol açar (ör. Meksika Körfezi’nde 15.000 km²’lik ölü bölge).
Biyoçeşitlilik Kaybı: Monokültür tarımı ve kimyasal kullanımı, yerel flora ve faunayı yok eder. WWF, tarım alanlarındaki habitat kaybının küresel biyoçeşitliliğin yüzde 70’ini tehdit ettiğini belirtir. Arılar gibi tozlayıcı türlerin azalması, gıda üretimini riske atar.
İklim Değişikliği: Endüstriyel tarım, küresel sera gazı emisyonlarının yaklaşık yüzde 25-30’undan sorumludur (metan ve azot oksit emisyonları). Ormansızlaşma, tarım arazisi açmak için karbon yutaklarını yok eder.
Su Tüketimi: Yoğun sulama, su kaynaklarını tüketir. Dünya su kaynaklarının yüzde 70’i tarımda kullanılır; örneğin, bir kilo sığır eti üretimi için 15.000 litre su gerekir.

Sosyal Sorunlar:

Küçük Çiftçilerin Marjinalliği: Endüstriyel tarım, büyük şirketlerin ve monokültüre dayalı üretimin hakimiyetini artırır. Küçük ölçekli çiftçiler, yüksek maliyetler ve düşük fiyatlar nedeniyle rekabet edemez. Örneğin, Hindistan’da 1995-2015 arasında 300.000’den fazla çiftçi ekonomik baskılar nedeniyle intihar etti.
Gıda Güvenliği ve Adaletsizlik: Endüstriyel tarım, kalori açısından zengin ancak besin değeri düşük gıdalar üretir. Küresel açlık devam ederken (2023’te 828 milyon insan aç), obezite oranları da artar (2 milyardan fazla insan aşırı kilolu).
İşçi Hakları İhlalleri: Endüstriyel tarımda çalışan mevsimsel işçiler, düşük ücretler, güvencesiz koşullar ve kimyasallara maruziyet gibi sorunlarla karşı karşıyadır. Örneğin, ABD’de tarım işçilerinin %80’i yetersiz sosyal güvenceye sahip.

Ekonomik Sorunlar:

Bağımlılık: Çiftçiler, tohum, gübre ve pestisit için büyük şirketlere (ör. Monsanto, Syngenta) bağımlıdır. GDO’lu tohumlar, çiftçilerin kendi tohumlarını saklamasını engeller ve maliyetleri artırır.
Gıda Fiyat Volatilitesi: Monokültüre dayalı üretim, hastalık veya iklim olaylarına karşı kırılgandır. Örneğin, 2007-2008 gıda krizi, endüstriyel tarımın küresel tedarik zincirindeki zayıflığını gösterdi.
Yüksek Maliyetler: Makine, kimyasal ve enerji yoğun üretim, başlangıçta yüksek yatırım gerektirir ve uzun vadede ekonomik sürdürülebilirliği tehdit eder.

Sağlık Sorunları:

Kimyasal Maruziyet: Pestisit kalıntıları, gıdalar yoluyla insan sağlığını tehdit eder. WHO, pestisitlerin kanser, hormonal bozukluklar ve nörolojik hastalıklarla bağlantılı olduğunu belirtiyor.
Antibiyotik Direnci: Hayvancılıkta aşırı antibiyotik kullanımı, küresel ölçekte antibiyotik direncini artırır. WHO’ya göre, 2050’ye kadar bu sorun yılda 10 milyon ölüme yol açabilir.
Besin Değeri Düşüşü: Endüstriyel yöntemlerle üretilen gıdalar, vitamin ve mineral açısından daha fakirdir. Örneğin, modern buğday çeşitleri, eski çeşitlere göre daha az mikro besin içerir.

Kültürel ve Etik Sorunlar:

Geleneksel Tarımın Kaybı: Endüstriyel tarım, yerel tarım bilgisini ve çeşitliliğini yok eder. Yerli tohumlar ve geleneksel yöntemler, standardize edilmiş sistemler lehine kaybolur.
Hayvan Refahı: Fabrika çiftliklerinde hayvanlar, dar alanlarda ve kötü koşullarda tutulur. Örneğin, tavuk üretiminde hayvanların %90’ı hareket edemeyecek kadar sıkışık kafeslerde yaşar.

Paylaşın

Anket: Kürtlerin Yüzde 97,9’u Anadilde Eğitim İstiyor

Sosyo Politik Saha Araştırmaları Merkezi’nin, anketine katılan katılımcıların yüzde 97,9’u, “Okulların bütün kademelerinde Kürtçenin eğitim dili olmasını ister misiniz?” sorusuna “Evet” yanıtını verdi.

Sosyo Politik Saha Araştırmaları Merkezi, 17-21 Temmuz 2025 tarihleri arasında Türkiye’de “Türkçe dışında konuşulan anadillerinin kullanım düzeyi ile anadillerine ilişkin talep ve eğilimleri” ölçmek amacıyla 23 kentte 2 bin 378 kişiyle online anket yaptı.

Araştırma grubunun yüzde 88,2’sinin Kürtçenin Kurmanci, yüzde 10,4’ünün Zazaki/Kirmancki lehçesini konuştuğu geri kalanının ise diğer dilleri konuştuğu belirtilen ankette, katılımcıların yüzde 23,5’i anadilini “çok iyi”, yüzde 43,2’sinin “iyi” konuştuğu, yüzde 16,2’sının ise “kötü” konuştuğu bilgisi yer aldı.

Ankette, anadil kullanımı verilerinde, anadilini çok iyi ve iyi konuşanların orta yaş, kötü konuşanların ise genç yaş grubunda olduğu, eğitim düzeyi arttıkça anadilini iyi konuşanların oranında düşüş yaşandığı kaydedildi.

Araştırma grubunun anne ve babalarının kendi aralarında ağırlıklı olarak konuştuğu dilin anadilleri olduğunu, katılımcılarında anne ve babaları ile konuştuğu dilin ağırlıklı olarak anadilleri olduğunun tespit edildiği çalışmada, katılımcıların yüzde 27,8’inin eşleri ile iletişimlerinin sadece Türkçe olduğu bilgisi paylaşıldı.

Ankette, bu durum, “Yaş büyüdükçe, eğitim seviyesi düştükçe eşleri ile anadillerini konuşanların oranında sistematik artışlar görülmüştür” ifadeleriyle değerlendirildi.

Ankette anadilin hane içindeki kullanım düzey ve sıklığını anlamak için sorulan sorulara gelen yanıtlara göre; araştırma grubunun yüzde 33,6’sının çocuğu bulunmadığı, yüzde 40,1’inin ise çocuğunun kendileri ile Türkçe konuştuğu bilgisi yer aldı.

Kendileri ile ağırlıklı olarak Kürtçe konuştuğunu söyleyenlerin toplam oranının ise yüzde 24,7 olduğu belirtildi. Çocuğunun kendileri ile Zazaki/Kirmancki lehçesi ile konuştuğunu söyleyenlerin oranının ise sadece yüzde 1,3 oldu.

“Çocuğunuzun anadilini bilme düzeyi nedir?” sorusuna katılımcıların yüzde 33,6’sı “Çocuğum yok”, yüzde 7,3’ü “Çok iyi”, yüzde 13,5’i “İyi” yanıtını verdi. Bu sonuç ankette, “Bu veriler araştırma grubunun anne ve babaları ile anadillerinde konuşma oranındaki yüksekliğe rağmen, çocukları ile iletişimlerini anadillerinde gerçekleştirme oranında dramatik bir düşüşe işaret etmektedir” ifadeleriyle yorumlandı.

“Çocuğunuzun okulda Kurmanci-Zazaki derslerini seçmeli olarak seçebilme hakkına sahip olduğunu biliyor muydunuz?” sorusuna katılımcıların yüzde 33,6’sı “Çocuğum yok”, yüzde 45,5’i “Evet”, yüzde 21’i “Hayır” cevabını verdi.

“Gün içerisinde anadilinizi konuşma sıklığınız nasıldır?” sorusuna ise katılımcıların yüzde 57,1’i “Sık sık konuşurum”, yüzde 25,7’si “Ara sıra konuşurum”, yüzde 12,3’ü “Az konuşurum”, yüzde 4,9’u “Hiç konuşmam” yanıtını verdi.

“Anadilinde müzik dinleme sıklığı” sorulan katılımcıların 77,9’u “Sık sık sık dinlerim” yanıtını verdi. Anadilde kitap okuma seviyeleri sorulan katılımcıların yüzde 15,4’ü “Çok iyi”, yüzde 22’si “İyi” dedi.

Okullarda anadil talebi yüzde 97,9

Araştırma grubuna anadilinin korunması, gelişimi ve anadillerine ilişkin talepleri de soruldu. “Türkiye’de okulların bütün kademelerinde Kürtçenin eğitim dili olmasını ister misiniz?” sorusuna katılımcıların yüzde 97,9’u “Evet”, yanıtını verdi.

“Anadilinizin korunması ve geliştirilmesi için birinci öncelikli öneriniz nedir?” sorusuna yüzde katılımcıların 51,9’u “Anadilde eğitim imkanının sağlanması”, yüzde 16,6’sı “Anadile resmî/statü/yasal olarak tanınması”, yüzde 9,1’i “Aile ve sosyal çevrede kullanılması sağlanması” yanıtlarını verdi. İkinci ve üçüncü önerilerde de ilk sırayı “Anadilde eğitim imkanının sağlanması” önerisi aldı.

Paylaşın