Bilim Politik Midir? Objektiflik İllüzyonu Ve Gerçekler
Bilim çoğu zaman siyasetin, ideolojinin ve ekonomik çıkarların dışında duran; gözlem, deney ve kanıta dayanarak gerçeği ortaya çıkaran tarafsız bir faaliyet olarak düşünülür.
Haber Merkezi / Bu bakışın önemli bir doğruluk payı vardır: Bilimsel bir iddianın geçerliliği, onu savunan kişinin siyasi görüşüne, kimliğine veya ekonomik gücüne değil, kanıtların niteliğine ve yöntemin güvenilirliğine bağlı olmalıdır.
Ancak burada önemli bir ayrım gözden kaçırılır.
Bilimsel yöntemin mümkün olduğunca nesnel olması ile bilimin bir kurum olarak tamamen siyasetten bağımsız olması aynı şey değildir.
Hangi soruların araştırılacağı, hangi projelerin finanse edileceği, hangi araştırmacıların laboratuvarlara ve akademik kaynaklara erişebileceği, elde edilen bulguların hangi politikalar doğrultusunda kullanılacağı ve hangi bilimsel sonuçların kamuoyuna nasıl aktarılacağı; toplumdaki ekonomik, siyasi ve kurumsal güç ilişkilerinden bütünüyle bağımsız değildir.
Bu nedenle asıl soru belki de “Bilim politik midir?” değil, “Bilimsel bilgi üretiminin hangi aşamalarında siyaset, ekonomi ve toplumsal değerler devreye girer?” sorusudur.
Bu soruya verilecek cevap, bilimin tarafsızlığını bütünüyle reddetmekten de onu kusursuz ve siyasetten bağımsız bir alan olarak görmekten de daha karmaşık bir tablo ortaya koymaktadır.
1. Bilimsel Yöntem ile Bilimsel Sistem Aynı Şey Değildir
Bilimin siyasetten etkilenebileceğini söylemek, “bilimsel gerçek diye bir şey yoktur” demek değildir.
Bir metalin belirli koşullarda hangi sıcaklıkta eridiği, bir virüsün nasıl çoğaldığı veya belirli bir ilacın klinik deneylerde ne ölçüde etkili olduğu gibi soruların cevapları, insanların siyasi tercihlerine göre değişmez. Bilimsel yöntemin temel amacı da zaten kişisel kanaatlerin ve önyargıların etkisini azaltacak yöntemler geliştirmektir.
Bilim felsefesinde “bilimsel objektiflik” kavramı tam olarak bu nedenle önemlidir. Stanford Encyclopedia of Philosophy, objektifliği bilimsel iddiaların, yöntemlerin ve sonuçların kişisel çıkarlar, toplumsal önyargılar veya belirli perspektifler tarafından belirlenmemesi gereken bir ideal olarak ele alıyor. Ancak aynı kaynak, araştırma problemlerinin seçiminin bilim insanlarının ilgileri kadar fon sağlayıcıların ve toplumun önceliklerinden de etkilenebileceğini vurguluyor.
Dolayısıyla bilimsel süreci tek bir aşamadan oluşan bir faaliyet gibi düşünmek yanıltıcıdır.
Kabaca şu ayrımı yapmak mümkündür:
Araştırma sorusunun seçimi → finansman → araştırmanın yürütülmesi → verilerin değerlendirilmesi → hakemlik ve yayımlama → kamuoyuna aktarım → politik uygulama
Bu zincirin her halkasında aynı ölçüde tarafsızlıktan söz edemeyiz.
Bilimsel yöntemin kendisi mümkün olduğunca nesnel olmaya çalışabilir; fakat bilimin hangi sorulara yöneldiği ve üretilen bilginin ne amaçla kullanıldığı toplumsal değerlerden bağımsız değildir.
2. Paranın Bilimsel Gündemi Belirleme Gücü
Bilimin siyasetle kesiştiği en görünür alanlardan biri araştırma finansmanıdır.
Bir araştırmacının iyi bir fikre sahip olması, o fikrin mutlaka araştırılacağı anlamına gelmez. Laboratuvar, ekipman, personel ve zaman gerekir. Bunların tamamı ise kaynak gerektirir.
Dolayısıyla son derece basit ama önemli bir soru ortaya çıkar:
Hangi araştırmalar için para vardır?
Devletler, üniversiteler, özel şirketler, vakıflar ve uluslararası kuruluşlar bilimsel araştırmaya büyük miktarda kaynak aktarır. Ancak bu kaynaklar sınırsız değildir. Kaynak sınırlı olduğunda öncelik belirlemek zorunlu hale gelir.
İşte siyasetin bilimsel araştırmaya en güçlü biçimde girdiği noktalardan biri burasıdır.
Bir hükümet, araştırma bütçesinin daha büyük bölümünü savunma teknolojilerine ayırabilir. Başka bir hükümet iklim değişikliği, enerji veya halk sağlığı araştırmalarını önceliklendirebilir. Bir ilaç şirketi ise ticari potansiyeli yüksek bir hastalık alanına yatırım yaparken ekonomik getirisi düşük bir araştırmayı desteklemeyebilir.
Bu durum bilimsel yöntemin yanlış olduğu anlamına gelmez. Fakat hangi soruların bilimsel olarak sorulabileceğini etkiler.
Nature’ın araştırma finansmanı üzerine değerlendirmeleri de hükümetlerin bilimsel bütçeleri giderek daha fazla ekonomik ve siyasi önceliklerle ilişkilendirdiğini gösteriyor. Nature, özellikle temel ve merak odaklı araştırmaların kısa vadeli siyasi hedeflere fazla bağımlı hale gelmesinin uzun vadede bilimsel ilerlemeyi sınırlayabileceği konusunda uyarıyor.
Bu nedenle finansman sadece “bilime ne kadar para verildiği” meselesi değildir.
Asıl mesele şudur:
Paranın nereye yönlendirildiği, hangi araştırmaların mümkün hale geldiğini ve hangilerinin geri planda kaldığını belirler.
3. Bilim İnsanları da Toplumun İçindedir
Bilim insanlarını toplumdan tamamen bağımsız, yalnızca verilerin peşinden giden insanlar olarak düşünmek gerçekçi değildir.
Bilim insanları da diğer insanlar gibi belirli kültürel, ekonomik ve kurumsal çevrelerde yaşar. Kariyer yapmak, fon almak, akademik olarak yükselmek ve prestij kazanmak zorundadırlar.
Nature’ın bilim ve siyaset ilişkisini ele alan yayınlarında da bilim insanlarının araştırma gündemlerinin finansman sistemlerinden, kurumsal beklentilerden, kültürel baskılardan ve siyasi önceliklerden etkilenebildiği açıkça tartışılıyor.
Burada önemli olan, “Bilim insanı taraflıdır, dolayısıyla yaptığı bilim geçersizdir” sonucuna varmamak.
Tam tersine, bilimsel kurumların geliştirdiği mekanizmaların önemli bir bölümü bu insanî etkileri azaltmak için vardır:
kör veya çift-kör değerlendirmeler,
hakemlik,
tekrarlanabilirlik,
veri paylaşımı,
yöntemlerin açık biçimde belirtilmesi,
istatistiksel testler,
farklı araştırma gruplarının aynı sonucu sınaması,
çıkar çatışmalarının açıklanması.
Başka bir ifadeyle bilim, insan faktörünü ortadan kaldırdığı için değil, insan faktörünün yaratabileceği hataları görünür ve denetlenebilir hale getirmeye çalıştığı için güçlüdür.
Bu ayrım oldukça önemlidir.
4. İklim Bilimi: Bilimsel Veri ile Siyasi Karar Arasındaki Çizgi
İklim değişikliği, bilim ile siyaset arasındaki ilişkinin en açık örneklerinden biridir.
Atmosferdeki sera gazı yoğunluklarının ölçülmesi, sıcaklık kayıtlarının analiz edilmesi, buz çekirdeklerinin incelenmesi veya iklim modellerinin oluşturulması bilimsel faaliyetlerdir.
Fakat şu sorular artık yalnızca bilimsel değildir:
Karbon vergisi uygulanmalı mı?
Kömür santralleri ne zaman kapatılmalı?
Fosil yakıt sübvansiyonları kaldırılmalı mı?
Ekonomik büyüme ile emisyon azaltımı arasında nasıl bir denge kurulmalı?
Bilim, bu soruların cevaplanması için gerekli bilgiyi sağlayabilir. Ancak hangi ekonomik ve toplumsal bedelin kabul edilebilir olduğuna ilişkin kararlar yalnızca laboratuvar deneyleriyle verilemez.
Burada “bilim bize ne yapmamız gerektiğini söylüyor” ifadesi dikkatle kullanılmalıdır.
Bilim çoğu zaman “ne olduğunu” açıklayabilir; fakat “ne yapılması gerektiği” sorusu aynı zamanda etik, ekonomik ve siyasi değerler içerir.
Bilim felsefesindeki objektiflik tartışmalarının önemli bölümü de tam olarak bu bilim-politika sınırına odaklanmaktadır.
5. COVID-19: Bilimsel Kanıtın Politik Karara Dönüşmesi
COVID-19 pandemisi, bilim ile siyasetin birbirinden tamamen ayrılamayacağını dünya çapında görünür hale getirdi.
Bir virüsün bulaşma oranı, ölüm riski, aşıların etkinliği veya farklı tedavilerin sonuçları bilimsel araştırmalarla incelenebilir.
Fakat bilimsel veriler ortaya çıktıktan sonra başka sorular başlar:
Okullar kapatılmalı mı?
Sokağa çıkma kısıtlaması uygulanmalı mı?
Ekonomik faaliyet ne ölçüde sınırlandırılmalı?
Aşılar hangi gruplara önce dağıtılmalı?
Zengin ülkeler sahip oldukları aşıları ne ölçüde diğer ülkelerle paylaşmalı?
Bu soruların cevapları yalnızca laboratuvar verilerinden çıkmaz. Çünkü burada sağlıkla birlikte ekonomi, hukuk, özgürlük, eşitlik ve toplumsal risk gibi değerler de devreye girer.
Özellikle aşı dağılımı bu durumu açık biçimde gösterdi. The Lancet Infectious Diseases, COVID-19 döneminde aşı eşitliği ve güçlendirici dozlar konusunu ele alırken küresel aşılama stratejisinin yalnızca tıbbi bir mesele olmadığını ortaya koydu.
Daha geniş literatürde de “aşı milliyetçiliği”, küresel sağlık hukuku, etik ve kaynakların adil dağıtımı gibi meselelerin COVID-19 aşı politikasının merkezinde yer aldığı görülüyor.
Dolayısıyla pandemi bize önemli bir gerçeği gösterdi:
Bilimsel veri politik karar için gerekli olabilir; ancak politik karar yalnızca bilimsel veriden oluşmaz.
6. Tarih Bize Daha Rahatsız Edici Bir Gerçek Gösteriyor
Bilim ile iktidar arasındaki ilişki yalnızca modern döneme ait değildir.
Bilim tarihi, bazı dönemlerde bilimsel otoritenin siyasi ve toplumsal hiyerarşileri meşrulaştırmak için kullanıldığını da gösteriyor.
Bunun en çarpıcı örneklerinden biri öjenidir.
yüzyılın sonlarında ortaya çıkan ve 20. yüzyılın ilk yarısında uluslararası bir hareket haline gelen öjeni, insan nüfusunun “ıslah edilmesini” amaçlayan bir düşünceydi. Dönemin bazı bilim insanları, doktorları, politikacıları ve eğitimcileri bu düşünceyi destekledi. Harvard Üniversitesi’nin Bilim Tarihi Bölümü de öjeninin yoksullar, kadınlar ve ırksal azınlıklar üzerinde ayrımcı uygulamalara yol açan uluslararası bir hareket olduğunu belirtiyor.
Daha da çarpıcı olan, bu fikirlerin yalnızca siyasi propaganda olarak değil, dönemin bilimsel dili ve kurumları kullanılarak savunulmuş olmasıdır.
Örneğin Nature, 1904 yılında Francis Galton’ın öjeni üzerine yazısını yayımlamıştı. Günümüzde Nature’ın kendisi de bu tarihsel mirası eleştirel biçimde değerlendirerek, geçmişte yayımlanan öjenik çalışmaların bilimsel otorite aracılığıyla ayrımcı düşüncelerin yayılmasına katkıda bulunduğunu kabul ediyor.
Bu örnek bilimin değersiz olduğunu göstermez.
Tam tersine, daha önemli bir ders verir:
Bilimsel görünüm, bir iddianın otomatik olarak doğru veya etik olduğu anlamına gelmez.
Bir araştırma istatistik, grafik, laboratuvar, ölçüm ve akademik terminoloji kullanabilir; yine de yanlış varsayımlar üzerine kurulabilir veya siyasi amaçlara hizmet edebilir.
7. Bilimde Kimin Soru Sormasına İzin Verildiği de Önemlidir
Bilimsel bilginin tarafsızlığı yalnızca sonuçlarla değil, araştırma topluluğunun yapısıyla da ilişkilidir.
Tarih boyunca kadınların, sömürgeleştirilmiş toplumların ve çeşitli azınlıkların akademik kurumlara erişimi sınırlı kaldı. Bu durum yalnızca adalet açısından değil, bilimsel bilginin kapsamı açısından da önem taşır.
Çünkü bilim insanlarının kimlerden oluştuğu, hangi problemlerin önemli görüldüğünü ve hangi deneyimlerin araştırma konusu haline geldiğini etkileyebilir.
Harvard’ın Bilim Tarihi Bölümü, bilim tarihini toplumsal cinsiyet, ırk, sömürgecilik, sağlık ve iktidar ilişkileriyle birlikte inceleyen geniş bir araştırma alanı olarak ele alıyor. Oxford’un Bilim, Tıp ve Teknoloji Tarihi Merkezi de bilimsel bilginin oluşumunu küresel ve sömürgecilik tarihleriyle birlikte araştırıyor.
Buradan şu sonucu çıkarmak mümkündür:
Bilimsel bilgi yalnızca “hangi sonuca ulaşıldığıyla” değil, hangi soruların sorulabildiğiyle de ilgilidir.
Bir toplumun hiç araştırmadığı bir problem hakkında bilimsel bilgi üretmesi mümkün değildir.
8. Peki Objektiflik Bir İllüzyon mu?
Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur:
Objektiflik bir illüzyon değildir; fakat kusursuz bir tarafsızlık durumu da değildir.
Bilimsel objektiflik daha çok ulaşılmaya çalışılan bir standart olarak düşünülebilir.
Bilim insanlarının kişisel önyargıları olabilir. Fon sağlayıcıların çıkarları olabilir. Üniversitelerin kurumsal öncelikleri olabilir. Devletlerin siyasi hedefleri olabilir.
Bütün bunlara rağmen bilimsel sistem, bu etkilerin bilimsel sonuç üzerindeki etkisini sınırlandıracak mekanizmalar geliştirebilir.
Bu nedenle “Bilim tamamen tarafsızdır” demek kadar, “Bilim tamamen politiktir ve dolayısıyla hiçbir bilimsel gerçek yoktur” demek de hatalıdır.
İki iddia da gerçeğin yalnızca bir bölümünü görür.
Daha doğru ifade şudur:
Bilimsel bilgi üretimi toplumsal ve siyasi bir ortam içinde gerçekleşir; ancak bilimsel iddiaların doğruluğunu değerlendirmek için kullanılan yöntemler, bu etkileri mümkün olduğunca sınırlandırmaya yönelik mekanizmalar içerir.
Bu ayrım, bilimsel düşüncenin temelini korumak açısından kritik öneme sahiptir.
9. Bilimin Politikleşmesi ile Bilimin Siyasallaştırılması Aynı Şey Değildir
Bir başka önemli ayrım da “politikleşme” ile “siyasallaştırma” arasındadır.
Bilimin siyasetle ilişki içinde olması kaçınılmaz olabilir. Ancak bu, siyasi aktörlerin bilimsel sonuçları kendi amaçları doğrultusunda değiştirmesini meşru hale getirmez.
Örneğin bir hükümet belirli bir enerji politikasını tercih edebilir. Bu siyasi bir karardır.
Fakat hükümetin hoşuna gitmeyen bilimsel sonuçları sansürlemesi, araştırma sonuçlarını değiştirmesi veya bilim insanlarını siyasi baskı altına alması başka bir meseledir.
Aynı şekilde bir şirketin belirli bir araştırmayı finanse etmesi tek başına araştırmanın yanlış olduğu anlamına gelmez. Fakat finansmanın araştırmanın tasarımını, veri analizini veya sonuçların yayımlanmasını uygunsuz biçimde etkilemesi ciddi bir bilimsel etik sorunudur.
Bu nedenle bilim ile siyaset arasındaki ilişkinin tamamen ortadan kaldırılmasını istemek gerçekçi olmayabilir.
Daha gerçekçi hedef şudur:
Bu ilişkinin görünür, denetlenebilir ve şeffaf hale getirilmesi.
10. Bilimi Korumak İçin Bilimin Siyasetle İlişkisini Gizlemek Değil, Açığa Çıkarmak Gerekir
Bilimin tamamen tarafsız ve siyasetten bağımsız olduğu iddiası ilk bakışta bilimin otoritesini güçlendiriyor gibi görünebilir.
Fakat bunun ters bir sonucu da olabilir.
Eğer bilimsel kurumların finansman ilişkileri, çıkar çatışmaları, kurumsal baskılar ve siyasi etkiler hiç konuşulmazsa, bu etkiler görünmez hale gelir.
Oysa görünmeyen güç daha zor denetlenir.
Bu nedenle bilimsel güvenilirliği korumanın yolu, bilimi toplumdan ve siyasetten tamamen koparmak değil; bilimsel üretimin nasıl gerçekleştiğini mümkün olduğunca açık hale getirmektir.
Şeffaf finansman.
Çıkar çatışmalarının açıklanması.
Açık veri.
Bağımsız hakemlik.
Tekrarlanabilir araştırmalar.
Farklı araştırma gruplarının sonuçları sınayabilmesi.
Bilim insanlarının siyasi baskıdan korunması.
Temel ve merak odaklı araştırmalar için bağımsız kaynakların korunması.
Bunların tamamı bilimsel objektifliği güçlendiren mekanizmalardır.
Nitekim güncel bilim politikası tartışmalarında da araştırma fonlarının siyasi önceliklere aşırı bağımlı hale gelmemesi ve merak odaklı temel araştırmaların korunması özellikle vurgulanıyor. Nature’ın 2026 tarihli değerlendirmeleri, hükümetlerin araştırma bütçelerini siyasi ve ekonomik hedeflerle ilişkilendirme hakkı olduğunu kabul ederken, araştırmanın tamamının kısa vadeli önceliklere göre yönlendirilmesinin uzun vadeli bilimsel ilerlemeyi zayıflatabileceği konusunda uyarıyor.
Sonuç: Bilim Politik Midir?
Soruyu tek kelimeyle cevaplamak gerekirse:
Evet ve hayır.
Hayır; çünkü bir bilimsel iddianın doğruluğu, onu kimin söylediğine veya hangi siyasi görüşe sahip olduğuna göre belirlenmemelidir. Bilimin gücü tam da kişisel otoritenin yerine kanıtı, yöntemi ve sınanabilirliği koymasından gelir.
Evet; çünkü bilim insanları, laboratuvarlar, üniversiteler, araştırma fonları, bilimsel dergiler ve araştırma kurumları toplumdan bağımsız değildir. Araştırma gündemleri, finansman mekanizmaları, kurumsal öncelikler ve bilimsel bilginin kullanımı ekonomik ve siyasi güç ilişkilerinden etkilenebilir.
Dolayısıyla “bilim politiktir” cümlesini, “bilimsel gerçekler siyasi tercihlerden ibarettir” şeklinde anlamak yanlıştır.
Daha doğru olan şudur:
Bilimsel gerçekleri araştırmak için kullandığımız yöntem ile bu gerçekleri üretme, finanse etme, seçme, yayma ve kullanma biçimlerimiz aynı şey değildir.
Laboratuvardaki deney tüpü gerçekten politika yapmaz.
Fakat o deneyin yapılmasına kimin para verdiği, hangi sorunun araştırılmaya değer görüldüğü, hangi araştırmanın yayımlandığı, bulguların kim tarafından nasıl yorumlandığı ve bu bulguların hangi politikaya dönüştürüldüğü; toplumdaki güç ilişkilerinden tamamen bağımsız değildir.
Bu nedenle bilimi korumanın yolu, onu insanlardan ve siyasetten soyutlanmış kusursuz bir alan olarak sunmak değil; bilimin insanî, ekonomik ve siyasi bağlamını görünür kılarken bilimsel yöntemin eleştirel ve denetlenebilir yapısını güçlendirmektir.
Bilimin tarafsızlığını savunmak önemlidir.
Ama belki daha da önemlisi, bilimin tarafsız olması gerektiğini savunurken bilimin gerçekte nasıl üretildiğini saklamamaktır.
Çünkü bilimsel objektiflik, siyasetin ve insan önyargılarının hiç var olmadığı bir dünya yaratmak değil; onların bilimsel bilgi üzerindeki etkisini mümkün olduğunca azaltabilecek kurumları ve yöntemleri geliştirmektir.
Ve bilimin gerçek gücü belki de tam burada yatar:
Yanılmaz olmasında değil, yanlışlanabilir olmasında.
Siyasetten tamamen uzak olmasında değil, siyasi ve toplumsal etkilerini görünür kılabilecek kadar şeffaf olmasında.





























