Hasarlı Cilt Bariyeri Nasıl Onarılır?

Cilt bariyerinin ne olduğunu merak ediyor olabilirsiniz. Basitçe söylemek gerekirse, cilt bariyeri cildin en dış kısmını koruyan katmandır. Cilt bariyeri sağlıklı olduğunda cilt yumuşak, esnek ve dolgun hissedilir.

Haber Merkezi / Ancak cilt bariyeri hasar görürse cilt donuk görünür ve pürüzlü veya kuru hissedilir.

Cilt bariyerini onarmak için şu adımları takip edebilirsiniz:

Nazik temizleme: Cildi tahriş eden agresif temizleyicilerden kaçının. Sülfatsız, nazik bir temizleyici kullanın ve cildi fazla yıkamaktan kaçının (günde 1-2 kez yeterlidir).

Nemlendirme: Seramid, hyaluronik asit, niasinamid veya pantenol içeren nemlendiriciler kullanın. Bunlar cilt bariyerini güçlendirir ve nem kaybını önler.

Cilt bariyeri destekleyici ürünler: Centella asiatica, skualen veya yağ asitleri (omega-3, omega-6) içeren ürünler cildi onarmaya yardımcı olur.

Eksfoliyasyonu azaltın: Kimyasal peeling veya fiziksel eksfoliyantları bir süre kullanmayın, çünkü bu işlemler hasarlı bariyeri daha fazla tahriş edebilir.

Güneş koruması: SPF 30 veya üstü geniş spektrumlu bir güneş kremi kullanın. UV ışınları hasarlı cildi daha kötü hale getirebilir.

Basit bir rutin: Cilt bariyeri onarılana kadar az ürün kullanın. Temizleyici, nemlendirici ve güneş kremi yeterli olabilir.

Tahriş edici maddelerden kaçının: Alkol, parfüm, esansiyel yağlar veya retinoid içeren ürünlerden uzak durun.

Beslenme ve hidrasyon: Bol su için, omega-3 yağ asitleri ve antioksidan açısından zengin besinler tüketin (örneğin, somon, avokado, ceviz).

Nemlendirici ortam: Ortam nemini artırmak için bir nemlendirici cihaz kullanabilirsiniz.

Ne kadar sürer?

Cilt bariyerinin onarılması genellikle 2-6 hafta sürebilir, ancak bu süre cildin durumuna ve bakım rutinine bağlıdır.

Paylaşın

Immanuel Kant’ın Bilgi Kuramı Nedir?

Immanuel Kant’ın bilgi kuramı, felsefe tarihindeki en önemli epistemolojik yaklaşımlardan biri olup, özellikle “Kritik der reinen Vernunft” (Saf Aklın Eleştirisi, 1781) adlı eserinde sistematik bir şekilde ele alınır.

Haber Merkezi / Kant, bilgi kuramında empirizm (deneycilik) ile rasyonalizm (akılcılık) arasındaki çatışmayı uzlaştırmaya çalışarak, bilginin nasıl mümkün olduğunu ve insan aklının sınırlarını sorgular.

Kant’ın bilgi kuramının temel ilkeleri:

Kopernik Devrimi: Kant, bilgi felsefesinde “Kopernik Devrimi” olarak adlandırılan bir dönüşüm önerir. Geleneksel olarak, bilginin nesnelere uyum sağladığı düşünülürken (örneğin, empirizmde deney nesneyi belirler), Kant bunun tersini savunur: Nesneler, bizim bilme yetilerimize uyum sağlar. Yani, insan zihni, bilgiyi şekillendiren aktif bir rol oynar.

Zihnin, deneyimleri organize etmek için kullandığı a priori (deneyden bağımsız) yapılar vardır. Bu yapılar, bilgiyi mümkün kılar.

A Priori ve A Posteriori Bilgi: A priori bilgi, deneyden bağımsız, zihnin yapısal özelliklerinden kaynaklanan bilgidir (örneğin, matematiksel doğrular: 2+2=4). Bu bilgi evrensel ve zorunludur.

A posteriori bilgi ise, deneyden türetilen, duyular aracılığıyla elde edilen bilgidir (örneğin, “güneş doğudan doğar”).
Kant, bu ikisi arasındaki ilişkiyi inceleyerek, bilginin hem deneysel hem de zihinsel bir süreç olduğunu savunur.

Duyusallık (Sinnlichkeit) ve Anlama Yetisi (Verstand): Kant’a göre bilgi, iki temel zihinsel yetinin işbirliğiyle oluşur: Duyusallık ve anlama yetisi.

Duyusallık, dış dünyadan gelen ham duyusal verileri (algıları) zaman ve mekan formlarında organize eder. Zaman ve mekan, Kant’a göre a priori sezgisel formlardır; yani, bunlar zihnin dünyaya bakışını şekillendiren lenslerdir, nesnelerin kendisinde bulunan özellikler değildir.

Anlama yetisi ise, duyusal verileri kavramlar (kategoriler) aracılığıyla işler. Kant, 12 temel kategori tanımlar (örneğin, nedensellik, birlik, çokluk). Bu kategoriler, deneyimleri anlamlı hale getirir (örneğin, bir olayın neden-sonuç ilişkisi içinde anlaşılması).

Bilgi, bu iki yetinin birleşimiyle oluşur: “Kavramlar olmadan sezgiler kör, sezgiler olmadan kavramlar boştur.”

Fenomen ve Numener: Kant, gerçekliği iki düzeye ayırır: Fenomen ve Numener.

Fenomen, insan zihninin algıladığı, zaman ve mekan içinde organize edilen dünyadır. Bilgimiz, yalnızca fenomenlerle sınırlıdır. Numener ise, nesnelerin zihnimizden bağımsız, gerçek doğasıdır. Ancak, numeneri bilemeyiz, çünkü zihnimiz her zaman kendi yapısal lensleri (zaman, mekan, kategoriler) aracılığıyla algılar.

Bu ayrım, Kant’ın epistemolojisinin temel taşlarından biridir ve insan bilgisinin sınırlarını vurgular.

Sentetik A Priori Yargılar: Kant, bilginin mümkün olmasını sağlayan en önemli soruya odaklanır: “Sentetik a priori yargılar nasıl mümkündür?” Sentetik yargılar, bilgiyi genişletir (örneğin, “güneş sistemi gezegenlerden oluşur”), a priori yargılar ise deneyden bağımsızdır. Kant’a göre, matematik, fizik ve metafiziğin temel ilkeleri (örneğin, nedensellik ilkesi) sentetik a priori yargılardır.

Bu yargılar, zihnin a priori yapılarıyla deneyin birleşmesiyle mümkün olur. Örneğin, nedensellik ilkesi zihnin bir kategorisidir, ancak deneyle anlam kazanır.

Kant’ın bilgi kuramının özellikleri:

Subjektif idealizm: Kant, bilginin nesnel dünyadan bağımsız olmadığını, ancak tamamen zihne de indirgenemeyeceğini savunur. Bilgi, zihnin nesneleri algılama biçimiyle şekillenir.

Bilginin sınırları: Kant, insan aklının yalnızca fenomenleri bilebileceğini, numenerin (Tanrı, ruh, evrenin bütünü gibi) bilinemeyeceğini öne sürer. Bu, metafiziğin spekülatif aşırılıklarını sınırlar.

Uzlaştırıcı yaklaşım: Empirizmin (Locke, Hume) deney vurgusu ile rasyonalizmin (Descartes, Leibniz) akıl vurgusunu birleştirir.

Kant’ı anlamak neden bu kadar zor?

Kant’ın felsefesini, özellikle bilgi kuramını anlamak, zor olabilir. Bunun nedenleri, hem Kant’ın yazım tarzı ve kavramlarının karmaşıklığı hem de onun felsefi yaklaşımının doğasından kaynaklanır.

Karmaşık Dil ve Terminoloji: Kant’ın eserleri, özellikle Saf Aklın Eleştirisi, yoğun ve teknik bir dille yazılmıştır. Almanca orijinal metinlerde uzun, karmaşık cümle yapıları ve felsefi jargon (örneğin, “a priori”, “fenomen”, “numener”, “sentetik yargılar”) sıkça kullanılır. Bu, özellikle felsefi altyapısı olmayan okuyucular için anlaşılması güç bir bariyer oluşturur.

Soyut ve Sistemli Yaklaşım: Kant’ın bilgi kuramı, insan zihninin bilgiyi nasıl ürettiğini sistematik bir şekilde açıklamaya çalışır. Fenomen-numener ayrımı, a priori ve a posteriori bilgi gibi kavramlar, soyut düşünce gerektirir ve günlük deneyimlerden uzak görünebilir.

Kant, rasyonalizm ve empirizm gibi önceki felsefi akımları uzlaştırmaya çalışırken, bu tartışmalara aşina olmayanlar için argümanları takip etmek zor olabilir.

Kopernik Devrimi ve Paradigma Değişimi: Kant’ın “Kopernik Devrimi”, bilginin nesnelerden zihne değil, zihnin nesnelere şekil verdiği fikrine dayanır. Bu, alışılagelmiş düşünme biçimlerine ters düşer. İnsanların genellikle “gerçeklik” olarak algıladıkları şeyin, aslında zihnin yapısal lensleriyle şekillendiğini kabul etmek, zihinsel bir sıçrama gerektirir.

Felsefi Altyapı Gerekliliği: Kant’ın bilgi kuramı, Hume, Locke, Descartes ve Leibniz gibi filozofların fikirlerine yanıt olarak geliştirilmiştir. Bu filozofların argümanlarına aşina olmadan Kant’ı anlamak, onun neyi eleştirdiğini veya neyi uzlaştırmaya çalıştığını kavramayı zorlaştırır.

Kant’ın Kapsamlı ve Disiplinlerarası Yaklaşımı: Kant, bilgi kuramında sadece epistemolojiyle yetinmez; metafizik, etik, bilim ve estetikle de bağlantılar kurar. Bu, onun felsefesini anlamak için birden fazla disiplini kavramayı gerektirir. Örneğin, sentetik a priori yargılar, matematik, fizik ve metafizik arasında köprüler kurar.

Kültürel ve Tarihsel Uzaklık: Kant, 18. yüzyıl Prusya’sında yaşamış ve Aydınlanma felsefesinin bir ürünü olarak yazmıştır. Onun fikirleri, Batı Avrupa’nın bilimsel ve entelektüel gelişimleriyle şekillenmiştir.

Paylaşın

Sağlıklı Kan Basıncı İçin Uzak Durulması Gereken Yiyecekler

Yüksek tansiyon, diğer adıyla hipertansiyon, kalp krizi ve felç gibi ciddi sağlık sorunlarına neden olabilen yaygın bir sağlık sorunudur. İlaçlar kan basıncını kontrol etmeye yardımcı olsa da, ne yediğiniz de bir o kadar önemlidir.

Haber Merkezi / Bazı yiyecekler yüksek tansiyonu kötüleştirebilir, bu nedenle hangi yiyeceklerden uzak durulması gerektiğini bilmek sağlıklı kalmaya yardımcı olabilir.

En büyük sorunlardan biri tuz, daha doğrusu sodyumdur. Vücudun düzgün çalışması için biraz sodyuma ihtiyacı vardır, ancak fazlası vücudun su tutmasına neden olur, bu ekstra sıvı kan basıncını yükseltir. Tüketilen sodyumun çoğu konserve çorbalar, dondurulmuş yemekler ve hatta ekmek gibi işlenmiş ve paketlenmiş gıdalardan alınır.

Bu yiyecekler, daha lezzetli olmaları ve daha uzun süre dayanmaları için sodyum kullanır. Sodyum alımını azaltmak, kan basıncını düşürmeye yardımcı olabilir. Uzmanlar, yetişkinlerin günde 1.500 miligramdan fazla sodyum tüketmemesi gerektiğini öneriyor, ancak birçok kişi farkında olmadan çok daha fazlasını tüketiyor.

Sağlıksız yağlar da bir diğer sorundur. Kızarmış yiyecekler, hamur işleri ve yağlı etler gibi doymuş ve trans yağ oranı yüksek yiyecekler, atardamarlarda birikmeye neden olabilir. Bu da kan akışını zorlaştırarak kalbin daha fazla kan pompalamasına ve kan basıncının yükselmesine neden olur.

Araştırmalar, bu yağların yüksek oranda bulunduğu beslenme düzenlerinin yüksek tansiyon ve kalp hastalığı riskini artırdığını göstermektedir. Daha iyi bir tercih ise kuruyemişlerde, avokadolarda ve zeytinyağında bulunan sağlıklı yağları tüketmektir.

Şeker de dikkat edilmesi gereken bir diğer konudur. Kilo alımına ve diyabete neden olduğu bilinse de, çok fazla şeker kan basıncını da yükseltebilir. Gazlı içecekler gibi şekerli içecekler özellikle zararlıdır. Hızla çok fazla şeker eklerler ve kilo alımına yol açarlar; bu da hipertansiyon için büyük bir risktir.

Kilo alınmaz ise bile, özellikle fruktozdan gelen yüksek şeker tüketimi, böbreklerin daha fazla sodyum tutmasına neden olabilir ve bu da kan basıncını daha da yükseltir. Özellikle içeceklerde ve tatlılarda bulunan şekeri azaltmak gerçekten faydalı olabilir.

Alkol de tansiyonu etkileyebilir. Çok fazla alkol almak, tansiyonu zamanla yükseltebilir ve hatta tansiyon ilaçlarının etkilerini ortadan kaldırabilir. Uzmanlar, kadınların günde bir içkiden, erkeklerin ise iki içkiden fazla içmemesi gerektiğini söylüyor. Daha fazla alkol almak, tansiyonun yükselmesine ve yüksek kalmasına neden olabilir.

İşlenmiş etler ve kırmızı etler de sınırlandırılması gereken besinler arasındadır. Pastırma, sosis ve diğer işlenmiş etler yüksek sodyum ve yağ içeriğine sahiptir. Bazıları ayrıca kan damarlarına zarar verebilen ve kan basıncını yükseltebilen nitrat adı verilen kimyasallar içerir. Yağsız etleri tercih etmek ve daha az kırmızı et tüketmek daha sağlıklı bir seçenektir.

Son olarak, kafein bazıları için bir sorun olabilir. Herkesi aynı şekilde etkilemese de, kafeine duyarlı kişilerde kan basıncında kısa süreli bir artışa neden olabilir. Yüksek tansiyonunuz varsa, kafeinin sizi nasıl etkilediğini gözlemleyip gerekirse azaltmanız iyi bir fikirdir.

Paylaşın

ABD’nin İki Partili “Demokrasi” Aldatmacası

Dünyanın en zenginlerinden biri olan Elon Musk, hem Demokratlara hem de Cumhuriyetçilere meydan okuyacak yeni bir siyasi parti olan “Amerika Partisi”ni kuracağını duyurdu.

Kurtuluş Aladağ / Demokratlar, 2024 seçimlerinde Cumhuriyetçilere destek olmak için yüz milyonlarca dolar harcayan Musk’ın gelecekte bu parayı Cumhuriyetçilere karşı harcaması ihtimalinden memnun olurken, ABD Başkanı Donald Trump, Musk’ın parti kurma çabasını gülünç olarak nitelendirdi.

Ancak ABD’de üçüncü partilerin başarısız olmasının nedeni, kuralların ve yasa koyucuların onlara karşı olmasıdır.

ABD’nin iki partili sistemi, Cumhuriyetçi Parti ve Demokrat Parti’nin egemen olduğu bir yapıdır. Bu sistem, eleştirmenler tarafından yapısal özellikleri ve sonuçları nedeniyle sıkça eleştirilir. Eleştiriler genellikle sistemin, iki büyük partinin hegemonyasını pekiştiren ve alternatif sesleri (üçüncü partiler) marjinalleştiren bir düzen olarak görülmesine odaklanır.

İki partili sistemin temel özellikleri ve eleştiriler

Seçim sistemi: ABD’de kullanılan “kazanan hepsini alır” (first-past-the-post) seçim sistemi, bir bölgede en çok oyu alan adayın tüm temsiliyeti kazanmasını sağlar. Bu, küçük partilerin sandalye kazanmasını zorlaştırır ve iki büyük partinin dominantlığını güçlendirir.

Seçiciler kurulu: Başkanlık seçimlerinde halk doğrudan başkanı seçmez; seçiciler kurulu delegelerine oy verir. 538 delegeden en az 270’ini kazanan aday başkan olur. Bu sistem, küçük partilerin ulusal çapta etkili olmasını zorlaştırır ve iki büyük partiye odaklanmayı teşvik eder.

Siyasal kültür ve finansman: İki büyük parti, güçlü finansal kaynaklara, köklü organizasyonlara ve medya erişimine sahiptirler. Üçüncü partiler, bu kaynaklara erişimde zorlanırlar ve genellikle “oy israfı” olarak görülürler, bu da seçmenleri iki büyük partiden birine yönlendirir.

Üçüncü partilerin dışlanması: Sistem, üçüncü partilerin sandalye kazanmasını neredeyse imkansız hale getirir. Ancak üçüncü partiler, oy bölen etkisi oluşturabilirler. Örneğin, 2000 seçimlerinde Ralph Nader’ın Yeşil Parti adaylığı, Demokrat Al Gore’un oylarını böldüğü için George W. Bush’un kazanmasına yol açtığı düşünülür.

Kurumsal engeller: Seçimlere katılmak için gerekli imza ve finansal gereklilikler, üçüncü partiler için büyük bir engeldirler. Ayrıca, iki büyük parti, seçim kurallarını kendi lehlerine şekillendirebilen yasal ve politik avantajlara sahiptirler.

Seçmen manipülasyonu: Eleştirmenlerin bir bölümü, iki partinin seçmenleri “ya o ya bu” ikilemine sıkıştırdığını ve bunun da demokratik çeşitliliği sınırlandırdığını savunur.

Medya ve kamuoyu: Medya, genellikle iki büyük partiye odaklanır ve üçüncü partilere sınırlı yer verir. Bu, seçmenlerin algısını şekillendirerek iki partili sistemi pekiştirir.

İki partili sistemin avantajı, siyasi istikrar sağlar ve koalisyon ihtiyacını ortadan kaldırır. Partiler, geniş kitlelere hitap etmek için genellikle merkeze yakın, ılımlı politikalar benimserler. Sistemin dezavantajı ise farklı siyasi eğilimlerin temsil edilmesini zorlaştırır. Sistem, yenilikçi veya radikal fikirleri engeller ve seçmenlerin seçeneklerini kısıtlar.

İki partili sistemi savunanlar, sistemin ABD’nin federal yapısına ve tarihsel koşullarına uygun olduğunu belirtirler. Örneğin, ABD’nin geniş coğrafyası ve eyalet temelli seçim sistemi, iki büyük partinin organize olmasını kolaylaştırırken, küçük partilerin ulusal çapta etkili olmasını zorlaştırır.

Sonuç olarak; İki partili sistem, siyasi çeşitliliği bastırması, seçmenleri sınırlı seçeneklere zorlaması ve küçük partilere karşı yapısal engeller oluşturması nedeniyle eleştirilir. Bu sistem, demokratik katılımı ve temsiliyeti kısıtlayarak, seçmenlerin gerçek tercihlerini ifade etme özgürlüğünü azaltır.
Paylaşın

Suriye’nin Güneyinde Şiddetli Çatışmalar: En Az 516 Ölü

Suriye’nin güneyinde Dürzilerin yaşadığı bölgede yaşanan çatışmalarda en az 516 kişinin öldüğü duyuruldu. Çatışmalar nedeniyle çok sayıda ailenin de bölgeyi terk ettiği bildirildi.

Suriye İnsan Hakları Gözlemevi (SOHR), 13 Temmuz’da Siweyda kentinde başlayan çatışmalarda 516 kişinin hayatını kaybettiğini duyurdu. Yaşamını yitirenler arasında 86 sivil de yer alıyor. Gözlemevi, aynı zamanda mezhep savaşı ve ihlallerin artması konusunda uyarılar da bulunuldu.

SOHR, çok sayıda ailenin birçok mahalleden göç ettiğini belirterek, bölgede korkunun hakim olduğunu kaydetti. SOHR, göçmen ailelere ait mahallelerin Dürzi silahlı grupları tarafından kuşatıldığını belirtti. Buna bağlı olarak Süveyda’nın batısındaki Teara ve Eldara köylerinde göçmen aşiretler ve Süveyda’nın yerel grupları arasında çatışmalar yaşandığı belirtildi.

Suriye’nin kuzeyde özerklik ısrarı

Öte yandan Suriye’nin kuzeydoğusundaki Kürt yönetimi, elde ettikleri fiili özerkliği korumalarını sağlayacak “ademi merkeziyetçi bir Suriye” talebini yineledi.

Ülkenin kuzeyinde fiilen yönetimi elinden bulunduran Kuzey Doğu Suriye Özerk Yönetimi Pazar günü yaptığı açıklamada, “çoğulcu demokratik bir sistem, sosyal adalet, cinsiyet eşitliği ve toplumdaki tüm bileşenlerin haklarını güvence altına alan bir Anayasa” çağrısında bulundu.

“Suriyeliler onlarca yıldır gücü ve refahı tekelinde tutan, yerel siyasi iradeyi bastıran ve ülkeyi art arda krizlere sürükleyen merkezi bir sistemden acı çekti” ifadelerine yer verilen açıklamada, “Bugün, tüm halkını kucaklayan ve haklarını eşit şekilde garanti altına alan ademi merkeziyetçi yeni bir Suriye’nin inşasında etkili ortaklar olmayı arzuluyoruz” denildi.

Kürt yönetiminin fiilen ordusu konumundaki Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) komutanı Mazlum Abdi geçtiğimiz hafta Suriye Geçiş Dönemi Cumhurbaşkanı Ahmed Şara ile Şam’da bir araya gelmişti.

ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın da katıldığı toplantıda taraflar Mart ayında SDG’nin Suriye ordusuna entegre edilmesi konusunda varılan uzlaşının hayata geçirilmesini masaya yatırdı. Ancak görüşmelerde sürecin nasıl ileriye taşınacağı yönünde uzlaşma sağlamamadığı açıklandı.

Görüşme sonrasında Şam yönetimi “her türlü bölünme ya da federalleşmeye” karşı olduğunu yineledi ve SDG savaşçılarının orduya dahil edilmesi çağrısında bulundu.

Şara ile Abdi, Mart ayında kuzeydeki silahlı güçler dahil tüm kurumların merkezi hükümete entegre edilmesi konusunda anlaşmıştı. Ancak Kürt yönetimi, Suriye’deki iç savaş boyunca elde ettiği özerkliği muhafaza etmek istediği için bu yönde fiilen adım atmadı.

ABD Büyükelçisi Tom Barrack, Çarşamba günü Kurdistan 24 kanalına verdiği röportajda, SDG’nin IŞİD’e karşı mücadelede oynadığı rolün önemini kabul etmekle birlikte, “Kendileri için gelecekteki tek yolun Şam olduğu gerçeğini kabul etmek zorundalar” demişti.

Paylaşın

Türkiye’nin Yurt Dışı Yükümlülükleri 671,6 Milyar Dolara Çıktı

Mayıs ayı itibarıyla Türkiye’nin yurt dışı varlıkları, bir önceki ay sonuna göre yüzde 3,3 oranında artışla 362,5 milyar dolar, yükümlülükleri ise yüzde 0,4 oranında artışla 671,6 milyar dolar oldu.

Haber Merkezi / Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB), Uluslararası Yatırım Pozisyonu Gelişmeleri Mayıs 2025 verilerini açıkladı.

Buna göre; Mayıs ayı itibarıyla Türkiye’nin yurt dışı varlıkları, bir önceki ay sonuna göre yüzde 3,3 oranında artışla 362,5 milyar dolar, yükümlülükleri ise yüzde 0,4 oranında artışla 671,6 milyar dolar oldu. Böylelikle, aynı dönemde Türkiye’nin net Uluslararası Yatırım Pozisyonu yükümlülükleri 9,2 milyon dolar azalarak -309 milyar dolar oldu.

Varlık kalemleri bir önceki ay sonuna göre incelendiğinde, doğrudan yatırımlar kalemi yüzde 1,0 oranında artarak 68,9 milyar dolar ve diğer yatırımlar kalemi ise yüzde 3,0 oranında azalarak 136,2 milyar dolar oldu. Bankaların yabancı para efektif ve mevduat varlıkları yüzde 11,0 oranında azalarak 39,3 milyar dolar oldu.

Yükümlülükler alt kalemleri yıl sonuna göre incelendiğinde, doğrudan yatırımlar kalemi, BIST 100 endeksindeki azalış ile döviz kurlarındaki artışın etkisiyle, nisan ayına göre yüzde 2,4 oranında azalışla 190,6 milyar dolar seviyesinde gerçekleşti. Portföy yatırımları kalemi yüzde 3,2 oranında artarak 112,4 milyar dolar ve diğer yatırımlar kalemi yüzde 1,0 oranında artarak 368,6 milyar dolar seviyesinde gerçekleşti.

Paylaşın

Yeşil Kapitalizm Diye Bir Şey Var Mı?

“Yeşil Kapitalizm (Çevresel Kapitalizm)” kavramı, kapitalist ekonomik sistemin, çevresel sürdürülebilirlik ilkeleriyle uyumlu hale getirilmeye çalışıldığı bir kavramı ifade eder.

Kurtuluş Aladağ / Yeşil kapitalizm, ekonomik büyüme ve kar odaklı yapıyı korurken, çevresel zararı azaltmayı ve yenilenebilir kaynaklara dayalı bir ekonomi oluşturmayı hedefler.

Bu yaklaşım, çevre dostu teknolojilere yatırım, karbon emisyonlarını azaltma, yeşil iş modelleri (örneğin, yenilenebilir enerji şirketleri veya geri dönüşüm girişimleri) ve sürdürülebilir tüketim gibi unsurları içerir.

Yeşil kapitalizmin temel özellikleri:

Yenilenebilir enerji ve teknoloji: Güneş, rüzgâr, hidrojen gibi enerji kaynaklarına yatırım ve karbon nötr teknolojilerin geliştirilmesi.

Yeşil tüketim: Organik ürünler, çevre dostu markalar ve etik tüketim gibi trendlerin teşvik edilmesi.

Karbon ticareti ve düzenlemeler: Karbon vergileri, emisyon ticareti sistemleri ve çevresel düzenlemelerle piyasanın çevre dostu hale getirilmesi.

Kurumsal sürdürülebilirlik: Şirketlerin çevresel, sosyal ve yönetişim (ESG) kriterlerine göre faaliyetlerini şekillendirmesi.

“Çevresel sorunlara yüzeysel çözüm sunar”

Eleştirmenler, kapitalizmin temel mantığının (sınırsız büyüme, kar maksimizasyonu) çevre dostu bir yaklaşımı kökten destekleyemeyeceğini savunur. Kapitalizm, kaynakların aşırı tüketimine ve çevresel tahribata yol açan bir sistem olarak görülür; bu nedenle “yeşil” etiket, yalnızca yüzeysel bir çözüm sunar.

Yeşil kapitalizm, genellikle yüksek gelirli gruplara hitap eden pahalı “yeşil” ürün ve hizmetlere odaklanır. Bu, çevresel çözümlerin yalnızca zenginler için erişilebilir olmasına yol açarak sosyal adaletsizliği derinleştirir.

Bu anlayış, teknolojik yeniliklere (örneğin, elektrikli araçlar, yenilenebilir enerji) aşırı güvenerek sistemsel değişim ihtiyacını göz ardı eder. Eleştirmenler, teknolojinin tek başına iklim krizini çözemeyeceğini, çünkü sorunun temelinde tüketim alışkanlıkları ve ekonomik sistemin yattığını belirtirler.

Yeşil kapitalizm çerçevesinde öne sürülen politikalar (örneğin, karbon vergileri veya emisyon ticareti) genellikle yüzeysel kalır ve büyük ölçekli çevresel sorunlara (iklim değişikliği, biyolojik çeşitlilik kaybı) etkili çözümler üretemez. Bu politikalar ayrıca, mevcut sistemi reforme etmeye çalışırken köklü değişimleri de engelleyebilir.

Yeşil kapitalizm, çevresel sorunları, karlı birer fırsata dönüştürme eğilimindedir. Örneğin, karbon piyasaları veya çevre dostu ürünler, çevreyi korumaktan çok yeni pazarlar yaratmaya hizmet edebilir.

Kapitalist ekonomi politiğin temeli olan tüketim kültürünü sorgulamak yerine, “yeşil” tüketimi teşvik eden yeşil kapitalizm, bireylerin çevresel sorunlara çözüm olarak daha fazla tüketmesini önerir ki bu, sorunun kök nedenlerinden biridir.

Sonuç olarak, eleştirmenler yeşil kapitalizmin, çevresel krizlere karşı etkili bir çözüm sunmaktan çok, mevcut ekonomik sistemin devamını sağladığını ve gerçek bir dönüşüm için daha radikal, sistemsel değişikliklere ihtiyaç olduğunu savunur.

Paylaşın

Kötü Beslenme Depresyona Neden Olabilir

Yeni bir araştırma, doğru ve dengeli beslenmenin depresyon belirtilerini önemli ölçüde azalttığı, sağlıksız beslenme alışkanlıklarının ise depresyon riskini artırdığını ortaya koydu.

Haber Merkezi / Science World Report’ta yayınlanan araştırmada, orta ila şiddetli depresyondan muzdarip 67 bireyin verileri incelendi.

Katılımcılar iki gruba ayrıldı: İlk gruba sosyal destek verildi ancak yapılandırılmamış beslenme ile devam edildi, ikinci gruba ise sebze, meyve, yağsız etler ve diğer temel besinler açısından zengin kontrollü beslenme planı uygulandı

Birkaç hafta sonra, ikinci gruptaki depresyon belirtileri yüzde 30 azalırken, ilk grupta yalnızca yüzde 8’lik bir iyileşme görüldü.

Araştırmanın sonucuna ilişkin konuşan uzmanlar, psikolojik sağlığın yalnızca sosyal veya çevresel faktörlerden değil, aynı zamanda günlük olarak beslenmeden de etkilendiğini söylüyorlar.

Columbia Üniversitesi’nden Dr. Drew Rems, sıklıkla fast food veya işlenmiş gıdalar tüketen kişilerin depresyon yaşama riskinin yüzde 60-80 daha yüksek olduğunu belirtiyor. Dr. Rems, “Tersine, besleyici bir tüketime bağlı kalmak bu riski aynı oranda azaltabilir” diye ekliyor.

Araştırmanın temel sonucu, sağlıklı bir beslenmenin sadece fiziksel değil, aynı zamanda zihinsel dengeyi de desteklediğidir. Uzmanlar, günlük beslenme alışkanlıklarının gözden geçirilmesini ve psikolojiyi düzenleyen besinlerin düzenli olarak tüketilmesini öneriyor.

Sağlıklı yiyecekler tüketmenin yanı sıra, beslenme düzenine, porsiyon boyutlarına ve gıda kalitesine de dikkat edilmesi gerekiyor.

Psikolojik dengeyi korumak için günlük olarak meyve, yapraklı yeşillikler, omega-3 açısından zengin besinler, süt ürünleri ve doğal antioksidanlar tüketilmesi öneriliyor. Bu arada, şekerli atıştırmalıklar, fast food ve aşırı işlenmiş ürünler sınırlandırılması tavsiye ediliyor.

Depresyon ve strese bağlı hastalıklar dünya genelinde yayılmaya devam ederken, beslenmeye dayalı yaklaşımlar duygusal dayanıklılığı ve uzun vadeli refahı desteklemenin etkili bir yolunu sunabilir.

Paylaşın

DEM Parti İmralı Heyeti’nden CHP’ye Ziyaret

DEM Parti İmralı Heyeti üyeleri Pervin Buldan ve Mithat Sancar ile Öcalan’ın avukatı Faik Özgür Erol, CHP Genel Merkezini ziyaret ederek CHP Genel Başkanı Özgür Özel ile görüştü.

Haber Merkezi / Yaklaşık bir saat süren ziyaret sonrası yapılan açıklamada Pervin Buldan ve Mithat Sancar şunları söyledi:

Buldan: “Bugün CHP Genel Başkanı Özgür Özel ve heyetiyle bir görüşme gerçekleştirdik. Bir saatin üzerinde bir zamanda önemli değerlendirmeler yapıldı. Barış süreci, silah imha töreninden sonra geldiğimiz aşamalar, Meclis’te kurulacak olan komisyon ve bu komisyondan beklentiler ve barış sürecinin ilerleyebilmesi için ortak bir mutabakatın sağlanması konularını detaylıca değerlendirdik sayın başkanla birlikte.

Önemli bir toplantıydı, çünkü yarın Sayın Numan Kurtulmuş’un bütün partilerin grup başkanvekilleriyle sabah bir buluşması gerçekleşecek. Komisyon öncesi yapılacak olan bu buluşmanın da önemli olduğunu, birlikte detaylı bir şekilde değerlendirdik. Çünkü her partinin komisyona dair farklı önerileri ve beklentileri var. Bu komisyonda tartışılması gereken ve sonuca ulaşması gereken farklı beklentiler olduğu için komisyon meselesini daha detaylı değerlendirdik ve tartıştık.

Sayın Özgür Özel’in barış meselesine başından beri sunmuş olduğu önemli katkılar var ve bu katkıların önemli olduğunu ifade ettik. Sayın Özel’in barış sürecine bundan sonra da hem destek vereceğini hem de bu konuda çalışmalara kıymetli bir şekilde destek sunacağını da en azından öğrenmiş olduk. Sayın Özel’e teşekkür ediyoruz bizi kabulünden dolayı. Şunu ifade etmek isterim. Yarın yapılacak komisyon toplantısı önemli bir toplantı. Buradan çıkacak sonuçları hep birlikte bekliyoruz. Sonuçlarını göreceğiz.”

“Sorunu çözme sorumluluğu hepimizin”

Sancar: “Sayın Özgür Özel ve heyetiyle değerli bir görüşme yaptık. İlgilerine çok teşekkür ediyoruz. Sürecin geldiği aşama ile ilgili önemli bütün konuları karşılıklı konuşma imkanı da bulduk. Elbette bu sürecin şimdiki aşamasında Meclis’in devreye girecek olması çok önemli. Çünkü barış yolunda ilerleme ve bu süreci çözüme doğru sağlamlaştırarak yürütme konusunda Meclis çok hayati bir rol oynayacaktır. Bunu baştan beri söylüyoruz.

Bunun dışında elbette başka alanlarda yaşanan sorunlar da var. Sürecin toplumsallaşabilmesi ve barışın bütün toplumu kapsayacak bir şekilde yaygınlaşması önemlidir. Barışın yerleşebilmesi için toplumsallaşması gerekiyor. Bunun için de hukuksal güvenceler ve demokratik mekanizmalar çok önemlidir. Daha doğrusu barışın yerleşebilmesi toplumsallaşma ile mümkün. Toplumsallaşmanın da en önemli araçları hukuksal güvenceler ve demokratik mekanizmalardır.

Elbette her siyasi partinin ve her toplumsal aktörün bu süreçten beklentilerinde ve bu sürece bakışlarında farklılıklar olabilir. Ama 50 yılda birikmiş acılarla devam eden bu sorunda bir çözüme ulaşmak için de olağanüstü bir gayret sarf etme gibi bir yükümlülüğümüz var. Bu yükümlülüğü yerine getirmek de diyalogla, bütün aktörlerin ve toplumsal güçlerin diyaloguyla mümkündür.

Şimdi Meclis zemininde bunun daha yoğun bir şekilde yaşanacağı aşamaya geliyoruz. Biraz önce Pervin Hanım da söyledi. Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş grup başkanvekillerini toplantıya çağırdı. Komisyonla ilgili, herhalde önerilerin mutabakata dönüşmesiyle ilgili bir toplantı bu. Oradan çıkacak sonuca göre komisyonun çalışma zamanı ve şartları belirlenmiş olacak. Bizler, barışı adalet ve toplumsal bütünleşme üzerine kurmaya yönelik çabalarımızı en yoğun şekilde sürdüreceğiz. Bu yolda da hep birlikte inşallah başarılı olacağız.”

Paylaşın

Benzersiz Bir Dini Ve Etnik Grup “Dürziler”

Kapalı toplum yapısı nedeniyle dışarıdan çok fazla bilinmeyen, ancak ahlaki değerleri ve dayanışmacı yapısıyla dikkat çeken Dürzilik, tevhid (Allah’ın birliği) ilkesine dayanan, ezoterik (batıni) bir inanç sistemidir.

Haber Merkezi / 11. yüzyılda ortaya çıkan Dürzilik, İslam’ın İsmaili kolundan köken alsa da, kendine özgü inançları ve ritüelleri nedeniyle bağımsız bir din olarak da kabul edilir. Dürzilik, Fatımi halifesi Hakim bi-Emrillah’ın (996-1021) etrafında şekillenir.

Dürzilik inancının temel özellikleri:

İnanç sistemi: Dürziler, Hakim bi-Emrillah’ın ilahi bir otorite olduğuna inanır ve onun bir gün geri döneceğini düşünürler. Platonculuk, Gnostisizm, Hristiyanlık ve diğer felsefi geleneklerden etkilenen Dürziliğin kutsal metinleri “Resailü’l-Hikme” (Bilgelik Mektupları) adlı yazmalardır. Dürzilikte reenkarnasyona inanırlar; bir Dürzi’nin ruhu öldükten sonra başka bir Dürzi bedeninde yeniden doğar.

Toplumsal yapı: Dürzi toplumu, “Ukkal” (bilgeler, dini bilgiye sahip olanlar) ve “Cühhal” (cahiller, dini ritüellere tam erişimi olmayanlar) olarak ikiye ayrılır.

İbadet ve uygulamalar: Dürziler, geleneksel İslam ibadetlerinden (namaz, oruç, hac gibi) ziyade kendi ritüellerine odaklanırlar. Toplumsal dayanışma, dürüstlük ve sadakat gibi ahlaki ilkeler ön plandadır. Camiler yerine “Hilve” adı verilen ibadet yerlerini kullanırlar.

Dürziler, çoğunlukla Lübnan, Suriye, İsrail ve Ürdün’de yaşarlar. Dünya genelinde yaklaşık 1-1,5 milyon Dürzi olduğu tahmin edilmektedir. Kapalı bir topluluktur; evlilik genellikle sadece Dürziler arasında yapılır ve dine geçiş kabul edilmez.

Paylaşın