Saç Derisi Egzaması Nedir? Nedenleri, Belirtileri Ve Tedavisi

Saç derisi egzaması, tıbbi adıyla seboreik dermatit, esas olarak kafa derisini etkileyen, yüzde ve vücudun diğer yağlı bölgelerinde de görülen kronik bir cilt hastalığıdır.

Haber Merkezi / Saç derisi egzaması, genellikle kaşıntı, kızarıklık ve pullanma ile karakterizedir.

Nedenleri: Seboreik dermatitin kesin nedeni tam olarak bilinmemekle birlikte, birden fazla faktörün bir araya gelmesiyle ortaya çıktığı düşünülür:

Malassezia mantarı: Saçlı deride doğal olarak bulunan bu mantar, bazı insanlarda aşırı çoğalarak ciltte tahrişe yol açabilir.
Yağ üretimi: Saçlı deri ve diğer yağlı bölgelerdeki sebum (cilt yağı) artışı, egzamayı tetikleyebilir.
Genetik yatkınlık: Ailede seboreik dermatit öyküsü olanlarda risk daha yüksektir.
Bağışıklık sistemi: Zayıf veya aşırı aktif bağışıklık tepkileri, hastalığın ortaya çıkmasında rol oynayabilir.
Çevresel faktörler: Soğuk ve kuru hava, cildi kurutarak egzamayı kötüleştirebilir.
Hormonal değişiklikler: Hormon dalgalanmaları (örneğin ergenlik, hamilelik) hastalığı tetikleyebilir.
Diğer faktörler: Parkinson hastalığı, HIV/AIDS gibi bağışıklık sistemini etkileyen durumlar, bazı ilaçlar (ör. lityum) ve yetersiz cilt bakımı riski artırabilir.

Belirtileri: Saçlı deri egzamasının belirtileri şunlardır:

Pullanma ve kepek: Saçlı deride beyaz veya sarımsı pullar (kepek) oluşur. Bunlar saçta veya kıyafetlerde görünebilir.
Kızarıklık: Etkilenen bölgelerde kırmızı, tahriş olmuş cilt.
Kaşıntı: Hafif ila şiddetli kaşıntı, bazen rahatsız edici boyutta olabilir.
Yağlı görünüm: Saçlı deride yağlı, nemli bir his veya pullar.
Ciltte kabuklanma: İleri durumlarda pullar kalınlaşarak kabuklu bir görünüm alabilir.
Yayılma: Saçlı deriden kulak arkası, alın, kaşlar veya burun kenarlarına yayılabilir.

Tedavisi: Seboreik dermatit tamamen iyileşmeyebilir, ancak belirtileri kontrol altına almak mümkündür. Tedavi, hastalığın şiddetine ve bireysel duruma göre değişir:

Evde uygulanabilecek tedaviler:

Kepek şampuanları: Aktif bileşenler içeren şampuanlar (ör. ketokonazol, selenyum sülfit, salisilik asit, kömür katranı) pullanma ve kaşıntıyı azaltır.
Nazik temizlik: Parfümsüz, alkolsüz ürünler kullanılmalı. Aşırı sıcak suyla yıkamaktan kaçınılmalı.
Nemlendirme: Saçlı deriyi nemli tutmak için hipoalerjenik nemlendiriciler kullanılmalı.
Stres yönetimi: Yoga, meditasyon veya egzersizle stresi azaltmak, belirtileri hafifletebilir.
Beslenme: Omega-3 yağ asitleri (balık, ceviz) ve probiyotik içeren gıdalar (yoğurt, kefir) bağışıklığı destekleyebilir.

 Tıbbi tedaviler:

Topikal kortikosteroidler: Hidrokortizon veya betametazon içeren kremler/losyonlar, kızarıklık ve kaşıntıyı azaltır. Uzun süreli kullanımda dikkatli olunmalı.
Antifungal kremler: Ketokonazol veya siklopiroks içeren kremler, Malassezia mantarını hedefler.
Kalsinörin inhibitörleri: Takrolimus veya pimekrolimus, kortikosteroid alternatifi olarak kullanılabilir.
Fototerapi: Nadir durumlarda, UVB ışın tedavisi uygulanabilir.
Oral ilaçlar: Şiddetli vakalarda antifungal haplar veya bağışıklık düzenleyici ilaçlar reçete edilebilir.

Paylaşın

Hipertansiyon İçin Sekiz Risk Faktörü Ve Önlenmesi

Yüksek tansiyon veya hipertansiyon, kişinin kan basıncı ölçümünün 130/80 mmHg olması durumudur. Bu durum aynı zamanda yüksek tansiyonun birnci evresi olarak da bilinir. İkinci evre hipertansiyon, kan basıncı ölçümünün 140/90 mmHg veya daha yüksek olmasıyla karakterizedir. 

Haber Merkezi / Uluslararası Kardiyoloji Hipertansiyon Dergisi’ne göre, dünya genelinde yaşayan insanların neredeyse üçte biri hipertansiyon hastası olduğunun farkında değil. Bunun nedeni ise, yüksek tansiyonun genellikle herhangi bir belirti göstermemesidir. Bu nedenle bu hastalığa genellikle “sessiz katil” denir.

İşte hipertansiyonun bazı olası belirtileri:

Şiddetli baş ağrıları,
Burun kanamaları,
Yorgunluk ve uyuşukluk,
Görme sorunları,
İdrarda kan,
Nefes darlığı,
Göğüs ağrısı,
Düzensiz kalp atışı,
Nöbetler.

Yüksek tansiyonun atardamar duvarlarına aşırı baskı yapması, kan damarlarına ve organlara zarar verebilir. Kontrol altına alınamayan kan basıncı ne kadar yüksekse, hasarın boyutu da o kadar büyük olur. Yüksek tansiyonun yol açabileceği bazı komplikasyonlar şunlardır:

Hipertansiyon böbrek hasarına, böbrek kan damarlarının daralmasına veya zayıflamasına neden olabilir.

Hipertansiyon gibi görme sorunları göz damarlarının kalınlaşmasına, daralmasına veya yırtılmasına neden olabilir.

Metabolik sendrom, metabolik bozuklukların bir grubudur.

Demans, atardamarların daralması veya tıkanması sonucu beyne giden kan akışını kısıtlayabilir.

Anevrizma. Artan kan basıncı, kan damarlarını zayıflatıp genişleterek anevrizma oluşumuna neden olabilir.

Kalp krizi veya felç; hipertansiyon, kan damarlarının sertleşmesine ve kalınlaşmasına neden olarak kalp krizi ve felce yol açabilir.

Kalp yetmezliği. Yüksek tansiyon ayrıca kalbin kan pompalamak için daha fazla çalışmasına neden olur, bu da kalp odacığının duvarlarının kalınlaşmasına ve sonunda kalp yetmezliğine yol açabilir .

Hipertansiyon risk faktörleri: 

Hipertansiyon için bilmeniz gereken birkaç risk faktörü şunlardır:

Yaşlılık: Yaşlandıkça yüksek tansiyon riski artar. Erkeklerde 64 yaşına kadar hipertansiyon görülme olasılığı daha yüksekken, kadınlarda 65 yaşından sonra yüksek tansiyon görülme olasılığı daha yüksektir.

Aile geçmişi: Aynı rahatsızlığa sahip bir ebeveyniniz veya kardeşiniz varsa, yüksek tansiyona sahip olma olasılığınız daha yüksektir. Sağlıksız bir yaşam tarzıyla birlikte hipertansiyon riski artabilir ve kötüleşebilir.

Yüksek tuz alımı: Besin alımının düşük olması ve tuzlu veya yüksek sodyumlu besinlerin tüketilmesi vücudun su tutmasına ve damarlara sıvı çekmesine neden olarak yüksek tansiyona yol açabilir.

Düşük potasyum alımı: Hipertansiyon için bir diğer risk faktörü de potasyum açısından zengin gıdaların yetersiz tüketimidir. Çünkü potasyum, vücut hücrelerindeki tuz dengesini sağlamada hayati önem taşır. Potasyum açısından zengin gıdalar arasında muz, kuru üzüm, hurma, mantar, patates, tatlı patates ve yeşil sebzeler bulunur.

Fiziksel aktivite eksikliği: Fiziksel olarak hareketsiz olmak veya tembelce egzersiz yapmak kilo alımına yol açarak yüksek tansiyon riskini artırabilir. Ayrıca, hareketsiz bireylerin kalp atış hızları daha yüksek olma eğilimindedir.

Sigara içmek: Sigaralardaki kimyasalların kan damarı duvarlarına zarar verdiği ve kan damarlarının daralmasına neden olduğu bilinmektedir. Kan basıncının yükselmesine katkıda bulunduğu düşünülmektedir. Aşırı alkol tüketimi de yüksek tansiyonu tetikleyebilir.

Yüksek stres seviyeleri: Yüksek stres seviyeleri, bireylerin sigara, aşırı alkol tüketimi, fiziksel aktivite ve egzersiz eksikliği gibi sağlıksız alışkanlıklara yönelmesine neden olur. Bu alışkanlıklar aynı zamanda hipertansiyon riskini de artırabilir.

Belirli sağlık koşulları: Sağlıksız bir yaşam tarzının yanı sıra, altta yatan sağlık sorunları nedeniyle de yüksek tansiyon ortaya çıkabilir. Hipertansiyon için risk faktörü olarak kabul edilebilecek bazı durumlar şunlardır:

Gebelik,
Obezite veya aşırı kilolu olmak,
Uyku apnesi,
Böbrek hastalığı.

Hipertansiyon riski nasıl belirlenir?

Hipertansiyon riskiniz olup olmadığını belirlemek için kullanabileceğiniz en az dört yöntem vardır:

Düzenli kan basıncı ölçümü: Tansiyonunuzu düzenli olarak ölçmek, hipertansiyon riskini izlemenin etkili bir yoludur. Normalde normal bir tansiyon değeri 120/80 mmHg’nin altındadır. Tansiyonunuz sürekli olarak bu değerlerin üzerindeyse, hipertansiyon riskiniz olabilir.

Sağlık puanı değerlendirmesi: Hipertansiyon sağlık puanı, bir kişinin hipertansiyon geliştirme riskini veya yaşadığı hipertansiyon rahatsızlığının şiddetini değerlendirmek için kullanılan bir yöntemdir. Bu sağlık puanı, kan basıncı, tıbbi geçmiş, yaşam tarzı ve hipertansiyonla ilişkili diğer faktörler gibi çeşitli faktörler göz önünde bulundurularak elde edilir.

Doktora danışma: Hipertansiyon riskinin varlığını veya yokluğunu belirlemenin bir yolu da doktora danışmak olabilir. Doktor, konsültasyon sırasında genellikle aşağıdaki gibi belirli sorular soracaktır:

Sağlık ve aile geçmişi,
Beslenme ve günlük yaşam tarzı,
Belirti ve bulgular.

Genomik test: Atabileceğiniz bir diğer adım ise genomik testlerden, özellikle TENSrisk testinden geçmektir.

Bu inceleme, hipertansiyonla ilişkili genetik profillere ve hipertansiyonla ilişkili obezite, lipid metabolizması bozuklukları ve kronik böbrek hastalığı gibi durumlara dayanarak riski belirlemeye yardımcı olur.

Hipertansiyon nasıl önlenir?

Yüksek tansiyonu önlemenin ilk adımı, sağlıklı bir yaşam tarzını sürekli olarak benimsemektir. Bu, sağlıklı bir beslenme düzenini sürdürerek ve günlük sağlıklı alışkanlıklar uygulayarak yapılabilir.

Sağlıklı beslenme: Yüksek tansiyonu kontrol altına almak ve yönetmek için DASH (Hipertansiyonu Durdurmak İçin Beslenme Yaklaşımları) beslenme planını izleyin.

Sağlıklı alışkanlıklar: Sağlıklı beslenme düzeninin yanı sıra hipertansiyonu önlemek için aşağıdaki alışkanlıklar da önemlidir:

Düzenli egzersiz veya fiziksel aktivite yapın,
İdeal vücut ağırlığınızı koruyun ve fazla kilolu veya obezseniz kilo verin,
Sigaradan uzak durun ve alkol tüketimini sınırlayın,
Stresi etkili bir şekilde yönetin,
Yetişkinler için en az 7 saat olmak üzere yeterli dinlenme sağlayın.

Not: Yukarıdaki açıklamaları anladıktan sonra, yüksek tansiyonu hafife almamak önemlidir. Hipertansiyon risk faktörlerini ne kadar erken tespit ederseniz, durumun kötüleşmesini önlemek için o kadar erken önlem alabilirsiniz.

Paylaşın

Alışkanlıklar Ve Yaşlanma Kanser Riskini Nasıl Etkiler?

Kanserin ne kadarının alışkanlıklar veya çevresel faktörlerden, ne kadarının ise yaşlanma veya genlerdeki rastgele değişikliklerin sonucu olduğu merak edilen konuların başında geliyor.

Haber Merkezi / İşte bu faktörlerin kanser riskine olan etkileri:

Alışkanlıklar:

Sigara ve tütün kullanımı: Sigara ve tütün kullanımı, Akciğer, ağız, boğaz ve pankreas kanseri gibi birçok kanser türüyle doğrudan bağlantılıdır. Sigara, kanser vakalarının yaklaşık yüzde 30’undan sorumludur.

Beslenme: İşlenmiş gıdalar, kırmızı et ve şekerli içeceklerin fazla tüketimi kolorektal, meme ve karaciğer kanseri riskini artırabilir. Buna karşın, sebze, meyve ve tam tahıl ağırlıklı beslenme riski azaltabilir.

Fiziksel aktivite: Düzenli egzersiz, meme, kolon ve endometrium kanseri riskini düşürebilir. Hareketsiz yaşam tarzı ise kanser riskini artırabilir.

Alkol tüketimi: Aşırı alkol tüketimi, karaciğer, meme, ağız ve yemek borusu kanseri riskini artırabilir.

Obezite: Fazla kilolu olmak, meme, kolorektal, pankreas ve böbrek kanseri gibi birçok kanser türüyle ilişkilidir.

Yaşlanma

Hücresel hasar birikimi: Yaş ilerledikçe, DNA’da biriken hasarlar ve onarım mekanizmalarının zayıflaması kanser riskini artırabilir. Çoğu kanser 50 yaşından sonra daha sık görülür.

Bağışıklık sistemi zayıflığı: Yaşla birlikte bağışıklık sistemi zayıflar, bu da kanser hücrelerini tespit etme ve yok etme yeteneğini azaltabilir.

Kronik iltihap: Yaşlanmayla artan kronik iltihap, kanser gelişimini teşvik edebilir.

Çevresel faktörler:

Radyasyon maruziyeti: UV ışınları (güneş, solaryum) cilt kanserine, iyonize radyasyon (X-ışınları, radon gazı) ise akciğer ve diğer kanserlere neden olabilir.

Kimyasal maddeler: Asbest (mezotelyoma), benzen (lösemi) ve pestisitler gibi kimyasallar kanser riskini artırabilir.

Hava ve su kirliliği: Partikül madde, ağır metaller ve içme suyundaki kirleticiler (ör. arsenik) kanser riskini yükseltebilir.

Enfeksiyonlar: HPV (rahim ağzı kanseri), hepatit B/C (karaciğer kanseri) ve Helicobacter pylori (mide kanseri) gibi mikroorganizmalar kanserle ilişkilidir.

Genetik faktörler

Kalıtsal mutasyonlar: BRCA1/BRCA2 (meme ve yumurtalık kanseri), Lynch sendromu (kolorektal kanser) gibi gen mutasyonları yüksek risk oluşturur.

Aile öyküsü: Ailede kanser öyküsü, genetik yatkınlık veya ortak çevresel faktörler nedeniyle riski artırabilir.

Genetik polimorfizmler: Bazı gen varyasyonları, çevresel faktörlere karşı hassasiyeti artırarak kanser riskini dolaylı olarak etkileyebilir.

Paylaşın

Tip 5 Diyabet Nedir? Nedenleri, Belirtileri Ve Tedavisi

Genellikle tip 1 ve tip 2 diyabet bilinmektedir. Ancak son zamanlarda yeni bir terim daha dikkat çekmeye başladı: tip 5 diyabet. Tip 5 diyabet, yetersiz beslenmeye bağlı bir diyabet türüdür.

Haber Merkezi / Tip 5 diyabet, Yetersiz Beslenmeye Bağlı Diyabet (MRDM) olarak da bilinmektedir.

Tip 5 Diyabetin Nedenleri

Tip 1 (otoimmün yanıtla tetiklenir) ve tip 2’nin (insülin direnciyle oluşur) aksine, tip 5 diyabet uzun süreli temel besin eksikliğinden kaynaklanır.

Vücut yeterli besin alamadığında zamanla insülin üretimi bozulur. Bu durum, kan şekeri seviyelerinin giderek artmasına ve kontrol edilmesinin zorlaşmasına neden olur.

Tip 5 Diyabet Belirtileri

Aşırı susuzluk,
Sık idrara çıkma,
Açıklanamayan kilo kaybı,
Kronik yorgunluk,
Bulanık görme,
Yavaş iyileşen yaralar.

Ayrıca, tip 5 diyabetli çocuklarda sindirim enzimi üretiminin azalmasıyla ilgili semptomlar görülebilir, bu nedenle kısmen sindirilmiş yiyecekler sindirim sisteminde kalır. Bu durum karın ağrısı, şişkinlik ve ishal gibi çeşitli semptomlara neden olabilir.

Tip 5 Diyabet Teşhisi ve Tedavisi

Ancak doktorlar tip 5 diyabetin teşhisi için aşağıdaki destekleyici testleri önerebilirler:

Açlık kan şekeri testi,
HbA1c testi,
Pankreas fonksiyon testi,
Beslenme durumu değerlendirmesi.

Test sonuçları tip 5 diyabet tanısı doğrularsa, tedavi ilaç tedavisi ve beslenme düzenlemesinin bir kombinasyonunu içerebilir.

Antidiyabetik ilaçlar, pankreasın insülin üretmesine yardımcı olmayı ve vücudun bu hormona verdiği yanıtı artırmayı amaçlar.

Bu arada sağlıklı ve besleyici bir beslenme düzeninin benimsenmesi ve gerekli besin takviyelerinin sağlanmasıyla beslenmede iyileşme sağlanır.

Paylaşın

Dikkat Edilmesi Gereken Prediyabet Belirtileri

Alışılmadık derecede yorgun, sürekli susamış veya yemek yedikten sonra bile aç hissettiniz mi? Eğer öyleyse, bunlar göz ardı edilmemesi gereken prediyabetin uyarı işaretleri olabilirler.

Haber Merkezi / Prediyabet, kan şekerinin normalden yüksek olduğu ancak tip 2 diyabet olarak sınıflandırılacak kadar yüksek olmadığı bir durumdur.

İşte prediyabetin dikkat edilmesi gereken dokuz yaygın belirtisi:

Aşırı yorgunluk: Prediyabetin belirtilerinden biri, belirgin bir sebep olmaksızın alışılmadık derecede yorgun hissetmektir. Bu durum, kan şekeri kullanımının bozulması nedeniyle hücrelerinizin yeterli enerji alamaması durumunda ortaya çıkabilir.

Sık susama: Bol sıvı tüketmenize rağmen sürekli susuyorsanız, bu prediyabet belirtisi olabilir. Yüksek kan şekeri seviyeleri, vücudunuzun fazla şekeri idrar yoluyla atmaya çalışmasına neden olur.

Sık idrara çıkma: Artan susuzlukla bağlantılı olarak, özellikle geceleri daha sık tuvalete gittiğinizi fark edebilirsiniz. Bu, genellikle gözden kaçan prediyabetin erken belirtilerinden biridir.

Vücut kıvrımlarında koyulaşmış cilt: Boyun, koltuk altı veya kasık gibi bölgelerdeki koyu veya kalınlaşmış cilt lekeleri (akantozis nigrikans olarak bilinir) insülin direncinin ve prediyabetin erken bir belirtisi olabilir.

Bulanık görme: Görüşünüz aniden bulanıklaşırsa, sadece göz yorgunluğunu suçlamayın. Bu durum, prediyabetin yaygın bir belirtisi olan kan şekeri seviyelerindeki dalgalanmalardan kaynaklanıyor olabilir.

Kilo alımı veya kilo vermede zorluk: Özellikle kilo alımınız göbek çevresinde yoğunlaşıyorsa, karın yağlanmasının prediyabetin önemli bir sorunu olan insülin direnciyle güçlü bir bağlantısı vardır.

Ruh hali değişimleri: Kan şekeri dalgalanmaları sinirlilik, kaygı veya odaklanma sorunu gibi duygusal dengesizliklere yol açabilir.

Yemek yedikten sonra bile açlık hissi: Vücudunuz yeterli glikozu düzgün bir şekilde işleyemediğinde, yemek yemenize rağmen açlık sinyalleri gönderebilir. Bu da prediyabetin yanlış anlaşılan bir başka belirtisidir.

Yavaş iyileşen yaralar: Prediyabetin sıklıkla gözden kaçan bir belirtisi, yaraların yavaş iyileşmesidir. Kötü kan şekeri kontrolü, vücudun etkili bir şekilde onarım yapma yeteneğini olumsuz etkileyebilir.

Paylaşın

Sağlıklı Kan Basıncı İçin Uzak Durulması Gereken Yiyecekler

Yüksek tansiyon, diğer adıyla hipertansiyon, kalp krizi ve felç gibi ciddi sağlık sorunlarına neden olabilen yaygın bir sağlık sorunudur. İlaçlar kan basıncını kontrol etmeye yardımcı olsa da, ne yediğiniz de bir o kadar önemlidir.

Haber Merkezi / Bazı yiyecekler yüksek tansiyonu kötüleştirebilir, bu nedenle hangi yiyeceklerden uzak durulması gerektiğini bilmek sağlıklı kalmaya yardımcı olabilir.

En büyük sorunlardan biri tuz, daha doğrusu sodyumdur. Vücudun düzgün çalışması için biraz sodyuma ihtiyacı vardır, ancak fazlası vücudun su tutmasına neden olur, bu ekstra sıvı kan basıncını yükseltir. Tüketilen sodyumun çoğu konserve çorbalar, dondurulmuş yemekler ve hatta ekmek gibi işlenmiş ve paketlenmiş gıdalardan alınır.

Bu yiyecekler, daha lezzetli olmaları ve daha uzun süre dayanmaları için sodyum kullanır. Sodyum alımını azaltmak, kan basıncını düşürmeye yardımcı olabilir. Uzmanlar, yetişkinlerin günde 1.500 miligramdan fazla sodyum tüketmemesi gerektiğini öneriyor, ancak birçok kişi farkında olmadan çok daha fazlasını tüketiyor.

Sağlıksız yağlar da bir diğer sorundur. Kızarmış yiyecekler, hamur işleri ve yağlı etler gibi doymuş ve trans yağ oranı yüksek yiyecekler, atardamarlarda birikmeye neden olabilir. Bu da kan akışını zorlaştırarak kalbin daha fazla kan pompalamasına ve kan basıncının yükselmesine neden olur.

Araştırmalar, bu yağların yüksek oranda bulunduğu beslenme düzenlerinin yüksek tansiyon ve kalp hastalığı riskini artırdığını göstermektedir. Daha iyi bir tercih ise kuruyemişlerde, avokadolarda ve zeytinyağında bulunan sağlıklı yağları tüketmektir.

Şeker de dikkat edilmesi gereken bir diğer konudur. Kilo alımına ve diyabete neden olduğu bilinse de, çok fazla şeker kan basıncını da yükseltebilir. Gazlı içecekler gibi şekerli içecekler özellikle zararlıdır. Hızla çok fazla şeker eklerler ve kilo alımına yol açarlar; bu da hipertansiyon için büyük bir risktir.

Kilo alınmaz ise bile, özellikle fruktozdan gelen yüksek şeker tüketimi, böbreklerin daha fazla sodyum tutmasına neden olabilir ve bu da kan basıncını daha da yükseltir. Özellikle içeceklerde ve tatlılarda bulunan şekeri azaltmak gerçekten faydalı olabilir.

Alkol de tansiyonu etkileyebilir. Çok fazla alkol almak, tansiyonu zamanla yükseltebilir ve hatta tansiyon ilaçlarının etkilerini ortadan kaldırabilir. Uzmanlar, kadınların günde bir içkiden, erkeklerin ise iki içkiden fazla içmemesi gerektiğini söylüyor. Daha fazla alkol almak, tansiyonun yükselmesine ve yüksek kalmasına neden olabilir.

İşlenmiş etler ve kırmızı etler de sınırlandırılması gereken besinler arasındadır. Pastırma, sosis ve diğer işlenmiş etler yüksek sodyum ve yağ içeriğine sahiptir. Bazıları ayrıca kan damarlarına zarar verebilen ve kan basıncını yükseltebilen nitrat adı verilen kimyasallar içerir. Yağsız etleri tercih etmek ve daha az kırmızı et tüketmek daha sağlıklı bir seçenektir.

Son olarak, kafein bazıları için bir sorun olabilir. Herkesi aynı şekilde etkilemese de, kafeine duyarlı kişilerde kan basıncında kısa süreli bir artışa neden olabilir. Yüksek tansiyonunuz varsa, kafeinin sizi nasıl etkilediğini gözlemleyip gerekirse azaltmanız iyi bir fikirdir.

Paylaşın

Bunu Yapmak Kronik İltihabı Durdurmaya Yardımcı Olabilir

Kronik iltihaplanma, vücudun bağışıklık sisteminin çok uzun süre aktif kalması sonucu ortaya çıkmaktadır. Bu durum, Alzheimer, Parkinson, diyabet ve kanser gibi ciddi hastalıklara neden olabilir.

Haber Merkezi / Bu tür iltihaplanmalar çoğunlukla yaşlanma, stres veya çevresel zararlı maddelerden kaynaklanır.

Kaliforniya Üniversitesi’nden Danica Chen liderliğindeki bir ekip, bu zararlı süreci durdurmaya yardımcı olabilecek büyük bir keşifte bulundular. Ekip, hücrelerin içinde bağışıklık sisteminin nasıl tepki verdiğini kontrol eden küçük bir “anahtar” buldu.

Araştırma, bağışıklık sisteminin NLRP3 inflamazom adı verilen bir bölümüne odaklandı. Bu protein grubu, enfeksiyon veya yaralanma gibi tehditleri tespit etmeye yardımcı olmaktadır. Bilim insanları, NLRP3 inflamazomunun deasetilasyon adı verilen bir işlemle kapatılabildiğini keşfettiler.  Bu işlem, proteinden küçük bir parçanın çıkarılarak proteinin kapatılması işlemidir. SIRT2 adı verilen bir protein bu görevi yerine getirmektedir.

Araştırmanın sonuçları iltihaplanmanın neden olduğu hastalıkların tedavi edebileceği, hatta tersine çevirebileceğini gösteriyor. Bilim insanları deasetilasyon sürecini hedef alan ilaçlar geliştirebilirlerse, Alzheimer ve diyabet gibi yaşlanmayla ilişkili hastalıklarla mücadelede yeni yollar oluşturabilirler.

Bu araştırma, Alzheimer hastalığı için bazı tedavilerin neden işe yaramadığı konusunda da ipuçları veriyor. Birçok tedavi, hastalık çoktan hasara yol açtıktan sonra uygulanır. Ancak doktorlar daha erken müdahale edip iltihabı çok fazla zarar vermeden durdurabilirlerse, başarı şansı çok daha yüksek olabilir.

Kronik iltihabı ve nasıl kontrol altına alınacağını anlamak, insanların daha sağlıklı ve uzun yaşamalarına yardımcı olabilir. Bu araştırma, bağışıklık sistemini dengede tutmanın yaşlandıkça oluşabilecek hasar ve hastalıkları önlemenin anahtarı olduğunu gösteriyor. Ayrıca beslenme, stres ve çevre gibi faktörlerin zaman içinde sağlığı nasıl etkileyebileceğini de hatırlatıyor.

Paylaşın

Alkol Bağımlılığının Temel Nedeni Bulunmuş Olabilir

Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) 2018 tarihli bir raporuna göre, alkol kullanımı dünya genelinde her yıl 3 milyondan fazla ölüme ve toplam sağlık yükünün yaklaşık yüzde 5’ine neden oluyor.

Haber Merkezi /Başka bir ifadeyle, alkol birçok hastalıkta ve erken ölümde önemli bir rol oynuyor.

Warwick Üniversitesi’nden Profesör Jianfeng Feng liderliğinde yapılan bir araştırma, alkol bağımlılığının belirli bir beyin ağının korku ve tehlikeye nasıl tepki verdiğiyle bağlantılı olduğunu gösteriyor.

Beyin ağı iki ana bölümden oluşur. Bunlardan biri, beynin ön kısmında bulunan medial orbitofrontal korteks veya mOFC’dir. Bu alan, beynin hoş olmayan veya tehlikeli olabilecek şeyleri fark etmesine yardımcı olur.

İkinci kısım, beynin daha derin bir bölgesi olan ve kötü bir durumdan kaçıp kaçmamamıza karar veren dorsal periaqueductal grisi veya dPAG’dir. Bu iki beyin bölgesi birlikte, strese veya tehditlere tepki vermemize yardımcı olur.

Bu beyin ağını incelemek için araştırmacılar, İngiltere, Almanya, Fransa ve İrlanda’dan 2 bin genç ve yetişkinin beyin taramalarına baktılar.

Araştırmacılar önemli bir şey fark etti. Alkol problemi yaşayan bireyler, olumsuz duygular hissettiklerinde mOFC ve dPAG arasında daha zayıf bağlantılar olduğunu gösterdi. Başka bir deyişle, beyinleri hayal kırıklığı veya stresle normal şekilde başa çıkamıyordu.

Araştırmayı yapan ekip, beyindeki bu ağ düzgün çalışmadığında alkol bağımlılığının daha olası olduğunu buldu. Bu durum iki temel yolla gerçekleşebilir.

Öncelikle, alkol dPAG’deki aktiviteyi durdurabilir veya azaltabilir. Bu olduğunda, beyin strese veya olumsuz durumlara doğru şekilde tepki veremez. Sonuç olarak, birey çoğunlukla rahatlama veya haz gibi alkolün olumlu etkilerini hisseder, ancak olumsuz etkilerini hissetmez. Bu da, zararlı olsa bile, tekrar tekrar içme olasılığını artırır.

İkincisi, bazı bireylerde dPAG aşırı aktif olabilir. Bu durum, bireylerin sürekli bir huzursuzluk ve duygusal bir rahatsızlık veya tehlike içindeymiş gibi hissetmelerine neden olur. Bu bireyler, bu duyguları hızla yatıştırmak için alkole başvurabilirler. Bu tür içki içme genellikle dürtüsel olarak yapılır ve zamanla bağımlılığa yol açabilir.

Sonuç olarak, bu araştırma alkol bağımlılığının sadece irade veya kişisel tercihle ilgili olmadığını gösteriyor. Beynin olumsuz duygular ve tehlikeyle nasıl başa çıktığıyla bağlantılı.

Paylaşın

Metabolik Sendromunuz Olup Olmadığını Nasıl Anlarsınız?

Metabolik sendrom tek bir rahatsızlık değil, kalp hastalığı, tip 2 diyabet ve felç riskinizi artıran bir grup sağlık sorunudur. Sorun şu ki, birçok birey bu hastalığa sahip olduğunun farkında bile değil.

Haber Merkezi / Çünkü bu sorunun belirtilerini, özellikle de erken evrelerde, gözden kaçırmak çok kolay.

Metabolik sendrom teşhisi konması için,  genellikle aşağıdaki risk faktörlerinden en az üçünün bulunması gerekir: yüksek tansiyon, yüksek kan şekeri, aşırı karın yağı, düşük “iyi” HDL kolesterol seviyeleri ve yüksek trigliserit seviyeleri (kanda bir tür yağ). Bunların her biri tek başına endişe verici olsa da, bir araya geldiklerinde tehlike daha da artar.

Metabolik sendromun en önemli belirtilerinden biri bel çevresinde çok fazla yağ bulunmasıdır. Buna bazen “karın obezitesi” denir. Bel çevreniz erkeklerde 100 cm’den, kadınlarda 86 cm’den fazlaysa, yüksek risk altında olabilirsiniz.

Göbek yağı sadece depolanmış enerji değil, aynı zamanda iltihaplanma ve insülin direnciyle de bağlantılıdır ve bu da zamanla kalbe ve kan damarlarına zarar verebilir.

Yüksek tansiyon da yaygın bir uyarı işaretidir. 130/85 mmHg’nin üzerinde kalan tansiyon, kalbinizin çok fazla çalıştığı anlamına gelir. Zamanla bu durum, atardamarlarınıza baskı uygulayarak kalp krizi ve felç riskinizi artırabilir.

Yüksek kan şekeri veya açlık kan şekerinin 100 mg/dL’nin üzerinde olması da metabolik sendroma işaret edebilir. Bu, vücudunuzun şekeri gerektiği gibi işlemediği anlamına gelir. Kontrol altına alınmazsa tip 2 diyabete yol açabilir.

Kan testleri ayrıca vücuttaki fazla kolesterolün atılmasına yardımcı olan düşük HDL kolesterolünü de gösterebilir. Erkeklerde 40 mg/dL’nin, kadınlarda ise 50 mg/dL’nin altındaki seviyeler düşük kabul edilir. Aynı zamanda, yüksek trigliseritler (150 mg/dL’nin üzerinde) atardamarları tıkayabilir ve kalp hastalığı riskini artırabilir.

İyi haber şu ki, metabolik sendrom genellikle yaşam tarzı değişiklikleriyle tersine çevrilebilir veya yönetilebilir. Araştırmalar, vücut ağırlığınızın sadece yüzde 5 ila yüzde 10’u kadar az miktarda kilo vermenin bile beş risk faktörünün tamamını iyileştirebileceğini göstermektedir.

Düzenli fiziksel aktivite, dengeli beslenme, şeker ve sağlıksız yağlardan uzak durma ve sigara içmeme büyük fark yaratabilir. Bazı durumlarda doktorlar, kan basıncını, kolesterolü veya kan şekeri seviyelerini yönetmek için ilaç yazabilir.

Paylaşın

Kronik Böbrek Hastalığını Yavaşlatmak İçin Neler Yapılabilir?

Kronik böbrek hastalığı, böbreklerin kandaki atıkları ve fazla sıvıyı filtreleme özelliğini yavaş yavaş kaybetmesiyle ortaya çıkar. Doğru şekilde yönetilmez ise ciddi sağlık sorunlarına neden olabilir.

Haber Merkezi / Hastalığın neden kötüleştiğini ve böbreklerin nasıl korunacağını anlamak, daha uzun ve sağlıklı bir yaşam sürmenin anahtarıdır.

Kronik böbrek hastalığını yavaşlatmanın en önemli yollarından biri kan basıncını kontrol etmektir. Yüksek tansiyon böbreklere yük bindirir ve hasarı hızlandırır. Doktorlar genellikle böbrek hastalığı olan kişilerde kan basıncını 130/80 mmHg’nin altında tutmayı hedefler.

ACE inhibitörleri veya ARB’ler gibi ilaçlar, yalnızca kan basıncını düşürmekle kalmayıp aynı zamanda böbrek fonksiyonlarını da korudukları için sıklıkla reçete edilir. Tedavinin işe yaradığından emin olmak için düzenli kontroller ve takipler önemlidir.

Kan şekerini yönetmek, özellikle diyabet hastaları için aynı derecede önemlidir. Yüksek kan şekeri, böbreklerdeki küçük kan damarlarına zarar vererek düzgün çalışma yeteneklerini azaltır.

Araştırmalar, kan şekerinin sağlıklı bir aralıkta tutulmasının böbrek hasarını geciktirebileceğini, hatta önleyebileceğini göstermektedir. Kronik böbrek hastalığı ve diyabet hastaları, kan şekerini izlemek, ilaçlarını reçete edildiği gibi almak ve böbrek dostu bir diyet uygulamak için sağlık ekipleriyle yakın bir şekilde çalışmalıdır.

Beslenme, kronik böbrek hastalığının (KBH) yavaşlamasında büyük rol oynar. Sodyum (tuz) oranı düşük bir beslenme, kan basıncını ve şişkinliği azaltmaya yardımcı olur. Çok fazla tuz, vücudun sıvı tutmasına ve böbreklerin daha fazla çalışmasına neden olur. Sodyum alımının günlük 2.300 miligramın altında tutulması önerilmektedir.

Protein alımını sınırlamak da faydalı olabilir, çünkü böbrekler protein atıklarından kurtulmak için çalışmak zorundadır. Ancak, doğru miktarda protein almak önemlidir; çok az protein yetersiz beslenmeye yol açabilir. Bir diyetisyen en iyi beslenme düzeni planlamaya yardımcı olabilir.

Bir diğer ipucu da böbreklere zarar verebilecek ilaçlardan kaçınmaktır. İbuprofen ve naproksen gibi ağrı kesiciler (NSAID’ler) çok sık alınırsa daha fazla hasara neden olabilir. Yeni ilaçlar veya takviyeler almadan önce mutlaka bir doktora danışılmalı, çünkü bazıları böbrek fonksiyonlarını etkileyebilir.

Sıvı alımı önemlidir, ancak kronik böbrek hastalığı olan kişiler, özellikle ileri evrelerde çok fazla sıvı tüketmemeye dikkat etmelidir. İhtiyaç duyulan sıvı miktarı kişinin durumuna bağlıdır, bu nedenle tıbbi tavsiyelere uymak en iyisidir.

Sigara ve alkol böbrek hastalığını kötüleştirebilir. Sigara içmek kan damarlarına zarar verir ve böbreklere giden kan akışını azaltır. Alkol kan basıncını yükseltebilir ve ilaçlarla etkileşime girebilir. Sigarayı bırakmak ve alkolü sınırlamak sağlık sonuçlarını önemli ölçüde iyileştirebilir.

Düzenli egzersiz aynı zamanda kan basıncını düşürerek, kan şekeri kontrolünü iyileştirerek ve sağlıklı bir kiloyu destekleyerek de faydalıdır. Günde 30 dakika yürümek veya esnemek gibi basit aktiviteler bile fark yaratabilir.

Özetle, kronik böbrek hastalığının ilerlemesini yavaşlatmak, tıbbi tedavi ve yaşam tarzı değişikliklerinin birleşimiyle mümkündür.

Paylaşın