Ekoloji Birliği’nden 6 Muhalefet Partisine Mektup

Ekoloji Birliği, altı muhalefet partisine 28 Şubat günü açıklayacakları mutabakat metni öncesinde bir mektup yollayarak talep ve önerilerini parti ve ittifak programlarına dahil etmelerini istedi.

Ekolojik bir düzen ve halkın refahı için; enerji, madencilik, orman, su, tarım, ekolojik eğitim, iklim krizi, hukuk ve mevzuat, savaş başlıklarında hazırlanan ve parti genel merkezlerine gönderilen mektupta şu ifadeler yer aldı:

“Sizlerin de bildiği gibi ülkemiz AKP iktidarı altında büyük bir ekolojik yıkım yaşıyor ve doğal ve kültürel varlıklarımız talan ediliyor. İklim krizi tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de kuraklığa, sellere, orman yangınlarına, aşırı iklim olaylarına neden oluyor ve acısını da başta yoksul halk, kadınlar ve çocuklar olmak üzere tüm halkımız çekiyor.

“Bizler, Ekoloji Birliği olarak, tüm bileşenlerimizle birlikte bu yıkım ve talan politikalarına karşı mücadele ediyor, havamızı, toprağımızı suyumuzu, yaşam alanlarımızı savunuyoruz. Bu süreçte de çeşitli baskı ve cezalara maruz kalıyoruz. AKP ve MHP iktidarına karşı partilerinizce oluşturulmakta olan Millet İttifakının programının 28 Şubat 2022 tarihinde açıklanacağını öğrendik.

“Ekolojik bir düzen ve halkın refahı için, enerji, madencilik, orman, su, tarım, ekolojik eğitim, iklim krizi, hukuk ve mevzuat, savaş başlıklarında, programınızda dikkate alınması dileği ile aşağıdaki talep ve önerilerimizi sizlerle paylaşmak istedik.”

Enerji

Enerjinin Türkiye’de bir “sermaye birikimi alanı” olarak düzenlendiğine değinilen mektupta bu başlığın “toplumsal kamuculuk anlayışı” ile yeniden ele alınması gerektiği söylendi

Öncelikle enerji talebinin azaltılmasının zorunlu olduğu belirtilerek şu talepler sıralandı:

  • Sanayi sektörü içinde elektrik talebinde önemli bir yeri olan ve aynı zamanda kirletici olan demir çelik sanayi ve çimento sanayiinde üretim halkın ihtiyacı gözetilerek gerçekleştirilmeli, gelişmiş ülkeler için ucuz iş gücü ve atık deposu olmaktan çıkartılmalı ve bu sektördeki elektrik üretimi acilen azaltılmalıdır.
  • Son yıllarda sayıları oldukça fazla artan ve klimaları, soğutucuları ve aydınlatma sistemleri ve uzun süren mesai saatleri ile oldukça fazla enerji tüketen AVM’ler için gerekli önlemler alınmalı, çalışma saatleri azaltılmalıdır.
  • Elektrikli ev aletlerinde ve aydınlatma sistemlerinde tasarruflu teknolojilerin kullanımı ve vatandaşın bu teknolojilere ulaşımı desteklenmelidir.
  • İnşaat sektöründe enerji verimliliğinin uygulanması ve binalarda yalıtım için uzun süredir bekletilen yasal düzenlemeler acilen yerine getirilmeli, yeni teknolojiler desteklenmelidir.  Kendine yeten binalar zorunlu hale getirilmelidir.
  • Enerjiyi yoğun kullanan mega projelerden acilen vazgeçilmelidir.
  • Yoğun enerji kullanan mega kentler ve yerleşimler yerine kırsala dönüş ve az enerji kullanan yerleşkeler teşvik edilmelidir. Kentler düşük enerji kullanımına göre yeniden tasarlanmalıdır.
  • Daha fazla kar elde etmek için üretimi aşırı arttırmak ve tüketimi özendirmek yerine, doğada varlıkların sınırlı olduğu bilinci ile, toplumun varsıl kesimleri için tasarruf ve küçülme politikası zorunlu hale getirilmelidir.
  • Bireysel ulaşım çözümleri kısıtlanarak ekonomik toplu taşıma altyapıları geliştirilmelidir. Fosil yakıt kullanımını arttıran yük ve yolcu taşımacılığında karayolu ulaşımı yerine demiryolu ve denizyolu ulaşımı için gerekli altyapılar acilen kurulmalıdır.

Elektrik enerjisi üretimi için öneriler:

  • Elektrik toplam kurulu gücü halkın gerçek ihtiyacına göre bilimsel verilerle saptanmalı ve üretim gerçek talebe göre planlanmalıdır. Üretim fazlası engellenmelidir.  Enerji üretiminde belirli bir plan dahilinde öncelikle kömür olmak üzere doğal gaz, petrol gibi fosil yakıtlardan çıkılmalıdır.
  • Enerji üretimi yenilenebilir enerji kaynaklarından sağlanmalıdır. Ancak hiç bir enerji masum olmadığı ve yenilenebilir enerji üretiminde de metalik madenler ve soy metaller, nadir toprak elementleri kullanılmak zorunda olduğundan ve bu tür faaliyetler de ekosisteme mutlaka zarar vereceği için kaynak kullanımında, yer seçiminde mutlaka hassas olunmalı ve gerçekçi Çevresel Etki Değerlendirmeleri yapılmalıdır.
  • Enerji üretim alanları kısıtlanmalı, orman ve tarım alanlarının, meraların, su kaynaklarının, yaşam alanlarının zarar görmesi engellenmelidir. Fabrikaların, konutların, alışveriş merkezlerinin, otoparkların, pazar yerlerinin çatı ve cepheleri, otoyollar güneş sistemleri için yeterince değerlendirilmeli bu konuda uygun, ucuz teknolojilerin geliştirilmesi sağlanmalıdır. İmar mevzuatında özendirici gerekli düzenlemeler yapılmalıdır.
  • Enerji üretimi kar hırsıyla gözü dönmüş tekelleşmiş özel şirketler yerine, kamu ve ihtiyaca göre şekillenmiş, piyasalaşmamış ve yerel yönetimlerce desteklenen, vatandaşın kurduğu komünal enerji kooperatifleri eliyle gerçekleştirilmeli, bu nedenle enerji kooperatifleri önündeki her türlü mevzuat ve altyapı engeli kaldırılmalıdır.
  • Şirketlere ödenen teşvikler ve Yenilenebilir Enerji Kaynakları Destek Mekanizmaları (YEKDEM) destekleri kaldırılarak bu kaynak “Vatandaşın Yenilenebilir Enerji Kooperatifleri” ne verilmelidir.
  • Yerel üretim desteklenmelidir.

Enerji demokrasisinin sağlanması için öneriler:

  • Yoksul halkın zorunlu elektrik ve yakıt ihtiyacı kamu tarafından ücretsiz ve kesintisiz bir şekilde sağlanmalıdır. Vatandaşın enerji yoksulluğu çekmesi önlenmelidir.
  • Enerji tarifeleri vatandaşın geliri ve maaşları gözetilerek ödeyebileceği makul seviyede tutulmalı ve 2022 başında getirilen zamlar acilen geri alınmalıdır.
  • Fosil yakıtlardan çıkışta zarar görecek işçi ve emekçiler için yeni iş olanakları yaratılmalı ve mağdur olmaları engellenmelidir.

Enerji güvenliğinin sağlanması için öneriler:

  • Dışa bağımlı politika terk edilmelidir. Uluslararası enerji anlaşmaları şirketlerin değil toplumun çıkarına göre düzenlenmelidir.
  • Zorunlu miktarda üretimin ve dağıtımın devamlılığının sağlanması için gerekli planlamalar ve denetimler yapılmalıdır.

Madencilik

Cerattepe’den Kazdağları’na, Murat Dağı’ndan Munzur’a, Erzincan’dan Fatsa’ya, İkizköy’den İkizdere’ye, ülkenin her karış toprağının maden şirketlerinin talanıyla karşı karşıya olduğu belirtilen mektupta Biga Yarımadası’nın yüzde 79’u, Muğla’nın yüzde 59’u, Artvin’in yüzde 71’inin maden sahası olduğu hatırlatıldı.

Madenciliğin kamusal, toplumsal ihtiyacını karşılamak yerine, çok uluslu ve yerli şirketlerin karına kar katmak amacıyla doğayı ve yaşam alanlarını yok eden bir sermaye birikim aracı haline geldiği kaydedildi. Şu öneriler sıralandı:

  • Madencilik ancak uygun yerlerde, bilimsel çevre etki değerlendirmesi yapılarak ve denetlenerek, ancak yerin altının üstünden daha değerli olması durumunda, vatandaşın gerçek ihtiyacına göre belirlenecek en az miktarlarda yapılmalıdır.
  • İhracat amacıyla yer altı kaynaklarının hoyratça sömürülmesi ve rant aracı haline getirilme engellenmelidir.
  • Madenler sıkı bir şekilde bilim kurullarınca denetlenmeli ve Şebinkarahisar, Ayvalık, Kütahya vb. gibi yerlerde daha önce yaşanan atık barajı yıkılması gibi kazaların yaşanmasına engel olunmalı ve vukuu halinde de en ağır cezalar verilmeli ve rehabilitasyonunun yapılması sağlanmalıdır.

Tarım

Türkiye’nin tarımda geldiği nokta mektupta şu sözlerle anlatıldı:

“AKP hükümetlerinin uyguladığı yanlış politikalar sonucu, üretici olan köylü üretimden çıkıp tüketici olmaya başladı. İthal edilen ürünlerin tamamı daha önce Türkiye’de üretiliyordu. Fakat üretme yerine, çiftçiyi ‘İthalatla terbiye etme’ politikası uygulandı. Tarım değersizleştirildi. Ülke dışarıdan ot, saman, hayvan, Suriye’den çoban ithal eder hale getirildi. Organik tarıma verilen destek düşürüldü.

“Tohumculuk Kanunu ile köylünün tohum alım satımı ve kendi tohumunu ayırması yasaklandı. Atalık tohumlar yok edildi ve üretici hibrit tohumlara mahkum edildi.

“Hayvancılıkta da üretici söz sahibi olmaktan çıkarıldı. Ülkemizde mera alanları hızla daraldı, meralar işgal edildi, amaç dışı kullanım arttı, ekolojik yıkım gerçekleştirildi.”

Talep ve öneriler şöyle sıralandı:

  • Orta ve uzun vadeli, stratejileri belirlenmiş ulusal bir tarım politikasıyla üretimin planlanması, havza modelinin gerçek anlamda uygulanması, ekilmeyen tarım arazilerinin ekilerek üretimin arttırılması önceliklendirilmelidir.
  • Tarımsal üretim örgütlerine pazarlama konusunda da destekler sağlanmalı, yerel yönetimlerle iş birliği yapılarak şirket zincir marketleri yerine tanzim satış zincir marketlerin önü açılmalıdır.
  • Agroekoloji, insan sağlığı için olduğu kadar çevreyi, toprağı koruyan bir sistemidir. Agroekolojik uygulamalar hastalık riskini azalttığı, toprağı koruduğu, su kaynaklarını heba etmediği, kırsal nüfusu ve yerel çiftçiliği koruduğu, GDO’lara izin vermediği için, hayvan refahı sağladığı için desteklenmeli ve teşvik edilmelidir.
  • Tarımın temel sorunlarına bilimsel, ekolojik çözümler getirilmeli, yoksul halkın gıda ihtiyacını garanti altına alacak çözümler üretilmeli, tarım üretim ve pazarlama kooperatifleri desteklenmelidir.

Orman 

Mektupta, Orman Kanunu’nda yapılan çok sayıda değişiklikle ormanların enerji ve maden projelerine ve turizm projelerine açıldığı ve çok miktarda ormanın söz konusu projeler nedeniyle kaybedildiği aktarıldı.

Günümüzde ormancılık dışı amaçlarla kullanılan fakat orman ekosistemi olma özelliğini yitirmiş alan miktarının ise 700 bin hektarı geçtiği bilgisine yer verildi. Talep ve öneriler:

  • Ormancılık faaliyetleri ormandan gelir elde etmekten çok koruma, bakım, geliştirme noktasında arttırılmalıdır.
  • Orman varlığının arttırılması için “Geleceğe Nefes” gibi gerçekçi ve bilimsel olmayan projeler yerine, bozkır, mera ekosistemleri de gözetilerek, uygun alanların ağaçlandırılması yapılmalıdır.
  • Ağaçlandırma çalışmalarında orman biyoçeşitliliğine, yörenin özelliklerine uygun bilimsel projeler hazırlanmalı ve monokültür ormancılıktan kaçınılmalıdır.
  • Ormanların yangınlardan korunması ve hızlı müdahale için orman ekologları ile birlikte hazırlanacak projeler hayata geçirilmeli, gerekli ve yeterli donanıma sahip orman yangın filosu oluşturulmalıdır.
  • Orman köyleri ile ormanı koruyacak ancak köylülerin de ormandan zarar vermeden yararlanabilecekleri ortak projeler üretilmeli ve köylülerin gelir azlığı nedeniyle köylerinden ayrılmalarının önüne geçilmelidir.
  • Orman alanlarına; tabiat parkı, kent ormanı, rekreasyon alanı, orman içi dinlenme alanı şeklinde statüler vererek tamamen farklı amaçlar için kullanıyor. Ormanlar rekreasyon için de kullanılabilir ancak çok dikkatli olmak gerekir. Ama anayasa gereği bu alanlar devlet tarafından yönetilmelidir.
  • Rekreasyon denilince insanların yürüyüş yaptığı, koştuğu, çocuklarını, hayvanlarını gezdirdiği, kitap okuduğu, dinlendiği, kuş seslerini dinlediği yerler anlıyoruz. Ama bu alanlar düğün salonlarına, at gezinti alanlarına, alışveriş alanlarına, değişik aktivitelerin olduğu, bir şirkete ya da şahsa rant sağlayacak alanlara dönüştürülüyor. Bu alanların rant aracı haline çevrilmesinin önüne geçilerek toplumsal yarar için kullanımına olanak verilmelidir.
  • Orman niteliği keybettirilmiş olan alanların 2B vb. karalarla orman dışına çıkartılarak imara ve diğer rant projelerine tahsisi engellenmeli ve ormana yeniden kazanımı sağlanmalıdır.
  • Ormanlık alanlarda yapılan madencilik sonucu ortaya çıkan eski maden alanları ekolojik yöntemlerle rehabilite edilerek yeniden ormana kazandırılmalıdır.

Su

Mektupta; endüstriyel üretim, atık sular, iklim krizi, yanlış kullanım ve kirleticiler gibi birçok etken nedeniyle zaten kritik seviyede olan su kaynaklarının tükendiğine dikkat çekildi.

“Suyun temel bir insan hakkı olarak değil de ekonomik bir mal olarak algılanması suyun metalaştırılması sürecini hızlandırmıştır” denildi. Talep ve öneriler şöyle sıralandı:

  • Sanayide su kullanımı, su kaynaklarının mevcut durumuyla uyumlu olarak gerçekleştirilmelidir. İnsan faaliyetlerinin ekolojik sisteme zarar vermemesi için kullanım alanlarının ve kaynakların potansiyellerinin göz önünde bulundurularak bütünleşik bir planlama yapılması gerekmektedir.
  • Üretim sürecinin hem fazla su kullanarak, hem de atık suyu kontrolsüz deşarj ederek ortaya çıkarmış olduğu iki yönlü tahribat su kaynaklarının gözetilmesi, devletin yasa ve yönetmelikler aracığıyla denetim yapması ve çevrenin korunmasına ilişkin politikaların geliştirilmesi ile önlenebilir.
  • Türkiye’nin su politikası ithal enerji kaynaklarına bağımlılıktan kurtulma, tarımsal üretimi arttırma ve gıda güvenliğini sağlama, kentsel, kırsal alanlardaki artan su ihtiyacını karşılama, ülke içindeki bölgesel, ekonomik ve sosyal dengesizlikleri giderme, halkın hayat standardını yükseltme hedefleriyle eşgüdümlü olarak gerçekleştirilmelidir.
  • Su yaşamdır.  Kamusaldır. Suyun ticarileşmesi kabul edilemez ve neo-liberal küresel politikaların ve özel şirketlerin insafına terk edilemez.
  • Su politikaların geliştirilmesinde ve gerekli yasal-yönetsel yapının oluşturulmasında, ilgili tüm ulusal kurum, kuruluş ve sivil toplum örgütlerinin katkı ve katılımı sağlanmalıdır.
  • Ülkemizde suya ilişkin yeterli yasal düzenleme bulunmaktadır. Ancak ülkemiz de ileri derecede, ekosistemin yararını koruyacak nitelikte bir “su yasası” hazırlanması ve uygulanma zorunluluğu ile su varlığının korunması ve sürdürülebilirliğinin sağlanması gerekmektedir. Alınacak önlemlerin, kamusal işbirliği içerinde merkezi yönetim, yerel yönetimler, meslek odaları, bilim insanları, yörede yaşayan paydaşların katılımıyla yapılması, sulak alan yönetimi için stratejik planlamaların oluşturulması gerekmektedir.
  • Çevresel Etki Değerlendirme Raporları bugün artık gerçek durumu yansıtmaktan uzak hale gelmiştir. Bilimsel olmayan verilere dayanarak hazırlanan ÇED raporları birer formaliteye dönüşmüştür. Ayrıca büyük bir yoğunlukla yapılan projeler için hazırlanan Çevresel Etki Değerlendirme Raporları gelecek durumu yansıtmaktan oldukça uzak kalmaktadır. “Bütünlüklü Bir Etki Değerlendirme Raporlarının” düzenlenmesi gerekmektedir.
  • Bilimin, çağın gerçeklerine, doğrularına uygun politikalar izlenmelidir.

Ekolojik eğitim

  • Eğitim sistemimizin her kademesinde, eğitim içeriklerinde ekoloji eğitimine yer verilmeli, doğa koruma bilincinin geliştirilmesi hedeflenmelidir.
  • Okullar köy enstitüleri modellerine uygun olarak ekolojik üretim ile birlikte tasarlanmalıdır.
  • Üniversitelerin ekoloji konusunda bilimsel araştırma yapabilmeleri için gereken ödeneklerin ayrılması zorunlu hale getirilmelidir.
  • Bilim insanlarının enerji ve maden projeleri ve diğer kirlilik kaynakları ile ilgili araştırma yapmaları desteklenmelidir.

Çevre mevzuatı ve hukuk

Çevre Kanunu ve ÇED Yönetmeliğinin sayısız kez değiştirildiği belirtilen mektupta, şirketlerin enerji ve madencilik yatırımları ile inşaat sektörünün faaliyetlerinin iyice kolaylaştırıldığı, buna rağmen denetim görevinin hafifletildiği kaydedildi.

  • Çevre Kanunu ve ÇED Yönetmeliği yeniden ele alınarak hukukçular, bilim insanları ve ekoloji örgütlerin görüş ve önerileri doğrultusunda gerekli düzenlemeler yapılmalıdır.
  • Halkın karar alma süreçlerine katılımı sağlanmalıdır. Asıl karar verici mercii, ÇED toplantılarında halkın aldığı tavır olmalıdır.
  • “ÇED Olumlu” kararlarının iptali durumunda şirketlerin yeniden rapor hazırlamalarının önünü açan 2009/7 sayılı genelge çok acilen yürürlükten kaldırılmalıdır.
  • Çevre davalarının kamu davası sayılması, harç ve masraflarının tamamının adli yardımdan sağlanması için yasal düzenlemeler yapılmalıdır.
  • Ayrıca dava açma sürelerine getirilen kısıtlamalar ve azaltmalar nedeniyle de sürelerin kaçırılması ile karşı karşıya kalınmaktadır. Çevre davalarında sürelerin uzun tutulması ve geriye dönük davalar açılabilmesi için gerekli düzenlemeler yapılmalıdır.
  • Sağlıklı çevrede yaşama hakkı aynı zamanda gelecek kuşakların yaşama hakkının sağlanması sorumluluğudur. Bu nedenle dava açma hakkını sınırlandıran yargısal uygulamalar son verecek yasal düzenleme yapılmalıdır.

İklim krizine karşı mücadele için acil önlemler

  • IPCC önerileri doğrultusunda, 1,5 derece ısınma hedefine uygun karbon salımını azaltmak için 2030’a kadar kademeli olarak kömürden çıkılmalıdır. Bu süreçte mağdur olacak çalışanlar ve aileleri için özel önlem paketleri hazırlanmalıdır.
  • 2050’de karbon nötr hale gelebilmek için tüm sektörlerde karbon salımlarını düzenleyecek önlemleri alınmalıdır.
  • Bu süreçte iklim krizinden etkilenen yoksul halk için destekleme mekanizmaları kurulmalı ve gerekli kaynak yaratılmalıdır. Kaynağı ise kirletenden ve krize neden olan şirketlerden alınmalıdır.
  • İklim krizinden etkilenen tarım sektöründe tarımsal üretimin devamının sağlanması için gerekli önlemler acilen alınmalıdır.
  • İklim değişikliğine yol açan enerji, madencilik, inşaat, ticaret gibi sektörlerdeki faaliyetler toplumsal ve kamusal ihtiyaç dahilinde en az seviyeye indirilmelidir.
  • Ulaşımda hızlıca toplu taşımaya geçilmelidir.
  • Çalışma saatleri düşürülmelidir.
  • Enerji verimliliği ve enerji tasarrufu konusunda çok somut adımlar atılmalıdır.

Savaş

Mektubun son kısmında, “Savaşlar hem savaş ekonomisi ve silah üretimi nedeniyle hem de silahların kullanımı sonrası ekolojik yıkımlara yol açmaktadır. Hem doğanın hem de onun bir parçası olan insanın ve diğer canlıların yaşamlarının yok olmasına neden olmaktadır” denilerek şu talepler sıralandı:

  • Silah üretimi acilen durdurulmalı ve ülke içi ve dışında barış politikası izlenmelidir.
  • Rusya ve Ukrayna arasında başlayan savaşın durdurulması için acilen gerekli girişimler yapılmalıdır.

(Kaynak: bianet)

Paylaşın

Antarktika’da Çiçeklerin Yayılma Hızı On Kat Arttı

Antarktika’daki Güney Orkney Adaları’nın bir parçası olan Signy Adası’nda incelemelerde bulunan araştırmacılara göre, 2009’dan bu yana bitkilerdeki artış, önceki 50 yılın toplamından daha fazla oldu ve söz konusu artış hızla yükselen hava sıcaklıkları ve kürklü fok sayısındaki azalmayla aynı zamana denk geldi.

Antarktika kıl otu (Deschampsia antarctica) ve Antarktika inci otu (Colobanthus oldukçansis) popülasyonları adadaki bilim insanları tarafından 1960’tan bu yana inceleme altında.

Araştırmalar, kıl otunun 2009 ile 2018 yılları arasında 1960 ve 2009 yılları arasında olduğundan beş kat daha hızlı yayıldığını buldu. Araştırmaya göre; inci otu için bu artış neredeyse on kat daha fazla.

Ekosistem küresel ısıtmaya hızla tepki veriyor

Yeşil Gazete’nin Guardian’dan aktardığına göre; son on yılda, 2012’de kaydedilen güçlü soğumaya rağmen, yaz aylarındaki ısınma 0.02°C’den 0.27°C’ye yükseldi. İtalya’daki Insubria Üniversitesi’nden baş araştırmacı Prof. Nicoletta Cannone, “Antarktika karasal ekosistemleri bu iklimsel faktörlere hızla tepki veriyor” dedi:

“Bu bitkilerde bir artış bekliyordum ama bu büyüklükte değil, Antarktika’da büyük bir değişimin meydana geldiğine dair çok sayıda kanıtımız var.”

Yaz sıcaklığı ilk sebep

Antarktika’daki bitki örtüsündeki değişikliklerin en uzun kayıtlarından birini ortaya koyan araştırmaya göre, değişimin birincil itici gücü yaz mevsiminin daha sıcak geçmesi. İkincil bir neden, adada bitkileri çiğneyen daha az kürklü fok olması.

Araştırmaya göre; fok sayısının neden azaldığı bilinmemekle birlikte, gıda mevcudiyeti ve deniz koşullarındaki değişikliklerle ilgili olması muhtemel.

Analizler, kürklü fokların 1960’tan 2009’a kadar olan değişiklikleri etkilediğini, 2009 ve 2018 arasındaki ana itici gücün ise sıcaklık artışı olduğunu gösteriyor.

Isınma eğilimleri devam edecek

Gelecek on yıllarda iklim krizinin daha fazla buzsuz alanın oluşmasına neden olması ve ısınma eğilimlerinin devam etmesi bekleniyor. Bilim insanları Signy Adası’ndan elde edilen bulguların bölgede daha genel olarak meydana gelen süreçleri temsil ettiğini söylüyor.

Araştırmacılar, Current Biology‘de yayınlanan makalede, “Bulgularımız, gelecekteki ısınmanın bu kırılgan Antarktika ekosistemlerinde önemli değişiklikleri tetikleyeceği hipotezini destekliyor” diyor.

“Karasal ekositemin tüm bileşenlerinde sonuçları olacak”

Araştırmaya göre, bu türlerin yayılması, toprak asitliğinde, topraktaki bakteri ve mantarlarda ve organik maddenin nasıl ayrıştığı konusunda değişikliklere sebep olacak.

Ek olarak Cannone, toprak kimyasındaki değişikliklerin yanı sıra donmuş toprağın bozulmasının “karasal ekosistemlerin tüm bileşenleri üzerinde sonuçları olan” bir dizi değişikliğe neden olacağını söylüyor.

“Bitkiler hızlı adapte oluyor”

Buna göre bazı bitkiler çok kısa bir büyüme mevsimine adapte oldu ve 0°C’nin altındaki hava sıcaklıkları ile karlı koşullarda fotosentez yapabiliyor. Ancak hızlı ve zorlu iklim koşullarında üreyebilmelerine rağmen, diğer yerli olmayan bitkilerle rekabet etmede iyi değiller.

Araştırmacılar, ısınmanın bazı yerli türlere izolasyonda fayda sağlayabilmesine rağmen, yerli türleri geride bırakabilecek ve geri dönüşü olmayan vahşi yaşam kaybını tetikleyebilecek yerli olmayan türlerin oluşma riskini büyük ölçüde artırdığı konusunda uyarıyor.

Örnek olarak da 2018’de, genellikle golf sahalarında kullanılan “Poa annua” adlı istilacı bir çim türü Signy Adası’nı kolonize etmesi gösteriliyor. Cannone, “Yabancı türlerin girişi, milyonlarca yıllık evrim ve hayatta kalma gerektiren Antarktika’nın doğal biyolojik çeşitliliğinde dramatik bir kayba neden olabilir. Ayrıca bitki örtüsü değişikliği karasal ekosistemlerin tüm biyotası üzerinde bir domino etkisi yaratacaktır” ifadelerini kullanıyor.

“İnsan faaliyetleri değişimde etkili”

Pliyosen ortalarında, Antarktika’da türlerin Güney Amerika’dan Antarktika’ya kendiliğinden göç etmesine ve bunun tam tersine neden olan ısınma olayları yaşandı.

Bilim insanları, Antarktika’da mevcut ısınma seviyelerinin, insan faaliyeti – yani artan turizm seviyeleri – nedeniyle bu tür yosun, liken ve omurgasız göçlerini zaten tetiklemiş olabileceği konusunda uyarıyor.

British Antarctic Survey‘de karasal ekolojist olan ve çalışmaya dahil olmayan Dr Kevin Newsham, “Çalışma, önümüzdeki yıllarda Antarktika’nın ısınmasıyla bölgenin yeşillenmesine yol açacağı için bu bitki türlerinin popülasyonlarında daha fazla artışın beklenebileceğini, ancak yabancı bitki türlerle bağlantılı ekosistemler için artan risklerin de olabileceğini gösteriyor” diyor.

Kutuplar daha hızlı ısınıyor

Bilim insanları, küresel ısıtmanın, kutup bölgelerinin dünyanın geri kalanına göre daha hızlı ısınmasına yol açtığı konusunda uyarıyor. Eriyen buzul miktarındaki artışın, güneş ışınlarının yansıtılmasını önemli derece azaltacağı, buna bağlı olarak denizin ve toprağın daha fazla ısınacağı, dolayısıyla ısınmanın çok daha hızlanabileceğine işaret ediyor.

Ancak araştırmaların sonuçları olumlu yönde değil. Greenpeace’in Ulusal Kar ve Buz Merkezi’nden aktardığına göre, Kuzey Kutbu’nda buz kütlesi 15 Eylül 2020’de 3,74 milyon kilometre kareye ulaştı. Bu miktar bugüne kadar ölçülen en düşük 2. seviye.

Nature Climate Change adlı dergide yayımlanan başka bir araştırmanın sonuçlarına göre ise yerkürenin yüksek kesimlerindeki buzul göllerinin kapladığı alanın 1990’dan 2018 yılına kadar yüzde 51 arttı.

Leeds ve Edinburgh üniversiteler ile University College London’da görevli bilim insanlarının yaptığı araştırmaya göre de yeryüzünde 1994 yılından bu yana toplam 28 trilyon ton buzul eridi. 28 trilyon ton buzul, İngiltere’nin tüm yüzeyini 100 metre kalınlığında donmuş bir su tabakasıyla kaplayabiliyor.

ABD Havacılık ve Uzay Ajansı’nın (NASA) fotoğrafları da bu araştırmayı destekledi. Yeryüzü gözlem uydularının çektiği 254 bin 795 fotoğrafı inceleyen araştırmacılar, 28 yıllık sürede, buzul göllerinin sayısının yüzde 53, kapladığı alanın ise yüzde 51 arttığını tespit etti.

Paylaşın

Orta Doğu Ve Kuzey Afrika’da Hava Kirliliği Nedeniyle Her Yıl 270 Bin Kişi Ölüyor

Dünya Bankası, Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da hava kirliliği nedeniyle her yıl 270 bin kişinin hayatını kaybettiğini açıkladı. Kurumun yayımladığı raporda, bu bölgelerin en büyük kentlerindeki hava kirliliğinin Güney Asya’dan sonra en yüksek orana sahip olduğu belirtildi.

Hava kirliliğinde güvenli kabul edilen seviyenin 10 kat aşıldığı belirtilen raporda, bu durumun bölgede yüzde 2’lik bir ekonomik kayba yol açtığı ifade edildi.

Raporda, bölge ülkelerine daha katı emisyon standartları uygulama, atık yönetimini iyileştirme ve temiz ulaşım seçenekleri oluşturma çağrısı yapıldı.

“Sağlık ve refahı azaltıyor”

Dünya Bankası’nın Orta Doğu-Kuzey Afrika bölge temsilcisi Ferid Belhaj, rapora ilişkin şu değerlendirmeyi yaptı:

“Kirli gökyüzü ve denizler, bu bölgedeki milyonlarca insanın sağlığını, sosyal ve ekonomik refahını azaltıyor. Ülkelerin daha yeşil, sürdürülebilir ekonomik büyüme yolunu tercih etme olanağı var.”

Kurumun “sürdürülebilir kalkınma” yöneticisi Ayat Soliman ise “Bölgede ticaret, turizm ve sanayinin etkili olduğu yerlerde temiz alanların azaldığını” açıkladı.

Aşırı sıcaklık, kuraklık, fosil yakıt tüketimi

Dünya Bankası’na göre, bölgede iklim kriziyle birlikte artan aşırı sıcaklık, kuraklık ve göçün yanı sıra fosil yakıt tüketimi, çatışmalar ve tarım alanındaki yanlış politikalar, hava kirliliğinde temel nedenler arasında yer alıyor.

2019’da Afrika’da 1 milyondan fazla ölüm

Ekim 2021’de Lancet Planetary Health dergisinde yayımlanan bir araştırma, 2019 yılında Afrika’da kömür ve gaz yağının evlerde yol açtığı hava kirliliği nedeniyle 697 bin, dış ortamdaki hava kirliliği nedeniyle de 394 bin kişi hayatını kaybettiğini ortaya koymuştu.

Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) verilerinden yararlanılarak hazırlanan araştırmada dış hava kirliliğine bağlı ölümlerde görülen artışın en tedirgin edici bulgu olduğu ifade edilmiş ve kıtadaki kentleşmeyle bu rakamın katlanarak büyüme riski olduğunun altı çizilmişti.

Raporda hem sanayileşme hem de kentleşmeden ötürü fosil yakıt kullanımının arttığına da dikkat çekilirken, 2100 yılı itibariyle kıta nüfusunun üç kat artarak 1,3 milyardan 4,3 milyara çıkmasının beklendiği de ifade edilmişti.

Dünyanın en büyük petrol ihracatçısı olan Suudi Arabistan, geçen yıl düzenlenen Birleşmiş Milletler (BM) iklim konferansında 2060’a kadar karbon emisyonlarını sona erdirme taahhüdünde bulunmuştu. Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ise 2050 yılına kadar net sıfır emisyona ulaşma hedefini açıklamıştı.

Dünyada hava kirliliği

Çapı 2,5 mikrometreden küçük olan (PM2.5) ince parçacıklar akciğerlere derinlemesine nüfuz ederek zamanından erken ölüme sebep oluyor. Ayrıca arabalardan, kamyonlardan ve kömür santrallerinden yayılan nitrojen dioksit ve yeryüzündeki ozon seviyesi de hava kirliliğine bağlı erken ölümlere sebep oluyor.

Birleşmiş Milletler verilerine göre dünya çapında hava kirliğinden dolayı yılda yedi milyon kişi hayatını kaybediyor. Bu rakam sigara ve zayıf beslenme alışkanlıkları nedeniyle hayatını kaybedenlerle aynı düzeyde.

Ayrıca dünya nüfusunun yüzde 91’i hava kalitesinin DSÖ’nün belirlediği sınırların üzerindeki yerlerde yaşıyor. DSÖ, her yıl dünya genelinde dış ortam hava kirliliği nedeniyle 4,2 milyon ölüm yaşandığını söylüyor. 3,8 milyon ölüm, evlerde kullanılan ve kirli yakıtlarla çalışan ocaklara maruz kalmasından kaynaklanıyor.

Temiz Hava Fonu’nun (CAF) bir analizine göre, hava kirliliğine küresel kalkınma yardımlarının yalnızca yüzde 1’i ayrılıyor. Dünyanın dört bir yanından hükümetler, 2019 ve 2020’de denizaşırı fosil yakıt projesi fonlarına, neden oldukları hava kirliliğini azaltma projelerine kıyasla yüzde 20 daha fazla kaynak sağladı.

Raporda, hava kirliliğinin HIV/AIDS, sıtma ve tüberkülozun toplamından daha fazla insanı öldürdüğü, ancak bu tür sağlık sorunlarının çok daha fazla fon aldığı tespit edildi.

Hava kalitesi projeleri için finansman yoğunluklu olarak orta gelirli Asya ülkelerine yönelikken Afrika ve Latin Amerika ülkeleri, çok sayıda yoğun kirli şehre sahip olmalarına rağmen toplam fonun sadece yüzde 15’ini alıyor.

Örneğin, 2019’da hava kirliliği ile ilgili tahmini 2260 kaybı olan Moğolistan, 2015-2020 yılları arasında 437 milyon dolar alırken, hava kirliliği nedeniyle 70 bin 150 erken ölüm yaşayan Nijerya sadece 250 bin dolar aldı.

(Kaynak: bianet)

Paylaşın

Avrupa’nın Plastik Çöpü Türkiye’ye Zehir Oldu!

Greenpeace’in Adana’daki yasa dışı plastik döküm alanlarından toplanan toprak, kül, su ve tortu örnekleri üzerinde yaptığı analizin sonuçlarına göre, tespit edilen dioksin ve furan miktarı, kirletilmemiş toprak numunesinin 400 bin katı çıktı.

Nisan 2021’deki saha araştırmasında, çoğunluğu İngiltere ve Avrupa Birliği (AB) ülkelerinden ithal edilen plastik atıkların Adana’da yasa dışı olarak çevreye döküldüğünü ve açıkta yakıldığını tespit eden Greenpeace, yeni bir inceleme yaptı.

Yasa dışı plastik döküm alanlarından toplanan toprak, kül, su ve tortu örnekleri, hem Greenpeace Araştırma Laboratuvarlarından hem de bağımsız bir laboratuvardan bilim insanları tarafından incelendi.

Yapılan analizler sonucu ortaya çıkan bulgular ise çarpıcı nitelikteydi:

Adana’da tespit edilen dioksin ve furan miktarı, kirletilmemiş toprak numunesinin 400 bin katı ve şimdiye kadar Türkiye’de toprakta rapor edilen en yüksek toksik düzey. Dioksin-furanların bilinen en önemli özelliği ise kanserojen olması. Bu kimyasal, anne karnındaki bebekler için toksik olabilir, tümörleri tetikleyebilir, hormon ve bağışıklık sistemlerini etkileyebilir.

Diğer kirleticiler neler?

Analizler sonucunda Adana’da tespit edilen diğer kirleticiler ve neden oldukları hastalıklar şöyle sıralandı:

Poliklorlu bifeniller (PCB’ler): Adana’da, topraktaki poliklorlu bifenillerin (PCB’ler) toplam konsantrasyonunun kontrol örneğinden 30 bin kat daha yüksek olduğu bulundu. PCB’lere maruz kalmak embriyo ve fetüse zarar verebilir. Hormonlarda bozulmaya yol açabilen PCB’ler emzirme yoluyla anneden bebeğe geçebilir.

Metaller ve metaloidler: Adana’dan alınan numuneler üzerinde 18 farklı metal ve metaloid türü araştırılmış ve insan sağlığı için pek çok zararı olduğu bilinen kurşun seviyesinin kontrol toprağından 15 kat ve yine insan için kanserojen olan kadmiyum seviyesinin de kontrol toprağından 30 kat yüksek olduğu tespit edildi.

Polisiklik aromatik hidrokarbonlar (PAHler): Adana’daki beş bölgenin dördünde yüksek oranda klorlu benzen bileşikleri tespit edildi. Bunların bazıları kanı etkileyebilir, cilt lezyonlarına ve karaciğer hastalığına neden olabilir. Bazı bölgelerde tespit edilen ve insan için kanserojen olduğu bilinen benzo(a)piren konsantrasyonu, Türkiye’de meskun topraklar için izin verilen sınırın üzerindeydi.

Toprağa ve suya karışıyor

Greenpeace Akdeniz araştırmasında incelenen 5 farklı çöp döküm alanı, Adana’nın verimli tarım, hayvancılık ve sulama arazileri içinde yer alıyor. Plastik atıkların yasa dışı yakılması sonucu ortaya çıkan ağır metal, dioksin ve furan ve kalıcı organik kirleticilerin toprağa, suya, havaya ve besin zincirine karışarak kansere neden olabileceği gerçeği, insan sağlığı için de geri dönüşümü olmayan zararlar içeriyor.

Adanalı narenciye yetiştiricisi İzzeddin Akman’ın konuyla ilgili ifadesi ise oldukça çarpıcı: “Ben Avrupa’ya vitamin gönderiyorum, onlar bize zehir gönderiyor”.

Analizin sonuçlarına kim, ne dedi?

Analizi gerçekleştiren bilim insanlarından Dr. Kevin Brigden: Kül ve alttaki toprak örneklerinde bulunan kimyasal kirleticilerin çoğu, çevrede parçalanmaya karşı oldukça dirençlidir ve besin zinciri yoluyla hayvan ve insanlara geçebilir. İngiltere başta olmak üzere Avrupa’dan gelen plastik atıkların yoğun olarak tespit edildiği alanların bazılarında bu kirleticilerin seviyeleri çok yüksekti.

Greenpeace Akdeniz Biyoçeşitlilik Proje Lideri Nihan Temiz Ataş: Türkiye’nin toprağı, havası ve suyu, Avrupa’nın plastik atık ihracatının çevre ve insan sağlığı için yarattığı tehlikeye tanıklık ediyor. Plastik çöplerini denizaşırı ülkelere gönderen İngiltere ve Almanya gibi ülkeler, Türkiye’nin verimli topraklarında zehirli bir iz bırakıyor. Bu hasar geri döndürülemez. Başta İngiltere olmak üzere ihracatçı ülkeler sorumluluk almalı ve Türkiye’ye plastik göndermeyi bırakmalı. Türkiye plastik çöplüğü değil ve bu zararlı atık oyunları sona ermeli.

Greenpeace İngiltere Siyasi Kampanyacısı Megan Randles: Bu, İngiltere’nin plastik atıkları gözden uzaklaştırma şeklindeki tehlikeli modelinin zehirli parmak izi. Plastiğimizin denizaşırı yerlere atıldığında ve yakıldığında neden olabileceği zarara dair kanıtımız, hükümeti doğru olanı yapmaya ve plastik atık ihracatını yasaklamaya teşvik etmelidir.

Türkiye’nin plastik atık ithalatı

Türkiye’nin plastik atık ithalatı, 2018 yılının başında Çin tarafından alınan yasak kararıyla beraber hızla artmış ve Türkiye, 2019 ve 2020 yılında Avrupa’dan gelen plastik atıkların en büyük alıcısı olmuştu.

1 milyonu aşkın plastik atığın üçte birinden fazlası İngiltere’ye aitti. Adana’daki yasa dışı çöp yakma alanlarında bulunan plastik çöplerin büyük çoğunluğu yine İngiltere ve Almanya başta olmak üzere Avrupa ülkelerine ait hazır gıda ambalajlarıydı.

Ağustos 2020’de yayınlanan INTERPOL raporu, 2018’den bu yana, yasa dışı plastik kirliliği ticaretinde endişe verici bir artış olduğunu tüm detaylarıyla ortaya koyuyordu.

Ocak-Kasım 2021 arasında İngiltere, Türkiye’ye 117 bin 678 ton plastik atık ihraç etti (Aralık verileri henüz mevcut değil). İngiltere’den Türkiye’ye ihraç edilen karışık plastik atık hacmi, Mayıs 2021’de Türkiye’nin getirdiği atık ithalatına ilişkin kısıtlamanın ardından dramatik şekilde düştü.

Ancak Temmuz 2021’den bu yana rakamların her ay giderek arttığı gözleniyor. Kasım 2021 ihracat toplamı (4126 ton), Temmuz toplamının (484 ton) neredeyse on katı olarak gerçekleşti.

Greenpeace’ten imza kampanyası

Bugün başlattığı imza kampanyasıyla İngiltere’ye hesap soran Greenpeace Akdeniz, özellikle Adana’da tespit edilen yasa dışı plastik atık bertarafının yarattığı çevre sorunlarına karşı sorumlu bulduğu devletlerin, İngiltere başta olmak üzere, kirleten öder ve önleme ilkeleri gereğince çevre maliyetine dahil olmasını istiyor.

Kampanyaya imza vermek için TIKLATIN

(Kaynak: bianet)

Paylaşın

İklim Krizi: Üç Van Gölü Büyüklüğünde Sulak Alan İşlevini Yitirdi

Dünya genelinde sulak alanların durumunu takip etmekle görevli Ramsar Sekreteryası’nın 2018 yılında yayımladığı bir rapora göre yapılaşma, kirlilik, kurutma, aşırı kullanım gibi çeşitli sorunlar nedeniyle son 300 yılda, dünyadaki sulak alanların yüzde 87’si, 1970’ten bu yana ise yüzde 35’i yok oldu. 

Bugün 2 Şubat Dünya Sulak Alanlar Günü. Sulak alanlar, yeryüzünde küçük bir alan kaplamalarına rağmen yağmur ormanlarından sonra en üretken ekosistemler. Bu ekosistemlerin, iklim dengesi, biyoçeşitlilik ve pek çok kültürün sürmesinde önemli bir rolü bulunuyor.

Bu yıl 2 Şubat’ın teması “İnsan ve Doğa için Sulak Alanlar Hareketi”. Tüm dünyada yeryüzünün en zengin ve üretken ekosistemlerini oluşturan sulak alanları yok olmaktan kurtarmak ve bozulan sulak alanları eski hâline getirmek için harekete geçme çağrısı yapılıyor. Çünkü yaşamlarımızın bağlı olduğu, canlılık kaynağımız sulak alanları ve bu alanlarda yaşayan türleri hızla kaybediyoruz.

Örneğin, 2021’de Türkiye’de Tuz Gölü’nün sularının çekilmesi ile yaşanan flamingo yavrularının toplu ölümü hâla hafızalardayken, su miktarının son 50 yılda yüzde 46 azaldığı Burdur Gölü’nde artık tehlike altındaki türlerden dikkuyruk ördeğine rastlanmıyor.

Dünya genelinde sulak alanların durumunu takip etmekle görevli Ramsar Sekreteryası’nın 2018 yılında yayımladığı bir rapora göre yapılaşma, kirlilik, kurutma, aşırı kullanım gibi çeşitli sorunlar nedeniyle son 300 yılda, dünyadaki sulak alanların yüzde 87’si, 1970’ten bu yana ise yüzde 35’i yok oldu.

Dünya yüzeyinin yaklaşık yüzde 6’sını kaplayan sulak alanlar dünyadaki karbonun yüzde 14,5’ini tutarken sulak alanların tarım alanlarına dönüştürülmesi büyük miktarda karbondioksitin açığa çıkmasına neden oluyor.

WWF-Türkiye (Doğal Hayatı Koruma Vakfı) ve Doğa Derneği, 2 Şubat dolayısıyla yaptıkları açıklamalarda sulak alanlardaki kayba; bunun neden ve sonuçlarına dikkat çekiyor:

WWF Türkiye: yapılaşma, kirlilik, kurutma…

2 Şubat vesilesiyle ülkemizdeki sulak alan kaybına vurgu yapan tarımsal sulamanın bunda önemli bir payı olduğuna dikkat çekti. Vakıf, tarım sektöründe modern sulama yöntemlerine geçmenin önemini vurguladı.

WWF-Türkiye Genel Müdürü Aslı Pasinli: “WWF’in Yaşayan Gezegen Raporu’na göre, 1970-2016 yılları arasında dünya genelinde omurgalı canlı popülasyonlarında yaşanan büyük azalma yaşadığımız ekolojik krizin en önemli göstergelerinden biri. Ne yazık ki yapılaşma, kirlilik, kurutma, aşırı kullanım gibi faaliyetler nedeniyle en büyük kayıp yüzde 84 ile sulak alanlarda yaşandı. Ülkemizde de ne yazık ki en çok sulak alanlar zarar görüyor.

Bu süreci tersine çevirmek mümkün. Bunun için kamu yönetimi, tarım sektörü ve ilgili STK’ların birlikte harekete geçmesi gerekiyor. Sadece tarımda damla sulamaya geçerek bile, ülkemizde her yıl toplam 16 milyar metreküp su tasarrufu yapmak, sulak alanlarımız üzerindeki baskıyı azaltmak mümkün. Bu miktar 80 milyona yakın nüfusa sahip Türkiye’de, yaklaşık 3 yıllık evsel su ihtiyacına denk düşüyor.”

WWF-Türkiye Tatlı Su ve Sulak Alan Programı Müdürü Eren Atak: “Modern sulamaya geçiş, tarımsal üretimin sürdürülebilirliği ve iklim değişiminin yol açtığı kuraklığa karşı en etkili yöntem olmanın yanı sıra, sulak alanlarımızın korunması için de ivedilikle ele almamız gereken hususlardan biri. Modern sulama yöntemlerini yaygınlaştırmada kamu idaresine, yerel yönetimlere, tarım sektörüne ve STK’lara önemli görevler düşüyor.

Söke Pamuğu Su Koruyuculuğu Yürütme Kurulu ve diğer paydaşlarımızla birlikte bölgede yürütmekte olduğumuz Pamuk Üretiminde Basınçlı (Modern) Sulama Sistemine Geçiş Pilot Projesi bu yönde örnek bir çalışmadır. Burada sürdürülebilir, modern sulamanın yaygınlaşması önündeki engelleri kaldırmaya yönelik bir iş modeli ortaya koyuyoruz.”

Doğa Derneği: İlk değişim tarımda olmalı

Anadolu’nun sulak alanlarının onlarca yıldır yanlış su ve tarım politikalarıyla yok edildiğine dikkat çeken Doğa Derneği, pek çok sulan alanın eski politikalar sonucunda kurutulduğunu ve kalanların kurumasına da göz yumulduğunu söyledi.

Dernek, sulak alanlar açısından 2021’in de kısa bir özetini çıkardı ve şunları sıraladı:

Yaz aylarında Tuz Gölü’ne akması gereken kanallar engellendi ve gölün tamamen kuruması sonucunda binlerce flamingo yavrusu susuz ve besinsiz kalarak öldü.

Marmara Gölü’ne ulaşması gereken su kaynakları, DSİ tarafından inşa edilen Gördes Barajı’nda tutuldu ve gölü besleyen kanallardan su verilmesi durduruldu. Sonuçta Marmara Gölü tamamen kurudu.

Balıkesir’deki Akçay Sulak Alanı bir yılı aşkın süre hafriyat alanı olarak kullanıldı ve pek çok dava açılarak yasadışı projelerle hala mücadele ediliyor.

Flamingoların dünya nüfusunun yüzde 10’una ev sahipliği yapan Gediz Deltası’na ulaşan su kaynakları kirli akmaya devam ediyor ve deltanın tatlı su ekosistemlerine su verilmiyor.

Doğa Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Dicle Tuba Kılıç: “Suyun döngüsünün ve sulak alan ekosistemlerinin yaşaması için ilk değişim tarım politikalarıyla başlamalı. Sulak alanların var olması ve suyun döngüsünün korunması, Türkiye’nin iklim krizi sürecinde hem ekolojik hem de ekonomik olarak tarımsal üretimini sürdürmesinin temel şartıdır. 2 Şubat Dünya Sulak Alanlar Günü’nde sulak alanların yaşam hakkını savunuyor, yanlış su ve tarım politikalarımızın ivedilikle değişmesini talep ediyoruz.”

(Kaynak: bianet)

Paylaşın

Dünyada Henüz Keşfedilmemiş 9 Bin 200 Ağaç Türü Var

Ağaç türleri ve çeşitliliği üzerine yapılan yeni bir araştırmaya göre dünyada sandığımızdan yaklaşık yüzde 14 oranında fazla ağaç türü olduğu tespit edildi. Araştırmacılar, bu konuda ilk defa bilimsel olarak güvenilir bir değerlendirme yapıldığını ifade ediyor.

BBC Türkçe’de yer alan habere göre; Dünyada bugüne kadar 73 bin 300 ağaç türü tespit edildi, ancak araştırmacılar henüz keşfedilmeyen 9 bin 200 tür olduğunu tahmin ediyor. Ancak ne yazık ki nadir türlerin büyük çoğunluğu tropikal ormanlarda yetişiyor, ve bu ormanlar iklim krizi ve ormansızlaşma yüzünden hızla yok oluyor.

Henüz keşfedilmemiş ağaç türleri

Yaklaşık 140 araştırmacının katkıda bulunduğu araştırma, dünyada 100 binden fazla ormanlık alanda bulunan milyonlarca ağacın kaydedildiği bir veri tabanından faydalanarak yapıldı. Araştırmacılar, insanların özellikle gıda, yakıt, kereste ve ilaç için ihtiyaç duyduğu, ve aynı zamanda iklim krizi ile mücadelemizde bize destek olan bu müthiş canlıları korumak için daha çok çabalamamız gerektiğiniz söylüyor.

Minnesota Üniversitesi Orman Kaynakları Bölümü’nde çalışan ve bu araştırmayı yürüten Dr. Peter Reich’a göre bu çalışmanın bulguları bize küresel orman biyoçeşitliliğinin ne kadar hassas bir konumda olduğunu gösteriyor. BBC’ye konuşan Reich, “Edindiğimiz veriler bize biyoçeşitliliğin en çok hangi noktalarda tehlikede olduğunu göstermekte çok faydalı olacak” dedi ve devam etti:

“Güney Amerika, Afrika, Asya ve Okyanusya bölgelerinde hem tanıdığımız ağaçların, hem de hiç bilinmeyen nadir türlerin yoğun şekilde görüldüğünü tespit ettik. Bu bölgelerin farkında olmamız ileride yapılacak koruma çalışmalarına da destek olacaktır.”

Ulusal Bilimler Akademisi Bildirileri (PNAS) dergisinde yayımlanan çalışmaya göre henüz keşfedilmemiş ağaç türlerinin yaklaşık yüzde 43’ü Güney Amerika’da bulunuyor. Sıralama şu şekilde devam ediyor:

  • Avrasya bölgesi (%22)
  • Afrika (%16)
  • Kuzey Amerika (%15)
  • Okyanusya bölgesi (%11)

Biyoçeşitliliği yüksek ormanlar

Dünyada en sağlıklı ve verimli ormanlar tür çeşitliliği yüksek olanlar, bunların büyük çoğunluğu da tropikal ülkelerde bulunuyor. Ancak bu ormanlar günümüzde Batılı ülkeler tarafından tüketilen gıda ürünlerinin üretimi, iklim değişikliği ve orman yangınları sebebiyle tehdit altında.

Oxford Üniversitesi’nden Dr. Yadvinder Malhi, tropikal ormanların atmosferi karbondioksitten temizlemek için önemli olduğunu ve bu ormanlık alanların aynı zamanda birer “biyolojik çeşitlilik hazinesi” olduğunu söyledi. Malhi, “Bu çalışma bize tropikal ormanların ağaç türü bakımından sandığımızdan da çok çeşitlilik barındırdığını gösterdi” dedi.

Paylaşın

DSÖ: Kovid 19 Salgını Tıbbi Atık Sorununu Daha Da Büyüttü

Dünyayı yaklaşık iki yıldır etkisi altına alan koronavirüs salgınının çevreye de olumsuz etkileri oluyor. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından yapılan bir araştırmanın sonuçlarına göre, pandeminin başlangıcından bu yana sadece Birleşmiş Milletler’in sağlık sistemi üzerinden 87 bin ton koruyucu malzeme dağıtıldı. Bu miktar 261 bin 700 Jumbojet uçağının taşıyabildiği yüke tekabül ediyor.

DW Türkçe’de yer alan habere göre; Bunun yanı sıra 2021 yılının sonuna dek yapılan yaklaşık 8 milyar doz aşının 144 ton atığa sebep olduğu, bunlardan 87 tonun cam aşı tüpü, 48 tonun ise iğnelerden arta kalan atıklardan oluştuğu bildirildi.

İsviçre’nin Cenevre kentindeki DSÖ merkezinde konuya dair yapılan açıklamada, dünya üzerinde her on tıp merkezinden üçünde atık ayrıştırma sistemi bulunmadığı, az gelişmiş ülkelerde ise her üç hastane ya da tedarik merkezinden bazen birinin bile temel bir atık yönetimine sahip olmadığı bildirildi. Örgüt, bu ülkelerde plastik içerikli atıkların doğrudan toprağa ya da suya karıştığını aktardı.

Yeniden kullanılabilen malzeme tavsiyesi

Dünya Sağlık Örgütü, yaşanan bu atık sorununun asgari düzeye indirilebilmesi için bazı tavsiyelerde de bulundu. Bu bağlamda kullanılan malzemelerin kalıcı ve yeniden değerlendirilebilir olmasına dikkat edilmesini isteyen DSÖ, basit hijyen kurallarına uyarak koruyucu kıyafetlerden de tasarruf edilebileceğini belirtti. Ayrıca bölgesel ürünlerin kullanımı ile ulaştırma mesafelerinin kısalacağına dikkat çeken Örgüt, atıkların çevreye duyarlı bir biçimde arıtılması çağrısında bulundu.

DSÖ Halk Sağlığı, Çevre ve İklim Değişikliği Direktörü Maria Neira, pandeminin kendilerini, tıbbi malzemelerin kullanımı ve arıtılması gibi ihmal edilen bir konu hakkında harekete geçmeye zorladığını dile getirdi. Neira ayrıca, sağlık sisteminin tüm alanlarında atık yönetimi ile ilgili değişikliklere ihtiyaç duyulduğunu vurguladı.

Sağlık sistemi ve küresel ısınma

Yapılan bilimsel araştırmalara göre küresel sera gazı emisyonunun tahminen yüzde 4 ila yüzde 5 kadarı sağlık alanındaki üretim ve çalışmalar neticesinde oluşuyor. DSÖ verileri de, hastane ve muayenehanelerdeki, maske, tek kullanımlık önlük ve eldiven gibi koruyucu malzeme kullanımının pandemi döneminde arttığını ortaya koyuyor.

Aynı zamanda koronavirüs salgını nedeniyle artan iş yoğunluğundan dolayı, sağlık merkezlerinde atık yönetimi ile ilgilenecek personel sayısının da azaldığına vurgu yapılan raporda, Asya kıtasında beş ayrı kentte, hastaların yattığı yatak başına günde 3,4 kilogram mikroplu atık oluştuğu vurgulandı.

Paylaşın

Bilim İnsanlarından ‘Kimyasal Kirlilik’ Uyarısı

Bilim insanları, kimyasal kirliliğin insanlık için güvenli sınırı geçtiği uyarısında bulundu. Yapılan yeni araştırmada pestisitler, endüstriyel bileşikler, antibiyotikler dahil olmak üzere 350 bin kimyasal ürün ve özellikle plastiklerin büyük endişe kaynağı olduğu kaydedildi.

Kimyasal kirliliğin küresel ekosistemlerin istikrarını tehdit edecek boyuta ulaştığı belirtilen çalışmada ‘poliklorlu bifeniller (PCB) gibi bazı toksik kimyasalların uzun ömürlü ve yaygın olduğuna dikkat çekildi.

İsveç’te Stockholm Resilience Centre’da (SRC) doçent ve baş araştırmacı Sarah Cornell: “Uzun zamandır insanlar kimyasal kirliliğin kötü bir şey olduğunu biliyordu. Ancak bunu küresel düzeyde düşünmüyorlar. Bu çalışma, kimyasal kirliliği, özellikle plastikleri, insanların gezegeni nasıl değiştirdiğini hesaba katıyor.” diyor.

Guardian’ın haberine göre, çalışmaya katkı sağlayan, SRC’de araştırma görevlisi olan Patricia Villarrubia-Gomez de 2050’ye kadar kimyasal üretimin üç kat artacağı görüşünde: “1950’den bu yana kimyasal üretimde 50 kat artış oldu. Bunun 2050 yılına kadar tekrar üç katına çıkması bekleniyor. Toplumların üretip çevreye yeni kimyasallar salma hızı, insanlık için güvenli bir alan oluşturmayla tutarlı değil.” diye konuştu.

5 alanda sınır aşıldı

Bilim insanları, çevre krizinde dokuz alandan beşinde ‘güvenli sınırın’ aşıldığını söylüyor. Onlar arasında küresel ısınma, vahşi yaşam alanlarının yok edilmesi, biyolojik çeşitlilik kaybı, aşırı azot ve fosfor kirliliği bulunuyor.

Verilerin birçok alanda sınırlı olduğu kabul edilen araştırmada elde edilen göstergelerin ‘gezegen sınırının ihlaline işaret ettiği’ kaydedildi.

Çalışmada, ozon tabakasını tahrip eden kloroflorokarbon (CFC) kimyasalları ve zararlı ultraviyole ışınları gibi konuların büyük ölçüde ele alındığını belirten bilim insanları, kimyasal kirliliğin tüm yaşamı destekleyen biyolojik ve fiziksel süreçlere zarar vererek Dünya’nın sistemini tehdit ettiğini kaydetti.

Ne yapılabilir?

Araştırma ekibinin parçası olan Göteborg Üniversitesi’nden Bethanie Carney Almroth, “Toplam plastik kütlesi artık tüm yaşayan memelilerin toplam kütlesini aşıyor. Bu, bir sınırı geçtiğimizin oldukça açık bir göstergesi. Ama bazılarını tersine çevirmek için yapabileceğimiz şeyler var.” dedi.

Environmental Science & Technology dergisinde yayınlanan çalışmada kimyasal üretim ve tüketiminde üst sınır belirlemenin hayati öneme sahip olduğunu kaydedildi.

Villarrubia-Gomez, “Döngüsel ekonomiye geçiş gerçekten önemli. Bu, malzeme ve ürünleri boşa harcamadan yeniden kullanılabilecek şekilde değiştirmek anlamına geliyor.” diye konuştu

Paylaşın

Dünya, Yüzyılın Sonunda 4 Derece Daha Isınabilir

Birleşik Krallık’taki Exeter Üniversitesi ve Met Office’ten araştırmacılar dünya çapındaki politikaları analiz etti ve Paris Anlaşması’nın, “mevcut yörüngeyle”, küresel ısınmayı 1,5 derecede sınırlama amacının ulaşılmaz olduğunu ortaya koydu.

Araştırmayı yöneten Profesör Richard Betts, Glasgow’daki 26. BM İklim Değişikliği Konferansı’nda (COP26) yapılan anlaşmaların, ısınmanın 4 dereceye ulaşma “ihtimalini azalttığını” ancak bunun bir olasılık olarak değerlendirilmesini tavsiye etti:

Şu anda dünya çapında uygulanan politikalarla tutarlı projeksiyonlar, sera gazı emisyonlarının oranına ve iklim sisteminin bu emisyonlara tepkisine bağlı olarak bu yüzyılın sonuna kadar yaklaşık 2 ile 5 derece arasında bir ısınma anlamına geliyor. Bu, hava düzenlerinde ve aşırı uçlarda değişimler yaratırken, insanlar ve biyolojik çeşitlilik için riskleri daha da arttıracak ve daha yüksek ısınma daha büyük risklere yol açacaktır.

Küresel emisyonlar hızla net sıfıra veya net negatife düşürülürse, ısınmayı daha düşük seviyelerde sınırlamak hâlâ mümkün olabilir. Ancak küresel ısınma başarılı bir şekilde 1,5 ile 2 derece arasında sınırlandırılsa bile, hava durumu modelleri son on yıllardakilerden farklı olacak ve deniz seviyeleri bir dereceye kadar yükselmeye devam edecek.

Birleşik Krallık değerlendirmesi

Hükümetin, Birleşik Krallık İklim Değişikliği Risk Değerlendirmesi üçüncü raporunda, iklim değişikliğinin, halihazırda İngiltere’nin doğal çevresi, altyapısı, insan sağlığı, toplulukları ve işletmeleri için önemli riskler taşıdığı sonuçları yer alıyor. İngiltere ayrıca güvenlik, göç ve tedarik zincirleriyle ilgili endişelerle yüzleşiyor.

İklim Haber’de yer alan rapora göre, ısınma 2 dereceye ulaşırsa, hatta bu artış 4 derece olursa, mevcut risklerin de tümü artacak.

Birleşik Krallık’ta ısınmaya bağlı ölümlerin sayısının, şu anda, yılda 2 bin vakadan 2050’lerde 7 bin 200’e ve 2080’lerde 12 bin 800’e çıkması bekleniyor. Rapor, İngiltere’yi bu etkilere hazırlanmak için daha fazla önlem almaya çağırıyor. Prof. Betts şunları söylüyor:

“COP26, amaçlarının gerisinde kaldı ve küresel ısınmayı düşük seviyelerle sınırlayabilmemiz daha az mümkün hale geliyor. Paris Anlaşması’nın 1.5 derece hedefi ulaşılamaz duruma geliyor. Zaten neden olduğumuz iklim değişikliklerine daha iyi hazırlanmamız gerekiyor.”

Analizler birbirini doğruluyor

COP26’nın temel amacı küresel sıcaklık artışını bizi iklim değişikliğinin en kötü etkilerinden korumak için 1,5 derece ile sınırlamaktı.

İklim Faaliyet Takibi (CAT), 10 Kasım’da yayımladığı bir analizde, COP26’da verilen taahhütlere karşın, dünyanın küresel sıcaklık artışını kısıtlama hedefine yaklaşılamadığını açıkladı.

Analizde, dünyanın küresel sıcaklıklarda hedeflenen 1.5 derecelik artışın çok ötesinde, 2.4 derecelik artışa doğru gitti hesaplandı.

COP26’nın hemen öncesinde, 27 Ekim’de yayımlanan Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP) Küresel Emisyon Raporu ise gezegenin 2,7 derece ısınmaya doğru gittiğini, Uluslararası Enerji Ajansı da (IEA) dünya 1.5 derece sınırında kalacaksa, tüm yeni fosil yakıt geliştirmelerinin bu yıldan itibaren durdurulması gerektiğini söylemişti.

IEA, daha sonra COP26’da verilen vaatlerdeki rakamları karşılaştırdı ve tüm taahhütler yerine getirilirse dünyanın küresel sıcaklıklarda 1,8 derecelik bir artışa devam edeceğini hesapladı.

(Kaynak: bianet)

Paylaşın

2021’de Tarihin En Yüksek Okyanus Sıcaklıkları Kaydedildi

Atmosfer Bilimlerinde Gelişmeler adlı dergide yayımlanan yeni bir araştırmaya göre, 2021’de tarihteki en yüksek okyanus sıcaklıkları kaydedildi, bu rekor üst üste altıncı kez kırılmış oldu.

2021’de, Pasifik’teki suları soğutan, periyodik bir iklim özelliği olan ve devam eden bir La Niña etkinliğine rağmen, dünyadaki tüm okyanusların ilk 2000 metre derinliği için bir ısı rekoru görüldü.

2021 rekoru, 1955’e kadar uzanan bir dizi modern rekoru geride bıraktı. Okyanuslar için en sıcak ikinci yıl 2020, en sıcak üçüncü yıl ise 2019 oldu.

Geçen yıl, ısınmanın çoğunun meydana geldiği okyanusun yüzeyindeki ilk 2 bin metre, 2020’de olduğundan 14 daha fazla zettajoule ısı (ZJ – bir sekstilyon jul’e eşit bir elektrik enerjisi birimi) emdi. Bu, bir ZJ’nin yaklaşık yarısı olan dünyanın tüm elektrik üretiminden 145 kat daha fazla.

Aşırı hava olaylarını tetikleyebilir

Bilim insanları, okyanusların ısınmasının temel nedeni olarak insan kaynaklı iklim krizini işaret etti ve aslında küresel ısıtmayı basitçe temsil ettiğini kaydetti.

Colorado’daki Ulusal Atmosferik Araştırma Merkezi’nde iklim bilimcisi ve araştırmanın ortak yazarı Kevin Trenberth, “Okyanus ısı içeriği, küresel boyutta durmaksızın artıyor ve bu, insan kaynaklı iklim değişikliğinin birincil göstergesi” dedi.

Makaleye göre, daha sıcak okyanus suları; şiddetli sel, fırtına, kasırga ve aşırı yağışları güçlendirmeye neden olacak etkiye sahip.

Akdeniz’de rekor

Yeni araştırma, uzun vadeli okyanus ısınmasının Atlantik ve Güney okyanuslarında en güçlü yaşandığını, ancak Kuzey Pasifik’in 1990’dan bu yana ısıda “dramatik” bir artış olduğunu ve Akdeniz’in geçen yıl net bir şekilde yüksek sıcaklık rekoru kırdığını belirtiyor.

St Thomas Üniversitesi’nde termal bilimler uzmanı ve çalışmanın ortak yazarlarından John Abraham’a göre, ısınma eğilimi o kadar belirgin ki, sadece dört yıllık kayıtlarda insan etkisinin parmak izini tespit etmek çok açık:

“Okyanus ısı içeriği, iklim değişikliğinin en iyi göstergelerinden biridir.”

Penn State Üniversitesi’nde iklim bilimcisi ve 23 araştırmacıdan bir diğeri olan Michael Mann de “Net sıfır emisyona ulaşana kadar, bu ısınma devam edecek ve bu yıl yaptığımız gibi okyanus ısı rekorlarını kırmaya devam edeceğiz” diyor.

Makale üzerinde çalışan diğer araştırmacılardan bir diğeri ise “Okyanusların daha iyi bilinmesi ve anlaşılması, iklim değişikliğiyle mücadele eylemlerinin temelidir” diye ekliyor.

Isının yüzde 93’ü okyanuslarda birikiyor

Sağlıklı okyanuslar, karbonu güvenli bir şekilde atmosferden uzak tutarak iklim krizinin etkilerini azaltmaya yardımcı oluyor. Yani Dünya, fosil yakıtların yanması, ormansızlaşma ve diğer faaliyetlerden dolayı ısınırken, okyanuslar, ekstra ısının yükünü alıyor. Okyanusların en az yüzde 30’unu kapsayan okyanus koruma alanları oluşturularak iklim krizine karşı daha iyi bir direnç sağlanabilir.

Dünya genelinde fosil yakıtlardan gelen ve atmosferde sıkışmış olan gazların oluşturduğu sera etkisi ile meydana gelen ısının yüzde 93’ü okyanuslarda birikiyor. (Son 50 yılda üretilen ısının yüzde 90’ından fazlası okyanuslar tarafından emilerek, geçici olarak insanlığın ve diğer karada yaşayan türlerin zaten felaket seviyede olacak sıcaklıklardan korunmasına yardımcı oldu.)

Okyanusların ne kadar ısındıklarını ölçmek de bilim insanları için küresel ısınma oranı hakkında doğruluğu yüksek bilgi anlamına geliyor.

Bilim insanları, 2020’de Avustralya’yı aylarca kavuran orman yangınları gibi felaketler ile okyanusların ısınması arasında açık bir bağlantı olduğunu da söylüyor.

ABD Ulusal Okyanus ve Atmosfer Dairesi (NOAA) verilerine göre, deniz suyu sıcaklığı son 120 yılda 1,1 derece arttı.

(Kaynak: bianet)

Paylaşın