Taliban, Kadınların “Birbirlerinin Sesini Duymalarını” Yasakladı

Taliban’ın Fazilet Yayma ve Ahlaksızlığı Önleme Bakanı Muhammed Halid Hanefi, “Kadın namaz kılarken yanından başka bir kadın geçse bile, onların duyabileceği kadar yüksek sesle dua etmemelidir” dedi ve ekledi:

“Bırakın başka bir şeyi, namaz kılarken birbirlerinin seslerini duymalarına bile izin verilmezken şarkı söylemelerine nasıl izin verilebilir?”

Muhammed Halid Hanefi, kadın sesinin “avret” (İslam’a göre insan vücudunun örtülü olması gereken bölümlerini tanımlar) olarak kabul edildiğini ve diğer kadınlar tarafından bile kamusal alanda duyulmaması gerektiğini savundu.

Cumhuriyet‘in Merkezi ABD’nin Virginia eyaletinde bulunan Afgan haber kanalı Amu TV’den aktardığı habere göre, Taliban’ın Fazilet Yayma ve Ahlaksızlığı Önleme Bakanı Muhammed Halid Hanefi, kadınların diğer kadınların yanında yüksek sesle Kuran okumaktan kaçınmaları gerektiğini söyledi.

Hanefi, “Kadınların tekbir getirmelerine ya da ezan okumalarına izin verilmediğinde, kesinlikle şarkı ya da müzik söyleyemezler. Yetişkin bir kadın namaz kılarken yanından başka bir kadın geçse bile, onların duyabileceği kadar yüksek sesle dua etmemelidir. Bırakın başka bir şeyi, namaz kılarken birbirlerinin seslerini duymalarına bile izin verilmezken şarkı söylemelerine nasıl izin verilebilir?” dedi.

Hanefi, kadın sesinin “avret” (İslam’a göre insan vücudunun örtülü olması gereken bölümlerini tanımlar) olarak kabul edildiğini ve diğer kadınlar tarafından bile kamusal alanda duyulmaması gerektiğini savundu.

İnsan hakları uzmanları da dahil olmak üzere kadınlar, bu kararın namaz kılmanın ötesine geçerek birbirleriyle sohbet etmelerini kısıtlayacağından ve sosyal varlıklarını daha da azaltacağından korkuyor.

Afganistanlı aktivisti Zubaida Akbar, Taliban liderlerinin “cinsiyet ayrımcılığı” diktalarından sorumlu tutulmaları çağrısında bulunarak, “Bugün kadınların birbirlerinin yanında seslerini duyurmalarına getirilen yasak, geçtiğimiz ay kadınlara karşı 100 sayfadan fazla bir ferman kitabı yayınlayan Taliban’ın ahlak ve fazilet bakanı Muhammed Halid Hanefi’den geldi” dedi.

Bu karar, Taliban ‘ın Ağustos ayında kadınların dışarı çıkarken yüzleri de dahil olmak üzere tüm vücutlarını örtmelerini emreden yeni bir dizi yasayı uygulamaya koymasından sadece iki ay sonra geldi. Taliban’ın bu son kararının, uygulanıp uygulanmadığı ya da ne kadar yaygın olarak uygulandığı bilinmiyor.

Taliban ve Afganistan

Taliban Afganistan’da yönetimi elinde bulunduran Diyubendi İslamcı hareket ve askeri organizasyondur. Kendilerine Afganistan İslam Emirliği demekte olup ülke içinde bir savaş (veya cihat) sürdürmüştür.

İslam şeriatını yayma amacıyla Molla Muhammed Ömer tarafından 1994 yılında kurulan Taliban’ın 2016’dan beri lideri Mevlevi Hibetullah Ahundzade’dir.

Taliban, 1996’dan 2001’e kadar, Afganistan’ın kabaca dörtte üçüne hükmetmiş ve kendilerine göre yorumladıkları şeriatı uygulamıştır. 1994 yılında Afgan İç Savaşı’nın önde gelen gruplarından biri olarak ortaya çıkmıştı ve büyük ölçüde Afganistan’ın doğu ve güneyindeki Peştun bölgelerindeki geleneksel İslami okullarda (medreselerde) eğitim görmüş ve Sovyet-Afgan Savaşı’nda savaşmış öğrencilerden (talebe) oluşmaktaydı.

Muhammed Ömer’in önderliğindeki hareket, Mücahid liderlerinden aldığı güçle Afganistan’ın çoğu bölgesine yayıldı. 1996’da totaliter Afganistan İslam Emirliği kuruldu ve Afganistan’ın başkenti Kandahar’a transfer edildi. 11 Eylül saldırılarının ardından Aralık 2001’de Amerikan liderliğindeki Afganistan işgaliyle devrilene kadar ülkenin çoğunu kontrol etti.

En etkin dönemlerinde, Taliban hükûmeti diplomatik olarak yalnızca Pakistan, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri tarafından tanındı. Grup daha sonra Afganistan Savaşı’nda Amerikan destekli Hamid Karzai yönetimine ve NATO liderliğindeki Uluslararası Güvenlik Destek Gücü’ne karşı bir direniş hareketi olarak yeniden bir araya geldi.

Taliban, birçok Afgan’a uygulanan sert muameleyle sonuçlanan şeriat yorumu nedeniyle uluslararası alanda kınandı. 1996’dan 2001’e kadar olan iktidarları sırasında, Taliban ve müttefikleri Afgan sivillere karşı katliamlar gerçekleştirdi, açlıktan ölmek üzere olan 160.000 sivile Birleşmiş Milletler’in gıda tedarikini engelledi ve yakıp yıkma taktiği uyarınca geniş ve verimli toprakları yakarak on binlerce evi yok etti.

Taliban, Afganistan’ı kontrol ederken, insanları veya diğer canlıları tasvir eden resimler ve filmler ile def haricinde bir enstrümanın kullanıldığı müziği yasakladı, kadınların okula gitmesini engelledi, kadınların sağlık hizmetleri dışındaki işlerde çalışmasını yasakladı (erkek doktorların kadınları görmesi de yasaklandığı için) ve kadınların dışarıda bir erkek akraba ile dolaşmalarını ve burka giymelerini zorunlu kıldı.

Belirli kuralları çiğneyen kadınlar alenen kırbaçlandı veya idam edildi. Dini ve etnik azınlıklar, Taliban yönetimi altında ağır bir şekilde ayrımcılığa uğradı. Birleşmiş Milletler’e göre, 2010’da Afgan sivil ölümlerinin %76’sından, 2011 ve 2012’de ise %80’inden Taliban ve müttefikleri sorumluydu. Kültürel soykırıma da girişen Taliban, Bamyan’ın 1500 yıllık Buda heykelleri de dahil olmak üzere çok sayıda anıtı yok etmiştir.

Taliban’ın ideolojisi; Diyubendi köktendinciliği ve militan İslamcılığın, Peştunvali olarak bilinen Peştun sosyal ve kültürel normlarıyla birleştirilmesine dayanan “yeni” bir şeriat hukuku biçimi olarak tanımlanmıştır.

Uluslararası topluluklar ve Afgan hükûmeti; sıklıkla Pakistan’ın Servislerarası İstihbarat’ını ve ordusunu; kuruluşunda, iktidarda oldukları süre boyunca ve direniş süreci boyunca Taliban’a destek sağlamakla suçlamıştır. Pakistan ise 11 Eylül saldırılarından sonra gruba yönelik tüm desteğini kestiğini belirtmiştir. 2001 yılında, El Kaide lideri Usame bin Ladin komutasındaki 2.500 Arap’ın Taliban için savaştığı bildirilmiştir.

2020’nin Şubat ayında Trump yönetimi, 1 Mayıs 2021 itibarıyla tüm Amerikan güçlerinin Afganistan’dan çekileceğine dair Taliban ile anlaşma imzaladı. Karşılığında Taliban, El Kaide gibi terörist gruplarıyla bağlantısını kesecek, şiddeti azaltacak ve Amerika destekli Afgan hükûmetiyle müzakere edecekti. Her iki taraf da bu anlaşmanın şartlarını tam olarak yerine getirmese de, çekilme başladı.

15 Ağustos 2021’de Kabil’in düşmesiyle Taliban, Afganistan yönetimine tekrar sahip oldu.

Paylaşın

Hizbullah’ın Yeni Lideri Belli Oldu: Naim Kasım

Lübnan Hizbullah’ı Şura Konseyi, 27 Eylül’de İsrail saldırısında hayatını kaybeden Hasan Nasrallah’ın yerine genel sekreter olarak Naim Kasım’ın seçildiğini duyurdu.

Haber Merkezi / Açıklamada, “Hizbullah Şura Konseyi, Şeyh Naim Kasım Hazretlerini Hizbullah Genel Sekreteri olarak seçmeye karar vermiş olup, bu yolculukta mübarek sancağı taşımakta ve Yüce Allah’tan Hizbullah’a ve İslami direnişe liderlik etme konusundaki bu asil görevinde kendisine rehberlik etmesini dilemektedir” denildi.

Kasım, Nasrallah’ın öldürülmesinden bu yana üç televizyon konuşması yaptı ve silahlı grubun Lübnan’da ateşkes sağlanması çabalarını desteklediğini söyledi. Kasım, Hassan Nasrallah’ın öldürülmesinin ardından Hizbullah’ın üst düzey lider kadrosundan televizyonda açıklama yapan ilk isimdi.

Hizbullah Genel Sekreter Yardımcılığı görevini yürüten Naim Kasım, 15 Ekim’de yaptığı açıklamada bölgenin ‘İsrail ve ABD’nin hayata geçirmek istediği yeni bir Orta Doğu tehdidiyle’ karşı karşıya olduğunu ve İsrail’in başlattığı saldırılara karşı Hizbullah’ın yeni bir denkleme geçtiğini söylemişti.

Çözümün dolaylı bir anlaşma neticesindeki ateşkes olduğunu söyleyen Kasım, “Konumumuz zayıf değil. Son bir haftada düşmana acı verme denklemine geçme kararı aldık ve füzelerimiz Hayfa ve ötesine, Tel Aviv’e ulaştı” demişti.

Naim Kasım kimdir?

Lübnan’ın Kfarfila kentinde dünyaya gelen Naim Kasım, eğitimini Lübnan Üniversitesi’nde kimya alanında sürdürmüş, ancak genç yaşlardan itibaren dini eğilimlerle ilgilenmiştir.

Siyasi kariyerine, Lübnan’da Şii toplumunun haklarını savunmak için kurulmuş olan Amal Hareketi’nde İmam Musa Sadr’ın önderliğinde başlamıştır. Ancak, Sadr’ın kaybolmasının ardından, 1980’lerde İran’ın desteğiyle kurulan Hizbullah’a katılmıştır.

Kasım, Hizbullah’ın ideolojisi, Şii dini uygulamalar ve öz disiplin konularında yazdığı kitaplarla da bilinir. Askeri ve siyasi liderliğinin yanı sıra entelektüel bir figür olarak da kabul edilmektedir.

Naim Kasım’ın etkisi çoğunlukla Lübnan içindeki faaliyetlere odaklanmıştır; bazı üst düzey Hizbullah yetkililerinin aksine, İran yönetimiyle daha az doğrudan temas halindedir.

Paylaşın

NATO Genel Sekreteri Mark Rutte: Kuzey Kore Askerleri Rusya’da

Kuzey Kore askerlerinin Rusya’da olduğunu doğrulayan NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, bunun, Vladimir Putin’in savaşta “600 binden fazla Rus askerinin öldürülmesi veya yaralanmasından” sonraki “çaresizliğini” gösterdiğini söyledi.

Mark Rutte’nin açıklamaları, Kuzey Kore’nin Rusya’ya asker gönderdiğine dair haftalardır çıkan haberlerin ardından geldi. Bu haberlerin arasında Ukrayna’ya karşı kullanılmak üzere Kuzey Kore’ye mühimmat ve silah gönderilmesi de yer alıyor.

Güney Kore Ulusal İstihbarat Servisi’nden gelen son raporlara göre, 3 binden fazla Kuzey Kore askeri Rusya’ya gönderildi ve Aralık ayına kadar 12 binden fazla askerin Rusya’ya gönderilmesi bekleniyor. Güney Kore istihbaratına göre, Rusya’ya gönderilen personel arasında savaş pilotları da bulunuyor.

Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO) Genel Sekreteri Mark Rutte, 24 Şubat 2022’de Rusya’nın saldırısıyla başlayan Ukrayna savaşında 600 binin üstünde Rus askerinin öldüğünü ya da yaralandığını belirtti.

Rutte, Kuzey Kore askerlerinin Rusya’nın Kursk kentinde Ukrayna güçleriyle devam eden çatışmalarda Rusya’nın tarafında savaştığını da teyit etti. Kuzey Kore askerlerinin Kursk’ta konuşlandırılmasını “Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in artan çaresizliğinin bir göstergesi” olarak nitelendiren Rutte, Putin’in dışarıdan yardım olmadan Ukrayna saldırısını sürdürebilecek durumda olmadığını savundu.

Brüksel’deki NATO ana karargâhında Güney Koreli istihbarat ve Savunma Bakanlığı yetkililerinden oluşan bir heyetle bir araya gelen Rutte, Kuzey Kore’nin halihazırda Rusya’ya milyonlarca atımlık cephane ve balistik füze tedarik ederek Avrupa’daki büyük bir çatışmayı kışkırttığını da not etti.

Rusya ile Kuzey Kore arasında derinleşen askerî iş birliğini kınayan NATO Genel Sekreteri, demokratik ülkeleri ortak değerleri savunmaya ve Ukrayna’yı desteklemeye çağırdı. Rutte, “NATO müttefikleri, özgür ve demokratik bir Ukrayna’yı desteklemeyi sürdürecek. Çünkü Ukrayna’nın güvenliği bizim güvenliğimizdir” diye konuştu.

Güney Kore haber ajansı Yonhap, istihbarat teşkilatının geçen hafta parlamentoda milletvekillerine verdiği brifingde, Kuzey Kore’nin Rusya’ya yaklaşık 3 bin asker gönderdiğini bildirdiğini yazmıştı. ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin de Kuzey Koreli askerlerin Rusya’da bulunduğuna dair ellerinde kanıtlar bulunduğunu söylemiş, ancak orada ne yaptıklarının henüz netlik kazanmadığını kaydetmişti.

Rutte’nin açıklamalarına Rusya’nın yanıtı ise soğuk oldu. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Rutte’nin sözlerine aldırış etmedikleri mesajı vererek Rusya ile Kuzey Kore arasında geçen Haziran ayında imzalanmış bir savunma paktı bulunduğuna işaret etti.

Batılı askerî eğitmenlerin Ukrayna ordusunun Batı’nın verdiği uzun menzilli silahları kullanmasına yardım için üstü kapalı bir şekilde ülkede bulunduğuna işaret eden Lavrov, “Batılı askerî personel uzun süredir Ukrayna’da görev yapıyor” dedi.

Paylaşın

Taliban’dan Kitapları Toplama Kararı: “Afgan Değerlerini” Zedeliyorlar

Daikundi Enformasyon ve Kültür Dairesi Başkanı Sayed Mustafa Saleh, son yirmi yıldır “yabancı varlıklar ve yerel işbirlikçilere” atfedilen çeşitli yayınların “gençliğin zihnini değiştirmeyi” amaçladığını ve bunun “İslami ilkeleri ve Afgan değerlerini” zedelediğini ileri sürdü.

Haber Merkezi / “Yasaklı” kitaplar listesinde “Şii İslam, Demokrasi, Siyasi Özgürlük, Laiklik, Komünizm” gibi konuları işleyen eserler öne çıkıyor.

Afganistan’ın Daikundi vilayetindeki Taliban yetkilileri, rejimin ideolojik ilkelerine aykırı olduğu gerekçesiyle “yasak” kabul edilen kitapları toplamak için bir kampanya başlattı.

Daikundi Enformasyon ve Kültür Dairesi Başkanı Sayed Mustafa Saleh, yaptığı açıklamada, rejimin ilke ve politikalarına aykırı olduğu değerlendirilen kitapların özellikle müsadere edileceğini duyurdu. Saleh, son yirmi yıldır “yabancı varlıklar ve yerel işbirlikçilere” atfedilen çeşitli yayınların “gençliğin zihnini değiştirmeyi” amaçladığını ve bunun “İslami ilkeleri ve Afgan değerlerini” zedelediğini ileri sürdü.

Taliban, daha önce de diğer eyaletlerde benzer operasyonlar gerçekleştirmiş, kütüphaneleri denetlemiş ve bazı kitaplara el koymuştu.

Taliban Yüksek Öğrenim Bakanlığı, Kabil de dahil olmak üzere birçok eyaletteki eğitim kurumları ve kütüphanelerden Hanefi fıkhıyla çelişen materyallerin kaldırılmasını emretti. Ayrıca, özel üniversitelere, özellikle Şii mezhebiyle ilişkili olanlar olmak üzere, Sünni Hanefi mezhebine uymayan dini metinleri ortadan kaldırmaları talimatı verildi.

Taliban ve Afganistan

Taliban Afganistan’da yönetimi elinde bulunduran Diyubendi İslamcı hareket ve askeri organizasyondur. Kendilerine Afganistan İslam Emirliği demekte olup ülke içinde bir savaş (veya cihat) sürdürmüştür.

İslam şeriatını yayma amacıyla Molla Muhammed Ömer tarafından 1994 yılında kurulan Taliban’ın 2016’dan beri lideri Mevlevi Hibetullah Ahundzade’dir.

Taliban, 1996’dan 2001’e kadar, Afganistan’ın kabaca dörtte üçüne hükmetmiş ve kendilerine göre yorumladıkları şeriatı uygulamıştır. 1994 yılında Afgan İç Savaşı’nın önde gelen gruplarından biri olarak ortaya çıkmıştı ve büyük ölçüde Afganistan’ın doğu ve güneyindeki Peştun bölgelerindeki geleneksel İslami okullarda (medreselerde) eğitim görmüş ve Sovyet-Afgan Savaşı’nda savaşmış öğrencilerden (talebe) oluşmaktaydı.

Muhammed Ömer’in önderliğindeki hareket, Mücahid liderlerinden aldığı güçle Afganistan’ın çoğu bölgesine yayıldı. 1996’da totaliter Afganistan İslam Emirliği kuruldu ve Afganistan’ın başkenti Kandahar’a transfer edildi. 11 Eylül saldırılarının ardından Aralık 2001’de Amerikan liderliğindeki Afganistan işgaliyle devrilene kadar ülkenin çoğunu kontrol etti.

En etkin dönemlerinde, Taliban hükûmeti diplomatik olarak yalnızca Pakistan, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri tarafından tanındı. Grup daha sonra Afganistan Savaşı’nda Amerikan destekli Hamid Karzai yönetimine ve NATO liderliğindeki Uluslararası Güvenlik Destek Gücü’ne karşı bir direniş hareketi olarak yeniden bir araya geldi.

Taliban, birçok Afgan’a uygulanan sert muameleyle sonuçlanan şeriat yorumu nedeniyle uluslararası alanda kınandı. 1996’dan 2001’e kadar olan iktidarları sırasında, Taliban ve müttefikleri Afgan sivillere karşı katliamlar gerçekleştirdi, açlıktan ölmek üzere olan 160.000 sivile Birleşmiş Milletler’in gıda tedarikini engelledi ve yakıp yıkma taktiği uyarınca geniş ve verimli toprakları yakarak on binlerce evi yok etti.

Taliban, Afganistan’ı kontrol ederken, insanları veya diğer canlıları tasvir eden resimler ve filmler ile def haricinde bir enstrümanın kullanıldığı müziği yasakladı, kadınların okula gitmesini engelledi, kadınların sağlık hizmetleri dışındaki işlerde çalışmasını yasakladı (erkek doktorların kadınları görmesi de yasaklandığı için) ve kadınların dışarıda bir erkek akraba ile dolaşmalarını ve burka giymelerini zorunlu kıldı.

Belirli kuralları çiğneyen kadınlar alenen kırbaçlandı veya idam edildi. Dini ve etnik azınlıklar, Taliban yönetimi altında ağır bir şekilde ayrımcılığa uğradı. Birleşmiş Milletler’e göre, 2010’da Afgan sivil ölümlerinin %76’sından, 2011 ve 2012’de ise %80’inden Taliban ve müttefikleri sorumluydu. Kültürel soykırıma da girişen Taliban, Bamyan’ın 1500 yıllık Buda heykelleri de dahil olmak üzere çok sayıda anıtı yok etmiştir.

Taliban’ın ideolojisi; Diyubendi köktendinciliği ve militan İslamcılığın, Peştunvali olarak bilinen Peştun sosyal ve kültürel normlarıyla birleştirilmesine dayanan “yeni” bir şeriat hukuku biçimi olarak tanımlanmıştır.

Uluslararası topluluklar ve Afgan hükûmeti; sıklıkla Pakistan’ın Servislerarası İstihbarat’ını ve ordusunu; kuruluşunda, iktidarda oldukları süre boyunca ve direniş süreci boyunca Taliban’a destek sağlamakla suçlamıştır. Pakistan ise 11 Eylül saldırılarından sonra gruba yönelik tüm desteğini kestiğini belirtmiştir. 2001 yılında, El Kaide lideri Usame bin Ladin komutasındaki 2.500 Arap’ın Taliban için savaştığı bildirilmiştir.

2020’nin Şubat ayında Trump yönetimi, 1 Mayıs 2021 itibarıyla tüm Amerikan güçlerinin Afganistan’dan çekileceğine dair Taliban ile anlaşma imzaladı. Karşılığında Taliban, El Kaide gibi terörist gruplarıyla bağlantısını kesecek, şiddeti azaltacak ve Amerika destekli Afgan hükûmetiyle müzakere edecekti. Her iki taraf da bu anlaşmanın şartlarını tam olarak yerine getirmese de, çekilme başladı.

15 Ağustos 2021’de Kabil’in düşmesiyle Taliban, Afganistan yönetimine tekrar sahip oldu.

Paylaşın

İsrail, Hizbullah Lideri Haşim Safiyuddin’in Öldürüldüğünü Resmen Duyurdu

İsrail ordusu sözcüsü Daniel Hagari, Hizbullah Yürütme Konseyi başkanı Haşim Safiyuddin’in öldürüldüğünü resmen duyurdu. Hizbullah’tan ise konuya ilişkin henüz açıklama yapılmadı.

Haber Merkezi / İsrail Genelkurmay Başkanı Herzi Halevi ise, “Hasan Nasrallah’ın halefi Haşim Safiyuddin’in ve Hizbullah liderlerinin çoğuna ulaştık, İsrail vatandaşlarının güvenliğini tehdit eden herkese ulaşacağız” dedi.

Lübnanlı bir güvenlik kaynağı daha önce, Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’ın halefi Haşim Safiyuddin’in Beyrut’un güney banliyösünde kendisini hedef alan bir baskında öldürüldüğüne dair istihbarat bulunduğunu doğrulamıştı.

Haşim Safiyuddin’in, Hizbullah’ın stratejik kararlarının alınmasında önemli bir etkiye sahip olduğu belirtilirken, İsrail, Safiyuddin’in ölümünün Hizbullah liderliğine ağır bir darbe olarak nitelendirdi.

Haşim Safiyuddin kimdir?

1964 yılında Lübnan’ın güneyinde yer alan Deyr Kanun en-Nehr’de şii bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Hâşim Safiyüddin, Hasan Nasrallah’ın anne tarafından akrabasıdır. Hâşim Safiyüddin’in kardeşi Abdullah Safiyüddin, Hizbullah’ın İran temsilcisidir.

Hâşim Safiyüddin, 1994 yılında Hasan Nasrallah tarafından Lübnan’a çağrılana kadar Irak’ın Necef kentinde ve İran’ın Kum kentinde ilahiyat dersleri aldı ve o zamandan beri Nasrallah tarafından bir halef olarak yetiştirildi.

1995 yılında Hâşim Safiyüddin, Hizbullah’ın en yüksek konseyi olan Meclis-i Şura’ya (Danışma Meclisi) terfi etti ve ardından 2008’de İmad Muğniye suikastına kadar İmad Muğniye yönetiminde görev yaptı. Hâşim Safiyüddin ayrıca, Cihat Konseyi’nin başkanlığına atandı. Başkanlığını yaptığı Yürütme Konseyi, Hizbullah’ın siyasi, sosyal ve eğitim alanlarındaki faaliyetlerini denetliyordu.

27 Eylül 2024’te Hasan Nasrallah’ın suikastına kadar Hâşim Safiyüddin, Hizbullah’ın üç büyük liderinden biriydi. Diğer ikisi Hasan Nasrallah ve Naim Kasım’dı. Hasan Nasrallah’tan sonra ikinci sırada kabul ediliyordu. 2006 yılında Safiyüddin’in İran tarafından Hizbullah Genel Sekreterliği görevi için Hasan Nasrallah’ın olası halefi olarak terfi ettirildiği bildirildi.

Paylaşın

Putin’den “BRICS” Açıklaması: Yeni Üyelere Kapımız Açık

Moskova’da düzenlenen BRICS Ekonomi Forumu’nda konuşan Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, BRICS’e üye olmak isteyen devletlere kapılarının açık olduğunu söyledi.

Vladimir Putin’in Cuma günü sarf ettiği sözler, BRICS üyeliği gündemde olan Türkiye açısından önem arz ediyor. Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 22-24 tarihleri arasında Rusya’nın Kazan kentinde düzenlenecek olan 16’ncı BRICS Zirvesi’ne katılacak.

Türkiye’nin BRICS’e katılımı, Putin’in dış politika danışmanı Yuri Uşakov’un Eylül ayında Türkiye’nin BRICS’e tam üyelik başvurusunda bulunduğunu açıklamasıyla gündeme gelmişti. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ise Eylül ayında yaptığı açıklamada, BRICS üyesi ülkelerin “şu aşamada” genişlemeye sıcak bakmadığını söylemişti.

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, 17 Ekim Perşembe günü katıldığı Haber Global yayınında Türkiye’nin olası BRICS üyeliği ile ilgili açıklamalarda bulundu. Fidan, ilgili soruya cevaben, “Cumhurbaşkanımız da ifade etti: Biz BRICS ile ilgilendiğimizi onlara söyledik. Dedik ki, biz bu platformla ilgileniyoruz” diye konuştu.

Türkiye’nin resmi başvuru yapıp yapmadığına ilişkinse, Fidan, açık bir yanıt vermekten kaçındı. Üyelikle ilgili “belirlenmiş kurallar olmadığını” ifade eden Fidan, “Bu platformun bundan sonraki büyüme stratejisi nasıl olacak, ona bakıyoruz. Bizim için daha da önemlisi: Ne türden bir katma değer üretecek, ne türden bir kurumsallaşmayı beraberinde getiriyor, ne türden bir ekonomik planı var, onu göreceğiz” diye konuştu.

Putin ayrıca, Kazan’daki zirveye, Filistin lideri Mahmud Abbas’ın da katılacağını söyledi. Rusya lideri, Ortadoğu’da sürmekte olan İsrail-Hamas savaşı bağlamında Filistin’de iki devletli çözümü desteklediklerini yineledi.

“Ekonomik gücümüz artıyor ve artacak”

Rusya Devlet Başkanı, BRICS’in küresel ölçekte giderek artan ekonomik rolüne de değindi. BRICS’in küresel GSYİH içerisindeki payının G7 ülkelerinin payını aştığını ve büyümeyi sürdürdüğünü kaydeden Putin, “Örneğin 1992’yi alalım. G7’nin payı yüzde 45,5 iken aynı yıl BRICS’in payı küresel GSYİH’nın yüzde 16,7’si idi. 2023’te bizim payımız yüzde 37,4’e yükselirken G7’ninki ise yüzde 29,3 oldu. Bu fark açılıyor ve açılmaya da devam edecek. Bu kaçınılmaz” diye konuştu. Putin, BRICS’in küresel ekonomide oynadığı rolün gelecekte artacağını ifade etti.

Putin, Avrupa Birliği’ne (AB) benzer biçimde, BRICS genelinde geçerli olacak ortak bir para birimini yürürlüğe koymak içinse henüz erken olduğunu söyledi. Bu tür bir uygulamanın üye ülkeler arasında daha yüksek seviyede bir entegrasyonu gerektireceğini kaydeden Rusya lideri, BRICS ülkelerinin bu konuda kademeli adımlar atması gerektiğini ifade etti. Putin ayrıca, BRICS ülkeleri tarafından 2014 yılında kurulan ve merkezi Çin’in Şanghay kentinde bulunan Yeni Kalkınma Bankası’nı da güçlendirmeyi hedeflediklerini kaydetti.

BRICS’in hâlihazırda 9 üyesi bulunuyor. Bunlar, kurucu üyeler Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika’ya ek olarak 2024 yılı Ocak ayında üye olan İran, Mısır, Etiyopya ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE). Küresel petrol üretiminin yaklaşık yüzde 40’ını elinde bulunduran BRICS üyeleri, aynı zamanda dünya yüzölçümünün yüzde 30’unu ve küresel nüfusun yüzde 45’ini temsil ediyor.

Genişlemeye sıcak bakan BRICS’e katılımı gündemde olan ülkelerden biri de, Suudi Arabistan. Putin’in danışmanı Uşakov, geçen hafta Suudi Arabistan’dan “BRICS üyesi” olarak bahsetmiş, daha sonra ise Kremlin söz konusu ifadeden geri adım atmıştı.

Putin ayrıca Ukrayna ve G20’ye ilişkin de açıklamalarda bulundu. NATO’nun Ukrayna askerlerini kullanarak kendileriyle savaştığını savunan Putin, Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin Perşembe günü nükleer silahlanma ile ilgili sarf ettiği sözleri “tehlikeli bir provokasyon” olarak nitelendirdi. Putin, Ukrayna’nın nükleer silah edinmesine izin vermeyeceklerini kaydetti.

Zelenskiy, Perşembe günü katıldığı AB Konseyi zirvesi kapsamında düzenlenen basın toplantısında, “Ya Ukrayna bizi koruyacak nükleer silahlara sahip olacak ya da bir çeşit ittifakın parçası olacağız. NATO dışında böylesine etkili bir ittifak bizce yok” diye konuşmuştu. Konuya ilişkin Cuma günü bir açıklama yapan Ukrayna Cumhurbaşkanlığı İdaresi Başkanı Andriy Yermak, Zelenskiy’nin sözlerinin yanlış anlaşıldığını savunarak “Nükleerle ilgili böyle düşüncelerimiz yok, biz bunu reddediyoruz” dedi.

G20’ye ilişkinse Putin, G20’nin “siyasileştirilmediği sürece faydalı bir forum” olduğunu belirtti. Brezilya’nın Rio de Janeiro kentinde Kasım ayında düzenlenecek G20 zirvesinde Rusya’yı temsil edecek uygun birini bulacaklarını söyleyen Putin, G20’nin çalışmalarını baltalayacağı için kendisinin katılmayacağını beyan etti. Putin hakkında Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından 17 Mart 2023 tarihinde verilen bir yakalama emri bulunuyor.

(Kaynak: DW Türkçe)

Paylaşın

İran, Onlarca Afgan Göçmeni Öldürdü

İran merkezli insan hakları grubu Haalvsh, İran sınır muhafızlarının Pakistan sınırı yakınlarında ülkeye geçmeye çalışan en az 260 Afgan göçmeni vurarak öldürdüğünü bildirdi.

Haber Merkezi / Haalvsh, öldürülenlerin cesetlerini gösterdiği iddia edilen videoları yayınlayarak, göçmenlerin sadece silahlı saldırıya değil RPG saldırılarına da maruz kaldığını iddia etti.

Olay hem İran’da hem de uluslararası alanda yaygın tepkiye neden oldu. Ancak ne İranlı yetkililer ne de Afganistan olay hakkında resmi bir açıklama yapmadı.

Afganistan eski Başsavcısı Muhammed Farid Hamidi, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, “Göçmenlerin, savunmasız ve korumasız olduklarını bilerek kasıtlı olarak öldürülmesi, insanlığa karşı bir suç teşkil ediyor; korkunç ve insanlık dışı bir eylemdir” dedi.

İran, Mart 2025’in sonuna kadar yaklaşık iki milyon Afgan sığınmacıyı sınır dışı etmeyi planlıyor. Mesud Pezeshkian liderliğindeki yeni hükümet Afgan sığınmacılara yönelik baskıyı yoğunlaştırmış durumda.

İran, onlarca yıldır ülkelerindeki çatışmalardan, zulümden ve işsizlikten kaçan milyonlarca Afgan sığınmacıya ev sahipliği yapıyor. BM’ye göre İran’da 4,5 milyon Afgan sığınmacı var. Ancak İranlı yetkililer bu sayının 5 milyonu aştığını iddia ediyor.

Taliban’ın Ağustos 2021’de Afganistan’ı ele geçirmesi, ülkenin zaten kötü olan insani durumunu daha da kötüleştirdi ve her gün binlerce kişi, komşu ülkeler İran ve Pakistan’a kaçıyor.

Son yıllarda hem İran hem de Pakistan, Afgan sığınmacılara yönelik baskılarını yoğunlaştırarak on binlerce kişiyi Afganistan’a geri gönderdi.

Paylaşın

UNICEF’den Lübnan İçin “Kayıp Nesil” Uyarısı

Lübnan’da İsrail saldırılarında 2 bin 300’den fazla kişi hayatını kaybederken, UNICEF’den 400 binden fazla çocuğun yerinden edildiği Lübnan için “kayıp nesil” uyarısında bulundu.

Birleşmiş Milletler Çocuklara Acil Yardım Fonu (UNICEF), İsrail’in saldırıları dolayısıyla Lübnan’da son üç haftada 400 binden fazla çocuğun yerinden edildiğini belirterek, “kayıp nesil” uyarısında bulundu.

UNICEF’in insani yardım faaliyetlerinden sorumlu genel müdür yardımcısı Ted Chaiban, yerinden edilmiş aileleri barındırmak üzere barınaklara dönüştürülen okulları ziyaret etti.

Chaiban Beyrut’ta Associated Press haber ajansına verdiği demeçte, “Beni etkileyen şey, üç haftadır süren bu savaşta bu kadar çok çocuğun etkilenmiş olması” dedi.

UNICEF yetkilisi, yerlerinden edilmiş çocukların eğitimden mahrum kaldığını ve ortada kayıp bir nesil riski olduğunu belirtti.

Lübnan’daki bazı özel okullar hala faaliyette olsa da, Filistinli ve Suriyeli mülteci çocukların da gittiği okullar da dahil, devlet okulları savaştan olumsuz etkilendi. Chaiban, “Endişelendiğim şey, yüz binlerce Lübnanlı, Suriyeli ve Filistinli çocuğun eğitimden mahrum kalma riski altında olması” dedi.

Lübnan Sağlık Bakanlığı’na göre ülkede 2 bin 300’den fazla kişi İsrail saldırılarında hayatını kaybetti ve bunların yaklaşık yüzde 75’i geçtiğimiz ay içinde gerçekleşti. Chaiban, son üç haftada 100’den fazla çocuğun öldüğünü ve 800’den fazlasının da yaralandığını söyledi.

Chaiban yerlerinden edilenlerin üç ya da dört aile birlikte plastik bir örtü ile ayrılmış bir sınıfta yaşayabildiği ve bin kişinin 12 tuvaleti paylaşabildiği aşırı kalabalık barınaklarda kaldığını kaydetti.

Yerlerinden edilmiş pek çok aile yol kenarlarına ya da halk plajlarına çadır kuruyor.

Chaiban, yerinden edilen çocukların çoğunun, bombardımana veya silah seslerine maruz kaldığını ve herhangi bir yüksek sesten korktuklarını söyledi. UNICEF yetkilisi, “Bir de tahliye emirleri üzerine tahliye emirleri var. Daha işin başındayız ve şimdiden derin bir etki yaratmış durumdayız” dedi.

Lübnan’daki çatışmalar nedeniyle 100’den fazla sağlık tesisi hizmet dışı kalırken, 12 hastane de ya hiç çalışmıyor ya da kısmen çalışıyor.

Su altyapısı da saldırılardan olumsuz etkilendi. Chaiban, son üç hafta içinde yaklaşık 350 bin kişiye su sağlayan 26 su istasyonunun hasar gördüğünü söyledi. UNICEF bu istasyonların onarımı için yerel yetkililerle birlikte çalışıyor.

Chaiban sivil altyapının korunması çağrısında bulunarak, çatışmanın askeri yollarla çözülemeyeceğinin farkına varılması gerektiğini söyledi.

(Kaynak: VOA Türkçe)

Paylaşın

Afganistan’da Çocukların Yarısı Yetersiz Beslenmeden Dolayı “Bodur”

Afganistan’da beş yaş altı çocukların neredeyse yarısı (yüzde 44,6) kronik yetersiz beslenmeden dolayı bodur kalırken, yüzde 3,6’sı akut yetersiz beslenmeden dolayı düşük kilolu.

Haber Merkezi / Birleşmiş Milletler’e göre, Afganistan’da 24 milyondan fazla insan şu anda acil insani yardıma ihtiyaç duyuyor.

Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF), bu yıl içerisinde, akut yetersiz beslenme sorunu yaşayan 343 binden fazla Afgan çocuğun tedavi edildiğini bildirdi. UNICEF, Afganistan’da ciddi yetersiz beslenmeyle mücadele için gerekli olan terapötik gıdanın tek tedarikçisi.

Sağlık kaynaklarına göre, ülkenin Nangarhar eyaletinde son altı ayda en az 700 çocuk yetersiz beslenme ve mevsimsel hastalıklardan kaynaklı hayatını kaybetti. Ölü sayısının çok daha yüksek olması muhtemel zira birçok vaka, medya erişiminin sınırlı olması ve Taliban’ın bilgi akışına uyguladığı sıkı kısıtlamalar nedeniyle bildirilmiyor.

Save the Children, mayıs ayında 6 milyondan fazla Afgan çocuğun acil durum seviyesinde açlıkla karşı karşıya olduğunu, beş yaş altındaki yaklaşık 3 milyon çocuğun ise akut yetersiz beslenme sorunuyla karşı karşıya olduğunu bildirdi.

Afganistan, bu yılki Küresel Açlık Endeksi’nde 127 ülke arasında 116. sıraya geriledi. Bu, insani krizin kötüleştiğinin bir göstergesi.

Taliban ve Afganistan

Taliban Afganistan’da yönetimi elinde bulunduran Diyubendi İslamcı hareket ve askeri organizasyondur. Kendilerine Afganistan İslam Emirliği demekte olup ülke içinde bir savaş (veya cihat) sürdürmüştür.

İslam şeriatını yayma amacıyla Molla Muhammed Ömer tarafından 1994 yılında kurulan Taliban’ın 2016’dan beri lideri Mevlevi Hibetullah Ahundzade’dir.

Taliban, 1996’dan 2001’e kadar, Afganistan’ın kabaca dörtte üçüne hükmetmiş ve kendilerine göre yorumladıkları şeriatı uygulamıştır. 1994 yılında Afgan İç Savaşı’nın önde gelen gruplarından biri olarak ortaya çıkmıştı ve büyük ölçüde Afganistan’ın doğu ve güneyindeki Peştun bölgelerindeki geleneksel İslami okullarda (medreselerde) eğitim görmüş ve Sovyet-Afgan Savaşı’nda savaşmış öğrencilerden (talebe) oluşmaktaydı.

Muhammed Ömer’in önderliğindeki hareket, Mücahid liderlerinden aldığı güçle Afganistan’ın çoğu bölgesine yayıldı. 1996’da totaliter Afganistan İslam Emirliği kuruldu ve Afganistan’ın başkenti Kandahar’a transfer edildi. 11 Eylül saldırılarının ardından Aralık 2001’de Amerikan liderliğindeki Afganistan işgaliyle devrilene kadar ülkenin çoğunu kontrol etti.

En etkin dönemlerinde, Taliban hükûmeti diplomatik olarak yalnızca Pakistan, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri tarafından tanındı. Grup daha sonra Afganistan Savaşı’nda Amerikan destekli Hamid Karzai yönetimine ve NATO liderliğindeki Uluslararası Güvenlik Destek Gücü’ne karşı bir direniş hareketi olarak yeniden bir araya geldi.

Taliban, birçok Afgan’a uygulanan sert muameleyle sonuçlanan şeriat yorumu nedeniyle uluslararası alanda kınandı. 1996’dan 2001’e kadar olan iktidarları sırasında, Taliban ve müttefikleri Afgan sivillere karşı katliamlar gerçekleştirdi, açlıktan ölmek üzere olan 160.000 sivile Birleşmiş Milletler’in gıda tedarikini engelledi ve yakıp yıkma taktiği uyarınca geniş ve verimli toprakları yakarak on binlerce evi yok etti.

Taliban, Afganistan’ı kontrol ederken, insanları veya diğer canlıları tasvir eden resimler ve filmler ile def haricinde bir enstrümanın kullanıldığı müziği yasakladı, kadınların okula gitmesini engelledi, kadınların sağlık hizmetleri dışındaki işlerde çalışmasını yasakladı (erkek doktorların kadınları görmesi de yasaklandığı için) ve kadınların dışarıda bir erkek akraba ile dolaşmalarını ve burka giymelerini zorunlu kıldı.

Belirli kuralları çiğneyen kadınlar alenen kırbaçlandı veya idam edildi. Dini ve etnik azınlıklar, Taliban yönetimi altında ağır bir şekilde ayrımcılığa uğradı. Birleşmiş Milletler’e göre, 2010’da Afgan sivil ölümlerinin %76’sından, 2011 ve 2012’de ise %80’inden Taliban ve müttefikleri sorumluydu. Kültürel soykırıma da girişen Taliban, Bamyan’ın 1500 yıllık Buda heykelleri de dahil olmak üzere çok sayıda anıtı yok etmiştir.

Taliban’ın ideolojisi; Diyubendi köktendinciliği ve militan İslamcılığın, Peştunvali olarak bilinen Peştun sosyal ve kültürel normlarıyla birleştirilmesine dayanan “yeni” bir şeriat hukuku biçimi olarak tanımlanmıştır.

Uluslararası topluluklar ve Afgan hükûmeti; sıklıkla Pakistan’ın Servislerarası İstihbarat’ını ve ordusunu; kuruluşunda, iktidarda oldukları süre boyunca ve direniş süreci boyunca Taliban’a destek sağlamakla suçlamıştır. Pakistan ise 11 Eylül saldırılarından sonra gruba yönelik tüm desteğini kestiğini belirtmiştir. 2001 yılında, El Kaide lideri Usame bin Ladin komutasındaki 2.500 Arap’ın Taliban için savaştığı bildirilmiştir.

2020’nin Şubat ayında Trump yönetimi, 1 Mayıs 2021 itibarıyla tüm Amerikan güçlerinin Afganistan’dan çekileceğine dair Taliban ile anlaşma imzaladı. Karşılığında Taliban, El Kaide gibi terörist gruplarıyla bağlantısını kesecek, şiddeti azaltacak ve Amerika destekli Afgan hükûmetiyle müzakere edecekti. Her iki taraf da bu anlaşmanın şartlarını tam olarak yerine getirmese de, çekilme başladı.

15 Ağustos 2021’de Kabil’in düşmesiyle Taliban, Afganistan yönetimine tekrar sahip oldu.

Paylaşın

Uluslararası Af Örgütü: 18 Ülkede “İnsanlığa Karşı Suç” İşlendi

Uluslararası Af Örgütü, sadece son 10 yılda en az 18 ülkede “insanlığa karşı suç” işlendiğini açıkladı. Açıklamada, Etiyopya, İran, İsrail ve işgal altındaki Filistin, Suriye, Ukrayna gibi ülkelerdeki durumun, uluslararası adalet sistemini güçlendirmek konusundaki acil ihtiyacı hatırlattığı vurgulandı.

Uluslararası Af Örgütü açıklamada, BM Üye Devletlerinin, uluslararası adalet çerçevesini güçlendirmek ve faillerin soruşturma ve yargılamadan kaçınmalarına yönelik güvenli alanları büyük oranda azaltmak amacıyla İnsanlığa Karşı İşlenen Suçların Önlenmesi ve Cezalandırılmasına İlişkin Sözleşme’nin resmi müzakerelerini hızla başlatacak bir kararı desteklemeleri gerektiğini belirtti.

Uluslararası Af Örgütü, 22 Kasım’a kadar sürecek BM Genel Kurulu’nun toplantıları başlarken, kurula “İnsanlığa Karşı İşlenen Suçların Önlenmesi ve Cezalandırılmasına İlişkin Sözleşme”nin resmi müzakerelerini hızla başlatacak bir kararı desteklemeleri çağrısında bulundu.

Bu suçlara özgü bağımsız bir sözleşme bulunmadığı vurgulanan açıklamada, Uluslararası Af Örgütü’nün, sadece son 10 yılda en az 18 ülkede bu suçlara ilişkin kanıtları tespit ettiği belirtildi.

Açıklamada, Etiyopya, İran, İsrail ve işgal altındaki Filistin, Suriye, Ukrayna gibi ülkelerdeki durumun, uluslararası adalet sistemini güçlendirmek konusundaki acil ihtiyacı hatırlattığı vurgulandı. Ayrıca sözleşmenin, toplumsal cinsiyet adaletine ilişkin uluslararası standartlarda da son derece ihtiyaç duyulan gelişmeleri sağlayabileceğine dikkat çekildi.

Uluslararası Af Örgütü bugün yaptığı yazılı açıklamada, BM Üye Devletlerinin, uluslararası adalet çerçevesini güçlendirmek ve faillerin soruşturma ve yargılamadan kaçınmalarına yönelik güvenli alanları büyük oranda azaltmak amacıyla İnsanlığa Karşı İşlenen Suçların Önlenmesi ve Cezalandırılmasına İlişkin Sözleşme’nin resmi müzakerelerini hızla başlatacak bir kararı desteklemeleri gerektiğini belirtti.

Uluslararası Af Örgütü’nün çağrısı, BM Genel Kurulu 6. Komitesi’nin, gündemindeki “insanlığa karşı işlenen suçlar” başlığını tartışmak üzere toplandığı gün yapıldı. 6. Komite toplantısının 22 Kasım’a kadar sürmesi bekleniyor.

Bianet’in aktardığına göre; Uluslararası Af Örgütü Genel Sekreteri Agnès Callamard konu hakkındaki açıklamasında, şunları söyledi: “Gelecek altı hafta, uluslararası toplumun insanlığa karşı işlenen suçlara ilişkin bir sözleşmeyi müzakere etmek ve çıkarmak konusunda nihayet ilerleme kaydetmesi için benzersiz bir fırsattır. Böyle bir sözleşme, en korkunç suçların bazılarının mağdurları ve bu suçlardan hayatta kalanlar için adaletin, hakikatin ve onarımın sağlanması adına günümüz dünyasında son derece ihtiyaç duyulan yeni yollar açacaktır.

Yeni sözleşme, toplumsal cinsiyet adaletine ilişkin uluslararası standartlarda da son derece ihtiyaç duyulan gelişmeleri sağlayabilir. Toplumsal cinsiyete dayalı apartheid, zorla evlendirme ve kürtaja zorlama gibi, uluslararası toplumun şimdiye kadar çok sınırlı ölçüde ilgilendiği toplumsal cinsiyete dayalı suçların tanınması da buna dahildir. Dünyamızın birçok bölgesinde kadınlara, kız çocuklara ve LGBTİ+’lara karşı yürütülen asırlık savaşa son vermeye uygun bir uluslararası yasanın zamanı çoktan geldi.”

Soykırım ve savaş suçları gibi, uluslararası hukuk kapsamındaki diğer suçların aksine, insanlığa karşı işlenen suçlar için halihazırda bu suçlara özgü, bağımsız bir sözleşme bulunmuyor. Af Örgütü, “Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin (UCM) Roma Statüsü uluslararası hukuk uyarınca insanlığa karşı işlenen suçları yasaklasa da devletler tarafından uygulanacak bir İnsanlığa Karşı İşlenen Suçlara İlişkin Sözleşme, UCM çerçevesi de dahil genel uluslararası adalet çerçevesini tahkim edecek ve güçlendirecektir” dedi.

Paylaşın