Suriye’de Savaş Bitti Mi, Sadece Şekil Mi Değiştirdi?

Suriye’de silahlar susarken, entegrasyon anlaşmaları, yatırım hamleleri ve diplomatik trafik, ülkeyi barışa mı yoksa yeni bir güç dengesizliğine mi taşıyacak sorusu hâlâ yanıt bekliyor.

Haber Merkezi / Suriye’de savaş biteli çok oldu deniyor. Ama gerçekte biten savaş değil, sadece biçim değiştiren bir güç mücadelesi.

Bugün Şam’da atılan her adım, Washington’da, Moskova’da, Tahran’da ve Tel Aviv’de yankı buluyor. Reuters’ın aktardığı üzere merkezi yönetim ile Kürt güçleri arasında imzalanan entegrasyon anlaşması “tarihi” olarak tanımlanıyor.

Evet, kağıt üzerinde bu anlaşma Suriye’nin toprak bütünlüğü adına önemli bir eşik. Ancak Orta Doğu’da tarih, imzalarla değil uygulamalarla yazılır.

Suriye artık klasik anlamda bir iç savaş ülkesi değil; çok aktörlü, çok katmanlı bir yeniden yapılanma laboratuvarı. Telekom ihaleleri ve altyapı projeleri, savaş sonrası dönemin yeni cephesini gösteriyor: silahların yerini yatırım, yaptırım ve nüfuz alıyor.

Ancak bu “normalleşme” görüntüsü aldatıcı olabilir.

Çünkü aynı anda İsrail hava saldırılarını sürdürüyor, İran sahadaki etkisini korumaya çalışıyor, Rusya askeri varlığını tahkim ediyor, ABD ise geri plandan denge kuruyor. Yani Suriye’nin geleceği, Suriyelilerin olduğu kadar başkalarının ajandasına da bağlı.

Buradaki asıl kırılma noktası şu: Suriye, merkezileşmiş ama kapsayıcı bir devlet mi olacak, yoksa fiilen bölünmüş ama harita üzerinde tek kalan bir ülke mi?

Bu soruya net bir cevap verilmiyor; çünkü cevabı henüz kimse bilmiyor. Ancak bildiğimiz bir şey var: Silahlı grupların entegrasyonu başarısız olursa, “devletleşme” süreci sadece yeni bir elit değişimi olarak kalır. Bu da eski kaosun yeni bir ambalajla geri dönmesi demektir.

Ekonomik tablo ise daha da sert. Yıllarca süren savaş, kuraklık ve yaptırımlar, halkı hayatta kalma moduna kilitledi. Yatırım söylemleri yükselirken, sıradan Suriyeli için hâlâ elektrik, gıda ve güvenlik temel sorun olmaya devam ediyor. Eğer yeniden inşa sadece belli çevrelere hizmet ederse, bu barış değil ertelenmiş bir toplumsal patlama olur.

Asıl soru şu: Suriye, dış güçlerin satranç tahtası olmaktan çıkıp kendi kaderini yazabilecek mi?

Bugün atılan adımlar umut verici ama kırılgan. En küçük yanlış hesap, Suriye’yi yeniden “istikrarsızlığın merkezi” haline getirebilir. Bu yüzden önümüzdeki yıllar, Suriye için bir yeniden doğuş değilse bile kesinlikle bir karar anı olacak.

Ya kapsayıcı bir siyasal düzen kurulacak…
Ya da savaş sonrası dönem, savaşın başka bir versiyonu olarak tarihe geçecek.

Suriye’nin geleceği işte bu iki ihtimal arasında şekilleniyor.

Paylaşın

Yeni Rejim, Eski Çatışma: Afganistan’da Silahlı Muhalefet

Afganistan’da siyasal dışlanma, meşruiyet sorunu ve baskı ortamı, silahlı muhalefeti yeniden üretirken, bu durum ülkede kalıcı barış ihtimalini giderek daha da zayıflatıyor.

Haber Merkezi / Taliban’ın iktidarı yeniden ele geçirmesiyle Afganistan’da savaşın sona erdiği iddia edilmişti. Oysa sahadaki gerçeklik, bu iddianın fazlasıyla erken ve iyimser olduğunu gösteriyor. Rejim değişmiş olabilir; fakat çatışmanın yapısal nedenleri yerli yerinde duruyor. Bugün Afganistan’da yaşanan, barıştan çok çatışmanın biçim değiştirmiş hâlidir.

Taliban, iktidarını “güvenlik” ve “istikrar” söylemi üzerine inşa etmeye çalışsa da bu söylem, kapsayıcı bir siyasal düzenle desteklenmediği sürece ikna edici olmaktan uzak kalıyor. Etnik, mezhepsel ve siyasal dışlanmışlık hissi, özellikle bazı bölgelerde silahlı muhalefetin yeniden filizlenmesine zemin hazırlıyor. Bu durum, Afganistan’da sorunun yalnızca askeri değil, derin bir meşruiyet krizi olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor.

Silahlı muhalefetin varlığı, Taliban’ın iddia ettiği gibi sadece “dış destekli unsurların sabotajı” ile açıklanamaz. Aksine bu hareketler, uzun yıllardır süregelen merkezîleşme, temsil eksikliği ve zor yoluyla yönetme pratiklerinin bir sonucu olarak okunmalıdır. Siyasal alanın kapatıldığı, muhalefetin meşru kanallarının tamamen ortadan kaldırıldığı bir ortamda silah, kaçınılmaz biçimde siyasal bir araç hâline gelmektedir.

Uluslararası toplumun tutumu da bu denklemin önemli bir parçasıdır. Bir yandan Taliban yönetimiyle temkinli ilişkiler kurulurken, diğer yandan insan hakları ihlalleri ve siyasal baskılar büyük ölçüde “istikrar” gerekçesiyle görmezden gelinmektedir. Bu yaklaşım, kısa vadeli güvenlik kaygılarını önceleyip uzun vadeli barış ihtimalini zayıflatmaktadır. Zira baskı altında tutulan toplumlarda sessizlik, çoğu zaman rızaya değil, birikmiş öfkeye işaret eder.

Bugün Afganistan’da silahlı muhalefet, ne güçlü bir alternatif iktidar sunabilecek durumda ne de tamamen marjinal bir olgu olarak görülebilir. Asıl mesele, bu durumun süreklilik kazanmasıdır. Çatışmanın düşük yoğunluklu ama kalıcı bir hâl alması, ülkeyi yeni bir istikrarsızlık döngüsüne sürükleme riski taşımaktadır.

Sonuç olarak Afganistan’da yaşanan, “yeni” bir çatışma değil; eski sorunların yeni koşullar altında yeniden üretilmesidir. Taliban’ın askeri zaferi, siyasal barışı garanti etmemiştir. Silahların susması için yalnızca güç değil, meşruiyet, kapsayıcılık ve siyasal çözüm gerekir. Aksi hâlde Afganistan, yeni bir rejim altında eski bir çatışmayı yaşamaya devam edecektir.

Paylaşın

Avrupa’nın İç Çekişmeleri: Birlik Mi, Bölünme Mi?

Avrupa Birliği (AB), tarihinin en karmaşık ve belirleyici dönemlerinden birini yaşıyor. Hem iç dinamikler hem de küresel güç dengelerindeki hızlı dönüşüm, AB’yi yeniden tanımlayan stratejik bir kavşağa taşıyor.

Haber Merkezi / AB’nin dış politika gündemini şekillendiren en kritik unsur, Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısı sonrası ortaya çıkan güvenlik ihtiyacı oldu. Artan jeopolitik riskler AB’yi savunma ve güvenlik stratejilerini güçlendirmeye itiyor; bu yönde adımlar savunma işbirliklerini ve ortak askeri kapasite projelerini (örneğin Readiness 2030) gündeme taşıdı. Ayrıca ABD’nin dış politika tutumlarıyla yaşanan gerilimler, Avrupa’da “stratejik özerklik” tartışmasını güçlendiriyor ve Birlik’in NATO’ya olan bağlılığıyla kendi savunma kabiliyetlerini dengeleme ihtiyacını ortaya koyuyor.

Avrupa liderleri, küresel güç rekabeti içinde Çin ve Rusya gibi aktörlerle karşı karşıya gelirken aynı zamanda ABD ile ticari ve güvenlik ilişkilerini yeniden tarif etmeye çalışıyorlar. Bu bağlamda Avrupa’nın dış politikada daha bağımsız bir aktör olma eğilimi güçleniyor, fakat bu süreç içeride siyasi uzlaşı gerektiriyor.

Almanya ve İtalya gibi büyük AB ekonomileri, Birlik’in küresel rekabet gücünü artırmak için acil reformlar çağrısında bulunuyorlar. Bu talepler, bürokrasinin azaltılması, tek pazarın derinleştirilmesi ve dijital/enerji sektörlerinde inovasyonun hızlandırılmasını içeriyor. Rekabetçilik risklerine dair uyarılar, AB’nin ekonomik modelini yeniden şekillendirmesi gerektiğini gösteriyor.

2026 için Avrupa Komisyonu’nun çalışma programı, “Avrupa’nın bağımsızlık anı” olarak adlandırılıyor ve sürdürülebilir büyümeyi, inovasyonu, demokrasiyi ve güvenliği merkezine alan bir gündem ortaya koyuyor. Bu program, ekonomik dayanıklılığı artırmak için çeşitli yapısal reformları da kapsıyor.

AB’nin iç politik gündemi, göç politikaları, hukukun üstünlüğü ve demokrasi gibi konular etrafında odaklanıyor. Avrupa içindeki siyasi kutuplaşma, özellikle aşırı sağ ve popülist hareketlerin bazı ülkelerde güç kazanmasıyla birlikte Avrupa bütünlüğü açısından sınamalar yaratıyor. Buna rağmen kamuoyu yoklamaları, birçok Avrupa vatandaşının güçlü bir AB’ye halen destek verdiğini gösteriyor — yani toplum içinde Avrupa idealine ilişkin karmaşık ancak canlı bir tartışma sürüyor.

AB, geleneksel genişleme stratejisini tartışırken Ukrayna gibi aday ülkelerle ilgili kritik görüşmeler devam ediyor. Ukrayna, 2027’ye kadar Birliğe katılma hedefini aktif şekilde savunuyor; bu süreç Birlik’in genişleme politikasının hem stratejik bir araç hem de önemli bir sınav olduğunu gösteriyor.

Buna ek olarak, Avrupa’nın dış politik etkisini genişletmek amacıyla yeni bölgesel işbirlikleri de sürüyor. Örneğin, AB–Ermenistan zirvesi gibi girişimler bölgesel entegrasyonu güçlendirmeye yönelik adımlar olarak değerlendiriliyor.

Yeniden Tanımlanan Bir Avrupa

AB, küresel ticaret beklentilerinde de dönüşüm sürecinde. ABD ile ticaret ve stratejik ilişkiler, özellikle yeni ABD tarifeleri ve ticaret politikaları yüzünden belirsizliklerle dolu. Ayrıca, Mercosur gibi bloklarla ilişkilerde ticaret anlaşmalarının hayata geçirilmesi çabaları sürüyor. Bu durum, Avrupa’nın küresel ekonomik ağlar içinde konumunu yeniden düşünmesini gerektiriyor.

Birlik içindeki bu dönüşüm, Avrupa’nın uluslararası alanda daha bağımsız, rekabetçi ve dayanıklı bir aktör olma vizyonuyla birlikte hem fırsatlar hem de önemli riskler barındırıyor. Neticede 2026, AB için sadece mevcut krizlere yanıt verme yılı değil, aynı zamanda önümüzdeki on yıllarda Avrupa’nın şekillenmesinde belirleyici bir dönem olma potansiyeline sahip.

Sonuç olarak, Avrupa Birliği’nin geleceği, bugün yaşanan çok boyutlu çalkantıların yönetilmesine ve Birlik içindeki siyasal iradenin reform gündemiyle buluşmasına bağlı. Bu süreç, Avrupa’nın hem iç dayanıklılığını artırmak hem de küresel aktörler arasında daha etkin bir pozisyon almak için kritik önem taşıyor.

Paylaşın

Zehirli Bağımsızlık: Yalnızlığın Yeni Formu

“Zehirli Bağımsızlık Sendromu”, bireyselliğin aşırıya kaçtığında yalnızca bireylerin değil, toplumun da refahını nasıl etkileyebileceğini gösteren önemli bir uyarı olarak ortaya çıkıyor.

Haber Merkezi / Bağımsızlık artık sadece kendi ayakları üzerinde durmak değil; aynı zamanda ortak bir dünyayı birlikte kurabilme becerisidir.

Modern yaşamın değerlerinden biri olarak sıkça yüceltilen bağımsızlık, psikologlar ve toplumsal bilimciler arasında yeni bir kavramla birlikte sorgulanmaya başladı: “Zehirli Bağımsızlık Sendromu.” Bu kavram, bireysel özgürlüğün aşırı idealizasyonunun, kişisel ilişkiler, toplumsal bağlar ve ruh sağlığı üzerinde olumsuz etkileri olduğunu öne sürüyor.

Son yıllarda özellikle genç yetişkinler arasında gözlemlenen bu sendrom, bireyin her koşulda “tek başına ayakta durma” isteğini, kolektif bağlardan ve destek ağlarından kopma eğilimine dönüştürüyor. Uzmanlar, bireysel özerkliği güçlü tutmanın değerli olduğunu kabul ederken, bunun sosyal izolasyon, empati zayıflaması ve dayanışma eksikliği gibi sonuçlara yol açabileceğini ifade ediyor.

Psikolog Dr. Elif Demir’e göre, “Zehirli bağımsızlık” terimi, bir zamanlar özgürleşme aracı olarak görülen bireyselliğin, bağ kurma becerilerini felç eden bir ideolojiye dönüşmesini tanımlamak için kullanılıyor. Demir, “Bağımsızlık, kişinin kendi ayakları üzerinde durabilmesidir; fakat ilişkileri ve ortaklığı tamamen reddetmek, duygusal dayanıklılığı zedeler ve yalnızlık riskini artırır,” diyor.

Sosyolog Prof. Ahmet Yıldız ise bu eğilimi postmodern bireycilik kültürünün bir yan ürünü olarak değerlendiriyor. Yıldız’a göre, “Toplumun başarı kriteri haline getirilen kişisel başarı ve bağımsızlık vurgusu, kolektif sorumluluk ve paylaşımcı yaklaşımları ikinci plana itti. Bu da yalnızlaşmaya ve duygusal refahın zarar görmesine neden oluyor.”

Araştırmalar, “Zehirli Bağımsızlık” eğiliminin özellikle dijital çağda hızlandığını gösteriyor. Sosyal medya platformları, bireysel başarı ve özgünlük temsillerini sürekli olarak yücelttiği için gençler üzerinde mükemmeliyetçi ve izole olma baskısı oluşturabiliyor. Bir danışma merkezi psikoloğu, “Başkalarıyla dayanışma ve ortaklık gelişimini engelleyen bu yaklaşım, güven duygusunu zayıflatıyor ve mental sağlık sorunlarını tetikliyor,” diye belirtiyor.

Bu sendromun etkileri yalnızca psikolojik değil, toplumsal düzeyde de görülüyor: komşuluk ilişkilerinin zayıflaması, çevrimdışı birlikteliklerin azalması, ekip çalışmalarında dayanışma eksikliği gibi yansımalar hayatın birçok alanında kendini gösteriyor.

Uzmanlar, çözümün “bağımsızlığı tamamen reddetmek” değil, sağlıklı bir denge kurmak olduğunu vurguluyor. Bu denge, bireysel özerkliği ve ortaklık kültürünü eş zamanlı olarak beslemek anlamına geliyor. Psikologlar, bireylerin duygusal ihtiyaçlarını tanıma, yardım isteme becerilerini geliştirme ve toplumsal bağlara yeniden yatırım yapma yönünde adımlar atmalarını öneriyor.

Sonuç olarak “Zehirli Bağımsızlık Sendromu”, bireyselliğin aşırıya kaçtığında yalnızca bireylerin değil, toplumun da refahını nasıl etkileyebileceğini gösteren önemli bir uyarı olarak ortaya çıkıyor. Bağımsızlık artık sadece kendi ayakları üzerinde durmak değil; aynı zamanda ortak bir dünyayı birlikte kurabilme becerisidir.

Paylaşın

Kendi Halkıyla Savaş Halinde Olan Bir Rejim

Tarih gösteriyor ki, hiçbir rejim kendi halkıyla sonsuza dek savaş halinde kalamaz. Baskı, itaat üretebilir; fakat meşruiyet üretemez. Onurlu yaşam arzusu, en sert rejimlerin bile karşısında er ya da geç kendine bir yol buluyor.

Haber Merkezi / İran’da olup biteni izlerken akla ister istemez şu soru geliyor: Bir devlet, kendi halkından bu kadar mı korkar? Sokakta yürüyen gençten, saçını açan kadından, slogan atan öğrenciden…

Cevap ise çok açık: Korku büyükse, meşruiyet sorunu da o kadar büyüktür.

İran’da mesele yalnızca muhalefet ya da örgütlü siyaset değil; gündelik hayatın kendisi rejim için bir güvenlik sorunu. Nasıl giyindiğiniz, ne dinlediğiniz, ne yazdığınız, hatta ne düşündüğünüz bile rejimin radarında.

Böyle bir yerde “normal” bir toplumdan söz edilebilir mi?

Rejim sözcüleri her fırsatta “dış güçler”, “komplolar” ve “ülkenin istikrarını bozmak isteyenler”den dem vuruyor, ki bu yakından tanıdığımız bir söylem. Gençler ülkeden kaçmanın yollarını arıyorsa, kadınlar en temel hakları için meydanlara çıkıyorsa, sorun aynaya bakmamakta ısrar eden rejimdedir.

Rejimin refleksi ise hiç değişmiyor: Sertlik. Protesto varsa cop, itiraz varsa gözaltı, sosyal medyada bir cümle varsa mahkeme.

Bir rejim, varlığını sürekli baskıyla sürdürüyorsa, çoktan savunma pozisyonuna geçmiş demektir. Kendi halkıyla savaş halinde olan bir rejim, er ya da geç bu savaşı kaybeder.

Tarih bize şunu defalarca göstermiştir: Halkı susturabilirsin, bastırabilirsin, hatta korkutabilirsin; ama sonsuza kadar yönetemezsin.

İran’daki kitlesel protestolar

İran’daki kitlesel protestolar, farklı dönemlerde farklı kıvılcımlarla başlamış olsa da ortak bir zeminde buluşmaktadır: siyasal baskı, ekonomik kriz ve toplumsal özgürlüklerin yokluğu.

Bu eylemler, rejimle toplum arasındaki derin yapısal çatlağın dışavurumudur.

İran’da son yılların en geniş çaplı protesto dalgası, 2022’de Mahsa (Jina) Amini’nin ahlak polisi gözetiminde hayatını kaybetmesiyle patlak vermiştir.

Başörtüsünü “uygunsuz” taktığı iddiasıyla gözaltına alınan genç bir kadının ölümü, özellikle kadınlar ve gençler öncülüğünde ülke geneline yayılan bir isyana dönüşmüştür.

“Kadın, yaşam, özgürlük” sloganı, protestoların hem simgesi hem de özeti haline gelmiştir.

Ancak bu patlama bir anda ortaya çıkmamıştır.

2009 Yeşil Hareketi, seçimlere hile karıştığı iddialarıyla başlamış ve rejimin sandık yoluyla bile değişime izin vermediğini göstermiştir.

2017–2019 protestoları, ekonomik nedenlerle (zamlar, işsizlik, yoksulluk) ortaya çıktı ve ilk kez alt sınıfların da açık biçimde rejimi hedef aldığı görülmüştür.

2019’daki akaryakıt zammı protestoları, yüzlerce kişinin öldürüldüğü ağır bir devlet şiddetiyle bastırılmıştır.

Paylaşın

Gazze’de İsrail Saldırılarında Can Kaybı 70 Bin 365’e Yükseldi

Gazze Şeridi’nde İsrail saldırılarında hayatını kaybedenlerin sayısı 70 Bin 365’e yükseldi. Gazze’de İsrail saldırılarında yaralananların sayısı ise 171 bin 058’e çıktı.

Haber Merkezi / Gazze’de İsrail saldırılarında ölenlerin yüzde 70’ini çocuklar ve kadınların oluşturduğu aktarılırken, saldırılar sonucu oluşan yıkımdan dolayı çok sayıda kişinin hala enkaz altında olduğu vurgulandı.

Sivil savunma ve acil sağlık ekiplerinin bu kişilere ulaşmakta zorluk yaşadığı kaydedildi.

ABD Başkanı Donald Trump’ın öncülüğünde hazırlanan 20 maddelik barış planı 10 Ekim’de devreye girmişti. Plan kapsamında Hamas’ın silah bırakması ve Gazze’nin geleceğinde söz sahibi olmaması isteniyor.

Ayrıca bölgeye “Uluslararası İstikrar Gücü” (ISF) konuşlandırılması öngörülüyor. Buna yönelik ABD tasarısı, 18 Kasım’da BMGK’de kabul edilmişti.

Paylaşın

BM’den “Açlık Krizi Derinleşebilir” Uyarısı

Dünya Gıda Programı, önümüzdeki yıl 318 milyon kişinin açlık tehlikesiyle karşı karşıya kalabileceğini, bunun da 2019’a oranla iki katından fazla bir artışa işaret ettiğini duyurdu.

Birleşmiş Milletler Dünya Gıda Programı (WFP) dünyada giderek derinleşen açlık krizine karşı uyarıda bulundu. Kuruluştan yapılan açıklamada, yapılan yardımların ihtiyacın oldukça gerisinde kaldığına dikkat çekildi. Bunun da finansal kaynakların giderek azalmasından kaynaklandığı kaydedildi.

Kuruluş, mevcut tabloda 2026 yılında yalnızca en acil yardıma ihtiyaç duyan 110 milyon kişiye yardım sağlanabileceğini, bunun da 13 milyar dolara mal olacağını ifade etti. Ancak WFP, bu tutarın yarısının temin edilebileceğini öngörüyor.

Diğer yandan kuruluş önümüzdeki yıl 318 milyon kişinin açlık tehlikesiyle karşı karşıya kalabileceğini, bunun da 2019’a oranla iki katından fazla bir artışa işaret ettiğini ifade etti.

WFP Genel Müdürü Cindy McCain, dünyanın eş zamanlı olarak Gazze Şeridi’nde ve Sudan’ın bazı bölgelerinde açlık kriziyle mücadele ettiğine dikkat çekerek, bunun 21. yüzyılda “kabul edilemez” olduğunu vurguladı. Erken ve etkili çözümlerin hayat kurtarıcı olduğuna vurgu yapan McCain, “Ancak bunun için ivedilikle daha fazla desteğe ihtiyacımız var” diye konuştu.

ABD Başkanı Donald Trump, ikinci kez göreve gelişinin ardından yurt dışı yardımlarını önemli ölçüde sınırlandırmıştı. Diğer bazı önemli bağışçı ülkeler de finansal yardımlar konusunda kısıtlamaları hayata geçirmiş ya da yardımların azaltılacağını duyurmuştu.

WFP, geçen ay yaptığı açıklamada 2025’te alınan kaynağın yüzde 40 daha az olacağına yönelik tahminini duyurmuştu. Bu yıl 6 milyar 400 milyon dolarda kalacağı öngörülen kuruluşun bütçesi, 2024’te 10 milyar dolardı.

WFP azalan mali desteğe karşılık dünyada çatışmalar, aşırı hava olayları ve ekonomik istikrarsızlık nedeniyle gıda güvensizliğinin artmasını bekliyor.

Örgüt, hükümetlere ve bağışçılara açlığı önlemek ve sıfır açlık hedefine yaklaşmak için etkisi kanıtlanmış önlemlere daha fazla yatırım yapmaları çağrısında bulunuyor.

(Kaynak: DW Türkçe)

Paylaşın

Gazze’de Barış İçin Tarihi Adım

20’den fazla ülkenin liderlerinin katılımıyla gerçekleştirilen Şarm el-Şeyh Barış Zirvesi’nde Gazze’deki ateşkes anlaşması için kritik bir adım atıldı. Zirveye katılan liderler, Gazze için ortak niyet beyanını imzaladı. 

İmza töreni sonrası açıklamalarda bulunan ABD Başkanı Donald Trump, bölgedeki gelişmeleri değerlendirdi. Trump, “Orta Doğu’da barışa ulaştık” diyerek, “Gazze’de savaşı hep birlikte bitirdik. Gazze’de yeniden inşa başlıyor” ifadelerini kullandı.

ABD Başkanı Trump, 9 Ekim’de Mısır’daki müzakerelerde İsrail ile Hamas’ın Gazze’de ateşkes planının ilk aşamasını onayladığını açıklamıştı. Anlaşma, 10 Ekim itibarıyla yürürlüğe girmiş ve İsrail ordusunun belirlenen “sarı hat”tan çekilmesi ile ateşkes aynı gün saat 12.00’de hayata geçirilmişti.

Mısır’ın Şarm eş-Şeyh kentinde gerçekleştirilen tarihi zirvede, Gazze’de barışın sağlanması amacıyla önemli adımlar atıldı. Zirveye katılan liderler, Gazze için ortak niyet beyanını imzaladı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, ABD Başkanı Donald Trump, Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi ve Katar Emiri Al-Sani, barış ve istikrarın sağlanması için birlikte hareket etme mesajı verdi.

ABD Başkanı Trump, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a övgüde bulunarak, “Çetin bir adam ve benim dostum” dedi. Trump, Erdoğan’ın ordusunun çoğu kişinin sandığından daha güçlü olduğunu ve son dönemdeki çatışmalarda hep ön safta yer alarak başarılı olduğunu vurguladı.

Zirve, Gazze Şeridi’ndeki savaşı sona erdirmeyi, Orta Doğu’da barış ve istikrarı güçlendirmeyi ve bölgesel güvenlik için yeni bir sayfa açmayı hedefliyor. Toplantıya Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yanı sıra Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Ürdün Kralı 2. Abdullah, Bahreyn Kralı Hamed bin İsa Al Halife, İngiltere Başbakanı Keir Starmer, İspanya Başbakanı Pedro Sanchez, İtalya Başbakanı Giorgia Meloni, Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif, Almanya Başbakanı Friedrich Merz ve İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan gibi 20’den fazla ülke lideri katıldı.

İran’ın Tesnim Haber Ajansı, İranlı yetkililerin katılmayacağını bildirirken, Katar, BAE, Suudi Arabistan ve Endonezya’dan katılım olacağı ancak düzeylerinin açıklanmadığı belirtildi. İsrail Başbakanlık Ofisi zirveye İsrail’den katılım olmayacağını duyurdu, Filistin yönetimi ise açıklama yapmadı. BM Genel Sekreteri Antonio Guterres ve AB Konseyi Başkanı Antonio Costa da zirvede yer aldı.

Gazze’de varılan ateşkes anlaşması da zirvede değerlendirildi. ABD Başkanı Trump, 9 Ekim’de Mısır’daki müzakerelerde İsrail ile Hamas’ın Gazze’de ateşkes planının ilk aşamasını onayladığını açıklamıştı. Anlaşma, 10 Ekim itibarıyla yürürlüğe girmiş ve İsrail ordusunun belirlenen “sarı hat”tan çekilmesi ile ateşkes aynı gün saat 12.00’de hayata geçirilmişti.

Paylaşın

Şi’den Trump’a Uyarı: Kırmızı Çizgiyi Aşmayın

ABD Başkanı Donald Trump’ın yeni ihracat kısıtlamaları ve yüzde 100 tarife tehdidine sert bir yanıt veren Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, “kırmızı çizgi” uyarısında bulundu.

Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, ABD Başkanı Donald Trump’ın yeni ihracat kısıtlamaları planlarına karşı açık bir “kırmızı çizgi” çekti. İki ülke liderinin yaklaşık altı yıl sonra ilk kez yüz yüze görüşmesi beklenirken, bu sert çıkış Pekin ve Washington arasında yeni bir ticaret savaşının fitilini ateşleyebilir.

Geçtiğimiz hafta Çin, belirli nadir elementleri içeren ürünlere yönelik geniş kapsamlı küresel ihracat kontrolleri açıkladı. Bu hamle, ABD’nin Çin’i ileri teknoloji çiplerden ve yapay zekâ üretim zincirlerinden dışlamayı amaçlayan önlemlerine misilleme olarak değerlendiriliyor.

Bloomberg’in haberine göre, Pekin yönetimi, bu adımların “savunma amaçlı” olduğunu savunarak, “ABD, Eylül’deki Madrid görüşmelerinden bu yana Çin’e karşı yeni kısıtlamalar devreye soktu. Biz savaş istemiyoruz ama korkmuyoruz,” açıklamasını yaptı.

ABD Başkanı Donald Trump, Çin’in kararının ardından Şi ile yapılacak planlı görüşmeyi iptal edebileceğini söyledi. Trump ayrıca Çin mallarına uygulanan gümrük vergilerini yüzde 100’e çıkaracağını ve “tüm kritik yazılımlar” üzerindeki ihracatı yasaklayacağını açıkladı.

Bloomberg’e göre, Trump yönetimi son dönemde Ticaret Bakanlığı aracılığıyla ihracat kısıtlamalarını genişletti ve mevcut yaptırımlardaki boşlukları kapatarak Çin’in ileri teknoloji ürünlerine erişimini daha da zorlaştırdı.

Yeni yaptırımların, Çin merkezli sosyal medya platformu TikTok’un ABD’deki operasyonlarının geleceğini de tehlikeye soktuğu belirtiliyor.

Ticaret ateşkesi tehlikede

İki tarafın Mayıs ayında imzaladığı ticaret ateşkesi, tarifeleri karşılıklı olarak düşürme ve yeni kısıtlama getirmeme taahhüdü içeriyordu. Ancak, Bloomberg’in analizine göre Washington bu anlaşmayı sadece gümrük indirimleriyle sınırlı, Pekin ise teknolojik yaptırımların da durdurulması gerektiği yönünde yorumluyor.

Bu çelişkili yorumlar, ticaret trafiğini ve küresel piyasaları yeniden sarsmış durumda. ABD borsaları geçtiğimiz hafta son altı ayın en sert düşüşünü yaşarken, soya, buğday, bakır ve pamuk fiyatları da geriledi.

Bloomberg analizinde, iki ülke arasındaki gerilimin merkezinde nadir toprak elementleri ve stratejik metaller olduğu vurgulandı. Bu maddeler, yapay zekâ teknolojileri ve silah üretimi için kritik önem taşıyor.

Çin’deki düşünce kuruluşlarından Hutong Research, ABD’nin asıl korkusunun ekonomik değil “stratejik” olduğunu belirterek, “Nadir element akışının kesilmesi, ABD’nin savunma üretim kapasitesini ve dolayısıyla küresel güç dengesini tehdit ediyor,” değerlendirmesinde bulundu.

Trump’ın yeni tarifeleri 1 Kasım’da yürürlüğe girecek. Bu tarih, iki liderin Güney Kore’de yapılması planlanan zirve görüşmesinden sadece birkaç gün sonrasına denk geliyor. Pekin’in yeni ihracat kısıtlamaları ise bir hafta sonra yürürlüğe girecek, bu da tarafların anlaşmaya varmak için oldukça sınırlı bir zamana sahip olduğunu gösteriyor.

Bloomberg’e konuşan analistler, gerilimin “sonsuz bir restleşmeye dönüşmeyeceğini” belirtiyor. The Futurum Group analisti Ray Wang, “Her iki ülke için ekonomik, güvenlik ve tedarik zinciri riskleri o kadar yüksek ki, bu gerilimin uzun süre sürmesi mümkün değil. Taraflar yeniden masaya oturacak,” değerlendirmesinde bulundu.

Paylaşın

Pakistan – Afganistan Sınırında Şiddetli Çatışmalar

Afganistan ile Pakistan sınırında şiddetli çatışmalar yaşandı. Bölgeden gelen haberine göre, sınır hattına yakın birçok noktada çıkan çatışmalarda ağır silahlar ve insansız hava araçları (İHA) kullanıldı.

Pakistan ordusu, pazar günü yaptığı açıklamada, Afganistan ile yaşanan sınır çatışmalarında, “Taliban ve bağlantılı teröristlerden” 200’den fazlasını öldürdüğünü açıkladı. Ayrıca 23 Pakistanlı askerin öldüğü ve 29’unun da yaralandığı belirtildi.

Afganistan’da iktidarı elinde tutan Taliban yönetimi ise Pazar günü yaptığı açıklamada, Cumartesi gecesi boyunca yürütülen operasyonlarda 58 Pakistan askerinin öldürüldüğünü duyurdu. Taliban söz konusu operasyonu, topraklarının ve hava sahasının Pakistan ordusu tarafından sürekli ihlâl edilmesine karşı bir “misilleme” olarak nitelendirdi.

Taliban hükümetinin sözcüsü Zabihullah Mücahid, Kâbil’de düzenlediği basın toplantısında, Afgan güçlerinin 25 Pakistan karakolunu ele geçirdiğini, öldürülen 58 askerin yanı sıra 30 Pakistan askerinin de yaralandığını dile getirerek “Afganistan’ın tüm resmi ve fiili sınırları tamamen kontrol altında ve yasa dışı faaliyetler büyük ölçüde önlendi” ifadesini kullandı.

Taliban hükümetinin Savunma Bakanlığı da Pazar sabahı erken saatlerde, kuvvetlerinin sınır boyunca “misilleme ve başarılı operasyonlar” yürüttüğünü açıkladı.

Bakanlığın açıklamasında, “Karşı taraf Afganistan’ın toprak bütünlüğünü bir kez daha ihlâl ederse, ülkenin sınırlarını korumaya tamamen hazır olan silahlı kuvvetlerimiz güçlü bir yanıt verecektir” denildi.

Pakistan basını ise Pakistan ordusunun saldırılara güçlü bir şekilde karşılık verdiğini, Afgan tarafına ait birçok üs ile militan mevzilerinin ağır hasar aldığını duyurdu.

Afgan yetkililer hafta başında Pakistan’ı, başkent Kâbil ve ülkenin doğusundaki bir pazarı bombalamakla suçlamış, Pakistan ise saldırının sorumluluğunu üstlenmemişti.

Gece boyunca şiddetli çatışmaların patlak vermesiyle Pakistan ve Afganistan arasındaki önemli sınır geçişleri Pazar günü kapatıldı. Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif, sınır bölgesinde gece boyunca yaşanan çatışmaları, “Afganistan’ın provokasyonları” olarak nitelendirdi. Şerif yaptığı açıklamada, “Pakistan’ın savunması konusunda tavizde bulunulmayacak ve her provokasyona güçlü ve etkili bir yanıt verilecek” dedi.

Pakistan ve Afganistan arasında son aylarda tansiyon yüksek. İslamabad, Afgan hükümetini Pakistan topraklarında saldırılar düzenleyen terör gruplarına karşı harekete geçmemekle suçluyor. Afganistan ise bu suçlamayı reddediyor.

Paylaşın