Bilim İnsanları Ay Toprağından Oksijen Çıkarmanın Yolunu Buldular

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi NASA’nın Houston’daki Johnson Uzay Merkezi’nde çalışan bilim insanları, simüle edilmiş ay toprağından oksijen çıkarmanın yolunu buldular.

Ay’da kalıcı bir insan varlığı oluşturmak, NASA’nın uzun vadeli hedeflerinden biri ve bu görev, ilk astronotların 2025 gibi erken bir tarihte Ay yüzeyine dönmesini sağlayacak.

Bu son deneyin başarısı, artık oksijen toplama teknolojisinin hazırlık seviyesinin 6’ya ulaştığı, yani uzayda test edilmeye hazır olduğu anlamına geliyor.

ABD uzay ajansının Ay’da insan üsleri inşa etme planlarını ciddi ölçüde ilerletecek bir hamleyle, NASA’daki bilim insanları Ay toprağından nasıl oksijen çıkarılacağını buldu.

NASA’nın Houston’daki Johnson Uzay Merkezi’nden bir ekip, karbotermal reaksiyon yaratmak için yüksek güçlü bir lazer kullanarak ilk kez vakumlu bir ortamda yapay Ay toprağından oksijeni başarıyla çıkardı.

Karbotermal İndirgeme Gösterimi (Carbothermal Reduction Demonstration/CaRD) deneyi, solunum için oksijen üretmenin yanı sıra ulaşımda itici yakıt olarak da hayati önem taşıyabilir.

NASA mühendisi Anastasia Ford, “Ekibimiz CaRD reaktörünün Ay yüzeyinde hayatta kalabileceğini ve başarılı bir şekilde oksijen çıkarabileceğini kanıtladı” diyor.

Bu, diğer gezegenlerde sürdürülebilir insan üsleri inşa etmek üzere mimariyi geliştirme yönünde büyük bir adım.

Ay’da kalıcı bir insan varlığı oluşturmak, NASA’nın Artemis görevinin uzun vadeli hedeflerinden biri ve bu görev, ilk astronotların 2025 gibi erken bir tarihte Ay yüzeyine dönmesini sağlayacak.

Bu son deneyin başarısı, artık oksijen toplama teknolojisinin hazırlık seviyesinin 6’ya ulaştığı, yani uzayda test edilmeye hazır olduğu anlamına geliyor.

NASA’da kıdemli bir mühendis olan Aaron Paz şöyle diyor: Bu teknoloji Ay yüzeyinde her yıl kendi ağırlığının birkaç katı oksijen üretme potansiyeline sahip, bu da insan varlığının ve Ay ekonomisinin sürekliliğini mümkün kılacak.

Önceki haftalarda NASA, programın ilk mürettebatlı uzay uçuşu olacak Artemis II görevinde Ay’ın etrafında dolaşacak 4 astronotu açıklamıştı.

Astronotlar 10 gün sürecek uçuş denemesinde NASA’nın devasa Uzay Fırlatma Sistemi (Space Launch System/SLS) roketiyle gönderilen Orion uzay aracında seyahat edecek. Bu kişiler, 50 yılı aşkın süredir Ay’ın yakın çevresinde uçan ilk astronotlar olacak.

ABD uzay ajansı, mürettebatsız test uçuşunu çoktan tamamlamış, Orion aracı Ay’ın etrafında uçarak Kasım 2022’de Dünya’ya dönmüştü.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Kuasarların Sırrı 60 Yıl Sonra Çözüldü

Kütlesi milyonlarca ila on milyarlarca güneş kütlesi arasında değişen, gaz diski ile çevrili süper kütleli bir kara delik tarafından desteklenen ve son derece parlak aktif galaksi çekirdeği olan kuasarların sırrı, 60 yıldan uzun süren araştırma ve tartışmaların sonucunda çözüldü.

Aşırı parlaklığa ve kütleye sahip, gizemini büyük ölçüde koruyan gök cisimleri olan kuasarlar, ilk kez 1950’lerde keşfedildi. Kuasarlar, evrendeki en parlak ve en güçlü nesneler diye bilinmekte.

Monthly Notices of the Royal Astronomical Society adlı hakemli bilimsel dergide yayımlanan yeni araştırmada, kuasarların muhtemelen galaksiler arasındaki çarpışmalar sonucu ortaya çıktığı ifade edildi.

Kuasarların yaydığı enerjinin bir galaksideki tüm yıldızların yaydığı enerjiden daha fazla olabileceği düşünülüyor.

Öte yandan keşfedilmelerinin üzerinden onlarca yıl geçmesine rağmen böyle bir enerji patlamasını neyin tetikleyebileceğine dair bir sonuca varılamamıştı.

Şimdiyse Birleşik Krallık’taki Sheffield ve Hertfordshire Üniversitelerinden araştırmacılar, gözlemlerden elde edilen veriler doğrultusunda, kuasar oluşumunun galaksi birleşmeleriyle tetiklendiği sonucuna vardı.

İspanya’nın La Palma bölgesindeki Isaac Newton Teleskobu’nu kullanan araştırmacılar, kuasara sahip 48 galaksi ve kuasarı olmayan 100 galaksinin üzerinde çalıştı

Bunun sonucunda kuasarlı galaksilerin diğer galaksilerle doğrudan etkileşime girme veya çarpışma olasılığının üç kat fazla olduğu saptandı.

Araştırmanın başyazarı Dr. Jonny Pierce, “Kuasarlar dünyanın dört bir yanındaki bilim insanlarının daha fazla bilgi edinmek istediği bir alan” diye konuştu.

NASA’nın James Webb Uzay Teleskobu gibi yeni güçlü cihazlar kuasarlara dair de önemli fikirler verebilir. Zira bu teleskop, yaklaşık 13 milyar yıl önce oluşmuş, evrendeki en uzak kuasarlardan gelen ışığı bile tespit edebiliyor.

Kuasarların daha ayrıntılı incelenmesi, Güneş Sistemi’ni ve dolayısıyla Dünya’yı da içeren Samanyolu Galaksisi’nin geleceğine dair de fikir veriyor.

Zira Samanyolu’nun, en yakın komşusu Andromeda Galaksisi’yle çarpışma rotasında olduğu uzun süredir biliniyor. Yeni çalışma, Samanyolu’nun tamamının bu süreçte bir kuasara dönüşebileceği anlamına geliyor.

Araştırmanın yazarlarından Prof. Dr. Clive Tadhunter, “Kuasarlar, evrendeki en aşırı fenomenlerden biri” diyor ve ekliyor:

Gördüklerimiz, muhtemelen kendi galaksimizin Andromeda’yla yaklaşık 5 milyar yıl sonra çarpışacağı geleceği temsil ediyor.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Bilim İnsanlarını Şaşkına Döndüren “Kara Delik”

Uzayda belirli nicelikteki maddenin bir noktaya toplanması ile meydana gelen ‘Kara Delik’lere ilişkin her gün yeni bir gelişme yaşanıyor. Bilim insanları, karanlık noktasından ışık çıkan yeni bir kara delik türü karşısında şaşkına döndü.

Bilim insanları, bunun aslında yeni bir kozmik varlık çeşidi olabileceğini söylüyor.

Bir bilgisayar simülasyonu modelinden ortaya çıkan teorik bir yapı olan bu gizemli kozmik cisimi, uzayda Dünya’daki en iyi teleskoplardan bile saklanan gökcisimleri olabileceğine işaret ediyor.

ABD’deki Johns Hopkins Üniversitesi’nden, araştırmayı yöneten Pierre Heidmann yaptığı açıklamada şöyle dedi:

Çok şaşırdık… Cisim bir kara deliğe tıpatıp benziyor ama karanlık noktasından ışık çıkıyor.

Araştırmacılar “topolojik soliton” diye adlandırdıkları cismi Physical Review D adlı akademik dergide yayımlanacak yeni bir çalışmada açıkladı.

Bilim insanları uzayda, Dünya’daki ultra hassas sensörlerle gözlemlendiğinde benzer kütleçekimsel etkilere sahip olan ve kara delik gibi algılanabilecek başka cisimler olması ihtimalini araştırdı.

Kara delikler, ışığın bile çekiminden kaçamayacağı kadar yoğun bir çekim alanına sahip, çökmüş yıldızlardır.

Kütleçekim dalgalarının 2015’te tespit edilmesi astrofizik dünyasında çığır açarak kara deliklerin varlığını doğruladı.

Bu tespit, ışığın karadeliklerin etrafında tıpkı Dünya’nın Güneş’in etrafında döndüğü gibi, kara deliklerin merkezinden belli bir uzaklıkta döndüğünü gösterdi.

Bu mesafe, kara deliğin “gölgesinin” kenarını belirleyerek gelen herhangi bir ışığın bilim insanlarının “olay ufku” diye adlandırdığı bölgeye ölümcül bir şekilde çarpmasına yol açıyor.

Öte yandan bilim insanları, topolojik solitonun uzayı tıpkı bir kara delik gibi bozduğunu ancak bir kara delik gibi davranmadığını söyledi.

Simülasyonda solitonun, “gerçek” bir kara delik olsaydı güçlü çekim kuvvetinden kaçamayacak olan, ışığın zayıf ışınlarını karıştırdığı ve yaydığı bulundu.

Araştırmacılar uzayın fotoğraflarını kullandıkları birkaç senaryoda, bir kara deliği ve topolojik solitonu, sanki bir kamerayla çekilmişler gibi merceğin önüne yerleştirdi.

Simülasyonlarda, her iki kozmik varlık da kütleçekimsel etkileri nedeniyle çarpık resimler üretirken, solitonun farklı davrandığı görüldü.

Dr. Heidmann, “Işık güçlü bir şekilde bükülüyor ancak bir kara delikteki gibi emilmek yerine, tuhaf hareketlerle dağılarak bir noktada kaotik bir şekilde bize geri geliyor” dedi.

Karanlık bir nokta görmüyoruz. Çok fazla bulanıklık görüyoruz, bu da ışığın bu tuhaf nesnenin etrafında deli gibi döndüğü anlamına geliyor.

Araştırmacılar, bu çalışma uzaydaki yeni cisimlere dair bir öngörü olmasa da bunun, kara deliklere kıyasla bu tür cisimlerin neye benzediğine dair en iyi model görevini görebileceğini söyledi.

Nesne hâlâ teorik olsa da bilim insanlarının matematik denklemleri kullanarak onu oluşturabilmesi ve simülasyonlar kullanarak neye benzediğini gösterebilmesi, Dünya’daki en iyi teleskoplardan bile saklanan gökcisimleri olabileceğine işaret ediyor.

Çalışmanın bir diğer yazarı Ibrahima Bah, “Karşınızdaki şeyin bir kara delik olmadığını nasıl anlarsınız? Bunu test etmek için iyi bir yolumuz yok. Topolojik solitonlar gibi varsayımsal nesneleri incelemek bunu anlamamıza da katkı sağlayacak” dedi.

(Kaynaak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Dünya’ya Çarpan En Büyük Asteroit, Dinozorları Öldüren Asteroit Olmayabilir

Bilim insanları, 200 milyon yıl önce Dünya’ya çarpan ve Wredefort Krateri’ni oluşturan asteroittin 66 milyon yıl önce dinozorları öldüren asteroitten daha büyük olabileceğini öne sürdüler.

Haber Merkezi / Güney Afrika’nın Johannesburg kentinin yaklaşık 120 km güneybatısında yer alan Wredefort Krateri’nin çapı yaklaşık 159 km.

Bilim insanlarının yaptığı son araştırmalar, 200 milyon yıl önce oluşan Wredfort Krateri’nin başlangıçta 250 ila 280 km çapında olduğunu gösteriyor.

Konuya ilişki daha önce yapılan araştırmalarda Wredfort Krateri’nin başlangıçta 172 km çapında olduğu tahmin edilmişti.

Bilim insanları, bu tahmine dayanarak, krateri oluşturan asteroitin yaklaşık 15 km genişliğinde olduğu ve saatte yaklaşık 53.900 km hızla çarptığını hesaplamışlardı.

Journal of Geophysical Research: Planets dergisinde yayınlanan araştırmaya göre, bilim insanları Wredfort Krateri’ni yeniden ölçtüler ve asteroitin boyutu hakkında yeni bilgiler buldular.

Bilim insanları, asteroitin 20 ila 25 km çapında olduğunu ve 72.000 ile 90.000 km/s arasında Dünya’ya çarptığını buldular.

Araştırmanın baş yazarı Natalie Allen, kraterlerin boyutunun daha doğru bir tahmininin, Dünya’da ve güneş sistemi boyunca bulunan diğer kraterlere de ışık tutabileceğini söyledi.

Dinozorları öldüren asteroid yaklaşık 66 milyon yıl önce Dünya’ya çarpmıştı ve yaşamın yaklaşık yüzde 75’ini yok etmişti.

Araştırmalar Wredfort Krateri’ni oluşturan asteroidin dinozorları öldüren asteroidin neredeyse iki katı büyüklüğünde olduğunu gösteriyor.

Bilim insanları, Dünya tarihindeki en büyük enerji salınımının belki de o zaman gerçekleştiğini söylüyorlar.

Paylaşın

James Webb, Var Olmaması Gereken Galaksiler Bulup Duruyor

Şimdiye kadar uzaya gönderilmiş en güçlü teleskop olan ABD Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi NASA’nın James Webb Uzay Teleskobu (JWST), var olmaması gereken galaksiler bulup duruyor.

James Webb Uzay Teleskobu ise 13,5 milyar yıl öncesini, yani evrenin yeni oluştuğu zamanı gözlemleyebilecek kadar güçlü bir cihaz.

James Webb Uzay Teleskobu, kızılötesinde rahatça gözlem yapabilmek için gereken tüm kriterleri karşılıyor.

Bir bilim insanı, James Webb Uzay Teleskobu’nun (JWST) var olmaması gereken galaksiler bulup durduğu uyarısı yaptı.

Araştırmacılar, NASA’nın çığır açan teleskobunun şimdiye kadar gördüğü en eski ve en büyük galaksilerden 6’sının, evrende bulundukları yer göz önüne alındığında gerektiğinden daha büyük ve daha olgun göründüğü uyarısında bulunuyor.

Yeni bulgular, bu galaksilerin evrenin başlangıcından gelen Samanyolumuz kadar olgun olduğunu bildirdiği önceki bilimsel araştırmaların üzerine ekleme yaparak ilerleme sağladı.

An itibarıyla yeni bir makale, nasıl oluştuklarını daha iyi anlamak için galaksileri “stres testine” tabi tutarak bu bulguları doğrulamış görünüyor.

Bu çalışma, bilim insanları bir hata yapmadıysa, evren hakkındaki bazı temel bilgileri kaçırıyor olabileceğimize işaret ediyor.

Sıradışı galaksileri inceleyen yeni makalenin yazarı, Austin’deki Texas Üniversitesi’nden Mike Boylan-Kolchin “Eğer bu kütleler doğruysa, demek ki keşfedilmemiş bir bölgedeyiz” diyor.

Galaksi oluşumu hakkında çok yeni bir şeye ya da kozmolojide bir değişikliğe ihtiyaç duyacağız. En uç olasılıklardan biri, evrenin Büyük Patlama’dan kısa süre sonra tahmin ettiğimizden daha hızlı genişlemesi ki bu da yeni kuvvetler ve parçacıklar olduğu anlamına gelebilir.

Profesör Boylan-Kolchin’in “Stress testing ΛCDM with high-redshift galaxy candidates” (Yüksek derecede kırmızıya kayma gerçekleşen galaksi adaylarıyla ΛCDM’ye stres testi yapma) başlıklı makalesi bu hafta Nature Astronomy’de yayımlandı.

Bu makale, JWST’den gelen bilgilerin bilim insanlarının karşısına derin bir ikilem koyduğunu öne sürüyor. Veriler, onlarca yıldır kozmolojiye yön veren karanlık enerji ve soğuk karanlık madde paradigmasında, yani ΛCDM’de bazı yanlışlıklar olabileceğine işaret ediyor.

Genellikle galaksiler gazlarının yaklaşık yüzde 10’unu yıldızlara dönüştürür. Fakat yeni keşfedilen galaksiler gazın neredeyse tamamını yıldızlara dönüştürüyor olmalı.

Bu teorik açıdan mümkün. Ancak bilim insanlarının şimdiye kadar beklediğinden farklı bir şey.

Galaksilerin daha fazla gözlemlenmesi, yaşlarını ve kütlelerini daha çok açıklığa kavuşturacaktır. Bu, gözlemlerin yanlış olduğunu; merkezlerindeki süper kütleli kara delikler galaksiyi ısıttığı için olduklarından daha büyük göründüklerini ya da aslında sanıldıklarından daha geç bir dönemden geldiklerini ama görüntüleme sorunları nedeniyle daha yaşlı göründüklerini ortaya koyabilir.

Ancak bu gözlemler doğrulanırsa, gökbilimciler kozmosa ve galaksilerin nasıl büyüdüğüne dair anlayışlarını değiştirerek alışılmadık derecede büyük ve olgun galaksileri hesaba katacak şekilde modellerini ayarlamak zorunda kalabilir.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Juice’un Jüpiter Yolculuğu Resmen Başladı: Sekiz Yıl Sürecek

Jüpiter’in buzullarla kaplı olan Ganymede, Europa ve Callisto isimli üç uydusunda yaşam izleri arayacak olan Juice’un yolculuğu başladı. Uzay aracının yolculuğu sekiz yıl sürecek.

Her şey yolunda gittiği takdirde 2031 yılının Temmuz ayında hedefine ulaşacak olan Juice, Kasım 2034’e kadar Jüpiter’in üç uydusu üzerine 35 uçuş gerçekleştirecek. Daha sonra da Ganymede’nin yörüngesine yerleşerek 2035 yılına kadar oradan bilgi toplayacak.

Juice’un araştırma yapacağı Ganymede, Callisto ve Europa uyduları 1610 yılında İtalyan astronom Galileo Galilei tarafından keşfedildi. Biri İo olmak üzere dört “Galileo uydusundan” üçü olan bu uydular, güneş sistemimizde Güneş ya da Dünya dışında bir cismin yörüngesinde dönen ilk cisimlerdir.

Avrupa Uzay Ajansı (ESA) tarafından Jüpiter gezegeninin uydularında keşif yapma göreviyle hazırlanan Juice uzay aracı, hava muhalefeti nedeniyle bir günlük bir gecikmenin ardından Fransız Guyanası’ndaki uzay üssünden fırlatıldı. ESA’dan yapılan açıklamaya göre, fırlatmadan yaklaşık 27 dakika sonra bin 500 kilometre yüksekliğe ulaşan Juice, kendini taşıyan Ariane 5 roketinden ayrıldı. Böylece Jüpiter’e yolculuk resmen başlamış oldu.

Misyonun amacı Jüpiter’in buzullarla kaplı olan Ganymede, Europa ve Callisto isimli üç uydusunda yaşam izleri aramak. Hem bu uydularda yaşamın mümkün olup olmadığı, hem de geçmişte bir yaşamın var olup olmadığı araştırılacak.

Jüpiter Buzlu Aylar Kaşifi ya da kısa Juice olarak adlandırılan uzay aracının yolculuğu sekiz yıl sürecek.

Juice projesi pek çok açıdan ilk olma özelliğini taşıyor. Ariane 5 roketiyle gönderilecek olan uzay aracı, başka bir gezegenden (Jüpiter) onun uydusuna doğru yörünge değiştiren ilk uzay aracı olacak. Ayrıca Dünya’nın uydusu Ay dışında başka bir uydunun yörüngesine ilk kez girilecek. Görevin toplam maliyeti yaklaşık 1.6 milyar Euro. ESA’ya göre Juice, “dış güneş sisteminde şimdiye kadar uçurulmuş en güçlü uzaktan algılama da dahil birçok yüksek teknoloji sistemi barındırıyor.

Misyon ESA’ya ait olsa da Amerikan Uzay ve Havacılık Dairesi NASA, Japon Uzay Ajansı JAXA ve İsrail Uzay Ajansı’nın da bazı donanım araçlarının yapımına katkısı oldu.

Her şey yolunda gittiği takdirde 2031 yılının Temmuz ayında hedefine ulaşacak olan Juice, Kasım 2034’e kadar Jüpiter’in üç uydusu üzerine 35 uçuş gerçekleştirecek. Daha sonra da Ganymede’nin yörüngesine yerleşerek 2035 yılına kadar oradan bilgi toplayacak.

İşte bu misyonla ilgili heyecan verici bazı temel bilgiler:

Juice misyonu üç uyduya yönelik olsa da Jüpiter’in bilinen toplam 95 uydusu var. Güneş sistemimizdeki en büyük gezegen olan Jüpiter,  diğer tüm gezegenlerin toplam kütlesinin iki katı büyüklüğe sahip. NASA’nın kıyaslamasına göre Dünya bir madeni para büyüklüğünde olsaydı, Jüpiter bir basketbol topu büyüklüğünde olurdu.

Jüpiter’in büyüklüğü ona güçlü bir manyetik alan kazandırıyor. Juice’un görevinin bir parçası da bu alanın gezegeni çevreleyen buzlu uyduları nasıl etkilediğini keşfetmek.

Bilim insanları manyetik alanın Jüpiter’in uyduları arasında gazları hareket ettirdiğini zaten biliyor. Gezegenin en büyük üçüncü uygusu olan İo’daki volkanlardan salınan sülfür ve oksijen Juice’ın keşifte bulunacağı  üç uyduya da ulaşıyor. Araştırmacıların Juice aracılığıyla öğrenmek istedikleri şey ise bu sürecin nasıl işlediği.

Keşfin yapılacağı Jüpiter uyduları

Juice’un araştırma yapacağı Ganymede, Callisto ve Europa uyduları 1610 yılında İtalyan astronom Galileo Galilei tarafından keşfedildi. Biri İo olmak üzere dört “Galileo uydusundan” üçü olan bu uydular, güneş sistemimizde Güneş ya da Dünya dışında bir cismin yörüngesinde dönen ilk cisimlerdir.

Juice misyonunun birincil hedefi olan Ganymede, güneş sistemimizde kendi manyetik alanını üreten tek uydu özelliğinde. Çapı 5 bin 268 kilometre ve demir ağırlıklı bir sıvıdan oluşan metalik çekirdeği ile güneş sistemimizdeki en büyük aydır. Yeraltı okyanusunun Dünya’daki tüm okyanusların toplamından daha fazla su barındırdığı düşünülmektedir.

ESA’daki bilim insanları Jüpiter’in en büyük ikinci uydusu olan Callisto’nun yörüngesine girerek Juice’un gezegenin ilk zamanlarında, Jüpiter’in çevresindeki ortam hakkında bilgi toplayacağını umuyor. Callisto eşit miktarda kaya ve buzdan oluşuyor ve 100 kilometreden daha derinlerde yeraltı sıvılarından bir okyanusa sahip olabileceği düşünülüyor.

Europa ise Dünya’nın uydusu Ay’dan biraz daha küçük ve o da yeraltı okyanusu barındırıyor. Silikat kayadan oluşan gök cisminin kabuğu buzdan. Bilim insanları Europa’nın uzaya su buharı püskürttüğü üzerinde duruyor.  Görevin ana hedefleri arasında Europa’da yaşam belirtileri ve su çukurları olup olmadığını keşfetmek de yer alıyor.

Aşırı soğuk ve aşırı sıcak koşullarda sürecek olan görev

Juice uzay aracı zor koşullarda görev yapacak. Jüpiter ve uydularının etrafındaki bölge güneş sistemimizdeki en yoğun radyasyon ortamlarına sahip. Aslında devasa bir gaz kütlesi olan Jüpiter’in çevresindeki sıcaklık -230 santigrat derece. Diğer yandan Juice’un Jüpiter’e ulaşmak için geçmek zorunda olduğu Venüs çevresindeki sıcaklık ise 250 santigrat derece.

Kütle çekim desteğiyle geçekleşen uçuşun uzay aracını 2031’de Jüpiter’deki hedefine ulaştırması planlanıyor. Juice misyonunda görev alan araştırmacılar, Jüpiter’in atmosferi, manyetik alanı ve bunların birbirleriyle nasıl etkileşime girdiği ve gezegenin uydularını nasıl etkilediğine dair çeşitli soruların yanıtlarını bulmayı amaçlıyor.

Bu soruların yanıtlarının bilim insanlarının gezegenlerin temel fiziğini daha iyi anlamalarına ve nihayetinde Jüpiter’in uydularından birinde yaşamın mümkün olup olmadığını anlamalarına yardımcı olacağı umuluyor.

(Kaynak: DW Türkçe)

Paylaşın

Dolunayda İntiharlar Artıyor!

İntihar nedenleri üzerine yapılan yeni bir araştırma, alkol bağımlısı veya şiddetli stres altında olan kişilerin dolunayda intihar etme olasılıklarının daha yüksek olduğunu tespit etti.

Haber Merkezi / Amerika Birleşik Devletleri’ndeki (ABD) Indiana Tıp Üniversitesi tarafından intihar nedenleri üzerine yapılan yeni bir araştırmanın sonuçları açıklandı.

Dolunaya yaklaşan haftalarda daha fazla intiharın meydana geldiği tespit edilen araştırmada, 2012 – 2016 yılları arasında intihar edenlerin yaşam koşulları ve intihar oranları araştırıldı.

Özellikle 55 yaş üstü insanların dolunayda daha fazla intihar etme eğiliminde olduğu belirtildi. Dolunay sırasında gelen ışık vücudumuzun sirkadiyen ritminde değişikliklere neden olur.

Araştırma ekibinde yer alan Alexander Nicholas, “Dolunay sırasında intiharların artmasının nedenlerini bulmaya çalıştık. İntihar düşüncesi yüksek olan kişilerin böyle bir dönemde gözlem altında tutulması gerekip gerekmediğine dair de araştırma yaptık” dedi.

Araştırma ekibi, intihar düşüncesi olanlardan kan örnekleri aldılar ve kandaki biyobelirteçleri analiz ettiler. Alkol bağımlısı veya şiddetli stres altında olan kişilerin dolunayda intihar etme olasılıklarının daha yüksek olduğu tespit edildi.

Paylaşın

BYD, Dans Eden Ve Zıplayan Otomobilini Tanıttı

BYD, dans eden ve zıplayan YangWang U9 model otomobilini tanıttı. YangWang U9, 1100 beygir gücünde. 0’dan 100 kilometre hıza iki saniyede ulaşabiliyor ve 700 kilometre menzile çıkabiliyor.

Çinli otomobil firması BYD, Kısa süre önce elektrikli araç satış listesinde zirveye çıkarak Tesla’yı tahtından indirmişti.

Bu 4 motorlu ve elektrikli otomobil, “küresel olarak endüstrinin en gelişmiş gövde kontrol sistemi” diye lanse ediliyor.

YangWang U9 adı verilen otomobilin üç tekerlek üzerinde sürülebileceği ve hatta durduğu yerde zıplayabileceği belirtiliyor.

Aracın bu özelliklerinin ardında ise DiSus adı verilen süspansiyon sistemi var.

YangWang U9, 1100 beygir gücünde. 0’dan 100 kilometre hıza iki saniyede ulaşabiliyor ve 700 kilometre menzile çıkabiliyor.

Bunun yanı sıra akıllı hidrolik gövde kontrol sistemine sahip. Bu sistem de devrilme riskini en aza indiriyor.

Sistem, gövdenin savrulmasını engellemek, arazi sürüşü sırasında zorlu durumların üstesinden gelmek, aerodinamik sürtünmeyi azaltmak ve verimliliği artırmak üzere tasarlandı.

Twitter’da yayımlanan, BYD tanıtım etkinliğinden bir videoda Yangwang U9’un bahsi geçen yetenekleri sergilendi.

86 bin kullanıcının görüntülediği videoda Yangwang U9, sahnede yavaşça ilerlerken, dans ederken ve yanlara doğru sallanırken görülüyor.

Tweet’te “DiSus-X endüstrinin küresel olarak en gelişmiş gövde kontrol sistemi” ifadeleri yer alıyor.

BYD Başkanı Wang Chuanfu’ya göre, bu otomobiller yüksek hızla viraj alma, tam gaz hızlanma veya acil frenleme sırasında yolcuların kaymasını ve yer değiştirmesini de büyük ölçüde engelliyor.

Ayrıca sistemin kar, çamur ve su gibi çeşitli yol koşullarında aracı çizilmelere ve hasarlara karşı koruyabileceği söyleniyor.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Yeni Bir Kara Delik Keşfedildi: Görünmez Canavar

Dünya ile Ay arasını 14 dakikada kat edebilecek kadar hızlı, 20 milyon güneşin ağırlığına denk gelecek süper kütleye sahip yeni bir kara delik keşfedildi. NASA, kara deliği “görünmez bir canavar” şeklinde tanımladı.

Kara delikler çekim alanı her türlü maddesel oluşumun ve ışınımın kendisinden kaçmasına izin vermeyecek derecede güçlü olan, büyük kütleli gök cisimleri şeklinde tanımlanmakta.

ABD Ulusal Havacılık ve Uzay Ajansı (NASA), galaksiler arası uzayda çok hızlı şekilde hareket eden “görünmez bir canavar” diye nitelediği yeni bir kara delik keşfedildiğini duyurdu.

NASA’dan yapılan açıklamada, Hubble Uzay Teleskobu tarafından kaza ile tespit edilen kara deliğin, galaksiler arasında büyük bir hızla başıboş şekilde dolaştığı belirtildi.

“Görünmez bir canavar” şeklinde tanımlanan kara deliğin Dünya ile Ay arasını 14 dakikada kat edebilecek kadar hızla ilerlediği, 20 milyon güneşin ağırlığına denk gelecek derecede de süper kütleli olduğu kaydedildi.

Kara deliğin, ardında, Samanyolu galaksisinin iki katı çapında, daha önce görülmemiş bir şekilde 200 bin ışık yılı uzunluğunda yeni doğmuş yıldızlardan oluşan bir iz bıraktığı ifade edildi.

Oluşumu için “Muhtemelen, üç büyük kara delik arasındaki nadir, tuhaf bir galaktik bilardo oyununun sonucu” ifadesi kullanılan hızlı kara deliğin, önündeki yıldızları yutmak yerine gaz kütlelerini kürüyerek dar bir koridor boyunca yeni yıldız oluşumlarını tetiklediği kaydedildi.

ABD Yale Üniversitesi’nden Pieter van Dokkum, bir şeyleri yutmaya zaman ayıramayacak kadar uzayda süratle ilerleyen ve ardında yıldız oluşumu bırakan kara delik için, “Gördüğümüz şey, sonrası. Bir geminin arkasındaki iz gibi, kara delikten kalan izi görüyoruz.” ifadesini kullandı.

Van Dokkum, Hubble teleskopu görüntüsünde, yakındaki cüce bir galakside yıldız kümelerini tararken kozmik ışın olduğunu düşündüğü küçük bir çizgi fark ettiğini, kozmik ışınları ortadan kaldırdıklarında ise daha önce gördükleri hiçbir şeye benzemeyen kara deliğin izini bulduklarını aktardı.

NASA’nın açıklamasında, gökbilimcilerin, galaksiler arası bu kaçak kara deliğin, belki 50 milyon yıl önce muhtemelen birbiri ile çarpışan galaksilerde bulunan üç büyük kütleli kara deliğin oluşturduğu kaotik ve kararsız konfigürasyon sonuncunda birinin bu oluşumdan dışarı fırlatılma şeklinde meydana gelmiş olabileceğine inandığı kaydedildi.

(Kaynak: Euronews Türkçe)

Paylaşın

James Webb, Buz Devinin Çarpıcı Görüntüsünü Yakaladı

Şimdiye kadar uzaya gönderilmiş en güçlü teleskop olan ABD Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi NASA’nın James Webb Uzay Teleskobu (JWST), Uranüs ve gezegenin halkalarının çarpıcı görüntüsünü yakaladı.

Haber Merkezi / NASA tarafından paylaşılan görselde gezegenin halkaları ve parlak özellikleri net bir şekilde görülebiliyor. Uranüs, kimyasal yapısı nedeniyle buz devi olarak anılmaktadır.

Çoğunlukla hidrojen ve helyumdan oluşan Satürn’ün yoğun bir atmosferi vardır ve Jüpiter gibi bir gaz devidir.

Satürn, aralarında boşluklar olan 7 halkaya sahiptir. Gezegenin halkaları, büyük ve güçlü yerçekimi tarafından parçalanmış olan asteroid, kuyruklu yıldız ve aylardan oluşmaktadır.

Satürn’de 1 gün, 10.7 saat sürer ve 1 Satürn yılı, 29 Dünya yılına eşittir. Satürn dünya ile kıyaslandığında, günler daha kısa yıllar ise daha uzun sürmektedir.

Toplamda 82 adet uyduya sahip olan Satürn’ün, 53 uydusu onaylanmışken 29 uydusu onaylanmayı ve isimlendirilmeyi beklemektedir.

Satürn güneşten yaklaşık 1.4 milyar kilometre kadar uzaktadır ve gezegenin rengi kahverengidir.

Satürn teleskop olmadan da görülebildiği için antik zamanlardan beri bilinir. Gelişen teknoloji ile birlikte zaman içinde 4 robotik uzay aracı Satürn’ü ziyaret etmiştir. Bunlar; Pioneer 11, Cassini, Voyager 1 ve 2 uzay araçlarıdır.

Teleskobun kızılötesi gözleri evrenin derinliklerine bakıyor

25 Aralık 2021’de ESA’nın Ariane 5 adlı kargo roketiyle fırlatılan teleskobun kaydettiği görüntüler, yıldızların ve galaksilerin evriminin daha iyi anlaşılmasını sağlayacak.

Gözlem aracının MIRI ve diğer kızılötesi kameraları, bir zaman makinesi görevi görüyor.

Güçlü teleskopları kullanarak çok uzaktaki gök cisimlerini inceleyen bilim insanları, ilgili gök cisminden gelen ışığın Dünya’ya ulaşma süresi uzadığı için “zamanda geriye bakma” imkanı yakalıyor.

James Webb Uzay Teleskobu ise 13,5 milyar yıl öncesini, yani evrenin yeni oluştuğu zamanı gözlemleyebilecek kadar güçlü bir cihaz.

Evrendeki en eski galaksiler, Büyük Patlama’ya o kadar yakın bir dönemde oluştu ki bunların ışığı Dünya yörüngesine ulaştığında son derece soluk oluyor.

Bu ışık evrende ilerlerken genişleyip dağılarak spektrumun kızılötesi ucuna doğru kayıyor. Gözlemlenebilmesi içinse son derece güçlü bir teleskop gerekiyor.

Hubble şimdiye dek geçmişe dair birçok gizemi aydınlatmayı başardı. Ancak gücü bu türden gözlemlere yetmiyordu. Ayrıca Hubble çoğunlukla ultraviyole ve görünür ışıkta gözlem yapmıştı.

Öte yandan James Webb Uzay Teleskobu, kızılötesinde rahatça gözlem yapabilmek için gereken tüm kriterleri karşılıyor.

Paylaşın