DSÖ: Cep Telefonları İle Beyin Kanserleri Arasında Bağlantı Yok

Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) yaptırdığı yeni bir inceleme, cep telefonu kullanımı ile beyin kanseri riskinin artması arasında bir bağlantı olmadığını ortaya koydu.

Haber Merkezi / İnceleme, cep telefonu kullanımındaki büyük artışa rağmen beyin kanseri vakalarında buna karşılık gelen bir artışın olmadığı belirlendi.

İncelemenin baş yazarı yardımcı doçent Ken Karipidis, incelemenin 1994 ile 2022 yılları arasında yayımlanan 63 gözlemsel çalışmayı içerdiğini ve bunun “bugüne kadarki en kapsamlı inceleme” olduğunu söyledi ve ekledi:

“Cep telefonları ile beyin kanseri veya boyun kanserleri arasında bir bağlantı olduğunu gösteren kanıtların olmadığı sonucuna vardık.”

Sonuçlardan oldukça emin olduklarını belirten Karipidis, cep telefonu kullanımında büyük bir artış olsa da beyin kanseri oranlarının sabit kaldığını söyledi.

İncelemede, merkezi sinir sistemi kanserleri (beyin, meninksler, hipofiz bezi ve kulak dahil), tükürük bezi tümörleri ve beyin tümörleri ele alındı.

Avustralya Radyasyon Koruması ve Nükleer Güvenlik Ajansı (Arpansa) öncülüğünde gerçekleştirilen incelemede, 5 binden fazla çalışma incelendi ve bunların arasından bilimsel açıdan en iyi olanlar tercih edildi.

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), 2011 yılında radyo frekanslı elektromanyetik alanları olası kanserojen alanlar olarak sınıflandırmıştı.

Karipidis, söz konusu sınıflandırmadan bu yana çok sayıda araştırmanın yayınlandığını ve 2019 yılında DSÖ’nün radyo dalgalarının sağlık üzerindeki etkilerini incelemek için bir dizi sistematik çalışma yaptırdığını ifade etti.

Kanser ile cep telefonları arasındaki bağlantıya dair endişelerin ortadan kaldırılması gerektiğini söyleyen Karipidis, ancak teknolojinin gelişmeye devam etmesi nedeniyle araştırmaların sürdürülmesinin önemli olduğunu vurguladı.

Paylaşın

Kuş Embriyoları Ebeveynlerini Dinliyor!

Martılar üzerine yapılan yeni bir araştırma, yavru embriyoların yumurtanın içinden ebeveynleri arasındaki konuşmaları dinlediğini ve embriyoların duyduklarından davranışsal olarak etkilerini ortaya koydu.

Haber Merkezi / Glasgow Üniversitesi’nde Francisco Ruiz-Raya ve Vigo Üniversitesi’nden Alberto Velando, İspanya’nın Sálvora Adası’nda yaşayan 44 sarı bacaklı martı ailesini inceledi. Ruiz-Raya ve Alberto Velando, her yuvadan iki kardeş yumurta aldılar ve bunları yapay kuluçka makinelerinde farklı seslere maruz bıraktılar.

Yumurtaların yarısı çok konuşan ebeveynlerin ses kayıtlarını dinlerken, diğer yarısı ise daz az konuşan ebeveynlerin seslerine maruz bırakıldı. Yavrular yumurtadan çıktıktan hemen sonra, her iki kardeş martılar birlikte büyütülmek üzere bir martı koruyucu ailesine yerleştirildi.

Ruiz-Raya. “Kardeş martılar arasındaki tek fark, doğum öncesi gelişim sırasında ebeveyn iletişiminin farklı ipuçlarına maruz kaldıkları bu kısa dönemdi” dedi ve ekledi: “Ortak bir genetik geçmişe sahiplerdi ve aynı aile bağlamında yetiştirildiler.”

Ruiz-Raya ve Velando’nun bulguları, doğum öncesi sese maruz kalmanın martı yavruları üzerinde uzun süreli fizyolojik ve davranışsal etkilere sahip olduğunu göstermektedir.

Daha çok konuşan ebeveyn seslerine maruz kalan yumurtaların çatlaması daha uzun sürdü. Ayrıca, kardeş martılar arasındaki gelişim mekanizmalarında değişiklikler gözlemlendi. Araştırmacılar özellikle, daha az konuşan ebeveynlere doğum öncesi maruz kalan yavru martılar hormonal stres tepkisinde ve DNA metilasyonunda (hangi genlerin hangi zamanlarda aktif olduğunu değiştiren biyolojik bir değişiklik) artışlar buldular.

Araştırmacılar, yavruların uçmaya başlayana kadar büyümesini ve beslenmesini, koruyucu ebeveynleriyle ne kadar iyi iletişim kurduklarını değerlendirmek için izlediler. Daha fazla konuşan ebeveyn seslerine maruz kalan yavruların, daha az konuşan ebeveynlere maruz kalanlara göre daha sesli yalvarma davranışı gösterdiğini ortaya koydular.

Araştırma sonuçlarını değerlendiren Ruiz-Raya, “Embriyoların bilgi edinebildiğini ve ebeveyn – yavru çatışmasında aktif rol oynadığını göstermek heyecan verici” dedi ve ekledi:

“Bu çalışmanın diğer şaşırtıcı sonucu, bu belirli doğum öncesi olayların doğum sonrası yaşamda, hatta muhtemelen yetişkinlikte bile kalıcı bir etkiye sahip olabilmesiydi. Bu, sosyal çevrenin gelişmekte olan embriyolar için bile ne kadar önemli ve sonuç verici olduğunun farkında olmamız gerektiğini gösteriyor.”

Paylaşın

Dünya’nın Merkezinde Gizemli Bir “Simit” Keşfedildi

Bilim insanları, Dünya’nın sıvı çekirdeğinin içinde halka biçimli bir bölge keşfetti. Bu bölge, gezegenin manyetik alanının dinamikleri hakkında yeni ipuçları veriyor.

Dünya’nın sıvı çekirdeğindeki halka biçimli bölge ekvatora paralel yalnızca düşük enlemlerde yer alıyor.

Dünya’nın kabuğu yani dış katmanı ortalama 30 ila 70 km, bunun altında yer alan manto yaklaşık 3 bin km kalınlığında. Manto katmanı Dünya’nın toplam hacminin yaklaşık yüzde 84’ünü oluşturuyor.

Ve mantonun altında da çekirdek yer alıyor. Çekirdek de katmanlara ayrılıyor; katı bir iç çekirdek ve sıvı bir dış çekirdek.

Dış çekirdek sıvı demir ve nikelden oluşuyor ve Dünya’nın manyetik alanını yaratıyor. Bu alan, Dünya’nın etrafını bir kalkan gibi sarıyor ve yaşamın sürmesi için gerekli ortamı oluşturuyor.

Bilim insanları Dünya’nın iç kısmına inip inceleme yapamadığı için bu katmanlar hakkında bilinenler çoğunlukla sismik verilerden geliyor.

Avustralya Ulusal Üniversitesi’nden araştırmacılar, büyük depremler sırasında oluşan sismik dalgaları inceledi. Ancak normalden farklı olarak depremin başlamasından saatler sonra ilerleyen dalgaları takip ettiler.

Bilim insanları, mantoyla çekirdeğin sınırına yakın bir yerde dalgaların yavaşladığını gözlemledi.

Bulgularını Science Advances adlı hakemli dergide dün (30 Ağustos) yayımlayan ekip, dış çekirdekte dalgaların yavaşlamasına yol açan, simit şeklinde bir yapı olduğunu buldu. Bu şekillere matematikte torus adı veriliyor.

Araştırmacılar ekvatora paralel şekilde uzanan yapının sadece düşük enlemlerde olduğunu da kaydetti.

Makalenin ortak yazarı Prof. Hrvoje Tkalčić “Bölge ekvator düzlemine paralel uzanıyor, düşük enlemlerle sınırlı ve donut şeklinde” diyerek ekliyor: Donutun kalınlığını tam olarak bilmiyoruz ancak çekirdek-manto sınırının birkaç yüz kilometre altına ulaştığı sonucuna vardık.

Büyük ölçüde sıvı haldeki demir ve nikelden oluşan dış çekirdek, Dünya’yı zararlı kozmik radyasyondan koruyan manyetik alanı üretiyor.

Manyetik alan, yaşamın var olmasında elzem bir yer edindiğinden bilim insanları dış çekirdeğin yapısını daha iyi anlamaya ve bu sayede manyetik alanda yaşanabilecek değişimleri öngörmeye çalışıyor.

Yeni bulgular bu çalışmalara katkı sağlayabilir. Tkalčić “Svı çekirdekteki düşük hız, bu bölgelerde yüksek yoğunlukta hafif kimyasal elementler bulunduğu ve bu elementlerin sismik dalgaların yavaşlamasına yol açtığı anlamına geldiği için bulgularımız ilginç” diyerek ekliyor: Bu hafif elementler, sıcaklık farklılıklarının yanı sıra dış çekirdekteki sıvının karışmasını sağlıyor.

Çalışmanın diğer yazarı Dr. Xiaolong Ma ise yeni çalışmanın, manyetik alanın arkasındaki mekanizma hakkında bir fikir verdiğini ancak çok fazla gizemin çözülmeyi beklediğini söylüyor.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

NASA, Dünya Hakkında “Yerçekimi Kadar Önemli” Bir Keşifte Bulundu

Bilim insanları, Dünya için yerçekimi ve manyetik alanlar kadar önemli olan ve Ambipolar elektrik alanı olarak bilinen elektrik alanını ilk kez başarıyla ölçtü.

Glyn Collinson, “Atmosferi olan herhangi bir gezegenin ambipolar alanı da olmalı” dedi ve ekledi: Artık bunu nihayet ölçebildiğimize göre, bizim gezegenimizi ve diğerlerini zaman içinde nasıl şekillendirdiğini öğrenmeye başlayabiliriz.

Dünya’yı çevreleyen elektriksel alan onlarca yıldır süren aramaların sonunda nihayet tespit edilip ölçüldü. NASA, ambipolar denen alanın yerçekimi ve manyetik alan kadar önemli olduğunu belirtiyor.

Kuzey ve Güney kutuplarındaki elektrik yüklü parçacıklar düzenli olarak uzaya karışıyor. Güneş’ten gelen ışınlar Dünya atmosferindeki parçacıkları ısıtıp uzaya kaçmalarına yol açtığı için kutup rüzgarı denen bu olay aslında pek şaşırtıcı değil.

Ancak yapılan incelemelerde kaçan parçacıkların çoğunun soğuk olduğu gözlemlendi. Bu nedenle bilim insanları sürecin arkasında Güneş dışında başka bir mekanizmanın da olması gerektiğini düşünüyordu.

1960’lardan beri, bir elektriksel alanın bütün gezegeni çevrelediği öne sürülüyor.

Atmosferdeki atomlar, yerden 250 kilometre kadar yükseklikte negatif yüklü elektronlara ve pozitif yüklü iyonlara ayrıştığı için ambipolar denen elektriksel alanın bu yükseklikte başladığı tahmin ediliyordu.

Ancak bugüne kadar böyle alanın varlığı kanıtlanamamıştı. NASA’nın Endurance görevinden araştırmacılar, Kuzey Kutbu yakınlarından bir roket fırlatarak ilk defa ambipolar alanı saptadı ve kuvvetini ölçtü.

Arktik Okyanusu’ndaki Svalbard’dan Mayıs 2022’de fırlatılan roket, 768 kilometre yüksekliğe çıktı ve 19 dakika sonra Grönland Denizi’ne düştü. Yaklaşık 518 kilometre yükseklikte veri toplayan araç, elektrik potansiyelinde 0,55 voltluk bir değişim kaydetti.

Bulgularını önde gelen hakemli dergi Nature’da 28 Ağustos Salı günü yayımlayan ekip, kutup rüzgarının arkasındaki süreci çözmüş oldu.

Makalenin başyazarı Glyn Collinson “Yarım volt neredeyse hiçbir şey değil; sadece bir saat pili kadar güçlü” diyerek ekliyor: Ama kutup rüzgarını açıklayan doğru miktar bu.

Hidrojen iyonları, kutup rüzgarında en çok bulunan parçacık türü. Araştırmacılar bu iyonların, ambipolar alan tarafından yerçekiminden 10,6 kat daha güçlü bir dış kuvvete maruz kaldığını söylüyor.

Collinson, “Atmosferi uzaya doğru kaldıran bir taşıma bandı gibi” diyor.

Çalışmanın ortak yazarı Alex Glocer ise “Bu, yerçekimine karşı koymak, hatta parçacıkları süpersonik hızlarda uzaya fırlatmak için fazlasıyla yeterli” diye açıklıyor.

Bilim insanları bu yarım voltluk alanın aynı zamanda Dünya’nın üst atmosferindeki iyonosfer tabakasını da şekillendirdiğini ortaya koydu.

Araştırmaya göre hidrojenden daha ağır oksijen iyonları da ambipolar alanın etkisiyle yükseliyor ve iyonosferin üst kısımlarındaki yoğunluğu yüzde 271 oranında artırıyor.

Endurance görevinden bilim insanları ambipolar alanın atmosferi henüz bilinmeyen şekillerde de etkiliyor olabileceğini ifade ediyor. Ayrıca böyle bir alanın Mars ve Venüs gibi gezegenlerde de olduğu düşünülüyor.

Collinson, “Atmosferi olan herhangi bir gezegenin ambipolar alanı da olmalı” diyerek ekliyor: Artık bunu nihayet ölçebildiğimize göre, bizim gezegenimizi ve diğerlerini zaman içinde nasıl şekillendirdiğini öğrenmeye başlayabiliriz.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Kozmolojideki En Büyük Kriz Çözülmüş Olabilir

James Webb Uzay Teleskobu kullanılarak yapılan yeni ölçümler, yerel Evrenin bizden saniyede megaparsek başına yaklaşık 70 kilometre (yaklaşık 43 mil) hızla uzaklaştığını gösteriyor.

Bu doğruysa, bilim insanlarını bir asırdır meşgul eden Evrenin hızlanan genişlemesinin ölçümleri arasındaki tutarsızlık çözülebilir.

Bilim insanları, James Webb Uzay Teleskobu’nun evrenin erken dönemlerinde kozmolojinin temellerini sarsan “imkansız” canavar galaksiler bulmaya devam etmesinin ardında yatan nedene dair bir açıklamaya nihayet sahip.

Öncü Webb teleskobu Temmuz 2022’de bilimsel çalışmalarına başladığından bu yana, evrendeki konumları göz önüne alındığında olması gerekenden çok daha büyük ve olgun görünen yaklaşık yarım düzine devasa galaksi tespit etti.

Bu canavar galaksilerden bazılarının, evren şu anki yaşının sadece yüzde 3’ü kadarken Samanyolu kadar büyük olduğu tespit edilmiş ve bu bulgu kozmoloji dünyasını sarsmıştı.

Bu bulgular ya kozmosun muhtemelen düşünülenden çok daha yaşlı olduğuna ya da özellikle evrenin başlangıcında galaksilerin nasıl oluştuğuna dair bilinmeyen bir şeyler olduğuna işaret ediyordu.

An itibarıyla, pazartesi günü The Astrophysical Journal’da yayımlanan yeni bir çalışma, bu erken galaksilerin ilk göründüğünden çok daha az devasa olduğunu gösteriyor.

Çalışmanın ortak yazarı Steven Finkelstein, “Sonuç olarak, kozmolojinin standart modeli açısından bir kriz yok” dedi.

Austin’deki Teksas Üniversitesi’nden araştırmacılar, bu erken galaksilerin bazılarındaki kara deliklerin onları olduklarından çok daha parlak ve büyük gösterdiğini söylüyor.

Araştırmacılar bu galaksilerin büyük görünmelerinin sebebinin ev sahibi kara deliklerin hızla gaz tüketmesi olduğunu belirtiyor.

Çalışmaya göre, bu hızlı hareket eden gaz parçacıkları arasındaki sürtünme, daha fazla ısı ve ışık yaymalarına yol açarak galaksileri olması gerekenden çok daha parlak hale getiriyor.

Dr. Finkelstein, “Zamana bu kadar uzun süre meydan okuyan bir teori olduğunda, onu gerçekten çöpe atmak için çok büyük kanıtlara sahip olmanız gerekir. Ve durum böyle değil” dedi.

Bununla birlikte, evrenin erken dönemlerinde yeni çalışmanın açıklayamadığı bazı dev galaksiler hâlâ var.

Bilim insanları, evrenin erken dönemlerinde yıldızların nasıl oluştuğuna dair henüz bilinmeyen bir yolun bu vakaları açıklayabileceğini söylüyor.

Yıldızlar, sıcak gazın soğuyup yerçekimine yenik düşmesi ve yoğunlaşmasıyla oluşuyor. Ancak bu gaz bulutu büzüldükçe, sonunda ısınıp zıt bir dış basınç oluşturuyor.

Kozmosun bizim bulunduğumuz kısmında, bu karşıt güçler yıldız oluşumunu yavaş bir süreç haline getiriyor ancak çok daha yoğun olan erken evrende, bilim insanları büzülme çekiminin daha büyük olabileceğinden ve sürecin daha hızlı ilerlemesine izin verdiğinden şüpheleniyor.

Dolayısıyla araştırmacılar, bu kafa karıştırıcı gözlemlerin bazılarının yıldız oluşum fiziğindeki “küçük değişikliklerle” açıklanabileceğini söylüyor.

Çalışmanın bir diğer yazarı Katherine Chworowsky, “Belki de evrenin erken dönemlerinde galaksiler gazı yıldızlara dönüştürmede daha iyiydi” dedi ve ekledi: Hâlâ tahmin edilenden daha fazla galaksi görüyoruz ancak bunların hiçbiri evreni ‘kıracak’ kadar büyük değil.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Uçak Pencereleri Neden Yuvarlaktır?

Çoğu bina yapısında kare ve dikdörtgen pencereler görmeye alışkınız. Ve tabii ki tasarıma karakter katan yuvarlak pencereler de var. Şimdi, uçakları düşünün, her zaman yuvarlak pencereler.

Haber Merkezi / Yüzyıllar boyunca kare ve dikdörtgen pencereler evlerde ve binalarda gayet iyi çalışıyorlardı, peki mükemmel tasarımı neden uçaklar için değiştirelim?

Ne yazık ki, mühendislerin uçak penceresi tasarımına yeni bir bakış açısı getirmesi için birkaç trajik olayın yaşanması gerekti. Ticari uçakların büyüdüğü ve havada parçalanmaya başladığı 1950’li yıllardı. Bunlardan ikisi, 1953 ve 1954 yılında uçuş sırasında parçalanan Havilland Comets’ti. Sebebinin … evet, kare pencereler olduğu anlaşıldı.

Mühendisler, uçakların kare pencerelerinin keskin kenarlarının doğal zayıf noktalar oluşturduğunu ve bunun da “metal yorulma arızasına” yol açtığını tespit ettiler. Bu köşeler kolayca geriliyor ve daha sonra yüksek irtifadaki hava basıncıyla daha da zayıflıyordu.

1950’lere gelindiğinde, Havilland Comets gibi uçaklar, öncüllerinden daha hızlı ve daha yüksekte uçuyordu; bu da, birden fazla uçuş ve tekrarlanan basınçlandırmadan sonra, kare pencerelerin basınçtan dolayı temelde parçalanması anlamına geliyordu.

Öte yandan yuvarlak pencereler, köşeleri olmadığından basıncı eşit şekilde dağıtır ve çatlak veya kırılma olasılığını azaltır. Dairesel şekiller ayrıca daha güçlüdür ve deformasyona karşı dirençlidir, bu da yuvarlak pencereleri uçağın içi ve dışı arasındaki tekrarlanan basınç farklılıklarına daha dayanıklı hale getiriyor.

Ayrıca, uçağın içi ile dışı arasında birden fazla akrilik katman (cam değil) olduğunu fark edebilirsiniz. Bu katmanlar yağmur, rüzgar ve sis gibi hava olaylarına karşı ek koruma sağlar.

Peki ya alttaki o minik delik? Bunlara “nefes deliği” denir ve hava basıncının çeşitli pencere katmanlarından geçmesine izin vererek uçaktaki hava basıncını nispeten sabit bir seviyede tutmaya yardımcı olarak başka bir koruma katmanı eklerler.

Öyleyse, bir dahaki sefere uçakta olduğunuzda, ister manzaranın tadını çıkarıyor olun, ister yerden ne kadar yüksekte olduğunuzu hatırlamak istemediğiniz için manzaradan kaçınıyor olun, yuvarlak pencerelere şükredin.

Paylaşın

“Wow Sinyali”nin Gizemi Çözüldü: Aslında…

15 Ağustos 1977 tarihinde Ohio’daki SETI (Dünya Dışı Zeka Araştırması) projesinde çalışan gökbilimci Jerry Ehman, uzaydan gelen 72 saniyelik bir sinyal tespit etti. Sinyal “Wow Sinyali” olarak kayıtlara geçti.

Haber Merkezi / SETI 1970’lerin sonlarında NASA’nın Ames Araştırma Merkezi ve Kaliforniya’daki NAS Laboratuvarı’nda kuruldu. SETI’nin kuruluş amacı yıldızları incelemek ve uzaydan gelen akıllı sinyalleri tespit etmeye çalışmaktı. NASA, yaklaşık yirmi yıl sonra bu projeden ayrıldı.

“Wow Sinyali”, 1420.4056 MHz frekansında yetmiş iki saniye sürdü. Jerry Ehman, bilgisayar çıktısına “Wow (Vay canına!)” karaladı ve sinyali bu unutulmaz ismiyle kayıtlara geçti. “Wow Sinyali” çok dar bir frekans bandında (10 kHz’den az) gözlemlendi ve analizler, sinyalin güneş sistemimizin dışından kaynaklandığını doğruladı.

“Wow Sinyali”nin ilgi çekici yönlerinden biri de, nötr hidrojen hattına denk gelen 1420.4056 MHz frekansında ortaya çıkmış olmasıdır. Jerry Ehman’ın dediği gibi, evrendeki hidrojen bolluğu göz önüne alındığında, uzaylıların iletişim için bu frekansı kullanmasının daha mantıklı olacağıdır.

“Wow Sinyali”, yıllar boyunca dünya dışı yaşamın muammalı bir kanıtı olarak adından söz ettirdi. Ancak son araştırmalar, “Wow Sinyali”nin kökeni konusunda şüphe uyandırıyor. Arecibo’daki Porto Riko Üniversitesi’nden bilim insanları tarafından yürütülen yeni bir araştırma, sinyalin uzaylı bir iletim yerine doğal bir fenomenin sonucu olabileceğini öne sürüyor.

Araştırmacılar, “Wow Sinyali”nin muhtemelen çökmüş bir yıldız ile soğuk hidrojen bulutu arasındaki nadir bir hizalanma sonucu oluşan güçlü bir doğal lazer veya maser (atomların, dışarıdan uyarılması neticesinde dışarıya salınan radyasyon yardımı ile elde edilen, genliği yükseltilmiş elektromanyetik dalga) tarafından meydana geldiğini öne sürüyorlar.

Bu maser, özellikle magnetar olarak bilinen bir nötron yıldızının hidrojen bulutuyla çarpışması sonucu oluşan yoğun enerji tarafından tetiklenmiş olabilir. Bu etkileşim, “Wow Sinyali”ne benzeyen 1420 MHz frekansında güçlü bir mikrodalga enerjisi patlaması üretebilir.

Bilim insanları, Arecibo Gözlemevi’nin Kırmızı Cüce Yıldızlar Radyo Emisyonları (REDS) projesinden gelen verilerde benzer, ancak daha cılız bir dizi sinyal tespit ettikten sonra bu sonuca vardılar. Özellikle, kırmızı cüce yıldız Teegarden’s Star’dan gelen sinyaller, “Wow Sinyali”nin olası doğal kökenlerine dair önemli öngörüler sağladı.

Dünya’dan sadece 12,5 ışık yılı uzaklıktaki Teegarden Yıldızı, soğuk atomik hidrojen bulutlarıyla çevrilidir. Yıldızın yoğun ışıkları bu hidrojen bulutlarına çarptığında, “Wow Sinyali”ne benzer bir maser patlaması üretebilir.

Araştırmacılar, “Wow Sinyali”nin bir magnetarın bir hidrojen bulutuyla hizalanmasıyla oluşan daha da güçlü bir maser patlaması olabileceğini öne sürüyorlar. Böyle bir hizalanmanın nadir olarak gerçekleştiği göz önüne alındığında, sinyalin neden bir daha tespit edilemediğini de açıklıyor.

Paylaşın

Ahlaki Değerler Mevsimlere Göre Değişir Mi?

Yapılan yeni bir araştırma, ahlaki değerlere olan inancın mevsimsel olarak değiştiğini, sadakat, otorite ve saflık gibi değerlerin ilkbahar ve sonbaharda daha güçlü bir şekilde ortaya çıktığını ortaya koydu.

Araştırmanın başyazarı Ian Hohm, “Bu benim için kesinlikle şaşırtıcıydı” dedi ve ekledi: “Çünkü bu bir davranış değil ve geçici bir duygu da değil. İnsanların neyin iyi, neyin kötü, neyin doğru ve neyin yanlış olduğuna dair karar verme biçimlerinin temel bir parçası.”

Kanada’nın prestijli eğitim ve araştırma kurumlarından British Columbia Üniversitesi’ndeki bilim insanları, yeni bir çalışmada, ahlaki değerlerin mevsimlere göre dalgalandığını tespit etti.

Hakemli bilimsel dergi PNAS’ta yayımlanan çalışmada ABD’de 10 yıl boyunca 230.000’den fazla kişinin katıldığı anket sonuçları değerlenderildi. Bu anketler, insanların ahlaki değerlerindeki olası değişimleri ölçmeye yönelik sorular içeriyordu.

Bulgular, insanların saflık, sadakat ve otoriteye saygı gibi belirli değerleri yaz ve kışa kıyasla ilkbahar ve sonbaharda daha güçlü bir şekilde benimsediğini gösterdi. Bu da mevsimlerin hukuk, siyaset ve hatta sağlık gibi çeşitli politika alanlarında etkileri olabileceğini gösteriyor.

Üstelik benzer sonuçlar Kanada ve Avustralya’dan alınan daha küçük veri örneklerinde de ortaya çıktı.

İnsanların ruh halinin mevsimlere göre dalgalandığı daha önce birçok bilimsel araştırmayla belgelenmişti. Ancak ahlaki yargılarının da değişim göstermesi beklenmiyordu.

British Columbia Üniversitesi’nden başyazar Ian Hohm, Vox’a verdiği röportajda “Bu benim için kesinlikle şaşırtıcıydı” dedi:

“Çünkü bu bir davranış değil ve geçici bir duygu da değil. İnsanların neyin iyi, neyin kötü, neyin doğru ve neyin yanlış olduğuna dair karar verme biçimlerinin temel bir parçası.”

Ayrıca bulgular bazı önemli soruları da gündeme getiriyor. Bunların başında “İnsanlar neden ahlaki değerleri ilkbahar ve sonbaharda daha çok benimsiyor?” sorusu geliyor.

Öte yandan araştırma ekibi, ilkbahar ve sonbaharda insanlarda kaygının da zirveye çıktığını hatırlatıyor. Ekip 90.000’den fazla anket yanıtını analiz ettiklerinde bu eğilimi fark etti.

Buradan hareketle, ilkbahar ve sonbaharda kaygı seviyelerinin yükselmesinin, insanların sosyal gruplarına ve geleneklerine daha fazla bağlanmasına neden olduğu varsayılıyor.

(Kaynak: Euronews Türkçe)

Paylaşın

Bilim İnsanlarından “Antarktika” Uyarısı: Hızla Yükseliyor

Antarktika kıtası, küresel ısınma nedeniyle, her geçen gün üzerindeki buz kütlesinin bir bölümünü kaybediyor. Yapılan yeni bir araştırma, bu durumun kıtanın hızla yükselmesine neden olduğunu ortaya koydu.

Kanada’daki McGill Üniversitesi’nden Natalya Gomez, “Yaklaşık 700 milyon kişinin kıyı bölgelerinde yaşadığı ve deniz seviyesindeki yükselmenin potansiyel maliyetinin bu yüzyılın sonuna kadar trilyonlarca dolara ulaşacağı düşünüldüğünde, Antarktika’daki buz erimesinin domino etkisini anlamak kilit önem taşıyor” dedi.

Bilim insanları Antarktika’nın hızla yükseldiğini tespit etti. Kıta, deniz seviyelerinin yükselmesine sanılandan daha fazla katkı sağlıyor olabilir.

Antarktika’daki buzulların erimesiyle deniz seviyelerinin yükseldiği ve küresel ısınmanın etkisiyle bu sürecin hızlandığı biliniyor. Ayrıca kıta bu yolla ağırlığını kaybettikçe yukarı çıkıyor ve beraberinde deniz seviyelerini de yükseltiyor.

Bunun nedeni Antarktika’nın kütleçekim kuvvetiyle mıknatıs gibi davranarak buzu muhafaza etmesi. Eriyerek kütlesini kaybettiğinde tutabildiği buz miktarı azalıyor ve okyanuslara daha fazla su bırakıyor.

Bu sürecin yarattığı etkiyi ölçmek isteyen araştırmacılar, Dünya mantosunun Antarktika buz tabakasının altındaki kısmını inceledi.

Science Advances adlı hakemli dergide yakın zamanda yayımlanan çalışmada kıtanın çok hızlı yükseldiği saptandı.

Ohio Eyalet Üniversitesi’nden jeolog Terry Wilson, ortak yazarı olduğu çalışma hakkında “Ölçümlerimiz Antarktika buz tabakasının tabanını oluşturan katı toprağın şaşırtıcı derecede hızlı bir şekilde şekil değiştirdiğini gösteriyor” diyerek ekliyor:

Kara parçasının, yüzeydeki buzun azalmasından kaynaklanan yükselmesi, binlerce yıl yerine onlarca yıl içinde gerçekleşiyor.

Araştırma ekibi daha sonra bir model oluşturarak kıtanın yükselmesinin uzun vadedeki etkilerini analiz etti.

Modele göre sera gazı salımlarının azaltılması ve küresel ısınmanın yavaşlatılması durumunda kıtanın yükselmesinin, deniz seviyelerinin yükselmesi üzerindeki etkisi yüzde 40 azaltılabilir.

Bilim insanları bu durumda, Antartika’nın kütle kaybının 2500’e gelindiğinde deniz seviyelerinin 1,7 metre yükselmesine neden olacağını söylüyor.

Ancak küresel ısınma ilerlemeye devam ederse aynı tarihe kadar 19,5 metrelik bir artış öngörüyorlar.

Massachusetts Üniversitesi’nden araştırmanın bir diğer yazarı Rob DeConto, “Bu çalışma, iklim değişikliğinin yükselen denizler üzerindeki etkilerini daha iyi tahmin etme ve etkili çevre politikalarına yön verme becerimizde çığır açıcı bir adım” diyor.

Kanada’daki McGill Üniversitesi’nden çalışmanın sorumlu yazarı Natalya Gomez de şu ifadeleri kullanıyor:

Yaklaşık 700 milyon kişinin kıyı bölgelerinde yaşadığı ve deniz seviyesindeki yükselmenin potansiyel maliyetinin bu yüzyılın sonuna kadar trilyonlarca dolara ulaşacağı düşünüldüğünde, Antarktika’daki buz erimesinin domino etkisini anlamak kilit önem taşıyor.

Araştırmacılar modelin bazı eksiklikleri olduğuna dair uyarıyor. Batı Antarktika’nın sismik verilerinin yer almaması dışında Grönland’ın deniz seviyelerine etkisini de hesaba katmıyor.

Yine de araştırmacılar, kıyı bölgelerinin tehdit altında olduğuna işaret eden bulguların, diğer çalışmalarla paralellik gösterdiğini belirtiyor. Makalede şu ifadeleri kullanıyorlar:

Bulgular, emisyonları düşük olmasına karşın deniz seviyesinin yükselmesine karşı daha hassas ülkelere yönelik iklim adaletsizliğini vurguluyor.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Samanyolu Galaksisinin Kaderi Tahmin Edilenden Daha Belirsiz!

Birbirine yaklaşık 2,5 milyar ışık yılı uzaklıkta yer alan Samanyolu ve Andromeda’nın çarpışma ihtimalinin yüzde 50 olduğunu öne sürülüyordu. Ancak, çarpışma ihtimalinin, düşünüldüğü kadar yüksek olmadığı saptandı.

Samanyolu ve Andromeda Galaksisi, Yerel Grup adlı galaksi kümesinin en büyük iki üyesi.

Bilim insanları Samanyolu ve Andromeda galaksilerinin çarpışma ihtimalinin, düşünüldüğü kadar yüksek olmadığını saptadı. Gökbilimciler uzun süredir iki galaksinin çarpışmasının kesin olduğunu varsayıyor. Yaklaşık 4 milyar yıl sonra gerçekleşeceği öne sürülen bu olayın ardından, iki gökada ve merkezlerindeki kara deliklerin birleşmesi bekleniyor.

Ancak Helsinki Üniversitesi’nden Till Sawala liderliğindeki uluslararası bir araştırma ekibi, 10 milyar yıl içinde böyle bir çarpışma yaşanma ihtimalinin yarı yarıya olduğunu öne sürdü. Samanyolu ve Andromeda, Yerel Grup adlı galaksi kümesinin en büyük iki üyesi. İlk başlarda yapılan tahminlerde sadece bu iki devasa yapı hesaba katılıyordu.

Birbirine yaklaşık 2,5 milyar ışık yılı uzaklıktaki bu iki galaksinin arasındaki mesafe, hızları ve kütlelerine dayanarak yapılan hesaplamalarda çarpışmanın kesin olduğu sonucuna varılıyordu. Sonraki yıllarda Yerel Grup’taki diğer iki büyük gökada olan Üçgen Galaksisi (M33) ve Büyük Macellan Bulutu (LMC) da tahminlere eklense de sonuç değişmiyordu.

Henüz hakem denetiminden geçmeyen ve ön baskı sunucusu arXiv’de yayımlanan yeni çalışmadaysa en güncel gözlemsel veriler dahil edildi.

Araştırmacılar, Samanyolu ve Andromeda’dan çok daha küçük iki galaksinin, Dünya’dan bakıldığında zaman içindeki hareketlerine dair en güçlü verileri inceledi. Ayrıca galaksilerin birbirleri üzerindeki kütleçekim etkisinin değişimi de hesaplamalara dahil edildi. Ancak daha da önemlisi, kesin olarak bilinemeyecek şeyleri de hesaba kattılar.

Daha sonra ellerindeki verileri ve belirsizlikleri bilgisayar simülasyonlarından geçiren ekip; iki cisim içeren (Samanyolu ve Andromeda), üç cisim içeren (Samanyolu, Andromeda ve diğer iki galaksiden biri) ve 4 cisim içeren (Samanyolu, Andromeda, M33 ve LMC) olasılıkları test etti.

Bilim insanları ilk senaryoya göre Samanyolu ve Andromeda’nın çarpışma ihtimalinin yüzde 50 olduğunu öne sürüyor. İki büyük galaksi ve LMC’nin olduğu durumda yüzde 33’e düşen risk, LMC’nin yerini M33’ün almasıyla yüzde 66’ya yükseliyor.

Araştırmacılar 4 galaksinin de hesaba katılması halinde 10 milyar yıl içinde bir çarpışma gerçekleşme ihtimalinin yüzde 50 çıktığını söylüyor. Bilim insanları yeni veri ve ölçümlerle bu ihtimallerin değişebileceğini belirtiyor. Ancak temelde, Samanyolu ve Andromeda’nın çarpışmasının kesin bir şekilde bilinemeyeceğini savunuyorlar.

Makalede, “Elimizdeki en son ve en kesin gözlemsel veriler kullanıldığında bile, Yerel Grup’un gelecekteki evrimi belirsiz” diye yazarak ekliyor: “Bu sonuca LMC’yi de dahil ederek ve daha da önemlisi ilk kez gözlemlenebilir verilerdeki ilgili belirsizlikleri göz önüne alarak ulaştık.”

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın