Araştırma: Güneş, Dünya’yı Felakete Sürükleyebilir

Yeni bir araştırma, Dünya’nın milyarlarca atom bombasından daha güçlü olabilecek yıkıcı bir Güneş parlamasına maruz kalabileceği konusunda uyardı. Süper parlamaların birkaç bin yılda bir gerçekleştiği düşünülüyordu.

Ancak şimdi, 56 bin Güneş benzeri yıldız üzerinde yapılan yeni bir çalışma, bizimki gibi yıldızlarda düşünüldüğünden çok daha sık süper patlama meydana gelebileceğini ortaya koydu.

Bilim insanları, Güneş’in yakın gelecekte Dünya’yı bir süper parlamayla vurmasının muhtemel olduğunu kesin biçimde söyleyebilmek için bu tür açık uçlu konuların daha fazla araştırılması gerektiğini söylüyor.

Yeni gözlemler, Güneş benzeri yıldızların her 100 yılda bir kez milyarlarca atom bombasına denk enerjiye sahip süper parlamalar ürettiğini ortaya koydu.

Süper parlamalar, Güneş’teki diğer parlamalardan binlerce kat daha güçlü olan, elektronik cihazları yakabilecek, veri sunucularına hasar verebilecek ve uyduları yörüngeden çıkararak birçok hasara yol açabilecek mega fırtınalar oluşturabiliyor.

Güneş’ten fırlatılan parçacık ve plazma dalgalarının Dünya’ya yönelerek gezegenin manyetik alanına girmesine Güneş fırtınası adı veriliyor. Bu fırtınalar halihazırda GPS sistemlerini bozabiliyor ve elektrik kesintlerine yol açabiliyor. Bunlardan daha güçlü fırtınalar daha da büyük hasara yol açabilir.

Güneş benzeri yıldızları gözlemleyerek yapılan önceki çalışmalar, süper parlamaların birkaç bin yılda bir gerçekleştiğini öne sürmüştü.

Ancak şimdi, 56.000 Güneş benzeri yıldız üzerinde yapılan yeni bir çalışma, bizimki gibi yıldızlarda düşünüldüğünden çok daha sık süper patlama meydana gelebileceğini ortaya koydu.

Yakın tarihin en büyük Güneş fırtınalarından biri, yaklaşık 10 milyar 1 megatonluk atom bombasıyla eş enerji açığa çıkaran 1859 Carrington Olayı’ydı. Bu olayda Güneş parçacıkları Dünya’ya çarptıktan sonra dünyanın dört bir yanındaki telgraf sistemlerini ateşe vermiş ve dolunay ışığından daha parlak auroraların güneyde Karayipler’e kadar uzanmasına neden olmuştu.

Ancak eski ağaç halkalarının içinde bulunan ve tarihte radyokarbon seviyelerinde ani artışlar meydana geldiğini gösteren izler, Güneş’in Carrington Olayı’ndan yüzlerce kat daha güçlü parlamalar üretebileceğini gösteriyor. Bu tür fırtınalar Dünya’ya doğru yönelirse felaketle sonuçlanabilir.

13 Aralık’ta hakemli bilimsel dergi Science’ta yayımlanan araştırma makalesinde süper parlama yapan yıldızların yüzde 30’unun çiftler halinde olduğu ifade edildi. İki yıldızın ortak bir kütle merkezi etrafında döndüğü bu çiftlere ikili yıldız sistemleri deniyor.

Bu bulgu, süper parlamaların Güneş’te de meydana gelip gelmediğini kesin biçimde cevaplamak için önemli olabilir.

Araştırmacılar, Güneş’in yakın gelecekte Dünya’yı bir süper parlamayla vurmasının muhtemel olduğunu kesin biçimde söyleyebilmek için bu tür açık uçlu konuların daha fazla araştırılması gerektiğini söylüyor.

(Kaynak: Eurnews Türkçe)

Paylaşın

Neandertaller, Modern İnsanlar Gibi Düşünebiliyorlardı

Bilim insanları, daha önce modern insanlara özgü olduğu düşünülen “düşünme” yeteneğinin yaklaşık 40 bin yıl önce soyu tükenen Neandertaller için de geçerli olduğunu öne sürüyorlar.

Haber Merkezi / Neandertaller, Homo Sapienslere (modern insanlar) göre, fiziksel olarak daha büyük organlara sahiptiler ve özellikle soğuk iklimlere daha iyi adapte olmuşlardı.

Yeni bir fosil keşfi, Neandertallerin insanlar ile etkileşime girmeden önce soyut düşünce ve fikirlere sahip olabileceğini gösteriyor.

Bilim insanları, Neandertallerin şimdiye kadar anlık deneyimlerinin ötesinde düşünme yeteneğinden yoksun olduklarını düşünüyorlardı.

Bilim insanları, İspanya’daki bir mağarada bulunan fosilleri analiz ettikten sonra, daha önce Homo Eapiense özgü olduğu düşünülen “düşünme” yeteneğinin Neandertaller için de geçerli olduğunu söylüyorlar.

İspanya’daki Burgos Üniversitesi ve Malaga Üniversitesi’nden araştırmacılar, Burgos’taki Prado Vargas Mağarası’nda bulunan 15 küçük deniz fosilini incelediler.

Deniz fosillerinin, Neandertaller için bir değeri olmadığı, bunun yerine koleksiyon amaçlı toplandıkları düşünülüyor.

Deniz fosillerinin, 39 bin 800 ila 54 bin 600 yıl öncesine ait olduğu ve Neandertallerin yaşadığı bir kampta bulunduğu ifade ediliyor.

Bilim insanları, deniz fosillerinin bir amaç için toplanmadığı, bu nedenle soyut düşünceye işaret ediyor olabileceğini düşünüyor: “Fosiller, alet olarak kullanıldıklarına dair hiçbir kanıt yok. Bu nedenle, fosiller, toplama faaliyetlerine atfedilebilir.

Bu faaliyetler çok sayıda somut ve soyut nedenden kaynaklanıyor olabilir; bu da toplama faaliyetlerinin ve bununla ilişkili soyut düşüncenin modern insanlardan önce Neandertallerde de mevcut olduğunu düşündürmektedir.”

Bulunan fosillerin amacı konusunda bazı tartışmalar yaşanmıştır; bunların çocuklar için oyuncak olduğu, takas için kullanıldığı, süs değeri taşıdığı veya grubun kültürel kimliği olarak hizmet ettiği yönünde teoriler ortaya atılmıştır.

Bilim insanları, “Bunlar kasıtlı olarak veya tesadüfen bulunmuş olabilir, ancak yaşam alanına taşınmaları kasıtlı olmalı, bu da bu fosilleri toplama dürtüsünü ima ediyor” diyor ve ekliyorlar: “Her iki durumda da, özel bir anlam ifade ederler.”

Paylaşın

Neandertaller Ve Modern İnsanlar: Ayrı Mı Yoksa Aynı Türler Mi?

Neandertaller, Homo Sapiens’e ne kadar benziyordu? Neandertaller ile Homo Sapiens tek bir tür müydü yoksa insanın büyük ve karmaşık aile ağacında sadece kardeşler (belki de sadece kuzenler) miydi?

Haber Merkezi / Bu sorular, Neandertal fosilleri ilk olarak 19. yüzyılda ortaya çıkarıldığından beri tartışılıyor, ancak yeni bir araştırma tartışmayı daha ileri bir boyuta taşımayı amaçlıyor. Londra Doğa Tarihi Müzesi ve Leuven Katolik Üniversitesi’nden araştırmacılar, Neandertaller ile günümüz insanının (H. Sapiens) alt tür olarak değil, ayrı türler olarak sınıflandırılması gerektiğini savunuyor.

Her iki türe ilişkin çok sayıda morfolojik, ekolojik, genetik ve zamansal kanıtı inceleyen bilim insanları, coğrafi alanın bulmacanın hayati bir parçası olduğunu ve Neandertaller ile modern insanın iki farklı tür olarak sınıflandırılabilecek kadar ayrı oldukları fikrini doğrulamaya yardımcı olduğunu savunuyorlar.

Araştırmanın baş yazarı Dr. Andra Meneganzin, “Türümüzün ve Neandertallerin sınıflandırılması konusundaki taksonomik anlaşmazlık, türleşmenin doğasına ilişkin aşırı basitleştirilmiş beklentilerin başlıca bir örneğini sunuyor. Hem şimdiki hem de geçmiş taksonlarda türleşme, farklı karakterlerin kademeli olarak edinilmesini içeren çoklu aşamalar boyunca uzay ve zaman boyunca ortaya çıkar” diyor.

Andra Meneganzin, “Fosil kayıtlarını, geçmişteki insan çeşitliliğini şekillendiren zamansal ve coğrafi boyutlar üzerinden okuyarak, mevcut veriler sınırlayıcı olmaktan ziyade giderek daha bilgilendirici hale gelebilir ve tartışmaların verimsiz çıkmazların ötesine taşınmasına yardımcı olabilir” diye ekliyor.

Bir türü tanımlamak çok zordur ve biyologlar hala bir türün tam olarak ne olduğu konusunda anlaşamıyorlar. Yeni araştırmada bilim insanları özellikle H. Sapiens ile Neandertaller arasındaki anatomik farklılıklarla ve bunun evrimleştikleri dünyanın farklı bölgelerine nasıl yansıdığıyla ilgileniyorlardı.

Fosil kanıtları H. Sapiens’in Afrika’da ortaya çıktığını, Neandertallerin ise Avrasya’da evrimleştiğini göstermektedir. Bu kökenler fizyolojilerinde açıkça görülebilir.

Neandertaller, H. Sapienslere göre, fiziksel olarak daha büyük organlara sahiptiler ve özellikle soğuk iklimlere daha iyi adapte olmuşlardı. Buna karşılık, H. Sapiens, ince bir iskelet ve enerji açısından verimli bir fizyoloji ile Afrika’nın sıcak koşullarında hayatta kalmak için evrimleşmişti.

H. Sapiens, Afrika’yı terk etti ve Avrasya’daki Neandertallere katıldı ve belirli bir dönem beraber yaşadılar. Bu birlikte yaşama, bazı insanların DNA’sında günümüze kadar devam eden genetik bir miras bıraktılar.

Araştırmanın ortak yazarı olan Prof. Chris Stringer, “Neandertaller ve Homo Sapiens bağlamında, türleşmeyi 400 bin yıldan uzun bir sürede gerçekleşen kademeli bir süreç olarak görmemiz gerekiyor. İkisinin coğrafi olarak ayrı olmadıkları yerde çiftleştiği doğrudur, ancak zamanla farklılaşma, ikisinin belirgin şekilde farklı türler olduğu bir noktaya kadar devam etti” diye açıklıyor.

Prof. Chris Stringer, “Neandertaller yaklaşık 40 bin yıl önce yok olduklarında, iki tür türleşme sürecinin son aşamasındaydı ve birbirlerinden üreme izolasyonu geliştiriyorlardı” diye ekliyor.

Araştırma Linnean Society’nin Evrim Dergisi’nde yayımlandı.

Paylaşın

Dünya Geçici “Mini Uydusuna” Veda Ediyor

Dünya’nın geçici “mini uydusu” asteroit 2024 PT5, Dünya’nın yörüngesine girişinden iki ay sonra yani 25 Kasım’da gezegenin yörüngesinden ayrılmaya hazırlanıyor.

Haber Merkezi / 10 metre genişliğindeki asteroit, NASA’nın Asteroid Son Uyarı Sistemi (ATLAS) tarafından keşfedilmişti. Dünya için bir tehdit oluşturmasa da minik ay, Ay’ın tarihi hakkında değerli bilgiler sunmuştu.

Spektral analizler, 2024 PT5’in özelliklerinin NASA’nın Apollo programı ve Rusya’nın Luna görevleri de dahil olmak üzere geçmiş Ay görevlerinde toplanan materyallerle uyuştuğunu gösteriyor. Bu, 2024 PT5’in milyarlarca yıl önce meydana gelen bir çarpışma sırasında Ay’ın yüzeyinden fırlayan bir malzeme parçası olabileceği anlamına geliyor.

Madrid Complutense Üniversitesi’nde Profesör Carlos de la Fuente Marcos, bu asteroitin Ay kökenli olduğuna dair çok sayıda kanıt bulunduğunu söyledi. Marcos, mevcut araştırmaların, kanıtları desteklediğini de sözlerine ekledi.

Ay’ın aksine, 2024 PT5 gibi asteroitler Dünya yörüngesinde uzun süre kalmıyor. Düşük hızları nedeniyle geçici olarak yörüngeye yakalanırlar ve Ay’ın Güneş’in etrafında dönmesi gibi Dünya’nın etrafında dönerler.

Dünya ile minik uydusu ile arasındaki ilişki Ay’ın oluşumuna kadar uzanıyor. Dev çarpışma hipotezine göre Ay, yaklaşık 4,5 milyar yıl önce Dünya ile Mars büyüklüğünde bir gök cisminin çarpışması sonucu oluşmuştur.

Çarpmanın etkisiyle erimiş maddeler uzaya fırladı ve soğuyarak Ay’ı oluşturdu.

Mini ay nasıl keşfedildi?

“2024 PT5” isimli mini ay ilk olarak 7 Ağustos’ta Güney Afrika’nın Sutherland kentinde bulunan otomatik bir teleskop tarafından keşfedildi.

Bu otomatik teleskop, potansiyel olarak tehlikeli asteroitleri tespit etmeyi amaçlayan Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA) tarafından finanse edilen bir sistemin parçası.

Bu ayın başlarında Marcos ve araştırma ortağı Carlos de la Fuente Marcos, 2024 PT5’in keşfini Amerikan Astronomi Topluluğu Araştırma Notları dergisinde duyurdu.

Paylaşın

Dünyanın “En Eski Alfabesi” Suriye’de Keşfedildi

Yıllardır, Antik Mısırlıların ilk alfabeyi bulduğuna dair yaygın bir inanış vardı. Şimdi ise bu sorgulanıyor ve son keşif bilinen ilk alfabetik yazının yaşını yaklaşık 500 yıl geriye çekiyor.

Haber Merkezi / Johns Hopkins Üniversitesi’nden bilim insanları, kilden yapılmış küçük silindirlerin üzerinde bilinen en eski alfabetik metnin kazındığını ifade ediyorlar.

Parmak uzunluğundaki silindirler, bir zamanlar iki ticaret yolunun kavşağında bulunan ve bugünkü Suriye’nin kuzeybatısında yer alan Tell Umm-el Marra adlı eski bir kentte keşfedildi.

Testler, silindirlerin MÖ 2400 ile 4400 yılları arasına tarihlendiğini ortaya koyuyor. Bu tarih, bilinen diğer alfabetik yazılardan yaklaşık 500 yıl önceye denk geliyor.

Bilim insanları kil silindirlerin üzerindeki küçük deliklerden yola çıkarak, bunların büyük ihtimalle başka bir nesneye bağlı olduğunu ve bir tür etiket görevi gördüğünü tahmin ediyor.

Arkeolog Glenn Schwartz, “Belki bir geminin içindekiler hakkında ayrıntılı bilgi veriyorlar, belki de geminin nereden geldiği veya kime ait olduğu hakkında bilgi veriyorlar” diye açıkladı: “Yazıyı tercüme edecek bir araç olmadan, sadece spekülasyon yapabiliriz.”

Glenn Schwartz, bilim insanlarının daha önce alfabenin MÖ 1900’den sonra Mısır’da veya civarında icat edildiğini düşündüklerini belirterek şu ifadeleri kullandı:

“Ancak bizim eserlerimiz daha eski ve haritada farklı bir bölgeden, bu da alfabenin düşündüğümüzden tamamen farklı bir köken hikayesi olabileceğini gösteriyor.”

Alfabenin kökenine ilişkin genel kabul gören teori, M.Ö. 1900’lü yıllarda Mısır’da yaşayan okuma yazma bilmeyen bir grup madenciye dayanmaktadır.

Çevrelerinde gördükleri hiyerogliflerden esinlenen göçmen işçiler, Mısır hiyerogliflerinin biçimlerini temel alarak kendi Sami dilleri için harfler oluşturdular.

MÖ 1300 civarında Batı Asya’nın Doğu Akdeniz bölgesi olan Levant’a yayıldı. Buradan Akdeniz’e yayılmaya başlamış ve zamanla Yunan ve Latin alfabelerine dönüşmüştür.

Paylaşın

Albert Einstein Her Şeyi Doğru Tahmin Etmiş

Tüm zamanların en iyi fizikçilerinden birisi olarak kabul edilen Albert Einstein’ın 20. yüzyılın başında ortaya attığı ve en ünlü teorisi olarak kabul edilen “Genel Görelilik Teorisi” doğrulandı.

Genel Görelilik Teorisi: Kütleye sahip olan bütün cisimler etrafındaki uzay-zaman dokusunu büker. Gezegen ve yıldız gibi diğer cisimler de bu bükülmeye yörüngelerini değiştirerek karşılık verir.

ABD’deki Michigan Üniversitesi’nden Dragan Huterer “Einstein’ın genel görelilik teorisi, büyük kütleli cisimlerin kendi yarattıkları kütleçekim alanındaki hareketlerini açıklıyor. Sahip olduğumuz en başarılı fizik teorilerinden biri” diyerek ekliyor:

Ancak hızlanan evrenin keşfi, genel göreliliğin belki de değiştirilmesi gerektiğine dair önerilere yol açtı.

Huterer ve ekip arkadaşları 2019’dan beri devam eden Karanlık Enerji Spektroskopik Enstrümanı (DESI) çalışmasının bulgularını inceleyerek bu teoriyi test etti.

Evrenin son 11 milyar yılına yayılmış yaklaşık 6 milyon galaksiye dair gözlemleri analiz eden bilim insanları, Einstein’in teorisini bugüne kadarki belki de en büyük sınavına soktu.

Henüz hakem denetiminden geçmeyen ve ön baskı sunucusu arXiv’de üç ayrı makale halinde yayımlanan bulgular, fizikçiyi haklı çıkardı.

Evrenin genişlemesinin yarattığı dışa doğru çekime karşı kütleçekimin bu galaksileri kozmik ağda bir araya getirme ve bu ağın zaman içinde evrimleşme şekli, Einstein’ın ünlü teorisi tarafından yapılan tahminlerle tam olarak uyumluydu.

Bilim insanları kütleçekimin daha büyük ölçeklerde davranışının değişip değişmediğini uzun zamandır merak ediyor.

Genel göreliliği temel alan standart kozmolojik modele göre evrenin çok küçük bir kısmı gözlemlenebilen maddeden oluşuyor. Yaklaşık yüzde 68’inin karanlık enerji ve yüzde 27’sinin de karanlık maddeden oluştuğu varsayılıyor.

Işıkla etkileşime geçmedikleri için gözlemlenemeyen bu iki şeyin doğası da tam olarak bilinmiyor. Karanlık maddenin özellikle evrenin ilk yıllarında galaksilerin oluşumunda büyük bir rol oynadığı, karanlık enerjinin de evrenin genişleme hızını arttırdığı öne sürülüyor.

Ancak bazı gözlemlerin standart modelin savunduklarıyla örtüşmemesi, itirazlara yol açıyor. Standart modele karşı çıkan bazı bilim insanları Değiştirilmiş Newton Dinamiği (Modified Newtonian Dynamics / MOND) teorisini destekliyor.

Bu teori, kütleçekimin evrenin her yerinde aynı şekilde işlemediğini savunuyor.

Yeni bulgular standart modelle çelişen gözlemleri tamamen açıklamıyor ancak MOND teorisine güçlü bir darbe vurduğu söylenebilir.

Araştırma ekibi ayrıca DESI bulgularının dinamik bir karanlık enerjiye işaret ettiğini söylüyor.

Dallas’taki Texas Üniversitesi’nden Mustapha Ishak-Boushaki, ortak liderliğini üstlendiği çalışma hakkında “Karanlık enerji dinamik ve zayıflıyor gibi görünüyor. Bu da sonsuza kadar genişlemesi gerekmeyen evrenin evriminin geleceğini değiştiriyor” diyerek ekliyor:

Karanlık enerjinin dinamik olduğuna dair güçlü ipucu, 1998’de evrenin ivmelenerek genişlediğinin keşfedilmesinden bu yana elde edilen en önemli bulgu.

Dünya çapından 900’den fazla araştırmacıyı bir araya getiren DESI projesi hâlâ devam ediyor. Tamamlandığı zaman neredeyse 40 milyon galaksiyi incelemesi hedeflenen projenin, evrenin en büyük gizemlerini aydınlatması bekleniyor.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Bilim İnsanları, Güneş Sistemi’nde “Yıldızlararası Tünel” Keşfetti

Bilim insanları, yakın zamanda Güneş Sistemi’nin etrafında yaklaşık bin ışık yılı boyunca uzanan geniş bir boşluk olan Yerel Sıcak Kabarcığı’nı (LHB) haritaladı.

Oluşumu antik süpernova patlamalarına dayanan bu düşük yoğunluklu bölge, bilim insanlarını büyülüyordu.

Çığır açan yeni bir araştırma, Yerel Sıcak Kabarcığı’nın (LHB) bir özelliğini ortaya çıkardı: Centaurus takımyıldızına doğru bir yıldızlararası tünel. Bilim insanlarına göre tünel, başka yıldız sistemlerine bağlanabilir.

Bilim insanları, Güneş Sistemi’nde başka yıldız sistemlerine bağlanabilecek bir “yıldızlararası tünel” bulduklarını açıkladı.

Astronomy & Astrophysics (AA) adlı hakemli bilimsel dergide yayınlanan araştırmaya göre tünel, yüzlerce ışık yılına denk bir alanı kapsayarak Güneş Sistemi’ni çevreleyen ve “Yerel Sıcak Kabarcık” olarak bilinen muazzam sıcaklıktaki gaz yapısının bir parçası.

Bulgular, bu tünelin yakındaki daha büyük bir kabarcıkla bağlantı kurabileceğini gösteriyor.

Almanya’daki Max Planck Dünya Dışı Fizik Enstitüsü’nden bilim insanları, Dünya atmosferinin tamamen dışındaki ilk x-ışını gözlemevi olan eROSITA teleskobunun topladığı verileri inceledi.

Bilim insanları, Yerel Sıcak Kabarcık’ın üç boyutlu modelini oluşturarak bu devasa yapının önceden bilinen bazı özelliklerini doğruladı. Ancak aynı zamanda tamamen yeni özellikler de buldu.

Michael Freyberg, “Bilmediğimiz şey, daha soğuk olan yıldızlararası ortamda bir boşluk açarak Centaurus’a doğru uzanan bir yıldızlararası tünelin varlığıydı,” dedi.

Yerel Kabarcık’ın varlığı, 50 yıldan uzun bir süre önce, gözlemlerin arka planındaki X-ışını radyasyonunun varlığını açıklamak için ortaya atıldı.

Yıldız sistemleri arasındaki boşluk, dağınık gaz ve toz bulutlarıyla dolu olduğundan bu düşük enerjili X-ışını emisyonlarının, gök bilimcilerin onları tespit etmesinden çok önce emilmiş olması gerekiyordu.

Bilim insanları, bu kabarcığın, yaklaşık 14 milyon yıl önce bir dizi süpernovanın yakınlardaki tüm gaz ve toz bulutunu savurarak yaklaşık 1.000 ışık yılı çapında bir boşluk oluşturmasıyla doğduğunu düşünüyor. Buna kanıt olarak, eski süpernovaların kalıntıları sunuluyor.

Yeni araştırmanın yazarları, keşfettikleri yıldızlararası tünelin, yıldızların saldığı enerji patlamalarıyla oluşan ve tüm Samanyolu Galaksisi’ni kaplayan yıldızlararası ortam ağının parçası olabileceğini öne sürüyor.

Yıldızlararası tünelle birlikte, Yerel Kabarcık’ın ayrıntılı modellemesi, kuzey bölgesinin güneyden belirgin şekilde daha sıcak olduğunu da gösterdi.

Bu da son birkaç milyon yılda, kabarcığı genişleten ve içindeki maddeyi tekrar ısıtan yeni süpernovaların gerçekleşmiş olabileceğini düşündürüyor.

(Kaynak: Euronews Türkçe)

Paylaşın

“Kara Delik”lerin Dinamik Çekirdeği

“Kara Delik”ler bilim insanlarını büyülemeye devam ediyorlar… Ancak kara delikler, doğa yasalarına dair anlayışımızı zorlayan birçok gizemi de hala barındırabiliyorlar.

Haber Merkezi / Şimdiye kadar yapılan araştırmaların çoğu, kara deliklerin dış özelliklerine ve onları çevreleyen ortamlara odaklanmış, iç özelliklerini büyük ölçüde karanlıkta bırakmıştır.

Physical Review Letters’da yayınlanan yeni bir araştırma, kara deliklerin iç özelliklerini inceliyor.

Güney Danimarka Üniversitesi’ndeki CP3-Origins araştırma merkezinden Raul Carballo-Rubio, araştırmaya ilişkin yaptığı değerlendirmede, “büyük ölçüde henüz keşfedilmemiş olan kara deliklerin iç dinamiklerinin, bu nesnelere ilişkin anlayışımızı, hatta dışsal bir bakış açısıyla bile, kökten değiştirebileceğidir” ifadelerini kullanıyor.

Kerr kara deliği, 1963 yılında Yeni Zelandalı fizikçi Roy Kerr tarafından bulunan bir çözümdür. Kerr, genel görelilik denklemlerini dönen ve elektrik yüksüz bir kara deliğe uygulayarak, kara deliğin uzay-zaman geometrisini tanımlayan bir formül elde etti.

Bu formül, Schwarzschild çözümünün genelleştirilmesidir. Schwarzschild çözümü, 1916 yılında Alman astronom Karl Schwarzschild tarafından bulunan ve dönmeyen ve elektrik yüksüz bir kara deliği tanımlayan ilk modern çözümdür.

Kerr çözümüne göre, dönen bir kara deliğin olay ufkunun şekli küresel değil, eliptiktir. Ayrıca, olay ufkunun dışında, kara deliğin dönmesinden kaynaklanan bir ergosfer adı verilen bir bölge vardır. Ergosferde, uzay-zamanın kendisi dönerek etraftaki maddeyi ve ışığı sürükler. Bu bölgede bulunan bir cisim veya ışın, kara deliğin enerjisinden faydalanarak kaçabilir. Bu sürece Penrose süreci denir.

Kerr kara deliği ayrıca iki olay ufku arasında bulunan bir Cauchy yüzeyine sahiptir. Bu yüzey, uzay-zamanda geleceği belirleyen başlangıç koşullarını içerir. Ancak, bu yüzeyin üzerindeki herhangi bir noktadan geçen ışınlar sonsuza kadar kaçamazlar. Bu nedenle, bu yüzeyin üzerindeki fiziksel süreçler gözlemleyiciler tarafından izlenemez.

Ancak üstte bahsedilen yakın tarihli araştırma, bu nesnelerin iç kısmıyla ilgili kritik bir sorunu vurguluyor. Statik bir iç ufkun sonsuz bir enerji birikimiyle karakterize olduğu biliniyorken, dinamik kara deliklerin bile nispeten kısa zaman ölçeklerinde önemli bir kararsızlığa maruz kaldığını gösteriyor.

Bu kararsızlık, kara deliğin genel yapısını önemli ölçüde etkileyebilecek ve böylece onu değiştirebilecek sonlu ancak son derece büyük bir değere ulaşana kadar artan bir enerji birikiminden kaynaklanmaktadır.

Bu dinamik sürecin nihai sonucu belirsiz. Ancak araştırma, bir kara deliğin en azından uzun zaman ölçeklerinde Kerr geometrisinde sabitlenemeyeceğini ima ediyor.

Prof. Stefano Liberati, araştırmaya ilişkin yaptığı açıklamada, “Bu sonuç, Kerr çözümünün, önceki varsayımların aksine, gözlemlenen kara delikleri, en azından varoluşlarının tipik zaman ölçeklerinde doğru bir şekilde tanımlayamayacağını gösteriyor” diyor.

Paylaşın

Kara Delikler Evrenin Genişlemesini Yönlendiriyor Olabilir

Bilim insanları, evrenin hızlanan genişlemesini yönlendiren ve gizemli enerji olarak tanımlanan karanlık enerjinin kara deliklerle bağlantılı olabileceğine dair kanıtlar bulmuş olabilir.

Haber Merkezi / Karanlık enerji, evrenin yaklaşık yüzde 70’ini oluşturuyor ve 13,8 milyar yıl önce gerçekleşen Büyük Patlama’nın ardından ortaya çıkan evrenin büyümesini yönlendirdiği düşünülüyor.

Ancak gizemli enerjinin tam olarak nereden geldiği ise belirsizliğini koruyor. Son yıllarda bazı bilim insanları, karanlık enerjinin tüm evrene yayılmak yerine devasa kara deliklerin merkezinde yer alabileceğini öne sürüyorlar.

Journal of Cosmology and Astroparticle Physics’te yayınlanan yeni bir araştırma, görünüşte ilgisiz bu iki olgu arasında bir bağlantı olduğuna dair ilk ipuçlarını bulduğunu iddia ediyor: Evren yaşlandıkça artan karanlık enerji yoğunluğu ile büyüyen kara deliklerin kütlesi arasındaki bir eşleşme.

Michigan Üniversitesi’nden Fizik Profesörü Gregory Tarle, “Kendinize ‘Evrenin sonraki dönemlerinde yer çekimini evrenin başlangıcındaki kadar güçlü olarak nerede görüyoruz?’ sorusunu sorarsanız, cevap kara deliklerin merkezindedir” dedi ve ekledi:

“Büyüme sırasında olanların tersine işlemesi, kütleli bir yıldızın maddesinin yer çekimi çöküşü sırasında tekrar karanlık enerjiye dönüşmesi mümkün, tıpkı tersten küçük bir Büyük Patlama gibi.”

Bilim insanları, kranlık enerjinin kara deliklerle bağlantılı olabileceğine dair ipuçları aramak için, ABD’nin Arizona Eyaleti’ndeki Nicholas U. Mayall 4 metrelik Teleskobu’na monte edilmiş Karanlık Enerji Spektroskopik Aleti’ni (DESI) kullandılar. DESI, evrenin günümüze kadar nasıl genişlediğini incelemek için milyonlarca galaksinin aylık konumlarını belirliyor.

Bilim insanları, evrenin farklı evrelerinde karanlık enerji ile kara delik büyümesine ilişkin verileri karşılaştırarak ilgi çekici bir gözlemde bulundular.

Hawaii Üniversitesi’nden Fizik Doçenti Duncan Farrah, yeni kara delikler oluştukça, evrendeki karanlık enerji miktarının da doğru şekilde artığını belirterek, “Bu, kara deliklerin karanlık enerjinin kaynağı olması ihtimalini daha da makul kılıyor” dedi.

Hipotez doğrulanırsa, ile ilgili bir bilmeceyi çözmeye yardımcı olabilir. Gregory Tarle, “Temel olarak, kara deliklerin, içinde var oldukları evrenle bağlantılı olarak karanlık enerji olup olmadığı artık sadece teorik bir soru olmaktan çıktı, bu artık deneysel bir soru” ifadelerini kullandı.

Paylaşın

Doğanın En Tuhafı: Kara Kırlangıç Balığı

Okyanus derinliklerinde yaşam zordur: Karanlık, soğuk ve muazzam basınç. Bu derinliklerinde yaşayan canlılar için işleri daha da zorlaştıran şey, çok fazla yiyecek olmaması.

Haber Merkezi / Okyanus derinliklerinde yaşayan hayvanlar ya yüzeyden batan organik madde parçalarını yakalamak ya da birbirlerini avlamak zorunda. Bu hayvanlardan biri de kara kırlangıç ​​balığıdır (Chiasmodon niger).

Uzun dişleri olan fener balığı veya devasa çeneleri olan pelikan yılan balıkları gibi diğer derin deniz balıklarıyla karşılaştırıldığında, kara kırlangıç ​​balıkları o kadar da tuhaf görünmez. Nispeten küçük olan bu balıklar, genellikle 15–20 cm uzunluğundadır.

Ve eğer yakın zamanda yememişlerse, kara kırlangıç ​​balığının ince, sardalya biçimli bir gövdesi vardır. Ancak, yedikten sonra görürseniz, isminin nereden geldiğini anlayabilirsiniz.

Kara kırlangıç ​​balıkları çenelerini sonuna kadar açabilirler ve inanılmaz derecede esnek midelere sahiptirler; mideleri o kadar genişleyebilir ki etraflarındaki deri şeffaf hale gelebilir.

Bu balıkların mideleri devasa boyutlarda şişebilir. Bu, buldukları hemen hemen her şeyi çiğnemeden yutabilecekleri anlamına gelir. Kendilerinin iki katı büyüklüğünde ve vücut ağırlıklarının 10 katından fazla balıkları yutabilirler.

Kara kırlangıç ​​balıkları, avlarını kuyruklarından yakalarlar, sonra dişlerini bir boa yılanı gibi vücudunun üzerinde gezdirirler, ta ki hepsini yutana kadar.

Bu beslenme alışkanlığı şüphesiz 700 ila 3.000 m arasında hayatta kalmak için yararlı bir özellik, ancak bu özelliğin bir dezavantajı var: Sindirme.

Bir yılan için bu bir sorun değil; sadece bir yerde saklanıp işlerine devam edebilirler. Ancak bir balık için, sindirim enzimleri çürümeye başlamadan önce yiyeceklerini parçalayamayabilir.

Eğer böyle bir durum gerçekleşirse, ayrışma gazları kara kırlangıcın karnını bir balon gibi şişirebilir ve balığın yüzeye çıkmasına neden olabilir ki bu da ölümcül ve tek yönlü bir yolculuk olur.

Kara kırlangıç balığı, 1860’lı yıllarda bilim insanlarının su yüzeyinde yüzen, kocaman ve şişkin karına sahip bir canlıyı bulmasıyla keşfedildi.

Daha yakın bir zamanda, 2007 yılında Cayman Adaları’nda bir balıkçı, içinde 86 cm uzunluğunda bir yılan uskumrusunun kalıntıları bulunan 19 cm uzunluğunda bir kara kırlangıç ​​balığı buldu.

Paylaşın