Araştırma: Her 5 Kadından 1’i Çocukluğunda Cinsel Şiddete Uğruyor

Toplam 204 ülkeden veri içeren yeni bir araştırma, dünya genelinde neredeyse her beş kadından birinin 18 yaşından önce cinsel şiddete maruz kaldığını ortaya koydu.

Araştırmanın kıdemli yazarlarından Dr. Emmanuela Gakidou, “Çocuklara yönelik cinsel şiddet yaygın bir insan hakları ve halk sağlığı sorunudur ve dünya bunu sona erdirmekte açıkça başarısız” dedi.

Yeni bir küresel analiz, dünya genelinde neredeyse her beş kadından birinin ve her yedi erkekten birinin 18 yaşından önce cinsel şiddete maruz kaldığını ortaya koydu.

The Lancet tıp dergisinde Perşembe günü yayınlanan araştırmaya göre, çocukluk döneminde cinsel şiddet oranları kadınlar için Güney Asya’da, erkekler için ise Sahra altı Afrika’da en yüksek ancak hiçbir bölge bu “yaygın sağlık ve insan hakları sorunundan” muaf değil.

Gençliklerinde cinsel şiddete maruz kalan kişiler, yaşamlarının ilerleyen dönemlerinde depresyon, anksiyete, madde bağımlılığı, cinsel yolla bulaşan enfeksiyonlar (CYBE) ve astım ve kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) gibi kronik rahatsızlıklar gibi sağlık sorunları açısından daha yüksek risk altında.

Toplam 204 ülkeden veri içeren çalışma, çocukluk çağında cinsel şiddet konusunda bugüne kadar yapılmış en kapsamlı değerlendirmelerden biri.

Araştırmacılar çocukluk çağında cinsel şiddeti, 18 yaşından önce istenmeyen cinsel ilişkiye veya okşama ya da diğer cinsel dokunuşlar gibi cinsel temasa fiziksel olarak zorlanma veya zorlama olarak tanımladı.

Bu tanıma çevrimiçi istismar ya da sömürü dahil edilmezken, mağdur ile fail arasındaki ilişki de dikkate alınmadı.

Rapora göre, genel olarak, kadınların tahmini yüzde 18,9’u ve erkeklerin yüzde 14,8’i 18. yaş günlerinden önce cinsel şiddete maruz kaldı.

Araştırmanın kıdemli yazarlarından ve ABD merkezli Sağlık Ölçümleri ve Değerlendirme Enstitüsü’nde (IHME) profesör olan Dr. Emmanuela Gakidou, “Çocuklara yönelik cinsel şiddet yaygın bir insan hakları ve halk sağlığı sorunudur ve dünya bunu sona erdirmekte açıkça başarısız,” dedi.

Avrupa’da kadınlar için çocukluk çağında cinsel şiddet oranları Karadağ’da yüzde 6,9 ile Hollanda’da yüzde 29,7 arasında değişiyor.

Tahminlere göre, erkekler için bu oranlar Belçika’da yüzde 9,7 ile Bosna Hersek’te yüzde 21 arasında değişiyor.

Ancak araştırmacılar, çocuk cinsel istismarının sıklıkla bildirilmemesi nedeniyle gerçek rakamların çok daha yüksek olabileceğini belirtiyor.

Avustralya’daki Curtin Üniversitesi’nde uluslararası sağlık profesörü olan ve çalışmaya katılmayan Jaya Dantas yaptığı açıklamada, bulguları “endişe verici” olarak nitelendirerek, “tüm ülkelerde sürveyansı destekleyen sağlık sistemlerinin geliştirilmesi için kaynak ve finansman” çağrısında bulundu.

Çalışma ayrıca, çocukların daha yüksek risk altında olabileceği zaman dilimine de ışık tutuyor.

Örneğin, çocukluğunda cinsel şiddete maruz kalmış 25 yaş ve altı kadınların yüzde 41,6’sı 16 yaşından önce, yüzde 7.7’si ise 12 yaşına gelmeden önce mağdur olmuştu.

Gakidou, “Bu kadar genç yaşta cinsel istismara maruz kalanların oranı son derece endişe verici ve tüm ülkelerin yasaları, politikaları ve uzmanların müdahale yöntemlerini iyileştirmek için acilen harekete geçmesi gerekiyor,” dedi.

Çalışma özellikle 1990’dan 2023’e kadar olan verileri inceledi ve yıllar boyunca cinsel şiddet oranlarında nispeten az değişiklik olduğunu tespit etti.

Ancak İspanya’daki La Laguna Üniversitesi’nde profesör olan ve çalışmaya katılmayan Maria Pilar Matud Aznar, bölgesel ve ülke düzeylerindeki farklılıkların “cinsel şiddet için risk ve koruyucu faktörler olduğunu” gösterdiğini söyledi.

Aznar yaptığı açıklamada, bu faktörlerin anlaşılmasının, insanların “bu tür şiddeti önlemek ve ortadan kaldırmak için programlar ve politikalar uygulamasına” yardımcı olabileceğini söyledi.

(Kaynak: Euronews Türkçe)

Paylaşın

Dervişoğlu’ndan Mehmet Şimşek’e Sert Sözler: Milleti Ahmak Mı Sanıyorsun?

İYİ Parti Lideri Müsavat Dervişoğlu, Mehmet Şimşek’ tepki göstererek, “Habire vergi topluyorsun. Fakirden fukaradan topladığın vergileri götürüp finans baronlarına, dolar faizi diye ödüyorsun, sonra da ekonomi iyileşiyor diyorsun. Sen milleti ahmak mı sanıyorsun?” dedi.

İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, partisinin TBMM’deki grup toplantısında gündeme ilişkin açıklamalarda bulundu. Dervişoğlu’nun açıklamalarından öne çıkan bölümleri şöyle:

“Pazartesi’yi Salı’ya bağlayan gece, bereketin ve bolluğun habercisi Hıdırellezdi. Türk’ün huzuru, mutluluğu, egemenliği ve bağımsızlığının müjdesini 3 Mayıs günü verdik. O müjdeyi, her bir parlayan gözde gördük. Geride bıraktığımız bir yıl için de gelecek yıllar için de bu güveni tazeledik. Hatırlayın bu kürsüde ‘avazımız havada kalmaz’ demiştim. Şükür ki kalmadı. Şimdi daha büyük bir inançla daha güçlü bir azimle bu yolda ısrar edeceğiz, bu sesi büyüteceğiz.

Kıymetli yol arkadaşlarım, bundan bir yıl önce, Genel Başkan sıfatıyla bu kürsüye çıktığım ilk grup toplantısında, yaptığım o konuşmanın üç ana başlığı, üç çağrısı vardı. Hatırlamak ve hatırlatmak isterim. Çünkü unutmamak, yaşadıklarımızı normalleştirmemenin en önemli ve belki de tek yoludur. İşte, o çağrıların ilki adaletti. O talebi ve belki de çığlığı, rahmetli Sinan Ateş’in katlemesinin ve adaletin tecelli etmeye niyet etmeyişinin, kalplerde ve vicdanlarda açtığı yaranın sızısıyla dile getirdim. O günlerde tamamlanan soruşturmanın, adeta bir hatır senedine dönüştüğünü ifade ederek ‘ya adalet ya kıyamet’ dedim. Geçtiğimiz bir yılda, adalet namına neredeyse her gün, bir kıyamet daha koptu. Bizler kimini duyduk, kimini ise duyamadık. Çaresiz bir kadının, tek başına bir çocuğun, kimsesiz bir yaşlının sessizliğidir bunlar. Duyduğumuz çığlıklar ve isyanlarsa halen çınlamaktadır.

Artık yoksulluğu, aylık enflasyonu dahi açıklandığında hatırlıyoruz. Türkiye, yoksulluğunu dahi konuşamaz hale gelmiştir. Bu oranları dert edinip araştıranlar ve sorgulayanlar, ‘O rakamlar öyle değil; böyledir’ diyenler dahi soruşturuluyor, hapse atılıyor. Aylık enflasyon yüzde 3; yıllık ise yüzde 37 diyorlar. Ev fiyatları ise bir yılda yüzde, 70 artmış. Sen neden bahsediyorsun? Bir ayda 57 milyar dolar yaktılar ‘Tutuklamanın etkisi de birkaç günde geçti’ diye masal anlatıyorlar. Sen kime ne anlatıyorsun? Hazine ve Maliye Bakanı tahsildar Mehmet bey. Habire vergi topluyorsun. Fakirden fukaradan topladığın vergileri götürüp finans baronlarına, dolar faizi diye ödüyorsun, sonra da ekonomi iyileşiyor diyorsun. Sen milleti ahmak mı sanıyorsun?

Bugün saray iktidarının hepimizi uğraştırdığı, oyaladığı gündemler, gece gündüz televizyonlarda tartışılan meseleler, hangi yaraya merhem, hangi derdimize dermandır? Bize zehir olan, onlara ilaçtır! Millete zerk ettiği ‘sözde Yeni anayasaydı’. ‘Hukuksuz, adaletsiz, üstelik ekmeksiz bir millete ‘Yeni anayasa’ demek ancak abesle iştigaldir. Tekraren söylüyorum, ‘Ekmek bulamıyorsanız anayasa yiyin’ demektir. Bizi, yine, Yeni Anayasa zokasıyla getirdiler. Sonra ne mi yaptılar? Kayyım siyasetine başladılar. Bizlere Demokrasi dersleri verirken, o gün canları hangi belediyeyi istiyorsa, gözlerine hangi ili, ilçeyi kestirdilerse oraya kayyım atadılar. Bunu yaparken terörü bahane ettiler, sonunda teröristbaşına el uzattılar. Demokrasi dediler, hatta iki gün önce de ‘Terörsüz Türkiye ile demokrasimiz üzerindeki siyasi tansiyon kalkacak’ diye buyurdular.

“Cumhuriyete kastedilen yerde, önce demokrasi ölmüştür”

Ben size işin doğrusunu söyleyeyim: Demokrasimiz üzerinde bir tansiyon problemi yoktur. Çünkü demokrasimizin nabzı yoktur. Hasta kaybedilmiştir. Neden biliyor musunuz? Ben söyleyeyim, çünkü, Cumhuriyete kastedilen yerde, önce demokrasi ölmüştür. Çünkü, Cübbelere düğme dikilen yerde, önce adalet ölmüştür. Türkiye’yi 23 yıldır yönetenler, sadece demokrasimizi yıkmadılar, hudutlarımızı yıkmadılar. Anayasamızı yıkmadılar. Vicdan duvarlarını da yıktılar. Sadece ormanları kesmediler, fikir ve irfan damarlarımızı da kestiler, sadece dereleri, tarlaları kurutmadılar, ahlakı da kuruttular. Yerleştikleri bataklığı böyle yarattılar. Evet, bu kuruyan yerde ise bugün bataklık vardır: Bugün bir şehit cenazesi alt yazıyla geçiştiriliyorsa. Ve aynı anda başka bir cenazede Terörist başının çağrısı okunuyorsa. O çürümüşlüğü tedavi edecek şey bellidir: Bir tercihte bulunmak!

Altını çizmek isterim, biz herkesin yüzüne, herkese açıktan konuşanlarız. Kamera önünde ve arkasında başka pozumuz yoktur. Ve bunları söylerken, kimse benden, bizden, ölünün arkasından ileri geri konuşmak da beklemesin. Ben neysem oyum, neyi temsil ediyorsam, onu dile getirmekle mükellefim. Bize tanımadığımız bir cenazenin geçişinde bile saygıyla durmayı öğrettiler. Peygamber efendimizin “ölülerinizi hayırla yad ediniz” tembihi de, bu mükellefiyetin ve örfümüzün gereğidir. Ancak hayırla yad etmek demek, hayırla anılamayacak eylemleri de bir ölünün arkasına saklanarak, geçer akçe sayacağız, demek değildir. İnsana nezaket ve saygı, öncelikli tavrımızdır. İkinci sırada, vatandaş olmak gelir. Hak ve hukuk bakımından eşitiz sayarım. Üçüncüsü ise fikirler düzlemidir ki, bizim mücadele alanımız budur. Arzu ettiğimiz siyaset, demokrasi ve Türkiye özlemi budur.

Geçtiğimiz haftalarda bu kürsüden, Trump, Netanyahu ve Erdoğan’ın aynı fotoğraf karesinde işbirliği pozları vermesi yakındır demiştim. Bunlar bölgede barışın değil, Türkiye’nin yalnızlığının göstergeleridir. Türkiye’nin dostlarının değil, Erdoğan’ın dostlarının isimleridir. Soruları hazırdır, ABD başkanıyla Dünya liderimiz görüşüyor, görüşmesin mi? Görüşsünler tabi. Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile Amerika Birleşik Devletleri, iki ‘eşit egemen’ devlet olarak görüşsünler. Sorun, ‘Rahip Bronson’u derhal gönder dedim, o da gönderdi’ diyen, ‘Yap’ denilince yapan; ‘Sus’ denilince susan bir tabiyettedir.

Üzülerek ve acıyarak görüyorum ki, iktidar pozunu verenler, bu ferasetin yakınından bile geçmemektedirler. Bir evlat, babasının mezarını ziyaret edemeyecek öyle mi? Ankara’nın ortasında, merkezinde, herkesin gözü önünde, Bir Türk Milliyetçisi, Rahmetli Başbuğ Alparslan Türkeş’in kabrini ziyaret edemeyecek öyle mi? Bu girişim Alparslan Türkeş ile Türk Milliyetçileri’ni ayırma hamlesidir.

Yahut Ana muhalefet partisi genel başkanı, fiziki bir saldırının hedefi olacak; Üstelik yüzlerce kişinin, onlarca gazetecinin önünde bu gerçekleşebilecek öyle mi? Biz bu aşamaya mı geldik? Sizin maksadınız nedir? Bir cani, hem de bir evlat katili, infaz yasasından faydalanmış aramızda dolaşıyor. Canlı yayında, kameraların önünde, ne hikmetse, bir parti genel başkanına denk geliyor ve saldırıyor. Anayasa’nın her yurttaşa tanıdığı siyaset yapma hakkına yönelen hiçbir saldırı basit bir adli vaka değildir. Bu sıradan bir cebri fiil değildir.

Bu, doğrudan doğruya anayasal düzene, demokratik hayatımıza ve Cumhuriyet’in temel ilkelerine yönelik bir tehdittir. Bir milletvekiline, bir il başkanına, bir siyasi parti liderine yönelen saldırı; Sadece bir kişiye değil, bir hakka, bir kuruma, bir rejime yönelmiş demektir! ‘Sana siyaset yaptırmayacağım’ demektir! Alparslan Türkeş’in kabrinde yaşanan hadisede; Valilik ve emniyet 200 kişiyi oradan uzaklaştıramıyor, bir milletvekilini, bir kadını, bir evladı, merhumun aziz hatırasını korumak yerine, Cumhur koalisyonunu korumayı tercih ediyorsa, bunlar devlet olma vasfını yitirmişlerdir.”

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

Her 2 Kişiden 1’i Yeni Bir Dünya Savaşı’nın Yakın Olduğunu Düşünüyor

YouGov ‘un yaptığı yeni bir anket çalışmasına göre; Avrupa’da nüfusun yüzde 41 ile 55’i önümüzdeki 5 ile 10 yıl içerisinde III. Dünya Savaşı’nın çıkma ihtimali olduğunu düşünüyor. ABD’de bu oran yüzde 45 civarında.

Nazilerin koşulsuz teslimiyeti kabul etmesiyle Avrupa’da II. Dünya Savaşı’nın resmen sona erdiği ve sonrasında “Zafer Günü” olarak kutlanan 8 Mayıs’ın 80. yıldönümüne az bir süre kalmışken yeni bir anketin sonuçları yayımlandı.

Anket şirketi YouGov, merkezinin yer aldığı Birleşik Krallık’ın yanı sıra ABD, Almanya, Fransa, İspanya ve İtalya’da bu çalışmayı gerçekleştirdi. Avrupa ülkelerinde 5-10 yıla III. Dünya Savaşı bekleyenlerin oranı yüzde 41’le 55 arasında değişti. ABD’de ise yüzde 45’i bu görüşü onayladı.

“III. Dünya Savaşı’nda nükleer silah kullanılır” cümlesini benimseyenlerin oranı yüzde 68 ila 76 olurken II. Dünya Savaşı’na kıyasla daha fazla can kaybı olacağını öngörenlerin oranları yüzde 57’yle 73 arasında değişti. Yeni bir cihan harbinde insanların çoğunun öleceğini düşünenlerse yüzde 25-44 bandında.

Yüzde 66’yla 89 arasında değişen oranlarda “Benim ülkem savaşa girer” dendi. Ancak Avrupa’da ordularının kendisini savunabileceğini düşünenler yüzde 16 ila 44’te kaldı. ABD’lilerin yüzde 71’i ordunun kendilerini koruyabileceğini savundu.

III. Dünya Savaşı’nın Rusya yüzünden çıkacağını düşünenlerin oranı yüzde 69’la 82 arasında değişti. Moskova korkusunu “İslamcı terör” izledi. Diğer yandan İspanya, Almanya ve Fransa’da çoğunluk ABD’yle yaşanan gerilimlerin küresel barışa tehdit oluşturduğunu da belirtti.

ABD’de yaşayanların yüzde 52’si, İspanya’dakilerinse yüzde 31’i Nazi Almanyası’nın işlediği türden suçların kendi ülkelerinde meydana gelmesini bizzat görmeyi beklediğini ifade etti. Diğer ülkelerin oranları bu ikisinin arasında kaldı.

Nazileri mağlup etmek için en çok kimin çaba harcadığı sorulduğunda Birleşik Krallık dışındaki ülkelerde ABD diyenler yüzde 40’la 52 arasında değişirken, Sovyetler Birliği yanıtını verenler yüzde 17 ila 28 oldu.

Birleşik Krallık’ta yüzde 41’in kendi ülkelerinin adını zikretmesi dikkat çekti. Zira diğer ülkelerde Londra’yı bu konuda etkili görenler yüzde 5’le 11 arasında değişiyor.

Almanların yüzde 46’sı, ülkelerinin 1945’ten sonra savaş hakkında iyi iş çıkardığını düşünürken yüzde 47’nin “Nazi geçmişi hakkında aşırı bilinçliyiz” dediği görüldü. Bu durumun güncel meselelerde sorun yarattığını savundular. Yüzde 24’se Almanya liderlerinin dengeyi doğru kurduğunu söylüyor.

Barışın korunmasında en çok kimin pay sahibi olduğu sorulduğunda yüzde 52’yle 66 arasında değişen oranlarda yanıt NATO oldu. Yüzde 45 ila 56 da Avrupa Birliği’nin kıtadaki barışın korunmasında etkili olduğunu düşünüyor.

(Kaynak: Independent Türkçe)

Paylaşın

İstanbul’da Çalışan Her Üç Kişiden Biri Taşınmayı Düşünüyor

İstanbul ve çevresinde çalışan her üç kişiden biri deprem nedeniyle bulunduğu yeri terk etmeyi düşünüyor. Bu, deprem riskinin çalışma hayatında ciddi bir belirsizlik ve huzursuzluk yarattığını gösteriyor.

Marmara Bölgesi’nde son yıllarda sık sık hissedilen depremler ve İstanbul’a yönelik artan büyük deprem beklentisi, yalnızca konut tercihlerini değil, iş hayatını da kökten etkiliyor.

Kariyer.net tarafından İstanbul ve çevresindeki çalışanlarla yapılan yeni bir araştırma, çalışanların önemli bir bölümünün deprem nedeniyle yaşadığı bölgeyi terk etmeyi düşündüğünü, uzaktan ve hibrit çalışma taleplerinin ise ciddi biçimde yükseldiğini ortaya koydu.

Ankete göre, her üç çalışandan biri taşınma kararı almayı değerlendiriyor. Bununla birlikte şirketlerin afet hazırlık düzeyleri ve çalışanlara sundukları güvenlik önlemleri yetersiz bulunuyor.

Araştırma, İstanbul ve çevre illerde yakın dönemde hissedilen sarsıntıların ardından çalışanların psikolojik durumunu ve iş hayatına yönelik beklentilerini anlamaya odaklandı. Sonuçlar, bölgedeki çalışanların büyük bir bölümünün endişeli bir ruh hali içinde olduğunu gösteriyor.

Katılımcıların yüzde 57’si tedirgin olduğunu ifade ederken, yalnızca yüzde 7’si kendini güvende hissettiğini belirtti.

Genel olarak, Marmara Bölgesi’ndeki çalışanların yüzde 80’i depremler konusunda kaygılı olduğunu dile getirdi.
Bu kaygı, yalnızca yaşanılan bölgeyle sınırlı kalmıyor; çalışma modelleri ve işyeri güvenliği de sorgulanmaya başlandı.

Araştırmaya göre katılımcıların yüzde 82’si halen tamamen ofis ortamında çalışıyor. Ancak bu modelin sürdürülebilir olmadığına dair yaygın bir inanç var. Özellikle deprem riski ve artan yaşam maliyetleri, çalışanları farklı çalışma biçimlerine yöneltiyor.

Çalışanların yüzde 70’ten fazlası hibrit sisteme geçmek istiyor. Evden çalışma imkânı, yalnızca güvenlik değil, yaşam kalitesi açısından da öne çıkıyor.

Bu talepler, şirketler için yeni bir zorunluluğu beraberinde getiriyor: Afet odaklı iş gücü stratejileri geliştirmek.

Araştırmanın dikkat çeken bulgularından biri de taşınma planları. Marmara Bölgesi’ndeki çalışanların: Yüzde 35’i yaşadığı bölgeyi değiştirmeyi düşünüyor. Taşınmak istemeyenlerin yüzde 33’ü, oturduğu binaya ve bölge altyapısına güvendiğini söylüyor.

Öte yandan, çalışanların bulundukları binaların depreme dayanıklılığına yönelik algıları da net değil: Yüzde 38 dayanıklı olduğunu düşünürken, yüzde 17 dayanıklı olmadığını, yüzde 40 ise emin olmadığını ifade etti.

Bu veriler, deprem riskinin yalnızca bireysel düzeyde değil, çalışma hayatında da ciddi bir belirsizlik ve huzursuzluk yarattığını gösteriyor.

Araştırma, çalışanların çalıştıkları şirketlerin deprem sonrası hazırlık düzeyine dair ciddi şüpheler taşıdığını da ortaya koydu. Katılımcıların: Yüzde 55’inden fazlası, şirketlerinin aldığı önlemleri yetersiz buluyor. Bu katılımcılar, şirket aksiyonlarının sürdürülebilir olmadığını vurguluyor.

Ayrıca afet eğitimi eksikliği de dikkat çekici: Yüzde 76’sı, bugüne kadar çalıştığı kurumdan hiçbir afet eğitimi veya seminer almadığını belirtti. Yüzde 60’ı ise bu eğitimleri talep ediyor. Bireysel düzeyde de hazırlık eksikliği var: Katılımcıların yüzde 65’i herhangi bir afet planına sahip değil.

“Çalışanların güvenliğini sağlamak”

Kariyer.net CEO’su Fatih Uysal, araştırma sonuçlarını değerlendirirken, işverenlerin sadece binaların sağlamlığına odaklanmaması gerektiğini vurguladı. Uysal, psikolojik güvenliğin de en az fiziksel önlemler kadar önemli olduğunu ifade ederek şöyle konuştu:

“Çalışanların güvenliğini sağlamak, sadece iş yeri yapılarının güvenli olmasıyla sınırlı değil; psikolojik olarak da çalışanların kendini güvende hissetmesi gerekiyor. Şirketlerin bu konuda eğitim, bilgilendirme ve destek mekanizmaları geliştirmesi, uzun vadeli başarı ve çalışan bağlılığı açısından kritik.”

(Kaynak: Karar)

Paylaşın

Ahmet Davutoğlu: Gemi Batıyor, Bu Gidiş Gidiş Değil

Yeni Yol Grubu toplantısında konuşan Gelecek Partisi Lideri Ahmet Davutoğlu, enflasyon verilerinden Kıbrıs’a, suikast iddialarından siyasi ahlak yasasına kadar pek çok başlıkta hükümete sert eleştiriler yönelterek, “Gemi batıyor, bu gidiş gidiş değil” dedi.

Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu, Yeni Yol Grubu toplantısında konuştu. Konuşmasında Meclis Başkanvekili Sırrı Süreyya Önder’e yönelik taziye mesajı veren Davutoğlu, CHP Genel Başkanı Özgür Özel’e yapılan saldırıyı kınayarak, yalnızca saldırganın değil, azmettiricilerin de cezalandırılması gerektiğini vurguladı.

Davutoğlu, infaz yasalarının sonuçları konusunda daha önce uyarıda bulunduğunu hatırlatarak, “İki çocuğunu öldüren bir caninin ıslah edilmeden topluma salıverilmesi bir canlı bombayı sokaklara göndermekten başka bir şey değildir” dedi. Cezaevlerinin artık ıslah kurumu değil, suç eğitim merkezi haline geldiğini söyledi.

Konuşmasında Hindistan’ın Pakistan’ın Azad Keşmir ve Pencap bölgelerine düzenlediği hava saldırılarını da gündeme taşıyan Davutoğlu, bu gelişmenin İsrail’in Gazze ve Suriye’ye yönelik saldırılarıyla eş zamanlı olmasına dikkat çekti.

Bu saldırıların tesadüf olmadığını belirten Davutoğlu, “Türkiye Suriye ve Pakistan’a karşı yapılan bu alçakça saldırılara sessiz kalmamalıdır” dedi. İslam İşbirliği Teşkilatı’nın olağanüstü toplanması ve Cumhurbaşkanlığı düzeyinde diplomatik ziyaretlerin gerçekleşmesi gerektiğini ifade eden Davutoğlu, NATO’nun 4. madde kapsamında toplantıya çağrılması ve BM Güvenlik Konseyi’nde girişim başlatılması çağrısında bulundu.

Ekonomi başlığında Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in enflasyon açıklamalarını eleştiren Davutoğlu, “Ne düşmesinden bahsediyorsun? Yapma Mehmet Bey, umut tacirliği yapma” ifadelerini kullandı. Enflasyonun düştüğüne dair söylemlerin halkın yaşadığı gerçeklikle uyuşmadığını savundu. TÜİK, İTO ve ENAG verileri üzerinden örnekler vererek, “Bunların evindeki hesap çarşıya uymuyor” dedi.

Davutoğlu, 2016’daki başbakanlığı döneminde asgari ücrete yapılan yüzde 30’luk zam sonrası enflasyonun düşüş eğilimi gösterdiğini hatırlatarak, “O günlerle bugünlerin farkı güven! Ekonominin ruhu güven” dedi. Bugünkü ekonomik krizin temelinde güven eksikliği olduğunu belirtti.

“Dükkanlar boş, cepler boş, umutlar boş, hayaller boş”

Açıklamasında karşılıksız çeklerdeki artış, kredi borçları ve iflaslarda yaşanan yükselişe değinen Davutoğlu, üreticilere yönelik vergi denetimlerini eleştirerek, “Fakirin fukaranın ümüğünü sıktın, TCMB rezervlerini artırdın da ne oldu?” sorusunu yöneltti. Kur Korumalı Mevduat uygulamasından elde edilen haksız servetlerin vergilendirilmesini, imar rantlarının kamuya aktarılmasını ve siyasi ahlak yasasının çıkarılmasını önerdi.

Davutoğlu, “Bu ülkenin sokaklarında alnım ak dolaşıyorum, bana haksızlık edenler ise koruma ordusu olmadan sokağa çıkamıyor” diyerek İstanbul Kapalıçarşı’da yaptığı ziyaret izlenimlerini de paylaştı. Esnafın ekonomik sıkıntılardan şikayet ettiğini dile getirerek, “Dükkanlar boş, cepler boş, umutlar boş, hayaller boş” ifadelerini kullandı.

Konuşmasının son bölümünde Kıbrıs’ta yaşanan son gelişmelere dikkat çeken Davutoğlu, Güney Kıbrıs’ı tanıyan bölgesel anlaşmalara Türkiye’nin sessiz kalmasını eleştirdi. “Yavru vatan trilyonlarca liralık, milyarlarca dolarlık kara para adasına çevrilmiş” diyen Davutoğlu, suikastla öldürülen uluslararası bahis baronu üzerinden yürütülen kara para ilişkilerinin Türkiye’yi uluslararası alanda itibarsızlaştırdığını söyledi.

“Rant hırsı yüzünden kirli ilişkiler çarkına bu derece batmış bir devlet, uluslararası arenada nasıl haklarını savunacak?” diye soran Davutoğlu, “Devletin istihbaratı, bürokrasisi ve dış politikası foseptiğe dönmüş durumda. Gemi batıyor” ifadelerini kullandı.

Davutoğlu konuşmasını, yolsuzluk ve adaletsizliğe karşı temiz siyaset vurgusuyla tamamladı: “Senin yoksulluğunun sebebi bunların yolsuzluklarıdır. Çözüm, kamu kaynaklarına uzanan elleri koparacak temiz ve dürüst bir yönetimdir.”

Paylaşın

Merkez Bankası’nın Döviz Satışı 57 Milyar Dolara Çıktı

Ekonomist Prof. Dr. Hakan Kara, Ekrem İmamoğlu’nun gözaltına alındığı 19 Mart’tan bu yana Merkez Bankası’nın sattığı döviz miktarının 57 milyar dolar olduğunu açıkladı.

Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, MB’nin rezervlerini eritmesiyle ilgili eleştirilere ”Rezerv iç ve dış şoklara karşı bir tampondur. Rezervler kullanılmak üzere biriktirilir” yanıtını vermişti.

Ekonomistler, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun gözaltına alındığı 19 Mart’tan bu yana Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın (TCMB) dövizi baskılayabilmek için yaklaşık 57 milyar dolar satış yaptığını hesapladı.

Ekonomist Prof. Dr. Hakan Kara’nın aktardığına göre, Merkez Bankası (TCMB) 18 Mart’tan bu yana net 57 milyar dolarlık döviz satışı gerçekleştirdi. Bu satışlar, 2024 yılı başından itibaren gözlenen döviz alımlarını tamamen silerken, rezervlerin ciddi şekilde zayıflamasına neden oldu.

Haftalık bazda bakıldığında, nisan ayında Merkez Bankası’nın (TCMB) döviz satışları 15 milyar dolara kadar çıktı. Kara’nın yayımladığı grafiklerde, satışların martta sert başladığı, nisanda doruğa ulaştığı ve mayıs başı itibarıyla kademeli olarak azalmaya başladığı görülüyor. Kara, “Belki bir teselli olarak döviz satışlarının giderek azaldığını söyleyebiliriz” değerlendirmesini yaptı.

Bu tabloya karşılık, Merkez Bankası’nın (TCMB) altın rezervleri kritik bir dengeleyici unsur olarak öne çıktı. Ekonomist İris Cibre’nin analizine göre, eğer TCMB 2023 Mayıs ayındaki altın rezerv seviyesini bugün de korumasaydı, net döviz pozisyonu 3 milyar dolar daha ekside olacaktı. 2020’den bu yana 7,4 milyon ons altın alımı yapılırken, ons fiyatındaki artış sayesinde rezervlere 54,6 milyar dolarlık katkı sağlandığı belirtildi.

İris Cibre, altın rezervlerinin önemini “Kısaca, altın biriktirmemiş olsak yanmışız…” sözleriyle vurguladı.

Merkez Bankası (TCMB), 25 nisan ile biten haftaya ilişkin para ve banka istatistiklerini yayınlamıştı. Verilere göre 25 nisan haftasında brüt rezervleri 5,5 milyar dolar seviyesinde azalarak 141 milyar dolar düzeyine gerilemişti.

Net rezerv ise 38,6 milyar dolardan 35 milyar dolara gerilemişti. Swap hariç net rezervlerde 19 mart sonrası görülen düşüş ivmesi devam etmişti.

Paylaşın

TOBB Başkanı Hisarcıklıoğlu: Polisiye Tedbirlerle Vergi Gelirleri Arttırılamaz

TOBB Başkanı Hisarcıklıoğlu, “Her işletmenin, her fabrikanın kapısına vergi memuru koyarak, polisiye tedbirler alarak, vergi gelirleri arttırılamaz. Hakkaniyet de sağlanamaz” dedi.

Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu, Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in “kayıt dışı üretim ve satışla mücadele” adı altında bütün OSB’lerin, hallerin ve büyükşehirlerin giriş çıkışına vergi memuru koyacakları yönündeki açıklamasına ilişkin sosyal medya hesabından paylaşım yaptı.

TOBB Başkanı Hisarcıklıoğlu, paylaşımında “Vergi denetimine karşı değiliz. Kayıt dışı ekonomiyle mücadeleyi destekliyoruz. Vergi sistemi adil ve şeffaf olmalı. Girişimcinin çalışma şevkini kırmamalı. Her işletmenin, her fabrikanın kapısına vergi memuru koyarak, polisiye tedbirler alarak, vergi gelirleri arttırılamaz. Hakkaniyet de sağlanamaz” ifadelerini kullandı.

Mehmet Şimşek ne demişti?

Mehmet Şimşek, “İnceleme başlatmadığımız hiçbir kesim yok. Önce çok büyüklerden başladık. Kayıt dışı üretim, satış yapanlar. Biz denetim yapıp ceza kesmek istemiyoruz ama arkadaşlarla da konuştuk. Ekipler güçlendirilecek. Bütün OSB’lerin giriş çıkışlarına, bütün hallerin giriş çıkışlarına vergi memurları koyacağız. Bütün büyükşehirlerin giriş ve çıkışlarına, ana arterlerine kalıcı maliyecileri koyacağız” demişti.

Paylaşın

Akın Birdal’dan “Süreç” Açıklaması: İktidar İpe Un Seriyor

Abdullah Öcalan’ın çağrısı sonrası başlayan sürece ilişkin konuşan İHD Onursal Başkanı Akın Birdal, “Ne yazık ki iktidar ipe un seriyor, güven verici bir adım atılmıyor” dedi.

İnsan Hakları Derneği (İHD) Onursal Başkanı Akın Birdal, PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat’ta yaptığı çağrıyı ve sonrasındaki gelişmeleri Mezopotamya Ajansı’ndan (MA) Uğurcan Boztaş’a değerlendirdi.

Birdal, resmi ideolojinin demokratik niteliğe kavuşmadığını belirterek, yüzyılı aşkın süredir tekçi anlayışın devam ettiğini ve bu süre içerinde bir yüzleşmenin halen yapılamadığını ifade etti. Birdal, “’Barış gelecekse de biz getiririz’ diyorlar. 1951’de Türkiye Komünist Partisi (TKP) büyük tevkikat olduğu zaman bilinen yazarlar, şairler, siyasetçiler gözaltına alındı ve tutuklandı. Ankara’da işkencede sorgulanırlarken Ankara Valisi Nevzat Tandoğan sorgu yerine geliyor ve ‘size ne oluyor, komünizm de gelecekse biz getiririz’ diyor. Aynen şimdi böyle bir anlayışla karşı karşıyayız. Barış gelecekse ve Kürt sorununu çözülecekse ‘biz getiririz, biz çözeriz’ diyorlar. Oysa bu iki yanlıdır. Kiminle barışacaksınız? Bu bağlamda daha bu anlayışa gelinemedi” dedi.

Belirsizliklerin umutsuzluğa yol açtığına vurgu yapan Birdal, “Bu işin hala muhatabı yaratılamadı. 27 Şubat’ta Abdullah Öcalan’ın çağrısının 4 muhatabı vardı. Birincisi PKK, ikincisi iktidar, üçüncüsü Meclis ve dördüncüsü de toplumsal ve siyasal muhalefettir. Birinci muhatap olan PKK hemen karşılık verdi. Silahlar sustu. Ama ne yazık ki diğer yandan silahlar susmadı. Yine kongre ne zaman, nerede ve nasıl toplanacak? Abdullah Öcalan’ın sürece dahil edilmesinin önemi büyüktür. Burada da artık tecrit kapısı açılmalı. Kuşkusuz koşulların yaratılması gerekiyor. Yani tecrit kaldırılmalı, koşullar oluşturulmalıdır. İletişim sağlanmalı. Ailesi ve avukatları sistematik olarak her hafta görüşebilmeli. Ancak avukatların başvurusu yanıtsız bırakılıyor. Örneğin gazeteciler gidip görüşebilmeli. Ne yazık ki iktidar ipe un seriyor, güven verici bir adım atılmıyor” diye belirtti.

“Bu süreci konuşmadan, tartışmadan nasıl barışa evireceğiz?”

Herkesin barışa ihtiyacı olduğunu vurgulayan Birdal, toplumun tüm kesimlerinin barışı kendi gündemine alması gerektiğini söyledi. Öncelikle bu sürecin konuşulabilir ve tartışılabilir kılınması gerektiğini belirten Birdal, “Bunun için ‘Terörle Mücadele Yasası’ ve ‘Türk Ceza Yasası’ndaki konuşmayı, tartışmayı ve yazmayı engelleyen bütün yasaların temizlenmesi gerekiyor. Bu süreci konuşmadan, tartışmadan nasıl barışa evireceğiz? Yani o yüzleşmeden, sorgulamadan nasıl kalıcı ve onurlu barışa varacağız. Cumartesi Anneleri’nin adalet arayışını 1049’uncu haftası da geride kaldı. Yani bazı düzenlemeler yasal çalışmaları gerektiriyor ve yeni yasaların yapılması gerek. Cumartesi Anneleri’nin hakikat ve adalet arayışında Galatasaray Meydanı polis ablukasında. Bir telefonla bu bariyerler kaldırılıp, anneler, hak savunucuları karanfilleri lisenin önüne bırakabilirler. Amed’de, Hakkari’de, Batman’da yine kayıplar bulunsun, failleri yargılansın talebi var. Ama bunlara da muhatap yok. Bu adımlar atılabilir” diye konuştu.

Toplumdaki tüm kesimlerin temsiliyetinin olacağı bir ‘Barış Konferansı’nın düzenlenmesi gerektiğini aktaran Birdal, kolektif iradeyle İmralı Adası’na gidilecek bir heyetin belirlenebileceğine de değindi. Dünyadaki barış süreçlerinde uluslararası gözlemcilerin rolüne değinen Birdal, “İrlanda, İspanya, Güney Afrika, Kolombiya örneklerinde silahlar en son bırakılmıştır ve üçüncü göz dediğimiz uluslararası silahsızlanma komisyonu oluşturulmuştur. Silahsızlanma onların gözetiminde ve denetiminde olmuştur. Ama bizde hemen arabayı atın önüne koyarak, ‘Silahları bırakın’ diyorlar. Peki, nerede bırakılacak? Kime bırakılacak? Kim alacak bu silahları ve bırakan güçlerin güvencesi ne olacak? Üçüncü gözler nerede? Silahlar bırakılması konusunda açıklamalarda, bu koşullarda silahlar bırakılmasının söz konusu olmadığı söyleniyor” diye belirtti.

Başta hasta tutsaklar olmak üzere cezaevlerindeki siyasetçilerin ve gazetecilerin derhal serbest bırakılması gerektiğinin altını çizen Birdal, infaz yakmaların derhal durdurulması ve İdare Gözlem Kurulu’nun (İGK) lağvedilmesi gerektiğini söyledi. Barış ve demokrasinin olması için Meclis’te bir komisyonun kurulması gerektiğini kaydeden Birdal, yaşanan gelişmelerin fırsat olduğunu söyledi.

Birdal, “Bu sadece hak savunucuları ve Kürt halkı ile barış savunucularının duyumsadığı bir fırsat değildir. Bu siyasi iktidar için de bir fırsattır. Bence bu süreci sonlandırırsak siyasi iktidar da çalışan ve yoksullaşan emekçilerin de birtakım görece de olsa sorunlarına çözüm getirebilir. Çünkü şu anda savunma ve güvenlik harcamalarına ayrılan para emeklilere ve çalışanlara ayırsalar bu herkesin işine yarar. Herkes barış için ‘bugün ben ne yaptım?’ diye kendi kendine sormalı. Kant’ın (Immanuel Kant) dediği gibi ‘Ben ne yapabilirim, biz ne yapabiliriz?’ sorusunu sormalı. Eşitlik ve özgürlük temelinde bu süreci ilerletmeliyiz” dedi.

Paylaşın

Nureddin Nebati’nin Mağazaları Birer Birer Kapanıyor

Nureddin Nebati’nin bakanlık yaptığı dönemde 13 yeni şube açan B&G Store Mağazacılık, son iki yılda ciddi bir daralma sürecine girdi. Şirket, 2023 ve 2024 yıllarında 4’er mağazasını kapatırken, 2025’in ilk dört ayında da 3 şube kapanışı gerçekleştirdi.

2 Aralık 2021’de Lütfi Elvan’ın yerine Hazine ve Maliye Bakanı olan Nureddin Nebati, 4 Haziran 2023’e kadar bu görevde kaldı.

“Ekonomi gözlerdeki ışıltıdır” sözleriyle akıllara kazanan eski Eski Hazine ve Maliye Bakanı Nureddin Nebati’nin aile şirketi ekonomik krizin etkisiyle küçülmeye gitti. Nebati’nin şirketi, 2023 yılından bu yana 11 mağazasını kapattı.

Sözcü gazetesinden Deniz Ayhan’ın haberine göre, bakanlığı döneminde 13 yeni şube açan B&G Store Mağazacılık, son iki yılda ciddi bir daralma sürecine girdi. Şirket, 2023 ve 2024 yıllarında 4’er mağazasını kapatırken, 2025’in ilk dört ayında da 3 şube kapanışı gerçekleştirdi.

2 Aralık 2021’de Lütfi Elvan’ın yerine Hazine ve Maliye Bakanı olan Nureddin Nebati, 4 Haziran 2023’e kadar görevde kaldı. Bakanlık yaptığı dönemde, aile şirketi B&G Store 13 yeni şube açarak büyüme eğilimi gösterdi.

Ancak ekonomik sıkıntılar şirketi de vurdu. Bakanlık sonrası süreçte, yeni şube açılışları durma noktasına geldi. 2023’ten bu yana yalnızca 2 şube açılabilirken, 2025’te hiç yeni şube açılmadı.

Kapanan şubeler: Eyüp, İstiklal, Laleli…

B&G Store’un kapanan şubeleri arasında dikkat çeken bazı lokasyonlar şunlar:

3 Eylül 2024 – İstanbul Havalimanı Terminal Şubesi
3 Ekim 2024 – Ataköy Şubesi
4 Ekim 2024 – Meydan AVM Şubesi
11 Aralık 2024 – İstanbul Havalimanı İç Hatlar Şubesi
14 Ocak 2025 – Eyüp Şubesi
15 Ocak 2025 – İstiklal Caddesi Şubesi
30 Nisan 2025 – Laleli Şubesi

Paylaşın

Özgür Özel’den “Saldırı” Yorumu: Kesinlikle Planlı

CHP lideri Özgür Özel, Sırrı Süreyya Önder için düzenlenen anma törenine kendisine yönelik saldırıya ilişkin, “Hiçbir kurumu, hiçbir partiyi suçlamıyorum. Ama önceden planlı bir iş olduğu çok belli” dedi.

Özgür Özel ayrıca, soruşturma açılması gerektiğini vurgulayarak, “Eğer bu yapılmazsa yük devletin sırtına kalır. Bu yapılırsa, varsa bir hatası, bir bağlantısı ortaya çıkar” ifadelerini kullandı.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Özgür Özel, TBMM Başkanvekili ve Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Milletvekili Sırrı Süreyya Önder için İstanbul Atatürk Kültür Merkezi’nde (AKM) düzenlenen törenden çıkışında uğradığı saldırıya ilişkin Halk TV’den İsmail Saymaz‘a konuştu.

Saldırının anlık gelişmediğini ifade eden Özgür Özel, İsmail Saymaz’a şunları söyledi: “Birincisi, iki saat önce orada adam. Ben uzatılan mikrofonlara konuştuğum sırada orada. Ve bana vurduğu yerde… Planlamış. Hatta belki denk getirse o sırada vuracak. Geleceğimi biliyor. Beni husumet içinde dinliyor, kötü kötü bakarak. Hazırlıklar yapmış. Eliyle koluyla açma-germe hareketleri; müsabakaya hazırlanıyormuş gibi.”

AKM’deki anmada DEM Parti eş başkanlarıyla birlikte tabut başına çağrıldığını, 15-16 dakika orada kaldıktan sonra çıkışa yöneldiğini belirten Özgür Özel, “Bizim ekip dedi ki, ‘Aracımızı otoparka almadılar, girdiğimiz kapıdan çıkacağız.’ Dedim ki, ‘Niye almasınlar.’ Emniyet Müdür Yardımcısı bizim korumalara kızarak bizi otoparka sokmuyor” dedi. Aynı kişinin, AKP’li yetkililerin araçlarının otoparka alındığı halde kendilerinin dışarı yönlendirildiğini belirten sürücüye de tepki gösterdiğini anlattı.

“Adam tam orada bekliyor. Hiçbir kurumu, hiçbir partiyi suçlamıyorum. Ama önceden planlı bir iş olduğu çok belli. Adamın hazırlığından, bulunduğu yerden… Yüzü bana dönük. Sırtını verip yol verirmiş gibi dönüyor. Golf sopasıyla vuracakmış gibi sağa doğru kaykılıyor. Hızla gelip vurmaya çalışıyor. Gelişini gördüm. Refleksle kafamı çektim.”

Saldırıyla ilgili açıkça bir kişiye dikkat çeken CHP Lideri Özel, “Şüpheyle yaklaştığım bir kişi var: O emniyet müdür yardımcısı bizi zorla oradan geçirtti. Aracı niye almasın? Her milletvekilinin aracı her resmî kurumun otoparkına girer. 13 yıldır milletvekiliyim, giremediğim bir otopark yok” dedi.

Özel, soruşturma açılması gerektiğini vurgulayarak, “Eğer bu yapılmazsa yük devletin sırtına kalır. Bu yapılırsa, varsa bir hatası, bir bağlantısı ortaya çıkar” dedi.

Saldırganın yönlendirilmiş olduğunu düşündüğünü söyleyen Özgür Özel, “Ben bu adama baktığımda böyle bir akıl, böyle bir plan; mümkün değil, mutlaka yönlendirildi” ifadelerini kullandı. Olayın rastlantı değil, “azmettirme” olduğunu belirten CHP lideri, saldırganın ifadesindeki “Sokak çağrılarına sinirlendim” sözlerinin bir mesaj taşıdığını savundu:

“Bu mektup böyle okunur. ‘Sokaktan çekilin, miting yapmayın, yeni dönem yaptığınız muhalefeti, attığınız adımları gözden geçirin, yoksa…’ Üç nokta koydular.”

“Koruma zafiyeti varsa bana ait”

Kendisine yönelik koruma düzenine dair eleştirileri de değerlendiren Özel, “O zafiyet bana ait” diyerek şu açıklamayı yaptı: “Önümden giden, herkese dikkatli bakan iri yarı korumalar özellikle cenazelerde, yaslarda, başka parti üyeleriyle temasa ederken yanlış anlaşılabiliyor. O yüzden ‘Bu öndeki yürümesin’ dedim. Ortaya ne çıktıysa, zafiyet görüntüsü adına, benim talimatımla çıktı.”

Erdoğan’ın kendisini telefonla arayarak “Geçmiş olsun, üzüldük, arkadaşlar gereken her şeyi yapacak” dediğini aktaran CHP Lideri Özgür Özel, “İçişleri Bakanı biraz önce bilgi vermişti, teşekkür ederim” dediğini belirtti.

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin açıklamasında ismini anmamasına da değinen Özel, “Hiç yapılmasa daha iyiymiş. Türkiye’nin kurucu partisinin, ‘geçmiş olsun’ dediğin kişinin adını anmamak, oradaki üslup siyasi nezakete uygun değil” yorumunda bulundu.

Paylaşın