Avrupa Kapitalizmi Varoluşsal Bir Krizle Karşı Karşıya

Avrupa kapitalizminin uzun süredir devam eden yapısal sorunları; ABD’nin göreli gerilemesi, Çin’in ekonomik ve teknolojik yükselişi, Rusya ile yaşanan enerji ve güvenlik gerilimi, artan borç yükü ve yeniden silahlanma baskısıyla daha görünür hale geliyor.

Haber Merkezi / Avrupa ülkeleri ekonomik, siyasi ve askeri açıdan giderek daha fazla ayrışırken, kıtada sınıf mücadelesinin de yeni bir döneme girdiği öne sürülüyor.

Devrimci Komünist Enternasyonal’in uluslararası liderliğinin yakın zamanda gerçekleştirdiği toplantıda konuşan Jorge Martín, Avrupa kapitalizminin içinde bulunduğu krizi ve bunun sınıf mücadelesi üzerindeki olası etkilerini değerlendirdi. Martín’e göre Avrupa, ABD ile Çin arasındaki rekabetin yanı sıra Rusya’nın yeniden güçlü bir askeri ve ekonomik aktör olarak ortaya çıkması nedeniyle giderek daha fazla baskı altında kalıyor.

Avrupa Ekonomisi ABD ve Çin’in Gerisinde

Avrupa kapitalizminin krizinin yeni olmadığını belirten Martín, sürecin İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD’nin dünya kapitalizmi içindeki üstünlüğünü pekiştirmesiyle başlayan döneme kadar götürülebileceğini savunuyor. ABD’nin göreli ekonomik gerilemesi ve Çin’in son 30 yılda gösterdiği yükselişin ise Avrupa’nın yapısal sorunlarını daha görünür hale getirdiği görüşünü dile getiriyor.

Konuşmada 2008 küresel ekonomik krizi önemli bir dönüm noktası olarak ele alınıyor. 2008 öncesinde, Avrupa Birliği ile Birleşik Krallık’ın toplam ekonomisinin ABD ekonomisinden yaklaşık yüzde 23 daha büyük olduğu belirtilirken, bugün ABD ekonomisinin AB ve İngiltere’nin toplam ekonomisinden yaklaşık yüzde 18 daha büyük olduğu ifade ediliyor.

Martín’in aktardığı verilere göre 2008’den bu yana ABD ekonomisi yüzde 123, Çin ekonomisi yüzde 453 büyürken, Avrupa Birliği ile İngiltere’nin toplam büyümesi yüzde 53’te kaldı. Bu tablo, Avrupa’nın küresel ekonomik rekabette giderek daha dezavantajlı bir konuma sürüklendiği iddiasının temel dayanaklarından biri olarak gösteriliyor.

Bu gerilemenin, dünya ekonomisinin de önemli bir dönüşüm geçirdiği döneme denk geldiği belirtiliyor. Küreselleşme ve serbest ticaretin belirleyici olduğu dönemin yerini, giderek birbirleriyle rekabet eden ticaret bloklarının aldığı savunuluyor.

Avrupa Entegrasyonunun Temel Çelişkisi

Konuşmada Avrupa Birliği’nin ortaya çıkışı da Avrupa kapitalizminin yapısal sorunları üzerinden değerlendiriliyor.

1970’lerde savaş sonrası uzun büyüme döneminin sona ermesiyle kapitalist sistemin yeni bir krize girdiği, egemen sınıfların buna neoliberal politikalarla yanıt verdiği belirtiliyor. Bu politikaların refah devletinin küçültülmesi ve daha önce kamu kontrolünde bulunan alanların özel sermayeye açılması anlamına geldiği ifade ediliyor.

Bu sürecin ardından Avrupa’nın ekonomik bütünleşmesi hız kazandı ve ortak para birimi euro yürürlüğe girdi. Avrupa entegrasyonunun temelinde ise tek tek ülkelerin dünya pazarında ABD ve diğer büyük ekonomik güçlerle rekabet edebilmek için güçlerini birleştirme çabasının bulunduğu savunuluyor.

Fransa ve Almanya arasındaki ekonomik uzlaşmanın da Avrupa bütünleşmesinin önemli unsurlarından biri olduğu belirtilirken, euro uygulamasının başlamasıyla Almanya’nın Avrupa ekonomisi içindeki ağırlığının belirgin biçimde arttığı ileri sürülüyor.

Maastricht kriterleri kapsamında ülkelerin kamu borçlarını GSYİH’nin yüzde 60’ı, bütçe açıklarını ise yüzde 3’ü ile sınırlaması gerektiği hatırlatılırken, bu düzenlemelerin Avrupa’da uzun süreli kemer sıkma politikalarının zeminini hazırladığı ifade ediliyor.

Alman sermayesinin eurodan önemli ölçüde faydalandığı, iş gücü piyasasındaki reformlarla Alman ürünlerinin rekabet gücünün artırıldığı ve Güney Avrupa ülkelerine aktarılan kaynakların da Alman ihracatı için geniş bir pazar oluşturduğu öne sürülüyor.

Ancak farklı ekonomik yapılara ve farklı ihtiyaçlara sahip ülkelerin tek bir para birimi altında birleştirilmesinin temel çelişkileri ortadan kaldırmadığı savunuluyor. Yunanistan örneğinde olduğu gibi, kendi para birimine sahip olmayan ülkelerin ekonomik kriz dönemlerinde devalüasyon yapamadığı ve bunun yerine ücretler ile yaşam standartları üzerinde baskı oluşturan “iç devalüasyon” politikalarına başvurmak zorunda kaldığı belirtiliyor.

2008 Krizi ve Borç Yükü

2008 finansal krizinin ardından Avrupa’da büyük çaplı banka kurtarma operasyonları gerçekleştirildiği ve bunun 2011-2015 dönemindeki borç krizini tetikleyen unsurlardan biri olduğu ifade ediliyor.

Borç krizi, Avrupa Birliği’ni ciddi biçimde zorladı ve birçok ülkede kemer sıkma politikalarına karşı kitlesel protestolar ortaya çıktı. Yunanistan ise bu sürecin en ağır sonuçlarını yaşayan ülkelerden biri oldu.

COVID-19 salgınının ardından borç yükünün daha da arttığı belirtiliyor. Konuşmada AB’nin toplam borç oranının 2008 öncesindeki yaklaşık yüzde 58 seviyesinden yüzde 88’e yükseldiği ifade ediliyor.

Ancak bu ortalamanın ülkeler arasındaki farklılıkları gizlediği vurgulanıyor. Almanya’nın borç oranının yaklaşık yüzde 60 seviyesinde kaldığı belirtilirken, Fransa, İtalya, İspanya ve Belçika gibi ülkelerde borç/GSYİH oranlarının yüzde 100’ün üzerine çıktığı aktarılıyor.

Bu borç yükünün Avrupa’daki siyasi krizlerin önemli nedenlerinden biri olduğu savunuluyor.

Ukrayna Savaşı Avrupa’nın Enerji Dengelerini Değiştirdi

Avrupa kapitalizminin yaşadığı sorunların üzerine 2022’de başlayan Ukrayna Savaşı ve Rusya’ya yönelik yaptırımların eklendiği belirtiliyor.

Konuşmada, Avrupa’nın ucuz Rus petrolü ve doğalgazına erişimini büyük ölçüde kaybetmesinin özellikle Almanya üzerinde ağır sonuçlar yarattığı ileri sürülüyor.

Avrupa’nın petrol ithalatında Rusya’nın payının doğrudan ithalat açısından yüzde 27’den yüzde 2’ye, doğalgazdaki payının ise yüzde 45’ten yüzde 13’e gerilediği ifade ediliyor.

Bu değişimin Avrupa ülkelerini alternatif enerji kaynaklarına yönelttiği ve ABD’nin Avrupa enerji piyasasındaki ağırlığını artırdığı savunuluyor. Avrupa’nın ABD’den ithal ettiği doğalgazın payının yüzde 2’den yüzde 28’e, deniz yoluyla taşınan LNG’de ABD’nin payının yüzde 25’ten yüzde 66’ya yükseldiği belirtiliyor. ABD petrolünün Avrupa ithalatındaki payının da yüzde 8’den yüzde 15’e çıktığı aktarılıyor.

Bu gelişmelerin ABD’nin Avrupa üzerindeki ekonomik etkisini artırdığı ve enerji piyasalarının kontrolü konusunda Washington ile Avrupa başkentleri arasında yeni bir rekabet alanı oluşturduğu ileri sürülüyor.

Almanya Sanayisi Ağır Darbe Aldı

Rusya’dan gelen ucuz enerji kaynaklarının kaybının en ağır sonuçlarından birini Almanya’nın yaşadığı belirtiliyor.

Konuşmada verilen rakamlara göre Almanya’nın sanayi üretimi Ukrayna Savaşı öncesine kıyasla yüzde 9,5 azaldı. Enerji yoğun sektörlerden kimya sanayisinde üretimin yüzde 20 gerilediği, metal ve kağıt sektörlerinde ise istihdam kayıplarının sırasıyla yüzde 8 ve yüzde 9 seviyesine ulaştığı ifade ediliyor.

Alman sanayisinde son dönemde ayda yaklaşık 15 bin, yılda ise 180 bin iş kaybı yaşandığı ileri sürülüyor.

Ancak Avrupa sanayisinin sorunlarının yalnızca enerji fiyatlarıyla açıklanamayacağı belirtiliyor. Alman sanayisinin özellikle Çin başta olmak üzere daha dinamik üretim merkezlerinin gerisinde kaldığı savunuluyor.

Almanya’nın uzun yıllar boyunca küresel ekonomik avantajını büyük ölçüde otomotiv sektörüne dayandırdığı, ancak içten yanmalı motorlardan elektrikli araçlara geçiş sürecinde gerekli teknolojik dönüşümü yeterince hızlı gerçekleştiremediği ileri sürülüyor.

Buna karşılık Çin’in daha önce güçlü bir yerli otomotiv sektörüne sahip olmamasının elektrikli araçlara geçişi kolaylaştırdığı belirtiliyor.

Çin Avrupa’nın Sanayi Gücünü Zorluyor

Avrupa’nın karşı karşıya olduğu ikinci büyük dış baskının Çin’in yükselişi olduğu ifade ediliyor.

Çin’in ABD pazarıyla yaşadığı ticaret savaşı ve yaptırımlar nedeniyle başka pazarlara yönelmek zorunda kaldığı, yüksek üretim kapasitesini sürdürebilmek için yeni pazarlar aradığı belirtiliyor.

Bu durumun Avrupa ekonomisi üzerinde doğrudan baskı oluşturduğu savunuluyor. Çin’in yalnızca daha düşük üretim maliyetleriyle değil, aynı zamanda bazı sektörlerde Avrupa’dan daha ileri teknolojiyle rekabet ettiği ileri sürülüyor.

Elektrikli araç ve batarya sektörlerinin bu dönüşümün en belirgin örneklerinden biri olduğu ifade ediliyor. Avrupa ülkelerinin bir bölümü Çin ürünlerine karşı gümrük vergileri uygulanmasını savunurken, diğerleri Çin yatırımlarını kendi ülkelerine çekmek için yarışıyor.

İspanya, Türkiye ve Macaristan’ın Çinli şirketlerin yatırımlarını çekmek amacıyla daha cazip koşullar sunmaya çalıştığı belirtiliyor.

Çinli CATL şirketinin İspanya’nın Zaragoza kentinde bir elektrikli batarya fabrikası kurduğu, bu süreçte çok sayıda Çinli işçinin tesisin kurulumu için bölgeye getirildiği aktarılıyor.

Çinli sermayenin Avrupa otomotiv sektöründeki etkisinin yalnızca yeni fabrikalarla sınırlı olmadığı da belirtiliyor. Daha önce Avrupa şirketlerine ait olan bazı otomotiv markalarının Çinli şirketler tarafından satın alındığı ifade ediliyor.

Almanya ile Çin arasındaki ekonomik ilişkinin de önemli ölçüde değiştiği savunuluyor. Konuşmada, Almanya’nın 2022’de Çin ile ticaret fazlası yerine ticaret açığı vermeye başladığı ve 2025’te Çin’in Almanya’ya sermaye malları ihracatının Almanya’nın Çin’e ihracatını aştığı ileri sürülüyor.

Bu gelişmelerin Alman sermayesi içinde ciddi görüş ayrılıklarına yol açtığı belirtiliyor. Bazı Alman şirketlerinin gümrük vergilerini savunduğu, bazı sermaye çevrelerinin ise çözümün Çin teknolojisinin edinilmesinden geçtiğini düşündüğü aktarılıyor.

Avrupa’nın Teknolojik Bağımlılığı

Avrupa’nın küresel teknoloji yarışında da önemli sorunlarla karşı karşıya olduğu savunuluyor.

Konuşmada, Avrupa’nın tek bir ekonomik ve siyasi yapı olmamasının büyük ölçekli teknoloji yatırımlarını zorlaştırdığı, veri merkezleri ve mikroçip fabrikaları gibi alanlarda ihtiyaç duyulan sermayenin tek tek Avrupa ülkelerinde yeterli olmadığı belirtiliyor.

Hollandalı yarı iletken ekipmanı üreticisi ASML örneği üzerinden Avrupa’nın teknolojik kapasitesinin siyasi bağımlılıklar nedeniyle sınırlı kaldığı öne sürülüyor.

Nexperia örneğinin ise Avrupa ile Çin arasındaki ekonomik bağımlılığın boyutunu gösterdiği ifade ediliyor. Hollanda hükümetinin şirketin yönetimine müdahale etmesinin ardından Çin’in bazı çiplerin üretimini durdurduğu ve bunun Avrupa otomotiv sanayisinde tedarik sorunlarına yol açtığı anlatılıyor.

Bu olayın, Avrupa ile Çin arasındaki ekonomik ilişkinin tek taraflı bir bağımlılık ilişkisi olmadığını, Avrupa’nın da Çin’den kritik ürün ve teknolojilere ihtiyaç duyduğunu gösterdiği savunuluyor.

Avrupa’da Yeniden Silahlanma Yarışı

ABD’nin Avrupa’ya yönelik güvenlik politikasındaki değişimin, Avrupa ülkelerini kendi askeri kapasitelerini artırmaya zorladığı belirtiliyor.

Avrupalı kapitalistlerin artık ABD’nin güvenlik şemsiyesine eskisi kadar güvenemediği ve kendi askeri kapasitelerini geliştirme ihtiyacı hissettiği savunuluyor.

Ancak Avrupa’nın önünde ciddi ekonomik ve siyasi engeller bulunduğu ifade ediliyor.

Birinci engelin para olduğu belirtilirken, birçok Avrupa ülkesinin ağır borç yükü altında bulunduğu ve yeniden silahlanmanın nasıl finanse edileceğinin belirsiz olduğu vurgulanıyor.

İkinci engelin ise Avrupa ülkelerinin kendi aralarındaki rekabet olduğu savunuluyor. Geçmişte ortak savaş uçağı, tank ve uydu projeleri gerçekleştiren Almanya, Fransa ve İtalya gibi ülkelerin artık askeri üretimde kendi ulusal şirketlerini öne çıkardığı ve ortak projelerin giderek zorlaştığı ifade ediliyor.

Savunma Harcamaları Refah Devletini Baskılıyor

Askeri harcamaların artırılmasının Avrupa’nın sosyal devlet sistemleri üzerinde de büyük baskı oluşturacağı belirtiliyor.

Konuşmada, Financial Times yazarı Janan Ganesh’in Avrupa’nın savunma kapasitesini artırabilmesi için refah devletinin küçültülmesi gerektiğini savunan değerlendirmelerine atıfta bulunuluyor.

Bu yaklaşımın, sosyal harcamalarda kesintilerin kaçınılmaz hale geleceğini savunduğu ifade ediliyor.

Ancak Avrupa’daki refah devletinin zaten son 30-40 yılda önemli ölçüde küçültüldüğü belirtilirken, mevcut ekonomik koşullarda egemen sınıfların sosyal harcamaları hâlâ fazla yüksek bulduğu ileri sürülüyor.

Fransa’da yaklaşık 40 milyar avro veya daha fazla kesinti yapılmasının gündemde olduğu, ancak hükümetlerin bu kesintileri parlamentodan geçirmek konusunda zorlandığı ifade ediliyor.

Almanya’da da sosyal yardım sistemine yönelik yaklaşık 30 milyar avroluk bir inceleme başlatıldığı aktarılıyor.

Bu politikaların uygulanmasının, Avrupa’daki hükümetlerin zaten düşük olan toplumsal desteğini daha da zayıflatabileceği savunuluyor.

Sağ Popülizmin Yükselişi

Ekonomik kriz, kemer sıkma politikaları ve artan askeri harcamaların Avrupa’da geleneksel siyasi partilere duyulan güveni zayıflattığı belirtiliyor.

Konuşmada İngiltere, Fransa, Almanya ve Avusturya’daki siyasi gelişmeler, sağ popülist partilerin yükselişiyle ilişkilendiriliyor.

Almanya’da AfD’nin yükselişi, Avusturya’da FPÖ’nün güçlü konumu ve Avrupa’nın farklı ülkelerinde geleneksel partilerin oy kaybetmesi bu sürecin örnekleri olarak gösteriliyor.

Bu partilerin kendilerini mevcut düzene karşı konumlandırarak toplumsal destek kazandıkları, ancak hükümete yaklaştıklarında mevcut sistemin politikalarını uygulamak zorunda kaldıkları için kendi tabanlarını kaybetme riski taşıdıkları savunuluyor.

Dolayısıyla sağ popülizmin yükselişinin yalnızca seçmen tercihlerindeki değişimle değil, egemen sınıf içindeki bölünmelerle de bağlantılı olduğu ileri sürülüyor.

Avrupa Giderek Daha Fazla Bölünüyor

Avrupa kapitalizminin aynı anda ABD, Çin ve Rusya’nın baskısıyla karşı karşıya kaldığı belirtiliyor.

ABD’nin ekonomik ve siyasi baskısı, Çin’in teknolojik ve sanayi alanındaki yükselişi ve Rusya’nın askeri gücü, Avrupa ülkelerini farklı yönlere çekiyor.

İspanya’nın ABD ile yaşadığı anlaşmazlıklara rağmen Çin yatırımlarını çekmeye çalışması bu eğilimin örneklerinden biri olarak gösteriliyor.

Doğu ve Orta Avrupa ülkelerinin ise ABD veya Rusya’ya doğru farklı biçimlerde yöneldiği belirtiliyor.

Birleşik Krallık’ın Brexit sonrasında Avrupa ile ABD arasındaki rekabetin ortasında kaldığı ifade ediliyor. İngiliz egemen sınıfının bir bölümünün Avrupa Birliği ile yeniden yakınlaşmak istediği, ancak aynı zamanda ABD’nin güçlü baskısıyla karşı karşıya olduğu savunuluyor.

Almanya’da ise Rusya ile yeniden ekonomik ilişkiler kurulmasını isteyen sermaye çevrelerinin ortaya çıkmasının, egemen sınıf içindeki bölünmeleri daha görünür hale getirdiği ileri sürülüyor.

Krizin Diğer Yüzü: Sınıf Mücadelesi

Avrupa kapitalizminin yaşadığı krizin yalnızca ekonomik ve siyasi sonuçlar doğurmadığı, aynı zamanda sınıf mücadelesini de hızlandırdığı savunuluyor.

Konuşmada Fransa’daki kitlesel grevler, İtalya’daki genel grevler, Belçika’daki kemer sıkma karşıtı eylemler ve Portekiz’deki genel grevler Avrupa’da artan toplumsal tepkinin örnekleri olarak sıralanıyor.

İspanya’da öğretmenlerin gerçekleştirdiği grevler ile Airbus çalışanlarının iş bırakma eylemleri de sınıf mücadelesinin yeni belirtileri arasında gösteriliyor.

Airbus’taki grevin başlangıçta sınırlı bir sendika tarafından örgütlendiği, ancak kısa sürede mühendislerden fabrika işçilerine kadar geniş bir kesimin desteğini aldığı aktarılıyor.

İşçilerin ücret artışlarının son yıllarda kaybettikleri satın alma gücünü telafi etmediğini savunduğu ve geçmiş kayıpların da giderilmesini istediği belirtiliyor.

Bu gelişmelerin, Avrupa’da ekonomik sorunların çalışanlar üzerindeki etkisinin giderek daha fazla toplumsal tepkiye dönüşebileceğini gösterdiği ileri sürülüyor.

Gençlerde Siyasi Radikalleşme

Konuşmanın son bölümünde özellikle gençler arasındaki siyasi radikalleşmeye dikkat çekiliyor.

Filistin meselesi, militarizm ve Avrupa’daki ekonomik kriz gibi başlıkların gençler arasında siyasi tartışmaları yoğunlaştırdığı belirtiliyor.

İspanya’da sosyalist ve devrimci hareketlerin yükselişe geçtiği, Bask Bölgesi, Katalonya, Madrid ve Valensiya’da binlerce gencin çeşitli gösterilere katıldığı aktarılıyor.

Fransa ve Almanya’da da gençler arasında daha radikal siyasi grupların ortaya çıktığı ifade ediliyor.

Ancak konuşmada Avrupa’daki devrimci güçlerin hâlâ küçük olduğu da kabul ediliyor. Buna rağmen mevcut ekonomik ve siyasi koşulların, bu hareketlerin büyümesi için uygun bir zemin oluşturduğu savunuluyor.

Avrupa kapitalizminin derinleşen krizinin önümüzdeki dönemde daha büyük ekonomik, siyasi ve toplumsal çatışmalara yol açabileceği ileri sürülürken, sınıf mücadelesinin de bu sürecin belirleyici unsurlarından biri olacağı öne sürülüyor.

Sonuç olarak konuşmada ortaya konulan tablo, Avrupa kapitalizminin aynı anda ekonomik durgunluk, enerji krizi, yüksek borç, teknolojik rekabet, yeniden silahlanma baskısı ve siyasi parçalanma gibi çok sayıda sorunla karşı karşıya olduğu yönünde.

Bu koşulların Avrupa’daki geleneksel siyasi dengeleri sarsarken, bir yandan sağ popülizmin yükselişini, diğer yandan da grevler ve toplumsal hareketler üzerinden yeni bir sınıf mücadelesi dönemini besleyebileceği savunuluyor.