Akla Açılan Kapının Ardındaki Filozof: Spinoza

Aydınlanma, yalnızca 18. yüzyılın filozoflarıyla başlayan bir hareket değildi. Kökleri 17. yüzyıla, bilimsel devrime, din savaşlarının yarattığı toplumsal yıkıma ve insan aklının geleneksel otoriteler karşısında giderek daha fazla söz sahibi olmaya başlamasına kadar uzanıyordu.

Haber Merkezi / Bu uzun dönüşümün en tartışmalı, en cesur ve belki de en yanlış anlaşılan isimlerinden biri ise Baruch Spinoza’ydı.

1632’de Amsterdam’da doğan Spinoza, Aydınlanma’nın klasik temsilcilerinden birkaç kuşak önce yaşadı ve 1677’de hayatını kaybetti. Buna rağmen düşünceleri, 18. yüzyılda akıl, özgür düşünce, dinsel hoşgörü, laik siyaset ve doğa anlayışı etrafında gelişen tartışmaların merkezine yerleşti. Stanford Encyclopedia of Philosophy, Spinoza’nın metafizik sistemini Aydınlanma düşüncesinin önemli temellerinden biri olarak değerlendiriyor. Cambridge University Press tarafından yayımlanan çalışmalar da Spinoza’nın sonraki kuşaklarda aklı hakikatin ve bilimin temel ölçütü kabul eden, daha seküler bir ahlak ve toplum arayan düşünürler üzerinde etkili olduğunu vurguluyor.

Spinoza’yı önemli kılan yalnızca Tanrı hakkında söyledikleri değildi. Asıl sarsıcı olan, Tanrı, doğa, insan, özgürlük, devlet ve din arasındaki geleneksel ilişkileri bütünüyle farklı bir çerçevede yeniden kurmasıydı.

Aydınlanma’dan Önce Aydınlanma

Aydınlanma denildiğinde akla genellikle Voltaire, Diderot, Rousseau, Montesquieu, Hume ve Kant gibi 18. yüzyıl düşünürleri gelir. Oysa Aydınlanma düşüncesinin temelinde daha eski bir entelektüel birikim bulunuyordu.

17. yüzyıl Avrupa’sı din savaşlarının, mezhep çatışmalarının ve mutlak monarşilerin etkisi altındaydı. Aynı dönemde Galileo’nun çalışmalarıyla sembolleşen bilimsel devrim, doğanın açıklanmasında geleneksel otoritelerin yerini gözlem, matematik ve nedensel açıklamaların alabileceğini gösteriyordu.

Böyle bir ortamda temel soru giderek değişmeye başladı: İnsan dünyayı açıklamak için kilisenin ve geleneğin otoritesine mi, yoksa kendi aklına ve deneyimine mi güvenmeliydi?

Aydınlanma düşüncesinin merkezinde daha sonra bu soruya verilen güçlü bir yanıt ortaya çıktı: İnsan aklını kullanmalı, hurafeyi ve önyargıyı sorgulamalı, bilginin ve düşüncenin önündeki otoriteleri eleştirebilmeliydi. Stanford Encyclopedia of Philosophy, Aydınlanmanın ortak paydasını entelektüel ilerleme ve bu ilerlemenin insan yaşamını ve toplumu geliştirebileceğine duyulan güven olarak tanımlıyor.

Spinoza ise bu dönüşümün en erken ve en radikal temsilcilerinden biriydi.

Amsterdam’dan Avrupa’nın Düşünce Dünyasına

Spinoza, İspanya ve Portekiz’deki Engizisyon baskısından kaçan Sefarad Yahudilerinin oluşturduğu Amsterdam Yahudi toplumu içinde yetişti.

Ancak genç yaşta geleneksel dinsel öğretilerle ciddi bir düşünsel çatışma yaşadı. 1656’da Amsterdam’daki Yahudi cemaati tarafından ağır bir dışlama kararıyla toplumdan koparıldı.

Bu olay, Spinoza’nın hayatındaki önemli dönüm noktalarından biri oldu.

Spinoza bundan sonra bağımsız bir düşünür olarak yaşamını sürdürdü. Geçimini mercek taşlayarak sağladı ve hayatının büyük bölümünü oldukça sade koşullarda geçirdi. Fakat bu mütevazı hayatın arkasında Avrupa’nın en radikal felsefi sistemlerinden biri şekilleniyordu.

Onun düşüncesinin merkezinde şu fikir vardı: İnsan doğanın dışında değildir; doğanın bir parçasıdır.

Bu düşünce, sonraki Aydınlanma açısından son derece önemliydi.

“Tanrı ya da Doğa”: En Tartışmalı Fikir

Spinoza’nın felsefesinin merkezinde “Deus sive Natura”, yani “Tanrı ya da Doğa” anlayışı bulunur.

Burada Spinoza’nın Tanrı’sı, geleneksel Yahudi-Hıristiyan anlayışındaki kişisel Tanrı değildir. Dünyayı dışarıdan yaratan, insanları ödüllendiren veya cezalandıran, doğa olaylarına müdahale eden bir varlık düşüncesini reddeder.

Spinoza’ya göre gerçeklik tek bir tözden oluşur ve bu töz Tanrı ya da Doğa olarak anlaşılabilir. Doğa, Tanrı’nın dışında ve ondan bağımsız bir alan değildir.

Bu nedenle Spinoza’nın Tanrı anlayışı, döneminin dinsel düşüncesi açısından son derece sarsıcıydı.

Çünkü Tanrı’yı gökyüzünde dünyayı yöneten kişisel bir hükümdar olmaktan çıkarıp doğanın kendisiyle ilişkilendiriyordu.

Bu görüş nedeniyle Spinoza yüzyıllar boyunca ateist olmakla suçlandı. Ancak konu bundan daha karmaşıktır. Spinoza Tanrı’nın varlığını reddetmiyor; tam tersine bütün felsefi sistemini Tanrı veya Doğa anlayışı üzerine kuruyordu. Sorun, onun Tanrı’yı geleneksel teolojinin Tanrısından tamamen farklı düşünmesiydi.

Evrenin Bir Amacı Yoksa İnsanın Yeri Nedir?

Spinoza’nın düşüncesinin bir başka radikal tarafı da doğada insan merkezli bir amaç bulunmadığını savunmasıydı.

İnsanlar çoğu zaman doğadaki olayları kendileri için gerçekleşiyormuş gibi yorumlar. Yağmur yağdığında bunun insanlara fayda sağlamak için olduğunu, bir olay gerçekleştiğinde bunun mutlaka bir amaca hizmet ettiğini düşünürler.

Spinoza’ya göre bu, insanın kendi zihinsel özelliklerini doğaya yansıtmasından kaynaklanan bir yanılgıdır.

Doğa, insanın arzularına göre hareket etmez.

Doğa vardır ve nedensel zorunluluk içinde işler.

Bu düşünce, geleneksel dini dünya görüşünün yanı sıra insanın evrendeki ayrıcalıklı konumunu da sorguluyordu. Internet Encyclopedia of Philosophy, Spinoza’nın doğada insan için önceden belirlenmiş nihai amaçlar bulunduğu fikrini reddettiğini ve ahlaki kavramların da çoğu zaman insanın kendi arzularından ve hayal gücünden kaynaklandığını belirtiyor.

“Özgür İrade” Gerçekten Var Mı?

Spinoza’nın özgürlük anlayışı, onu günümüz okuru için de şaşırtıcı hale getiren başka bir noktadır.

İnsanlar kendilerini özgür hisseder. Kararlarını kendi iradeleriyle verdiklerini düşünürler.

Spinoza ise bunun çoğu zaman bir yanılsama olduğunu savunur.

Çünkü insan, kendi davranışını belirleyen nedenleri bilmediğinde kendisini özgür sanabilir.

Ancak Spinoza’nın determinizmi “insan hiçbir şey yapamaz” anlamına gelmez.

Tam tersine onun özgürlük anlayışının temelinde bilgi bulunur.

İnsan kendisini, duygularını ve içinde bulunduğu doğal düzeni ne kadar iyi anlarsa, tutkularının ve dış koşulların kölesi olmaktan o kadar uzaklaşır. Spinoza’nın “Ethics” adlı eserinin son bölümleri, insanın tutkular karşısındaki bağımlılığından akıl aracılığıyla daha etkin ve özerk bir yaşama geçişini ele alır.

Bu nedenle Spinoza için özgürlük, nedensiz seçim yapabilmek değil, nedenleri anlayarak yaşamak anlamına gelir.

Bu yaklaşım, Aydınlanma’nın bilgiye ve akla verdiği değerin felsefi temellerinden biri haline gelecektir.

“Ethica”: Bir Felsefe Kitabından Daha Fazlası

Spinoza’nın en önemli eseri Ethica, ölümünden kısa süre sonra, 1677’de yayımlandı.

Eserin tam adı, kitabın yöntemini de anlatır: “Geometrik Yöntemle Kanıtlanmış Etik.”

Spinoza, Euclid’in geometrik yöntemini felsefeye uygulamaya çalışır. Kitap tanımlar, aksiyomlar, önermeler, kanıtlar ve sonuçlar şeklinde ilerler. Eser beş ana bölümden oluşur:

1: Tanrı
2: Zihnin doğası ve kökeni
3: Duygulanımların doğası ve kökeni
4: İnsan esareti veya duygulanımların gücü
5: Aklın gücü veya insan özgürlüğü

İlk bakışta son derece soyut görünen bu yapı aslında tek bir büyük soruya doğru ilerler: İnsan nasıl daha özgür ve daha mutlu yaşayabilir?

Spinoza’nın yanıtı ise şaşırtıcı biçimde moderndir: Kendimizi ve içinde bulunduğumuz doğayı anlamaya çalışarak.

İnsan Bir Beden, Bir Zihin Ve Aynı Zamanda Doğanın Parçasıdır

Spinoza, Descartes’ın beden ve zihin arasında kurduğu kesin ayrımdan da uzaklaşır.

Ona göre zihin ve beden iki tamamen ayrı varlık değildir. Aynı gerçekliğin farklı yönleri olarak anlaşılmalıdır.

Bu yaklaşım, modern zihin felsefesinin ve psikoloji tartışmalarının çok erken bir habercisi olarak değerlendirilebilir.

İnsan da doğadan ayrı değildir.

Duygularımız, arzularımız, korkularımız ve tutkularımız doğa düzeninin dışında gerçekleşmez. Onlar da nedenleri olan doğal olaylardır.

Bu nedenle Spinoza insan davranışlarını yalnızca “iyi insan-kötü insan” ayrımıyla açıklamak yerine, neden-sonuç ilişkileri içinde anlamaya çalışır.

Bu yaklaşım onun psikolojiye yönelik düşüncelerini de son derece önemli hale getirmiştir.

Duyguların Kölesi Olmaktan Aklın Rehberliğine

Spinoza’nın insan anlayışında “conatus” kavramı merkezi bir yere sahiptir.

Her varlık kendi varlığını sürdürmeye yönelen bir çaba içindedir. İnsan da yaşamını korumaya ve gücünü artırmaya çalışır. Duygular ise bu gücün artmasına veya azalmasına yol açabilir.

Buradan Spinoza’nın etik anlayışına geçilir.

İnsan korku, kıskançlık, nefret ve öfke tarafından yönetildiğinde kendi gücünü azaltır. Buna karşılık olayların nedenlerini anlamaya başladığında daha etkin hale gelir.

Dolayısıyla Spinoza’nın etiği yasaklar ve emirler listesi değildir.

O daha çok bir özgürleşme öğretisidir.

İnsan kendisini tanıdıkça, tutkularının nedenlerini anladıkça ve gerçekliği daha doğru kavradıkça özgürleşir.

Din İle Felsefenin Yollarını Ayırmak

Spinoza’nın Aydınlanma üzerindeki en büyük etkilerinden biri belki de din ve felsefe arasındaki ilişkiyi yeniden düşünmesidir.

1670’te anonim olarak yayımladığı Teolojik-Politik İnceleme, döneminde büyük bir tartışma yarattı.

Eserin temel amaçlarından biri, insanların felsefe yapma özgürlüğünün devletin barışını ve dindarlığı tehdit etmediğini; tam tersine bu özgürlüğün bastırılmasının toplumsal düzeni tehlikeye atabileceğini savunmaktı.

Spinoza ayrıca İncil’i tarihsel ve dilbilimsel yöntemlerle incelemeye girişti.

Kutsal metinlerin nasıl oluştuğu, hangi tarihsel koşullarda yazıldığı ve peygamberlik kavramının nasıl anlaşılması gerektiği üzerine eleştirel sorular yöneltti.

Bu yaklaşım, modern Kitab-ı Mukaddes eleştirisinin gelişiminde önemli bir dönüm noktası olarak kabul edilir. Internet Encyclopedia of Philosophy, Spinoza’yı modern İncil eleştirisinin kurucu isimlerinden biri olarak değerlendiriyor.

Böylece kutsal metinler ilk kez yalnızca “ne söylüyor?” sorusuyla değil, aynı zamanda “ne zaman, kim tarafından, hangi koşullarda ve hangi amaçla yazıldı?” sorularıyla da ele alınmaya başladı.

Düşünce Özgürlüğü Neden Bu Kadar Önemliydi?

Spinoza için insanların düşüncelerini özgürce ifade edebilmesi yalnızca bireysel bir hak değildi.

Aynı zamanda devletin istikrarı için de gerekliydi.

Çünkü insanların ne düşüneceğini zorla belirlemek mümkün değildir.

Bir devlet düşünceyi bastırmaya çalıştığında, insanları ikna etmek yerine onları korkutabilir. Korku ise uzun vadede toplumsal huzuru sağlamaktan çok çatışmayı büyütebilir.

Spinoza’nın siyaset felsefesi bu nedenle düşünce ve ifade özgürlüğü, dinsel hoşgörü ve demokratik yönetim etrafında şekillenir. Stanford Encyclopedia of Philosophy, onun siyasi düşüncesini anayasal yönetim ve hukuk devleti fikrinin gelişimi açısından da önemli bir katkı olarak değerlendiriyor.

Ancak burada önemli bir ayrıntı vardır.

Spinoza’nın özgürlük anlayışı sınırsız değildir. Devletin güvenliğini doğrudan tehdit eden eylem ve söylemler konusunda sınırlamalar öngörür. Dolayısıyla modern liberal demokrasinin bütün ilkelerini hazır biçimde Spinoza’da bulmak doğru olmaz. Buna rağmen onun düşüncesi, düşüncenin devlet tarafından tamamen denetlenemeyeceği ve felsefe yapma özgürlüğünün korunması gerektiği yönündeki güçlü savunusuyla modern özgürlük fikrinin önemli öncülerinden biridir.

Devlet Neden Var?

Spinoza’nın siyaset felsefesinde devletin amacı yalnızca insanları yönetmek değildir.

Devlet, insanların korku içinde yaşamak yerine daha güvenli ve özgür bir hayat sürdürebilmelerini mümkün kılmalıdır.

İnsanlar doğaları gereği yalnızca akılla hareket etmez. Arzular, korkular, umutlar ve tutkular siyasi hayatın ayrılmaz parçalarıdır.

Bu nedenle Spinoza idealize edilmiş bir insan anlayışından hareket etmez.

İnsan nasılsa siyaseti de öyle anlamaya çalışır.

Bu yönüyle Machiavelli ve Hobbes’la akraba bir gerçekçilik taşır. Ancak vardığı sonuç daha özgürlükçüdür.

İnsanları tamamen susturmak yerine onların düşünce özgürlüğünü tanıyan bir siyasal düzenin daha istikrarlı olabileceğini savunur.

Spinoza’nın Demokrasisi

Spinoza, özellikle siyasi eserlerinde demokratik yönetimi önemli bir yönetim biçimi olarak ele aldı.

Onun demokrasi anlayışı modern anlamdaki seçim sistemleriyle birebir aynı değildir. Fakat egemenliğin geniş bir yurttaş kitlesine dayanması ve insanların siyasal düzen üzerinde söz sahibi olması fikrini güçlü biçimde savunur.

Cambridge University Press tarafından yayımlanan Spinoza’s Theological-Political Treatise üzerine çalışmada da eserin demokrasiye, dinsel hoşgörüye ve özgür düşünceye yönelik savunusunun erken modern siyaset düşüncesindeki önemine dikkat çekiliyor.

Burada Spinoza’nın temel düşüncesi şudur: İnsanları daha fazla özgürleştiren ve akıllarını kullanmalarına izin veren bir toplum, onları yalnızca korkuyla yöneten bir toplumdan daha güçlü olabilir.

Bu fikir, 18. yüzyılda Aydınlanma’nın siyasi dilinde çok daha geniş bir karşılık bulacaktır.

Spinoza Gerçekten Aydınlanmacı Mıydı?

Burada tarihsel açıdan önemli bir ayrım yapmak gerekiyor.

Spinoza doğrudan 18. yüzyıl Aydınlanması’nın filozofu değildir. O, Aydınlanma’dan önce yaşamıştır.

Fakat onun düşünceleri Aydınlanma’nın entelektüel altyapısının oluşmasında önemli rol oynadı.

Stanford Encyclopedia of Philosophy, Spinoza’nın sisteminin Aydınlanma düşüncesi açısından önemini özellikle vurguluyor. Ona göre Spinoza’nın Tanrı ile doğayı özdeşleştiren natüralist metafiziği, Aydınlanma’da ateizm ve natüralizm çizgilerinin gelişmesine güçlü bir ivme kazandırdı. Aynı şekilde Teolojik-Politik İnceleme’deki hoşgörü, düşünce özgürlüğü ve din-devlet ilişkisine yönelik görüşleri de erken Aydınlanma siyaset felsefesinin önemli kaynaklarından biri oldu.

Bu nedenle Spinoza’yı Aydınlanma’nın çocuğundan çok, Aydınlanma’nın öncülerinden biri olarak görmek daha doğru olur.

“Radikal Aydınlanma” ve Spinoza

Spinoza’nın Aydınlanma’daki rolü konusunda tarihçiler arasında da önemli bir tartışma bulunuyor.

Tarihçi Jonathan Israel, Aydınlanma’nın gelişimini açıklarken “Radikal Aydınlanma” kavramını öne çıkarır ve Spinoza’yı bu hareketin merkezindeki filozof olarak konumlandırır.

Bu yoruma göre Aydınlanma yalnızca Voltaire veya Montesquieu gibi daha ılımlı reformculardan oluşan bir düşünce hareketi değildi. Bunun yanında ateizm, natüralizm, dinsel eleştiri, demokratik siyaset ve insan eşitliği gibi daha köklü sonuçlara ulaşan radikal bir entelektüel damar da vardı.

Spinoza bu damarın en önemli isimlerinden biriydi.

Ancak bu yorum bütün tarihçiler tarafından aynı ölçüde kabul edilmiş değildir. Cambridge University Press’in Aydınlanma üzerine çalışmalarında da Israel’in Spinoza merkezli yorumunun, Hobbes, Bayle ve Newtoncular gibi başka düşünsel akımların rolünü ikinci plana ittiği yönündeki eleştiriler aktarılıyor.

Bu tartışma aslında Spinoza’nın önemini daha da görünür kılıyor.

Çünkü mesele yalnızca onun ne söylediği değil, modern Avrupa’nın nasıl ortaya çıktığını açıklarken onun ne kadar merkezi bir yere konulması gerektiği sorusudur.

Spinoza’nın Ardından: Bayle, Lessing, Goethe, Hegel

Spinoza’nın etkisi ölümünden sonra daha da büyüdü.

İlk başta büyük ölçüde tepkiyle karşılandı. Fakat 18. yüzyılda onun fikirleri farklı düşünürler tarafından yeniden keşfedildi.

Pierre Bayle’nin ünlü Dictionnaire historique et critique adlı eserindeki Spinoza maddesi, Avrupalı okurların filozof hakkındaki düşüncelerini şekillendiren önemli kaynaklardan biri oldu. Cambridge kaynakları, 18. yüzyılda Spinoza’nın fikirlerinin çoğu zaman doğrudan eserlerinden ziyade Bayle gibi yazarların yorumları aracılığıyla dolaşıma girdiğini belirtiyor.

Daha sonra Alman düşünce dünyasında Spinoza’nın etkisi belirgin biçimde arttı.

Lessing, Spinoza’dan açıkça etkilendi. Goethe onun felsefesine büyük ilgi duydu. Hegel ise Spinozacılığı modern felsefenin başlangıç noktalarından biri olarak değerlendirdi. Cambridge University Press, Spinoza’nın bu düşünürler aracılığıyla 18. ve 19. yüzyıl Avrupa düşüncesinde güçlü bir etki yarattığını vurguluyor.

Böylece Amsterdam’da dışlanan bir filozof, bir yüzyıl sonra Avrupa’nın en önemli düşünsel tartışmalarının merkezindeki isimlerden biri haline geldi.

İnsan Gerçekten Özgür Mü?

Spinoza’nın mirası burada yeniden karşımıza çıkıyor.

Aydınlanma, insanın kendi aklını kullanmasını ve özgürleşmesini savundu.

Spinoza ise bundan daha önce çok daha zor bir soru sormuştu: Özgürleşmek isteyen insan, önce kendisini belirleyen nedenleri anlamak zorunda değil mi?

Ona göre insan, doğanın dışında olmadığı gibi tutkularının da dışında değildir.

Korkularımız, arzularımız ve önyargılarımız bizi yönlendirebilir.

Gerçek özgürlük, bütün bu nedenlerden mucizevi biçimde kurtulmak değil; onların nasıl işlediğini anlamaktır.

Bu nedenle Spinoza’nın özgürlüğü modern anlamdaki “istediğini yapabilme” düşüncesinden farklıdır.

Onun özgürlüğü daha çok anlama gücünün artmasıdır.

Akıl, Din ve Toplum Arasında Yeni Bir Denge

Aydınlanma’nın en önemli miraslarından biri, aklın dinsel ve siyasal otoriteler karşısında bağımsız bir alan oluşturmasıdır.

Spinoza bu ayrımın erken mimarlarından biri olarak görülebilir.

Onun yaklaşımında dinin temel amacı insanlara felsefi veya bilimsel bilgi vermek değildir. Din, ahlaki yaşamı ve insanların birbirlerine karşı davranışlarını düzenleyen basit bir itaat ve sevgi öğretisi olarak anlaşılmalıdır. Felsefenin görevi ise hakikati akıl yoluyla araştırmaktır.

Böylece Spinoza, “din mi doğruyu söyler, felsefe mi?” sorusunu farklı bir biçimde yanıtlar: İkisi aynı soruya cevap vermek zorunda değildir.

Din inanç ve ahlaki davranış alanında; felsefe ise hakikat ve bilgi alanında hareket eder.

Bu ayrım, daha sonra seküler toplum fikrinin gelişmesinde son derece önemli hale gelecektir.

Spinoza’nın Asıl Devrimi

Spinoza’nın asıl devrimi belki de tek tek düşüncelerinden çok, düşünme biçimindedir.

O, insanın kendisini evrenin merkezine koymasını reddetti.

Doğayı doğaüstü amaçlarla açıklamak yerine nedenlerini araştırdı.

Duyguları ahlaki kusurlar olarak görmek yerine onların nedenlerini incelemeye çalıştı.

Dini yalnızca geleneksel otorite üzerinden değil, tarihsel ve eleştirel yöntemlerle ele aldı.

Devleti kutsal bir kurum olarak değil, insan davranışlarının ve toplumsal ihtiyaçların ürünü olarak değerlendirdi.

Ve bütün bunları yaparken aklın bağımsızlığını savundu.

Bu nedenle Spinoza’nın felsefesi yalnızca metafizik bir sistem değildir.

Aynı zamanda insanın kendisini, toplumu ve doğayı anlama biçimine yönelik kapsamlı bir değişim önerisidir.

Bugün Neden Hâlâ Spinoza?

Spinoza’nın yaşadığı dünya ile bugünün dünyası arasında üç buçuk asırdan fazla zaman bulunuyor. Buna rağmen onun sorduğu sorular hâlâ güncel.

İnsan gerçekten özgür mü?

Duygularımız kararlarımızı ne ölçüde belirliyor?

Din ile devlet arasındaki sınır nerede başlamalı?

İfade özgürlüğünün sınırları ne olmalı?

İnsan doğanın efendisi mi, yoksa onun bir parçası mı?

Ahlaki değerler evrende nesnel olarak mı bulunuyor, yoksa onları insan mı yaratıyor?

Bilgi insanı gerçekten özgürleştirebilir mi?

Bu soruların hiçbirinin kolay cevabı yok.

Fakat Spinoza’nın yaklaşımı nettir: Korkunun, hurafenin ve önyargının yerine mümkün olduğunca bilgiyi koymak; insanı doğanın dışında değil, doğanın içinde anlamak; özgürlüğü cehaletten değil bilgiden türetmek.

Belki de bu nedenle Spinoza, Aydınlanma’nın henüz başlamadığı bir çağda Aydınlanma’nın en temel sorularından bazılarını sormuştu.

Aydınlanma Çağı, insan aklının kendi gücünü keşfetmesinin tarihidir.

Spinoza ise bu keşfin henüz başlangıcında, dönemin en güçlü dinsel ve siyasal kabullerine meydan okuyan bir düşünür olarak ortaya çıktı.

Onun Tanrı ve Doğa’yı aynı gerçeklik içinde düşünmesi, doğanın nedensel zorunluluğunu savunması, insanı doğanın bir parçası olarak ele alması, kutsal metinleri tarihsel eleştiriye açması, düşünce ve felsefe özgürlüğünü savunması ve demokratik siyasete verdiği önem, daha sonra Aydınlanma’nın temel tartışmalarında yankılandı.

Spinoza’nın trajedisi ise düşüncelerinin kendi çağında anlaşılmasından çok, sonraki çağlarda yeniden keşfedilmesiydi.

Yaşadığı dönemde dışlandı, eserleri tartışmalı bulundu ve düşünceleri tehlikeli kabul edildi.

Fakat zaman onun lehine işledi.

Bugün Spinoza’ya baktığımızda yalnızca 17. yüzyılın sıra dışı bir filozofunu değil, modern dünyanın temel sorularını erkenden fark etmiş bir düşünürü görüyoruz.

Aydınlanma aklın ışığını Avrupa’ya yaydıysa, Spinoza o ışığın ilk ve en cesur kaynaklarından biriydi.