TÜSİAD: Toplumsal Adaleti Tesis Etmemiz Gerekiyor

Türk Sanayicileri ve İş İnsanları Derneği (TÜSİAD) Yüksek İstişare Konseyi (YİK) toplandı. TÜSİAD Toplantıda konuşan YİK Başkanı Tuncay Özilhan ve TÜSİAD Başkanı Simone Kaslowski, gündeme dair gelişmeleri değerlendirirken, laiklik, çoğulcu demokrasi ve hukuk vurgusu yaptılar.

Haber Merkezi / YİK Başkanı Özilhan, toplantıdaki konuşmasında, “Toplumsal adaleti tesis etmemiz gerekiyor ve başta Merkez Bankası olmamak üzere düzenleyici kurumların bağımsızlığı tartışma dışı olmalı” ifadelerini kullanırken, TÜSİAD Başkanı Kaslowski ise, “Kadınların birçok gelişmiş ülkeden daha önce siyasi haklarını elde ettiği Türkiye’de, İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılması kabul edilebilir değil” dedi.

Konuşmasında, “Bereketsiz ve dengesiz ekonomik büyüme, mahşerin dört atlısı arasında yer alıyor” ifadelerini kullanan Özilhan’ın açıklamalarından öne çıkan bölümler şöyle;

“Dünyadaki jeopolitik riskler artıyor. Türkiye’nin yüzde 60’ı çölleşmeyle karşı karşıya. Su rezervleri tarihsel olarak en düşük seviyelerine iniyor… Kuraklık tarımı ve çiftçileri olumsuz etkiliyor.

Şu anki ekonomik modeli tamamen değiştirmemiz, karbon nötr bir ekonomi olmayı hedeflememiz gerekiyor… Toplumsal adaleti tesis etmemiz gerekiyor.

Başta Merkez Bankası olmamak üzere düzenleyici kurumların bağımsızlığı tartışma dışı olmalı… Hukukun üstünlüğü, katılımcı demokrasi ve kuvvetler ayrılığı hayati önemde.

Cari açık ve bütçe açığına beceri açığı, bilgi açığı, liyakatlı kadro açığı ve yönetişim açığı da ekleniyor. Düşen sadece TL’nin değeri değil, su rezervlerimiz, birbirimize güvenimiz, ihracatımızda yüksek teknolojili ürünlerin payı, mutluluk ve huzurumuz da geriliyor. Sadece makroekonomik dengesizlikleri değil, bölgesel kalkınma farklılıklarını ve gelir dağılımı bozukluklarını da gidermek istiyoruz.

Faiz ve enflasyonun yanı sıra emisyonları, hava, su ve toprak kirliliğini de azaltmak gerekiyor. Üretimin, tüketimin, yatırımların artmasına ihtiyaç duyduğumuz kadar, hak ve özgürlük alanlarının genişlemesine de ihtiyaç duyuyoruz.”

“Kurumsuzlaşma, dış sermayenin gelmemesinin en önemli nedeni”

TÜSİAD Başkanı Kaslowski’nin konuşmasından öne çıkan bölümler ise şöyle:

“Meclis’te kabul edilmesini memnuniyetle karşıladığımız Paris Anlaşması kriterilerine bir an önce uyum sağlamalıyız, aksi durumda çevresel tehditlerle baş edemeyiz.

Kurumsuzlaşma, dış sermayenin gelmemesinin en önemli nedeni.

Toplumların refahını belirleyen maddi olmayan kaynaklarıdır. İleri ülkelerin gerisinde kalmamak için raporumuzda ısrarla altını çizdiğimiz şu üç unsurun yer aldığı seferberlik içine girmemiz lazım. Bu üç unsur İnsani gelişme yetkinleşme, bilim teknoloji ve inovasyon, siyasi ekonomik toplumsal kurum ve kurumlar. Bu üç unsur bir bütünlük arz eder.

Kadınların birçok gelişmiş ülkeden daha önce siyasi haklarını elde ettiği Türkiye’de, İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılması kabul edilebilir değil.”

TÜSİAD’dan iktidara sert eleştiriler!

Türk Sanayicileri ve İş İnsanları Derneği (TÜSİAD) Olağan Genel Kurul toplantısı gerçekleştirildi. Toplantının açılış konuşmaları TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Simone Kaslowski ve TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi Başkanı Tuncay Özilhan tarafından yapıldı. Kaslowski ve Özilhan, konuşmalarında hükümete sert eleştirilerde bulundular.

Haber Merkezi / Konuşmasında ekonomi gündemine dair önemli açıklamalarda bulunan TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Simone Kaslowski, kredi genişlemesine bağlı gerçekleşen istisnai büyüme ile enflasyonist baskının arttığı, hem faiz hem kurun yükseklerde seyrettiği bir ekonomik ortam olduğunu belirtti.

“TL’nin zayıflığı dışsal şoklar karşısında bizi korunmasız bırakacaktır. TL’ye güveni yeniden kazandırmalıyız, aksi takdirde had safhaya varan işsizlik, alım gücünde azalma, büyümenin finansmanı gibi temel sorunların çözülmesi mümkün değil. İşsizlik toplumu korkutucu boyutta tehdit etmekte; rezervlerimiz azaldı. Gıda enflasyonunun özel olarak ele alınması, tarım sektörünün sorunlarını kalıcı çözecek bir programın hazırlanmasının gereğine inanıyoruz.” açıklamasında bulunan Kaslowski, İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılmasının da düzeltilmesi gereken bir karar olarak değerlendirdiklerini söyledi.

“Hepimiz son aylarda art arda gelen beklenmedik gelişmeleri anlamaya çalışıyoruz.” diyen TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi Başkanı Tuncay Özilhan ise, “Ortalığın toz duman olduğu, yetki ve sorumlulukların sınırlarının bulanıklaştığı durumlarda karar nasıl alınır; nereye gittiğimiz konusunda kafamızda bir cevap yoksa plan nasıl yapılır? Kurumsal yapıların öngörüldüğü gibi çalışacağı varsayımı olmadan yarın ne olacağı nasıl bilinir; ilan edilmiş olan kurallar yarın değişebilirse, yarına ilişkin kararlar nasıl alınır?” dedi.

TÜSİAD Olağan Genel Kurul toplantısı bugün gerçekleştirildi. Toplantının açılış konuşmaları TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi Başkanı Tuncay Özilhan ve TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Simone Kaslowski tarafından yapıldı. Pandemi nedeniyle alınan tedbirler kapsamında toplantı webinar sistemi ile canlı yayınlandı.

TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Simon Kaslowski konuşmasında ekonomi gündemine dair önemli açıklamalarda bulundu.

Kredi genişlemesine bağlı gerçekleşen istisnai büyüme ile enflasyonist baskının arttığı, hem faiz hem kurun yükseklerde seyrettiği bir ekonomik ortam olduğunu belirten Kaslowski, “Şeffaflık, hesap verilebilirlik, kurumsal özerklik, istişare, çoğulculuk, mutabakat arayışı gibi konuların önemini vurgulamaya devam edeceğiz. Kalkınmanın ön koşulu istikrardır, son 2.5 yılda TÜİK başkanı 4 kez, TCMB başkanı 3 kez değişmiştir.” dedi.

TL’nin zayıflığı dışsal şoklar karşısında bizi korunmasız bırakacaktır”

Bu tür görev değişikliklerinde, ancak şeffaflık ve hesap verilebilirlik dikkate alındığında piyasa ekonomisinin daha sağlıklı çalışabileceğini belirten Kaslowski, “TL’nin zayıflığı dışsal şoklar karşısında bizi korunmasız bırakacaktır. TL’ye güveni yeniden kazandırmalıyız, aksi takdirde had safhaya varan işsizlik, alım gücünde azalma, büyümenin finansmanı gibi temel sorunların çözülmesi mümkün değil. İşsizlik toplumu korkutucu boyutta tehdit etmekte; rezervlerimiz azaldı. Gıda enflasyonunun özel olarak ele alınması, tarım sektörünün sorunlarını kalıcı çözecek bir programın hazırlanmasının gereğine inanıyoruz.” açıklamasında bulundu.

Kaslowski, İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılmasının da düzeltilmesi gereken bir karar olarak değerlendirdiklerini belirtti.

TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi Başkanı Tuncay Özilhan da önemli açıklamalarda bulundu. “Hepimiz son aylarda art arda gelen beklenmedik gelişmeleri anlamaya çalışıyoruz.” diyen Özilhan konuşmasında,”Ortalığın toz duman olduğu, yetki ve sorumlulukların sınırlarının bulanıklaştığı durumlarda karar nasıl alınır; nereye gittiğimiz konusunda kafamızda bir cevap yoksa plan nasıl yapılır? Kurumsal yapıların öngörüldüğü gibi çalışacağı varsayımı olmadan yarın ne olacağı nasıl bilinir; ilan edilmiş olan kurallar yarın değişebilirse, yarına ilişkin kararlar nasıl alınır?” diye sordu.

“Kendi aramızda kavga ettikçe herkes kaybediyor”

1970’li yıllardaki gibi iç ve dış mihrak sorununun, cari açık ve finansman sorununun devam ettiğini söyleyen Özilhan, “Bugun ile 1970’ler arasında ciddi paralellikler var. Pandeminin yol açtığı ekonomik zorluklar zaten var olan yapısal zorlukların üzerine ekleniyor; yolun bir yanı istikrarsızlık, bir yanı ekonomik daralma, işsizlik ve geçim sıkıntısı, ülke olarak hepimiz bu arabanın içindeyiz. Kendi aramızda kavga ettikçe herkes kaybediyor, birleştirici olmak lazım. İstikrarı korumanın yolu keskin manevra yerine net, öngörülebilir ve tüm kesimlere güven veren bir yol haritası koymaktan geçiyor.” ifadelerini kullandı.

Sonuncu reform paketinde ele alınan reformların hepsi yerinde olduğunu ancak reformların uzun ve meşakkatli süreçler olduğunu vurgulayan Özilhan, “Israrlı uygulama ve takip gerektirir; bu yüzden reform süreçleri siyaset ve bürokrasideki değişikliklere hassastır. Yüksek faiz oranları tasarruf açığının sonucudur, tasarrufları artırmazsak, TL’ye güveni tesis edip uzun vadeli dış kaynak çekmezsek, hiçbir faiz indirimi kalıcı olmaz. Yatırımcı güveni tesis edilemeyince uzun dönemli yatırım kararı da alınamıyor. Yatırımcı güven ister, sık sık değişmeyen kurallar ister. TL’deki değer kaybının bir nedeni döviz geliri üretme kapasitesinin düşüklüğü ise diğer neden geleceğe ilişkin belirsizlik ve güvensizlik.

“Hukuk devleti ve demokrasi standartları”

Sorun şiddetlenince rezervlerden döviz satarak TL’nin değerini korumaya çalışmak ancak kısa süre için işe yarar; sorunun hep tekrarlamaması için ekonomik yapının dönüşüp döviz gelirlerinin artırılması ve ekonomi yönetiminin güven sağlaması gerekir. Fiyat artışı ile mücadele için fiyat kontrollerinin yetmediğini tecrübe ile biliyoruz.

Reform programları ve verilen teşviklere rağmen bir türlü halledilemeyen bir diğer sorun ise yüksek işsizlik. Üretim yapısını dönüştüremezsek küresel ekonomideki yerimizin yükselmesi bir yana, düşmesi kaçınılmaz olacak. Etraflıca düşünülmemiş, ilgili tüm tarafların görüşleri alınmamış, aceleye getirilmiş kararlar çok çabuk değiştiriliyor bu da güvensizlik yaratıp öngörü ufkunu daraltıyor. Ekonomik reformlar gibi yargı reformları da iyi, ama şimdiye kadar ilan edilen yargı reformları bizi arzu edilen hukuk devleti ve demokrasi standartlarına yaklaştıramadı.” açıklamasında bulundu.

Simone Kaslowski’nin konuşmasının tamamı için TIKLAYIN

Tuncay Özilhan’ın konuşmasının tamamı için TIKLAYIN

 

TÜSİAD’dan ‘İstanbul Sözleşmesi’ açıklaması

Cumhurbaşkanı Kararı ile Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden ayrılmasına ilişkin açıklama yapan Türk Sanayicileri ve İş İnsanları Derneği (TÜSİAD), açıklamasında, “İstanbul Sözleşmesi’nin feshedilmesi kadına yönelik her türlü şiddeti besleyen çarpık zihniyeti cesaretlendirir. Çağrımız; kadına yönelik şiddeti sonlandırma yolunda atılmış hiçbir adımdan taviz verilmemesidir.” ifadelerini kullandı.

Haber Merkezi / Türk Sanayicileri ve İş İnsanları Derneği (TÜSİAD), Türkiye’nin çekilme kararı aldığı İstanbul Sözleşmesi’yle ilgili yazılı bir açıklama yaptı.

“İstanbul Sözleşmesi’nin feshedilmesi kadına yönelik her türlü şiddeti besleyen çarpık zihniyeti cesaretlendirir. Çağrımız; kadına yönelik şiddeti sonlandırma yolunda atılmış hiçbir adımdan taviz verilmemesidir.” ifadelerinin yer aldığı yazılı açıklama şu şekilde;

“Türkiye’nin, tam adı “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye ilişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi” olan İstanbul Sözleşmesi’ni feshetmesi, kadına yönelik her türlü şiddeti besleyen çarpık zihniyeti cesaretlendirir. Devletin şiddete karşı sürdürdüğü mücadelesini ise kolaylaştırmadığı gibi telafisi mümkün olmayan sonuçlar doğurur.

Kadına yönelik her erkek şiddeti vakası, İstanbul Sözleşmesi’nin eksikliğini vicdanlara hatırlatacaktır. 6284 sayılı kanun ve İstanbul Sözleşmesi, şiddetle mücadelenin en önemli dayanaklarıdır.

Geçtiğimiz yıl İstanbul Sözleşmesi’nden Türkiye’nin çekilmesi tartışmaları gündeme geldiğinde, toplumun pek çok farklı kesimi Sözleşme’ye sahip çıkmış, siyaset alanında da ortak vicdan harekete geçmişti.

Zira; hangi görüşe bağlı olursa olsun, tüm siyasi partilerin ve toplum kesimlerinin şiddete karşı birleşmesi insani bir sorumluluktur.

İstanbul Sözleşmesi, yapılan karalama ve çarpıtmaların aksine, kadına yönelik her türlü şiddetle mücadele için, kim olursa olsun şiddet mağdurunu korumak için vardır. İnsan haklarını koruyan İstanbul Sözleşmesi, siyaset alanının mücadelelerine konu edilmemelidir.

Unutulmamalıdır ki; kadına yönelik şiddet bir insan hakları ihlalidir. İstanbul Sözleşmesi aynı zamanda dayanağını insan haklarından alan uluslararası bir taahhüttür. Üzülerek görmekteyiz ki bugün alınan karar, uluslararası kamuoyu nezdinde de ülkemizin insan hakları açısından itibarını zedelemektedir.

Çağrımız; kadına yönelik şiddeti sonlandırma yolunda atılmış hiçbir adımdan taviz verilmemesidir.

İstanbul Sözleşmesi’nin feshedilmesi kararının geniş kamuoyu vicdanına kulak verilerek yeniden değerlendirilmesi, şiddetle mücadelede sıfır tolerans anlayışının en büyük göstergesi olacaktır.”

TÜSİAD Başkanı Kaslowski: Pozitif büyüme elde etmek kolay olmayacak

TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Simone Kaslowski, TÜSİAD YİK toplantısında yaptığı konuşmada, ‘2017 yılında yüksek büyüdük, 2018 yılında düşük büyüdük’ derken, bu sene pozitif bir büyüme elde etmek kolay olmayacak” dedi.

Türk Sanayicileri ve İş İnsanları Derneği (TÜSİAD) Yüksek İstişare Konseyi (YİK) Toplantısı bugün İstanbul’da yapıldı.

TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Simone Kaslowski, toplantıda yaptığı konuşmada gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

Kaslowski’nin açıklamaları şöyle:

TÜSİAD yaklaşık yarım yüzyıldır kurucu değerleri olan hür teşebbüs, serbest piyasa ekonomisi ve bunların temelindeki demokratik değerlerden taviz vermeksizin bugünlere ulaştı. TÜSİAD Cumhuriyet’in kuruluş ilkelerini, tüzüğünde ve çalışmalarında, her zaman kendine rehber edinmiş bir kuruluştur. Yarın bu düşüncelerle 19 Mayıs 1919’un 100. yıldönümü vesilesi ile Anıtkabir’i ziyaret edeceğiz; Büyük Önder Atatürk’ün huzurunda olacağız.

TÜSİAD bünyesinde 700’e yakın üyesi ile yaklaşık 4500 şirketi temsil ediyor. Bu şirketler yaklaşık olarak kamu dışı milli gelirin yarısını oluşturuyor. Kamu ve tarım hariç kayıtlı istihdamın %50’sini sağlıyor. Ülkemiz dış ticaretinin, yaklaşık %85’ini TÜSİAD üyeleri gerçekleştiriyor. Çalışma gruplarımızda gönüllü olarak çalışan üçbin civarında yönetici ve uzman yer alıyor. Farklı sektörlerdeki üye şirketlerden, uluslararasıüyeliklerimizden, ülkemizde üniversitelerle kurduğumuz forumlar ve dünyadaki önde gelen düşünce kuruluşlarından gelen veri, analiz ve öneriler TÜSİAD çalışmalarında ortak tutum ve önerilere dönüşüyor.

Bu çeşitlilik ve derinlik sayesinde, ülkemizin menfaatine olan pek çok görüş düzenlemelerde karşılık buluyor. Elbette asıl hedefimiz, güçlü bir ekonomi ve küresel rekabet gücü yüksek bir Türkiye’dir. Dolayısı ile odak konularımız iş ve yatırım ortamıdır, teknolojidir, eğitimdir, sosyal ilerlemedir, demokrasidir; özetle sürdürülebilir kalkınmadır.

Sürdürülebilir kalkınma için dünya ile entegrasyon, makroekonomik istikrar, güçlü kurumlar, hukukun üstünlüğü, yüksek demokratik standartlar gerekiyor… Bu sorumluluklar devletin… Bunların olduğu ortamda sürdürülebilir kalkınmayı sağlamak, yatırım ve üretim yapmak ve istihdam yaratmak mümkün. Verimlilik artışı sağlamak mümkün, dijital dönüşümü yakalamak mümkün. Bu sorumluluklar da bizde ve bunun bilincindeyiz…

“Hukuk düzeninin tam olarak sağlandığı, güvenli bir seçim geçiririz”

Malum, uzunca bir süredir,seçim ortamı atmosferi içinde hareket ediyoruz. 31 Mart itibariyle,seçimsiz uzun bir dönemi tecrübe edecektik, beklenti böyleydi… Ve bu yeni döneme, hemen makro dengesizliklerin giderilmesi ve bir dizi yapısal reformun hayata geçirilmesi ile başlanacağını ümit ediyorduk. Bu yeni dönem makroekonomik düzenlemelerin ve yapısal reformların hayata geçirilmesi için uygun bir zemin oluşturuyordu… Ancak hepinizin de yakından izlediği gibi yerel seçimler İstanbul’da yenilenecek. Sonuçta seçim ortamı 3 ay daha uzamış olacak. “2017 yılında yüksek büyüdük”, “2018 yılında düşük büyüdük” derken, bu sene pozitif bir büyüme elde etmek kolay olmayacak. Hiç şüphesiz bu yavaşlamada bölgesel ve küresel siyasi dinamiklerin etkisi vardır ancak son 2 senede 4 adet seçim gerçekleştiriyor olmamız, reform gündemine ve makro ekonomik konulara odaklanılmasını zorlaştırmıştır.

Temenni ediyoruz ki, hukuk düzeninin tam olarak sağlandığı, güvenli bir seçim geçiririz ve 23 Haziran itibariyle hep birlikte reform gündemine odaklanırız. Türkiye’de uzunca bir süredir bölgesel siyasi dinamikleri konuşuyoruz, siyasi gelişmeleri konuşuyoruz, elbette ekonomiyi konuşuyoruz. Ancak küresel arka planda büyük değişimler var.

Dünya olağanüstü bir dalgalanma sürecinden geçiyor. Bugün modern dünya düzenini oluşturan tüm değerler sorgulanıyor. Ticaret savaşları, keyfi yaptırımlar, korumacılık, içe kapanan ekonomiler, bölgesel ve küresel yatırım ve ticaret anlaşmalarının iptal edilmesi gibi olumsuz, tatsız gelişmeler yaşanıyor.

Cumhuriyet’in kuruluş ilkelerini tüzüğünde ve çalışmalarında her zaman kendine rehber edinmiş bir kuruluş olarak TÜSİAD, bu dönemin tüm dünyada daha etkin bir demokrasiye geçişin bir basamağı olduğuna, rekabete dayalı piyasa ekonomisinin, sosyal kalkınmanın, hukukun üstünlüğü ve demokrasinin kazanacağına emindir. Başka hiçbir yolu sürdürmek zaten mümkün değildir. Tüm dünyada ve elbette ülkemizde bu geçiş dönemini anlamak ve anlatmakta küresel, bölgesel ve ulusal iş dünyası örgütlerine pek çok rol düşüyor.

Ülkemiz son yıllarda terör, darbe teşebbüsü ve dünya tarihinin en yoğun ve hızlı mülteci akımı gibi olağanüstü sorunlarla karşılaştı. Son derece karmaşık Suriye konusunda Türkiye’nin mülteciler ve barış konusunda yaptıkları tüm dünyada ülkemize saygınlık kazandırıyor. Bugün; terörle mücadelede, büyük başarılar kazanıldığını gururla görüyoruz. Bu başarı kahraman ordumuzun büyük fedakarlıkları ile elde edildi… Bu vesile ile tüm şehitlerimizi rahmetle anıyorum.

“Avrupa Birliği ile geleceğimizin nasıl olacağı konuları karşımızda duruyor”

Dış politikada zorlu süreçlerin eşiğindeyiz. F-35 beşinci nesil savaş uçakları ve S-400 hava savunma sistemi etrafında yaşadığımız sorunlar, Kıbrıs ve Doğu Akdeniz Bölgesi’ndeki doğal gaz yatakları ile ilgili konular, Suriye meselesinin nasıl sonuçlanacağı, Avrupa Birliği ile geleceğimizin nasıl olacağı konuları karşımızda duruyor. Bu mevzular eninde sonunda diplomasi ile çözülecektir. An itibari ile bu konular ekonomimize giderek artan bir oranda olumsuz yansıyor. Bu riskleri, başta banka ve finans sektörü olmak kaydıyla, ekonomik reformları hemen gündeme alarak ve etkili şekilde uygulayarak en aza indirebiliriz.

Dünya bir yandan küreselleşme konusunda ayak sürerken, dijital dönüşüm öncülüğünde hareket eden inovasyon kapasitesi tüm siyasi polemiklere ve geleneklere aldırmadan ve hiç tahmin edilmeyen bir hız ile yoluna devam ediyor. Bu hız ülke sınırlarını aşıyor, geleneksel yapıları yıkıyor, düzenlemeler bu hızı yönetmekte güçlük çekiyor. Makro dengesizliklere takılı kalan, içe kapanarak mücadeleyi seçen ülkeler, hiç şüpheniz olmasın bu teknolojik yarışta çok geride kalacaktır.

Geçen ay birçok TÜSİAD üyemiz ile beraber San Francisco’da tesis etmiş olduğumuz TÜSİAD Silikon Vadisi Ağı’nın programına katıldık. Teknolojik, finansal, hukuksal ve toplumsal boyutları ile son gelişmelerin nasıl muazzam bir hızla, yeni bir insanlık tarihi yazmakta olduğunu bir kere daha gözlemledik.

Hiçbir başarı tesadüfi değildir. Silikon Vadisi’nin başarısı orada yaratılan ekosisteme bağlı. Bu ekosistem özgürlük, yaratıcılık, girişimcilik ve tolerans kültürü ile besleniyor. Örneğin Silikon Vadisi’nde kendi enerjisini, suyunu ve gıdasını üreten şehirlerin tasarımı tamamlandı; işin mühendislik kısmı bitti. Şimdi hukukçular ve sosyologlar üretilecek fazla kaynağın mülkiyetinin nasıl paylaşılacağını tartışıyor.

“Ülkemiz için somut bir gerçek var” 

Küresel düzlemde,teknoloji dahil, enerji, ulaşım, güvenlik, dış politika… Tüm bu alanlarda ülkemiz için somut bir gerçek var. Ülkenin pusulasını Avrupa Birliği’ne ayarlamak ve o yönde kararlı adımlarla ilerlemek…

AB aday ülke konumunu elde ettiğimiz 1999 Helsinki Zirvesi’nin 20. yılında, Türkiye’nin bu yönelimden elde ettikleri gerçekten olağanüstüdür. Biz AB deyince ne anlıyoruz? Biz AB deyince öncelikle “demokrasi”, “hukuk” ve “refah” anlıyoruz… AB’ye uyum sağlamak aslında modern küresel bir standarda ulaşmak anlamına geliyor.

Türkiye için ortaklık merkezi Avrupa Birliği olmaya devam etmekle birlikte, ülkemiz bugün Rusya, Çin ve Hindistan başta olmak üzere dünyanın diğer ülkeleri ile de ilişkilerini geliştirmiştir.

TÜSİAD olarak biz de, Avrupa, Amerika, Körfez Bölgesi ve Çin’de örneklerini kurduğumuz network yapılarına Rusya ve İtalya’yı da ekleyerek bu etkileşim alanını güçlendirmeye kararlıyız. Üyelik statüsü kazanmamızın 20. yılında, AB tam üyeliği için çaba sarf ederken, diğer gelişmiş veya hızla gelişen ülkeler gibi biz de TÜSİAD olarak tüm ülkelerle daha iyi siyasal ilişkiler ve ekonomik ortaklıklar için çok taraflı, çok boyutlu hareket etmeliyiz.

“Türkiye’ye bu çalkantılı dönemde son derece pozitif yansımalar getirecektir”

En önemli ekonomik partnerimiz olan Avrupa Birliği ile ilişkilerde ilerlemeye ihtiyacımız var. Üyesi olduğumuz Brüksel merkezli Avrupa iş dünyasının temsil kuruluşu BusinessEurope yaptığı son açıklamada, bir kere daha, Türkiye’nin, AB süreci ve gümrük birliğinin güncellenmesine destek verdi. Bu alanda ilerlemek, Türkiye’ye bu çalkantılı dönemde son derece pozitif yansımalar getirecektir.

Avrupa Birliği üyelik perspektifi ülkemize duyulan güveni ve yatırımcı ilgisini en güçlü ve kalıcı olarak artıracak unsurdur. Elbette her türlü işbirliğinde AB Gümrük Birliği dahil, milli çıkarlarımız ve tarafların tümünün kazanacağı düzenlemeler, anlaşmalar yapmak esastır.

Dünya Bankası tarafından Gümrük Birliği’nin güncellenmesine yönelik yapılan çalışma açık bir şekilde göstermektedir ki, güncelleme her iki tarafın ekonomisini olağanüstü olumlu etkilemekte ve tam üyelik perspektifini güçlendirmektedir. Müzakerelerin süratle başlaması için yaratıcı ve yapıcı yöntemler mevcuttur. Yeter ki taraflar buna odaklansın.

Bu çerçevede geçen hafta Sayın Cumhurbaşkanımız başkanlığında gerçekleştirilen Reform Eylem Grubu, AB yöneliminin somutlaştırılması bağlamında önemli bir adımdır. Temenni ediyoruz ki, bu toplantı sonucu ortaya çıkan tespit ve politikalar AB tarafından da karşılık bulur ve son dönemin en olumlu somut adımı atılmış olur. TÜSİAD olarak AB bünyesindeki tüm varlığımızla, hükümetimizin bu yöndeki adımlarını her zaman olduğu gibi desteklemeye devam edeceğiz.

“Somut bir planımız programımız olması gerekiyor”

Günümüzde güvenlik olgusu, iç güvenliği sağlama, dış güvenliği sağlama ile sınırlı değil… Bu boyutlarla iç içe olan “ekonomide güven, ekonomik güvenlik” konusu da var önümüzde duran…

Ekonomide güvenden ne anlıyoruz? Önce ekonomik model tercihimiz olmalı… Rekabete dayalı piyasa ekonomisi tercihi yapmış bir ülkeyiz. “Serbest piyasa ekonomisinden vazgeçildiği” veya yeni bir model arayışı içinde olunduğu yönünde izlenimlere izin vermemeliyiz. Ayrıca bu değerleri koruyan kollayan güçlü kurumlarımız ve tutarlı, somut bir planımız programımız olması gerekiyor.

Son olarak bu programı etkili ve kararlı bir şekilde uygulamalıyız. Bugün bu güven unsurlarına çok ihtiyacımız var. Ekonomimizi doğrudan veya dolaylı etkileyebilecek tüm kurumlarımızda liyakat, şeffaflık ve hesap verebilirlik en üst düzeyde sağlanmalıdır.

Plan ve Program ihtiyacı da ekonomik güven için olmazsa olmazdır… Geçtiğimiz yıl Yeni Ekonomi Programı açıklandı, geçtiğimiz günlerde ise Yapısal Dönüşüm Adımları açıklandı… Bu iki belge STKların da katılımıyla ilişkilendirilmeli, güncellenmeli ve detaylandırılmalıdır. Hangi yapısal reform alanı, hangi maliyete neden olacak, hangi göstergeye etki edecek, ne zaman sonuçlanacak ve hangi performans kriterleri uygulanacak gibi sorulara alacağımız yanıtlar programın itibarını güçlendirecektir.

Bugün iş dünyası, önünde böyle net bir yol, net bir hedef görmeyi ümit ediyor. Yerli veya yabancı yatırımcı algıları arasında bizler açısından hiçbir fark yoktur: belirsizlik yatırım ortamına zarar verir, yatırım iştahını azaltır. Ekonomik yol haritamız, katılımcı bir anlayışla oluşturulduğunda, toplum olarak ahenkle ve heyecanla, hedeflere ulaşacağımızdan şüphemiz yoktur.

“TL’nin ciddi değer kaybı borcu daha ağırlaştırdı”

Biliyorsunuz, Türkiye’nin ciddi bir dış borcu var. Aslında son 10 yıldır bütün dünyada borçluluk arttı, bu hem gelişmekte olan hem de sanayileşmiş ülkeler için geçerli… Ancak bizim özel sektörümüzün dış borcu biraz aha hızlı arttı ve üstelik TL’nin ciddi değer kaybı borcu daha ağırlaştırdı. Bu borcu piyasadan sağlanan kaynakla çevirmeye çalışıyoruz. Türkiye’nin ekonomisine olan güven biraz önce sizlerle paylaştığım güven unsurları yoluyla güçlenmez ise, içinde bulunduğumuz bölgesel siyasi dinamiklerle birlikte risk ve maliyet artar. Bu güveni sağlamak için dış borcu azaltacak, bankaların bilançolarını rahatlatacak, aynı zamanda Yapısal Dönüşüm Adımları içinde yer alan önlemlerin süratle hayata geçirilmesine ihtiyaç vardır.

Yılbaşından bu yana kamu bankaları ağırlıklı, ciddi bir kredi genişlemesi gerçekleşti. 2017’de de aynı şekilde Kredi Garanti Fonu ile benzer bir uygulama yapılmıştı. O zaman da gündeme getirmiştik: kredi genişlemesi, likiditeyi artırır, ekonomiye geçici bir rahatlama verir ancak ülkemizin net tasarruf düzeyi yükselmedikçe kredi genişlemeleri net borçluluk düzeyini artırmakta, ekonomiyi kırılgan hale getirmektedir. Bugün geldiğimiz noktaya baktığımızda, dış borç hala yüksek, enflasyon henüz istenen seviyede değil, kredi mevduat oranları yüksek; rezervlerimiz düşük. Yeni şoklarla karşılaşmamak için hız, kapsam, içerik ve güven unsurlarına yönelik bütüncül bir program içine girmeliyiz.

Ekonomiyi güçlendirmek, finansal istikrar sorunumuzu çözmemiz ve rekabet gücümüzü artırmamız gerekiyor. Sermaye piyasaları, vergi, işgücü piyasası, eğitim gibi alanlarda reformların hızla başlaması gerekli. Bu reformlar orta vadeli sonuçlar doğuracak olsa bile kısa vadede güven arttırıcı etki yaratacaktır. Bu doğrultuda atılacak adımlarda ve ekonomi programının yürütülmesinde ekonomi yönetimimizi destekleyeceğiz.

“Sürdürülebilir iş modelleri geliştirmemiz mümkün”

Artan aşırı hava olayları, tarımsal verimdeki düşüş, denizlerdeki plastik kirliliği ve kuraklık gibi birçok olguyu sıklıkla yaşar olduk. Ekosistemin korunması ve iklim değişikliği ile mücadele harekete geçmek için uygun bir an bekleyebileceğimiz sorunlar değil. Uzmanlar 2050 yılında okyanuslarda balıktan çok plastiğin olacağını, bir milyondan fazla hayvan ve bitki türünün ise tamamen yok olabileceğini söylüyor. Bu durum, sorunun bütün ekosistemi tehdit edeceğini ortaya koyuyor. Küresel sıcaklık artışını kontrol altına alamazsak, ekolojik sistemler ve yaşam alanları üzerinde çok ciddi kalıcı etkiler bırakacağımızı vurguluyor. Oysa ki sürdürülebilir iş modelleri geliştirmemiz mümkün. Çalışmalar bu modeller sonucunda, 12 trilyon dolarlık bir katma değer ve 380 milyon istihdam yaratma imkanını ortaya koyuyor. Tüm bu değerlendirmeler iş dünyasının sorunun kaynağı değil, çözüm ortağı olduğunu gösteriyor. TÜSİAD olarak bu sorumluluğun tam bilincindeyiz; geçtiğimiz günlerde Birleşmiş Milletler ve TÜRKONFED ile birlikte kurduğumuz “Business for Goals” platformu, her ölçekteki Türk firmasının Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerine uyumunu kolaylaştırıcı, çok başarılı bir girişimdir, bu yöndeki çalışmalarımız devam edecek.

Dijital dönüşümün temposu ve ölçeği, eşi benzeri görülmemiş şekilde ilerliyor. Akıllı cihazlar, büyük veri, makine öğrenmesi ve yapay zeka, geçmiş sanayi devrimlerinden çok daha büyük bir hızla ilerliyor. Bugün, ülkemizin yapacağı en doğru şey; insanımıza, gençlerimize güvenmektir. Gerçekleştirmekten gurur duyduğumuz “Bu Gençlikte İş Var” programında gördük ki gençlerimiz ülkemizin gelmesini istediğimiz değerlere zaten sahipler. Kız-erkek tüm gençlerimizin eğitimine yapılacak yatırım, onları geleceğe en iyi şekilde hazırlamak ülkemiz için yapılacak en doğru adımdır. Ülkemiz 8 milyon üniversite öğrencisine sahiptir. Avrupa’daki pek çok ülkenin toplam nüfusundan dahi daha fazladır.

Ülke olarak kısıtlı maddi kaynaklarımızı harcarken yapacağımız tercihler, bize çok büyük geri dönüşler getirecektir. Bugün aslında yanıt aramamız gereken sorular şunlar olmalıdır.

Bilimsel eğitim ve Ar-Ge için ayrılan kaynakları nasıl artıracağız?

Yazılım, siber güvenlik, yapay zekâ, büyük veri gibi alanlarda insan gücünü nasıl yetiştireceğiz?

Tuncay Bey’in de dikkat çektiği, eleştirel düşünceyi ve sorgulamayı nasıl daha fazla artıracağız?

Yenilikçi girişimleri, “unicorn”ları nasıl doğuracağız?

“Türkiye’yi kimse tutamaz”

Dijital dönüşüm tüm ülkeleri aşağı yukarı benzer sorulara kafa yormaya ve eyleme itiyor. Biz eğitim ve inovasyon göstergelerinde arzu ettiğimiz noktada değiliz. Dolayısıyla ev ödevimiz daha ağır. Bu, yeni dünya düzeninin oturtulması sürecindeki bir yarış. Tüm sektörlerin, aktörlerin, kurumların, verinin, eylemin ve yasal ortamın buluştuğu bir gelişim ve ilerleme ekosistemi yaratmalıyız.

Gençlerimizin geleceğini bu topraklarda hayal edebildiği, yarına umutla bakan bir ülke iklimini ancak bu şekilde oluşturabiliriz. Önümüzde seçimsiz geçecek olan dört sene, belirttiğim yapısal reformların hayata geçirilmesi için çok büyük bir fırsat. Tüm toplum kesimleri olarak siyasi farklılıkları bir kenara bırakıp Türkiye ajandasına, yapısal çözümlere odaklanmalıyız.

Bu dönem, ülkemize aynı 2003-2007 dönemi gibi, Türkiye’yi içinde bulunduğu ülke gruplarından ekonomik olarak pozitif ayrıştıracak, AB tam üyeliğine yaklaştıracak, bölgesel ve küresel ağırlıkta bir güç olma fırsatı veriyor. Bu dönemi polemiklerden uzak, tüm ülkenin hayrına olan yapısal reformlara odaklanarak, barış ve kardeşlik anlayışı ile yönetebilirsek Türkiye’yi kimse tutamaz”

“Seçim ve seçmen iradesi demokrasilerin tartışmasız en temel niteliğidir”

Tuncay Özilhan, TÜSİAD YİK toplantısında yaptığı konuşmada, “Seçim ve seçmen iradesi demokrasilerin tartışmasız en temel niteliğidir” dedi.

Özilhan, açıklamasında, “Yıllardır seçim maratonlarından hepiniz yorgun düştük. Enerjimizi önünüzdeki 30 yılı konuşmaya derinde yatan sorunları konuşmaya ayırmalıyız. 31 Mart demokrasi sınavı oldu. Bu sınavda kimin ne not aldığını ileride tarih yazacaktır” ifadelerini kullandı.

Türk Sanayicileri ve İş İnsanları Derneği (TÜSİAD) Yüksek İstişare Konseyi (YİK) Toplantısı bugün İstanbul’da yapıldı.

Genel kurul, Yüksek İstişare Kurulu Başkanı Tuncay Özilhan’ın konuşmasıyla başladı. Tuncay Özilhan’ın konuşması şöyle:

“Yıllardır tüm enerjimizi yiyip yutan seçim maratonlarından hepimiz yorgun düştük. Oysa ki enerjimizi önümüzdeki üç ayı değil, üç yılı, hatta 30 yılı konuşmaya, derinde yatan sorunları çözmeye ayırmalıyız.

Sonuçlanması hiç alışkın olmadığımız kadar uzun süren 31 Mart seçimleri, her şeyden önce ülkemiz için önemli bir demokrasi sınavı oldu. İktidar, muhalefet ve başta YSK olmak üzere devlet kurumları bu seçimlerde büyük bir sınavla karşı karşıya kaldı. Bu sınavda kimin ne not aldığını ileride tarih yazacak. İyi işleyen bir demokrasinin en temel özelliklerinden birisi iktidarın seçimle el değiştirebilmesidir.

Alexis de Tocqueville’in 19. Yüzyılda söylediği gibi, demokrasiler ilk bakışta güçsüz görünebilir. Yüzeysel bakılınca karmaşa olarak görülebilecek olan şey, aslında daha derindeki gücün anlaşılmasını zorlaştırabilir.

Demokrasiler, otoriter rejimler karşısında avantaj sahibidir. Toplumsal değişimin yakıcı olduğu, mevcut iktidarların ve liderlerin çetrefilli sorunlarla baş etmekte zorlandığı zamanlarda, toplumun önünü açan çözümleri ancak demokrasiler üretir. Bu bazen uzun vakit alır, çeşitli gel-gitler yaşanır; ama sağlam temellere sahip demokrasiler, sorunlarına çözümü elbette bulurlar.

İster yerel olsun, ister merkezi olsun, seçimlere şaibenin zerresinin düşmemesi demokrasinin mevcudiyetinin en büyük ispatıdır. 31 Mart İstanbul seçimleri çerçevesinde gündeme gelmiş olan iddialar, seçimlerin selameti konusunda geçmiş seçimlerde de dile getirilmiş olan şüpheleri yeniden akıllara getirmiştir.

Umuyorum ki, Haziran ayında yenilenecek seçimler bu şüphelerin yersizliğini herkese kanıtlasın. Seçim sonuçlarına itiraz, şüphesiz siyasi partilerin en doğal hakkıdır. Hepimiz bu hak arama özgürlüğüne saygı duyarız. Ancak, seçmen iradesine saygı duyulmasını da isteriz. Hakkaniyetli koşullarda seçim ve seçmen iradesi demokrasilerin tartışmasız en temel niteliğidir.

“Darbeler tarihine rağmen Türkiye’de demokrasi hep çalıştı”

Seçimlere yapılan itirazların niteliği, seçim kanunlarının düzgün uygulanması konusunda herkesin kafasında soru işaretleri yaratmıştır. Seçim kanununda ve uygulamadaki aksaklıkların seçimler sonrasında değil öncesinde giderilmesi, idarenin sorumluluğundadır.

Seçimlere şaibe düşmemesini sağlayacak olan da budur. Unutmayalım! Hukukun üstünlüğü ve demokrasisiz hiçbir şey olmaz. Ne ekonomi olur, ne de başka bir şey. Ve demokrasinin ilkeleri evrenseldir. Oraya ya da buraya özgü olmaz. Ya bu ilkelere uyulur ve demokratik bir rejim olunur; ya da uyulmaz ve başka bir şey olunur.

Darbeler tarihine rağmen Türkiye’de demokrasi hep çalıştı: Her seferinde demokrasiye geri dönüldü. Seçim yoluyla görev devir teslimini de içeren bu demokratik geleneğe gözümüz gibi bakmalıyız. Dilerim tekrarlanacak olan İstanbul seçimleri, demokratik olgunluğumuzu teyit eder. Yeni fay hatlarına ve yeni gerginliklere yol açmaz, özlemini duyduğumuz birlik ve beraberliği sağlamamıza yol açar.

Bugün hepimiz biliyoruz ki ülkemiz bazı çok ciddi meselelerle karşı karşıya. Üç temel alanda, yani ekonomide, iç siyasi yapıda ve dış politikada sıkışmış durumdayız. Üstelik birindeki sıkışıklık diğerini çözmeyi zorlaştırıyor. İşimiz hiç kolay değil. Bu alanların hepsindeki sorunların ikili bir yapısı var: hem yapısal ve stratejik sorunlarla karşı karşıyayız hem de bunları daha da ağırlaştıran konjonktürel sorunlar var. Yapısal sorunları ancak uzun vadede çözebiliriz.

Ama kısa vadeli sorunları çözmek için de uzun vadede nereye gideceğimizi bilmemiz, stratejik yönelimimize karar vermemiz gerekiyor. Hedefimiz net, rotamız belli olmalı. Hedefimiz: 82 milyonu ile mutlu, huzurlu, müreffeh bir Türkiye.  Bu hedefe doğru yol alırken rotadan şaşmamak için kullanacağımız üç çıpa var: ekonomide liberal piyasa düzeni, kural temelli uluslararası sistemle olan ittifak, ülke içinde de demokrasi ve hukukun üstünlüğü. Bu çıpalar olmazsa, nereden eseceği belli olmayan rüzgarların önünde sürüklenmekten, türlü çeşitli
akıntılara kapılmaktan kurtulamayız.

“Makroekonomik dengelerde uzun süredir devam eden bir bozulma var”

Bu çıpaların sağlamlığı konusundaki endişeler güven kaybına yol açıyor. Endişeler giderilmeli; hem rotamız netleşmeli, hem de bu rotada kalmamızı güvence altına alan araçlar güçlendirilmeli. Yapısal sorunları çözebilmenin anahtarı budur. Konjonktürel sorunlarla baş edebilmenin yolu da budur.

Temel ilkelerde bulanıklık, hedeflerden şaşmaya yol açar. İşte, 2023 hedeflerinden bu yüzden uzaklaştık. Bu yüzden bu hedefleri artık konuşamaz hale geldik. Ekonomiyi, dış politikayı ve iç siyasi yapıyı, her üçünde karşı karşıya olduğumuz yapısal ve konjonktürel sorunları biraz daha açmak istiyorum. Önce ekonomi ile başlayalım. Makroekonomik dengelerde uzun süredir devam eden bir bozulma var.

Bu bozulma 2007’de başlıyor. Küresel kriz ile derinleşiyor. Sonra kısa bir toparlanma. Ardından tekrar bozulma. Üretim alanında başlayan bozulma finansal alana yayılıyor. Oradan kamu maliyesini etkiliyor ve dönüp tekrar reel sektöre geri geliyor. Türkiye 2002-2007 dönemindeki parlak günlerine bir türlü geri dönemiyor. Türkiye ekonomisinin gücü sayesinde 10 yıldır tolere edilebilmiş olan zafiyet, artık işçisinden işverenine, çiftçisinden esnafına tüm kesimleri zorluyor.

Göstergelerdeki kötüleşme bir alandan diğerine giderek ekonominin tamamına yayılıyor. İç ve dış borç göstergeleri kötüleşiyor; bütçe dengeleri bozuluyor; ihracat artışı duraklıyor; işsizsayısı artıyor; sanayi üretimi durağanlaşıyor; dolar cinsinden kişi başı GSYH rakamları geriliyor; rezervler eriyor; enflasyon yükseliyor; halkın alım gücü düşüyor; faiz oranları artıyor; Türk vatandaşı Türk lirasından kaçıyor ve Türkiye küresel rekabette kan kaybediyor.

“Ekonominin düzelmesi için hukuk ve adalet sisteminin düzelmesi gerekiyor”

Küresel Rekabet Endeksi’ne göre 140 ülke arasında makroekonomik ortam açısından 116. sıradayız. Enflasyonda 121., işgücü piyasası verimliliğinde 111. sıradayız. Yargının bağımsızlığında 111., kamu düzenlemelerine karşı yargıda hak aramada 109., basın özgürlüğünde 129. sıradayız. Bu nedenle diyoruz ki ekonominin düzelmesi için hukuk ve adalet sisteminin düzelmesi gerekiyor.

Devam ediyorum: öğretimde eleştirel düşünmede 133., mesleki eğitim kalitesinde 132., dijital becerilerde 118., beceri sahibi çalışan bulma kolaylığında 117. sıradayız. Bunlar ekonomiyi aşağı çeken; girişimciyi, girişim yapamaz hale getiren bir ayak bağı oluşturmuş durumda. Oysa ülkemiz pazar büyüklüğünde 13. sırada. Bu bize gerçekleştiremediğimiz potansiyeli gösteriyor. Demek ki, demokrasi işler kılınırsa, hukukun üstünlüğü tesis edilirse, eleştirel düşünmenin önünü açan bir eğitim reformu yapılırsa, ekonomimizin performansı yükselecek.

82 milyon nüfusuyla, jeostratejik konumuyla, gelişmiş altyapısıyla, sanayisinin seviyesiyle, tarımın sunduğu fırsatlarıyla Türkiye muazzam imkanlara sahip. Bu imkanları iyi değerlendirelim diye çırpınmamızın sebebi bu. Biz bu nedenle ekonomi derken demokrasi diyoruz; yargı bağımsızlığı diyoruz; hukukun üstünlüğü diyoruz; insan hakları diyoruz; akademik özgürlükler diyoruz; liyakat diyoruz; ifade özgürlüğü diyoruz.

Demeye de devam edeceğiz. Çünkü bu görevi, TÜSİAD’ın tüzüğünden alıyoruz. Tüzüğümüzün amaç maddesini burada bir kez daha hatırlatayım: TÜSİAD, insan hakları evrensel ilkelerinin, düşünce, inanç ve girişim özgürlüklerinin, laik hukuk devletinin, katılımcı demokrasi anlayışının, liberal ekonominin, rekabetçi piyasa ekonomisinin kurum ve kurallarının ve sürdürülebilir çevre dengesinin benimsendiği bir toplumsal düzenin oluşmasına ve gelişmesine katkı sağlamayı amaçlar.

TÜSİAD, Atatürk’ün öngördüğü hedef ve ilkeler doğrultusunda, Türkiye’nin çağdaş uygarlık düzeyini yakalama ve aşma anlayışı içinde, kadın-erkek eşitliğini siyaset, ekonomi ve eğitim açısından gözeten iş insanlarının toplumun öncü ve girişimci bir grubu olduğu inancıyla, yukarıda sunulan ana gayenin gerçekleştirilmesini sağlamak amacıyla çalışmalar gerçekleştirir.

“Peki bu kadar seçimi biz niye yaptık?”

Bu maddenin verdiği güçle, diyoruz ki: ekonomideki sıkıntıları aşmak için önce yönetim sistemimizdeki sıkıntıları aşmamız gerekir. Aksi halde, ekonomide atılacak adımlar pansuman niteliğinde kalır; yarayı tedavi etmez. Bu da bizi iç politikadaki sıkışmaya getiriyor. Ekonomik performans düştükçe, arka arkaya yapılan seçimlerde, seçim ekonomisi uygulanıyor. Yapısal sorunların çözümü hep ileri tarihlere erteleniyor.

Bu sıkışmayı seçimlerle aşmaya çalışıyoruz. 2007’den bu yana toplam 14 kez sandık kuruldu. İptal edilen İstanbul seçimlerini de dahil edersek sayı 15’e yükseliyor. Peki bu kadar seçimi biz niye yaptık? Yeni bir toplumsal uzlaşma sağlamak için. Değişen toplumsal yapıya uygun yeni bir sistem kurmak için.

Güçler ayrılığının mükemmel işlediği, yürütmenin rahat çalıştığı, parlamenter denetimin etkin olduğu, hukuk devleti kurallarının sorgusuz sualsiz işlediği, ifade ve medya özgürlüklerinin güvence altına alındığı, yargının bağımsızlığından ve tarafsızlığından kimsenin en ufak bir kuşkusunun bile olmadığı, her vatandaşın kendisini eşit ve muteber vatandaş olarak gördüğü, kurumsal yapıların güçlü, düzenleyici kurumların bağımsızlığının garanti altına alındığı bir sistem kurmak için.

Bu sistemi kurabildik mi? Bugün geldiğimiz noktaya bakarsak, henüz evet diyemiyoruz. Parlamenter sistemden cumhurbaşkanlığı sistemine geçiş henüz tamamlanmamış gözüküyor. Türkiye Cumhuriyeti gibi büyük ve köklü bir devletin sisteminin değiştirilmesi ve uyumlulaştırılması daha süre alacak gibi gözüküyor.

Cumhurbaşkanlığı sisteminin kurumsal yapısı henüz oturtulamadı. Bu da, her alandaki sorun alanlarının üzerine etkin biçimde gidilmesini engelliyor. Bunların yanı sıra bir de toplumsal kutuplaşma ve gerilim var. Art arda gelen seçimlerdeki sert ve toplumu ayrıştıran söylemler maalesef toplumsal huzuru bozuyor.

“Seçmen, büyük bir siyasi olgunlukla, feraset ve vakarla davranıyor”

31 Mart seçim döneminde de böylesi bir propaganda dönemi yaşandı. Seçim sonrasında muhalefet liderinin saldırıya uğraması, siyasi gerilimi daha da yükseltti. İstanbul seçimlerinin iptali ile, siyasi gerilimin bir süre daha devam edeceği belli… Bunlara rağmen, insanımız sağduyusunu ve soğukkanlılığını koruyor. Etrafımıza bakıyoruz; sokakta, üniversitelerde, mahallelerde, gençler arasında bir kutuplaşma görmüyoruz.

Seçmen, büyük bir siyasi olgunlukla, feraset ve vakarla davranıyor. Çünkü demokrasinin ilkeleri, vatandaşlarımızda derinlere kök salmış durumda. Sandık sonuçları da siyasetçiler arasındaki kutuplaşmanın karşılık bulmadığını gösteriyor. 31 Mart’ta insanımız, ayrışma değil, birlikte hareket edilmesini istedi ve bu talebini verdiği oylarla gösterdi.

Birçok büyükşehir belediyesinde CHP’li belediye başkanlarına AK Partili belediye meclisleri ile birlikte uyumlu çalışma görevini verdi. Ve şimdi bunun sonuçlarını bekliyor. Üçüncü sorun alanı ise dış politika. Bize özgü sorunların üzerine bir de küresel ölçekteki gelişmeler ekleniyor. Sorunlarımız katmerleşiyor. Dünya, teknolojide, üretim yapısında, küresel güç dengesinde, siyasi ve toplumsal değerler sisteminde ciddi değişikliklerle karşı karşıya.

Küresel sistemde üst üste binen ekonomik, güvenlik, çevresel ve insani sorunlar karşısında liberal uluslararası düzen kendisinden beklenen çözümü üretemiyor. Küresel güç dengesi uzunca bir süredir batıdan doğuya doğru kayıyor. Ekonomik gücün kayması, siyasi gücün de kaymasına yol açıyor. Çin-Rusya ekseni ekonomik ve siyasi olarak etkisini artırıyor.

İki farklı blok arasında giderek yükselen bir hegemonya mücadelesi yaşanıyor. Ülkemiz de bu durumdan etkileniyor. Hegemonya mücadelesinin ortasına çekiliyoruz. Küresel ekonomik dengelerin doğuya doğru kayması, ekonomik ilişkilerimizde doğunun ağırlığını ister istemez artırıyor. Ekonomik ilişkiler, beraberinde siyasi etki alanının genişlemesini getiriyor.

İkinci Dünya Savaşı sonrasının liberal ekonomi ve demokrasi modelinden farklı olarak, Çin-Rusya eksenini, devlet kapitalizmi ve otoriterlik şekillendiriyor. Bu da bu ülkelerle ilişkilerimizin niteliği konusunda hassas olmamızı gerektiriyor. Elbette, güvenlikle ilgili talepleri karşılanmadığı, kaygıları giderilmediği takdirde, her ülke gibi alternatiflerini değerlendirir. Ama, dış politika, hele de savunma ihtiyaçları ülkenin uzun vadeli milli menfaatlerine göre oluşturul

Bu nedenle ittifaklar kolay kolay değişmez. Avrupa Birliği ve Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne tam üyelik perspektifi, Türkiye için ayrıcalıklı bir yere sahiptir. Ancak bu ilişki de karşılıklıdır. Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerinin geleceği, Avrupa’nın küresel sistemin barış, refah ve istikrar merkezi olma vizyonuyla da uyumludur. Nasıl ki ekonomik durumla iç politika birbirini etkiler; dış politika ile iç politika ve ekonomi arasında da benzer bir etkileşim vardır.
Uluslararası ilişkilerdeki gerilimler, TL’nin değerinde sert düşüşlere neden oluyor.

“Türkiye’nin dünya sistemindeki konumu da güçlenir”

Bu sert düşüş reel sektörde maliyet artışına yol açıyor; üretim ve yatırım kararlarını bozuyor; şirketleri mali olarak zayıflatıyor; iflaslara yol açıyor. Eğer Türkiye küresel düzendeki yerinin hiç tereddütsüz biçimde kural temelli uluslararası sistem içinde olduğunu herkese gösterebilirse ve AB tam üyelik perspektifini güçlendirebilirse, bu durum “toptan ve çok yönlü” bir reform niyet ve taahhüdü anlamına gelir.

Türkiye yeniden dış kaynak çekmeye başlar. TL tekrar değer kazanır, dolarizasyon geri çevrilir ve ekonomideki konjonktürel sorunlar hafifler. Eğer toplumsal uzlaşı sağlayabilirsek, güven ortamını tesis edebilirsek, yönetim modelindeki sorunları aşarsak, ekonomideki yapısal sorunları çözme yoluna gireriz. Bu aynı zamanda dış politikadaki sıkışıklığı da aşmanın zeminini yaratır. Ekonomik olarak güçlenen ve siyasi istikrarı sağlayan, toplumsal barış ve huzuru tesis eden Türkiye’nin dünya sistemindeki konumu da güçlenir.

Unutmayalım, devletlerin gücü ekonomideki güçlerinden gelir. Ekonomik olarak zayıf olan, finansman sorunu çeken, tasarrufları yatırımlarını karşılayamayan ülkeler, ekonomileri güçlü olan ülkelere tâbi hale gelirler. Bunun tersini düşünmek hayalciliktir. Güçlü bir ekonominin temelinde ise güven vardır.

Güveni inşa etmek çok zordur. Tuğla üzerine tuğla koyarak örülür. Ama bin bir zahmetle örülen bu duvar bir anda yıkılabilir. Biz ayrışırsak, birbirimize güvenmezsek, dışarısı bize hiç güvenmez. Görünüyor ki, önümüzdeki sorunları çözmeye başlamamız gereken yer kamplaşmayı bir tarafa bırakmak ve ilkemizin yüksek menfaatleri konusunda uzlaşmak.

“El birliği ile hem demokrasiyi hem de ekonomiyi güçlendireceğiz”

Sayın Cumhurbaşkanımızın seçimlerden sonra Türkiye ittifakı çağrısı yapmasının ve geçen hafta hiç kimseyi dışlamayan, kuşatıcı bir anlayışa vurgu yaparak milletimize birlik çağrısını yinelemesinin, toplumsal uzlaşı açısından önemli olduğunu düşünüyoruz.

Toplumlar zor zamanları güç birliği yaparak aşar. Nasıl ki hem ülkemizin kurtuluşunu hem de Cumhuriyetimizin kuruluşunu birbirimize kenetlenerek başarmışsak, bugün de sorunlarımızı aynı şekilde aşarız. Başka çaremiz yok!

Kutuplaşmayı bitireceğiz. İktidar, muhalefet, iş dünyası örgütleri, sendikalar, sivil toplum hepimiz el birliği yapacağız. Bu el birliği ile hem demokrasiyi hem de ekonomiyi güçlendireceğiz.

Yaşamakta olduğumuz sert ekonomik daralmayı demokrasi içinde atlatmak, Türkiye tarihi açısından başlı başına çok önemli bir gelişme olacak. Ülke olarak, bu ülkeyi canı gibi seven vatandaşlar olarak bunu başaracağımızdan hiç kuşkum yok. Önümüzdeki bayramın küskünleri barıştırmaya, kamplaşmayı gidermeye vesile olmasını diliyorum.”

TÜSİAD’dan ‘Yerel Seçim’ sonrası ilk açıklama

Türk Sanayicileri ve İş İnsanları Derneği (TÜSİAD), 31 Mart’ta gerçekleştirilen ‘Yerel Seçim’ sonrası sürece ilişkin değerlendirmelere ilişkin yazılı bir açıklama yaptı.

Son dönemde ekonomide bazı olumlu verilerin gözlemlendiğini ancak talep koşullarının hâlâ zayıf seyrettiği belirtilen açıklamada, “Seçim gündeminin ardından reform gündemimize hızla dönmeliyiz” ifadelerine yer verildi.

“İşsizlikteki artış endişe vericidir. Yüksek enflasyon ve yüksek dış borç ekonomide kırılganlıkların devam ettiğini gösteriyor” denilen TÜSİAD açıklaması şu şekilde:

“İstanbul’da uzayan seçim sürecinin bitmesinden memnuniyet duyuyor, İstanbul Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nu tebrik ediyoruz. 31 Mart seçimlerinde seçilen tüm belediye başkanlarımıza başarılar diliyoruz.

Seçim sürecinin ardından artık reform gündemimize hızla dönme fırsatımız var. Son dönemde bazı olumlu veriler gözlenmekle beraber talep koşulları halen zayıf seyrediyor. İşsizlikteki artış endişe vericidir. Yüksek enflasyon ve yüksek dış borç ekonomide kırılganlıkların devam ettiğini gösteriyor.

Bu çerçevede, ekonomimizdeki sorunların gerçekçi bir anlayışla tespiti ve bunlara yönelik kalıcı çözümler aciliyetini korumaktadır. Açıklanan tüm plan ve programların bütünlük içerisinde ayrıntılarıyla ve öncelikleriyle kamuoyuyla paylaşılarak zaman kaybetmeksizin uygulamaya geçirilmesi çok faydalı olacaktır.

Eşzamanlı olarak başta hukuk devleti ve özgürlükler olmak üzere, dijital dönüşümden eğitime çok önemli yapısal reform önceliklerimiz bulunuyor.

Uluslararası ilişkilerimizde de ekonomik dengelerimizi sarsabilecek tehditlere karşı gereken tedbirlerin alınmasını ve sorunların diplomasi yoluyla aşılmasını temenni ediyoruz. Ayrıca Avrupa Birliği üyelik sürecimiz çerçevesinde mevcut gümrük birliğinin güncellenmesi de ülkemizin küresel rekabet gücü açısından çok etkili olacaktır.”

TÜSİAD’dan ‘Yeni Ekonomi Programı’na destek

Türk Sanayicileri ve İş İnsanları Derneği (TÜSİAD), Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın “Yeni Ekonomi Programı Yapısal Dönüşüm Adımları 2019” kapsamında yaptığı açıklamalara ilişkin değerlendirme geldi.

TÜSİAD’ın resmi internet sitesinden yapılan açıklamada, “Yeni ekonomik reform paketinin ülkemizin sürdürülebilir büyüme hedefleri ve küresel rekabet gücü açısından olumlu sonuçlara vesile olmasını diliyoruz” ifadelerine yer verildi.

“Demokrasi, sosyal kalkınma ve yatırım ortamını güçlendirecek reformlara da ivedilikle ihtiyacımız vardır” ifadelerinin yer aldığı TÜSİAD’ın konuya ilişkin açıklaması şöyle:

“Bugün açıklanmış olan yeni ekonomik reform paketinin ülkemizin sürdürülebilir büyüme hedefleri ve küresel rekabet gücü açısından olumlu sonuçlara vesile olmasını diliyoruz. Açıklanan hedeflerin başarısı için acilen gerekli çalışmalara her türlü desteği vermeye devam edeceğiz.

“Reformlara da ivedilikle ihtiyacımız var”

Bu yönde hukuk devleti, temel hak ve özgürlükler ve kapsamlı bir eğitim reformu başta olmak üzere demokrasi, sosyal kalkınma ve yatırım ortamını güçlendirecek reformlara da ivedilikle ihtiyacımız vardır. Böylece aynı zamanda ekonomide verimliliği, girişimciliği, yaratıcılığı ve inovasyonu ilerletmemiz mümkün olacaktır.

İçinde bulunduğumuz uluslararası ekonomik ortamı ve ülkemizin ekonomik durumunu dikkate alarak, enflasyonun düşmesi için gerekli sıkı para ve maliye politikasının devamı ve kurumların bağımsızlığının güçlendirilmesi önceliktir.”