İklim Krizinde Acilen Atılması Gereken Adımlar

Türkiye dâhil 196 ülke tarafından imzalanan ve yasal bağlayıcılığı bulunan uluslararası Paris Anlaşması’nda ortak hedef küresel sıcaklık artışını 1,5 derecede sınırlamak. Birleşmiş Milletler (BM) bünyesindeki Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) bunun için yapılması gerekenin de küresel karbondioksit emisyonlarını 2030 yılına kadar yüzde 43 azaltmak ve 2050’de sıfırlamak olarak belirlemiş durumda.

Prof. Dr. Murat Türkeş, hükümetin sera gazı emisyonunu azaltabilecek ciddi politikalar hayata geçirmesi gerektiğini; iş dünyası, özel sektör ve sermaye gruplarının da hükümetin aldığı bu önlemleri destekleyen ama aynı zamanda istihdamla birlikte “yeni yenilenebilir enerji kaynakları ağırlıklı, özellikle de elektrik enerjisinin bol, ucuz olmasını sağlayacak ciddi yatırımlar” yapmak zorunda olduğunu söylüyor.

Prof. Dr. Türkeş, “Yerel yönetimlerin katkısının yanı sıra tarım, su birlikleri ve çevre kuruluşları gibi sivil toplum örgütleri ve akademik odaların da bunun felsefesine destek vermesi şart. Başka türlü bu olanaksız” diye ekliyor.

Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de küresel ısınma nedeniyle artık daha sık karşılaşılan aşırı sıcak dalgaları, iklim değişikliğiyle mücadelede acilen atılması gereken adımları bir kez daha gündeme getirdi.

DW Türkçe’den Cengiz Özbek’e konuşan iklim uzmanları, küresel ısınmaya sebep olan sera gazı emisyonlarının hızla azaltılması gerektiğini vurgularken Türkiye’de özellikle ormanlık alanlara sahip çıkılmasına yönelik önemin daha da arttığına dikkat çekti.

Avrupa İklim Eylem Ağı’nın (CAN Europe) Türkiye İklim ve Enerji Politikaları Koordinatörü Özlem Katısöz, “Türkiye’nin iklim değişikliği ile mücadele etmesi için yapması gereken, şu an Milas Akbelen Ormanı’nda yaptığının tam tersidir. Ormanlar en önemli yutak alanlarımızda. İklim kriziyle mücadele için öncelikle, var olan ormanlarımızı, toprağımızı, su kaynaklarımızı korumalıyız çünkü iklim değişikliğinin giderek şiddetlenen etkilerine karşı hazırlıklı olmaya ihtiyacımız var, dayanıklılığımızı artırmalıyız” dedi.

Havadaki karbondioksiti yutarak depolayan doğal veya sonradan inşa edilmiş sistemlere “karbon yutağı” deniyor. Ormanlar da en önemli yutak türü olarak kabul ediliyor.

Son günlerde Limak Holding ve IC Holding ortak iştiraki YK Enerji’nin maden sahasını genişletmek için gerçekleştirdiği ağaç kesimiyle gündeme gelen Akbelen Ormanı’nda yaşananlara değinen Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi Kıdemli Uzmanı ve İklim Değişikliği Koordinatörü Dr. Ümit Şahin de “Bugün Muğla’da Akbelen Ormanı’nın Yeniköy ve Kemerköy termik santrallerine yakıt sağlayacak kömür madenciliği için yok edilmesi gibi yanlışlar Türkiye’nin iklim politikaları konusundaki iddiasıyla çelişiyor” ifadesini kullandı.

“Kömür kullanımından vazgeçilmesi ve ormanların korunması gerekirken, termik santrallerin ömrünü uzatmak isteyen şirketlerin ormanları yok ederek daha fazla kömür çıkartıp yakması için her türlü önlem alınıyor” eleştirisini getiren Şahin, ormanların hem sera gazı yutağı olarak hem de biyolojik çeşitliliği destekleyerek iklim krizinin önlenmesinde büyük rolü olduğunu ifade etti.

“Mevcut ormanların korunması; orman alanlarında sanayi, madencilik, enerji vb. yatırımlara izin verilmemesi ve orman yangınlarına hızlı müdahale için imkânların artırılması iklim kriziyle ve biyolojik çeşitlilik kaybıyla mücadele için son derece önemlidir” diyen Şahin, ormanların “negatif emisyon” özelliğini hatırlattı:

“Aslında ormanlar karbondioksit yutağıdır ve negatif emisyona neden olduğu kabul edilir. Bu da Türkiye’nin toplam sera gazı emisyonlarını azaltır. Ancak son yıllarda odun ve kereste üretiminin artması nedeniyle aşırı ağaç kesimi ve orman yangınları, dolayısıyla ormansızlaşma Türkiye’nin yutak kapasitesini azalttı, yani negatif emisyonlar yarı yarıya azaldı. Toplam karbondioksit emisyonlarımızı artıran ve atmosferde karbon birikimini hızlandıran nedenlerden biri de bu.”

Tarım ve Orman Bakanlığına bağlı Orman Genel Müdürlüğünün ormancılık istatistiklerine göre, Türkiye’de 2022’de 8 bin 406 hektarlık alanda madencilik izni verildi. Orman Genel Müdürlüğü verileri, Türkiye’de 2021’de yaklaşık 140 bin hektar alanın kül olduğu mega orman yangınlarının ardından geçen yıl da 12 bin 799 hektarlık orman alanının yandığını ortaya koydu.

İklim uzmanları, yurt dışındaki örneklerinde olduğu gibi Türkiye’nin de kömürlü termik santrallerin kapatılması için bir tarih belirlemesi gerektiğini ifade ediyor.

İklim kriziyle mücadele için fosil yakıtların yer altında kalması ve hükümetin kömür madeni genişlemelerini sonlandırması gerektiğini belirten Katısöz, “Kömürlü termik santrallerin kapatılmasına yönelik 2030’dan geç olmayacak şekilde bir tarih belirlemeli ve bu sektörde istihdam edilenlerin yeşil ekonomilere geçişi için adil geçiş programları hazırlamalı” diye ekliyor.

Şahin’e göre de iklim krizinin en önemli nedeni kömür, petrol ve doğal gazın, yani fosil yakıtların yakıldığı enerji, ulaşım, sanayi ve benzeri ekonomik faaliyetler.

“Çözüm; ulaşım, sanayi ve ısınanın hızla elektrifikasyonu, elektrik üretiminin de yüzde yüz yenilenebilir enerjiyle (özellikle rüzgar ve güneş) elde edilmesi için yeni yenilenebilir enerji santrali kurulumlarının hızla artırılması. Bunun için kamu politikalarının geliştirilmesi, teşvikler verilmesi gerekiyor. Ayrıca ulaşım ve sanayide elektrik kullanımının zor olduğu alanlar için yenilenebilir kaynaklardan elde edilen yeşil hidrojene geçilmeli. Enerjinin verimli teknolojiler kullanılarak az tüketilmesi ve yaşam biçimi değişiklikleri yoluyla yapılacak enerji tasarrufu da sera gazı emisyonlarını azaltacaktır” diyen Şahin, Türkiye’nin bütün bunlar için gerekli finansman ve teknolojiye sahip olduğunu belirtiyor.

Paris Anlaşması

Türkiye dâhil 196 ülke tarafından imzalanan ve yasal bağlayıcılığı bulunan uluslararası Paris Anlaşması’nda ortak hedef küresel sıcaklık artışını 1,5 derecede sınırlamak. Birleşmiş Milletler (BM) bünyesindeki Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) bunun için yapılması gerekenin de küresel karbondioksit emisyonlarını 2030 yılına kadar yüzde 43 azaltmak ve 2050’de sıfırlamak olarak belirlemiş durumda.

Paris merkezli Uluslararası Enerji Ajansı’na göre bu hedefe ulaşmak için yeni kömürlü santral yapılmaması, hâlihazırdaki kömürlü santrallerin gelişmiş ülkelerde 2030’a, gelişmekte olan ülkelerde ise 2040’a kadar kapatılması; ulaşımda petrol, elektrik üretimi ve ısınmada doğal gaz, sanayide kömür ve doğal gaz tüketimi gibi diğer fosil yakıt kullanımlarına da 2050’lere kadar tamamen son verilmesi gerekiyor. Küresel sıcaklık, sanayi öncesi döneme kıyasla, bir başka deyişle 1800’lerin sonundan beri yaklaşık 1,2 santigrat derece arttı.

IPCC raporlarına göre iklim krizine karşı en kırılgan coğrafyalardan biri olan Akdeniz Havzası’nda bulunan Türkiye, Paris Anlaşması taahhütleri kapsamında Kasım 2022’de açıkladığı Ulusal Katkı Beyanı’nda 2030 yılı için sera gazı emisyonuna yönelik artıştan azaltım hedefini yüzde 21’den yüzde 41’e yükseltmişti. Ancak mutlak azaltım yerine emisyon artışından düşüş vadeden Türkiye’nin bu katkısı iklim uzmanlarınca bir kez daha yetersiz bulunmuştu. Türkiye, 2053 yılında ise net sıfır emisyona (karbon nötr) ulaşmayı hedefliyor.

Açık iklim verilerini analiz eden Climate Watch (İklim İzleme) platformuna göre Türkiye, en fazla sera gazı emisyonuna neden olan ülkeler sıralamasında 18’nci basamakta. Türkiye’nin küresel emisyondaki payı ise yüzde 0,92.

Şahin ve ekibinin İstanbul Politikalar Merkezi’nde yaptıkları çalışmalara göre, Türkiye’nin Paris Anlaşması kapsamındaki yükümlülüklerini yerine getirerek 2053’e kadar net sıfır emisyon hedefine ulaşması, bunun için enerji arz güvenliğinde herhangi bir sorun yaratmadan elektrik üretiminde kömür kullanımını 2035’e kadar terk etmesi, toplam karbondioksit emisyonlarını 2030’a kadar 2018 seviyesinin yüzde 32 altına düşürmesi ve gerekli şebeke esnekliği önlemlerini alarak 2050’ye kadar elektrikte yüzde yüze yakın yenilenebilir enerjiye dönmesi mümkün.

Ancak söz konusu dönüşümün ekonomik açıdan bir maliyeti de var. Şahin, bu sorunun yapılacak yeni yatırımlar ve artırılacak istihdamla aşılabileceği görüşünde.

“Bu dönüşümün 2030’a kadar yılda 10 milyar dolarlık bir maliyeti var ama bu aynı zamanda enerji ve sanayide yenilikçi yatırımlar yapılması, teknolojik atılım, yeni yeşil işlerin oluşması yoluyla istihdamın artırılması, fosil yakıt ithalatının azalması ve elektriğin ucuzlaması demek” ifadesini kullanan Şahin, “Ulaşım, binalar ve sanayi gibi diğer alanlarda da gelişen ve ucuzlayan teknoloji sayesinde azaltım imkânları zaman içinde artacak ve Türkiye 2053’te net sıfır hedefini tutturabilecektir” diye ekliyor.

Ancak bunun için Türkiye’nin önce Ulusal Katkı Beyanı’nı geliştirerek artıştan azaltım hedefi vermek yerine 2030 ya da 2035 yılıma kadar mutlak emisyon azaltım hedefi belirlemesi, böylece gerçekçi bir karbon fiyatına ulaşılarak ekonomik aktörlerin ve piyasanın dönüşümünün sağlanması gerektiğini ifade eden Şahin, Ankara’nın bir an önce kömürden çıkış tarihi ilan etmesinin de şart olduğunu belirtiyor.

İş dünyasına yatırım çağrısı

Boğaziçi Üniversitesi İklim Değişikliği ve Politikaları Uygulama ve Araştırma Merkezi Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Murat Türkeş de hükümetin sera gazı emisyonunu azaltabilecek ciddi politikalar hayata geçirmesi gerektiğini; iş dünyası, özel sektör ve sermaye gruplarının da hükümetin aldığı bu önlemleri destekleyen ama aynı zamanda istihdamla birlikte “yeni yenilenebilir enerji kaynakları ağırlıklı, özellikle de elektrik enerjisinin bol, ucuz olmasını sağlayacak ciddi yatırımlar” yapmak zorunda olduğunu söylüyor.

Türkeş, “Yerel yönetimlerin katkısının yanı sıra tarım, su birlikleri ve çevre kuruluşları gibi sivil toplum örgütleri ve akademik odaların da bunun felsefesine destek vermesi şart. Başka türlü bu olanaksız” diye ekliyor.

Prof. Dr. Türkeş, vatandaşlara düşen görevleriyse şöyle dile getiriyor: “Önce hükümetlere görevler düşüyor ama vatandaşlar da tabii bundan kendini ayrı tutmamalı. Yurttaşlar kesinlikle kendi yaşam tarzlarını, tüketim alışkanlıklarını hızla değiştirmeli. Karbon ayak izini, enerji ve su ayak izini, atık ayak izini düşürebilecek bir yaşam tarzını belirlemeliler. Evet bugün zaten bolluk yok ama paramızın olması bizim bu parayla çok yüksek enerji kullanmak ve aşırı karbon ayak izi üretme hakkını bize vermiyor. Daha mütevazı, daha sağlıklı, daha insanca bir yaşam mümkün diye düşünüyorum.”

Paylaşın

Küresel İklim Anlaşmaları: Sırada Ne Var?

Dünya, 1990’ların başından beri iklim değişikliğiyle nasıl mücadele edeceğini tartışıyor. Bu tartışmalar sonucu, Kyoto Protokolü ve Paris İklim Anlaşması da dahil olmak üzere birçok önemli anlaşmaya imza atıldı. Uluslarası toplum genellikle iklim değişikliğinin arkasındaki sorunlar hakkında hemfikir, ancak kimin en sorumlu olduğu konusunda fikir ayrılığına düşmüş durumdalar.

Haber Merkezi / Uzmanlar, Paris İklim Anlaşması’nın küresel ortalama sıcaklığın 1,5 santigrat derecenin yükselmesini önlemek için yeterli olmadığını söylüyor. Dünya hedeflenen sıcaklığa ulaşılsa bile, ısı dalgaları ve sel gibi yıkıcı doğa olaylarına maruz kalacak.

Kyoto Protokolü ve Paris İklim Anlaşması’na imza atan ülkeler sera gazı emisyonlarını azaltmayı kabul ettiler, ancak atmosferdeki karbondioksit miktarı artmaya devam ediyor; Dünya endişe verici bir oranda ısınıyor. Bilim insanları, bu ısınmanın hız kesmeden devam etmesi halinde, bir çok dağa felaketi yaşayabileceğimiz konusunda uyarılarına devam ediyor.

COP26 olarak bilinen ve Kasım 2021’de düzenlenecek BM iklim konferansı öncesinde onlarca ülke yeni taahhütlerde bulundu. Yine de uzmanlar, aktivistler ve vatandaşlar bu vaatler konusunda endişeli. Peki, tüm bu endişeleri giderecek sıradaki adım ne olacak?

Montreal Protokolü (1987)

Ozon tabakasını incelten maddelerin azaltılmasına ilişkin “Ozon Tabakasının Korunmasına Dair Viyana Sözleşmesi” 1985 yılında kabul edilmiştir. Sözleşmeyi takiben, ozon tabakasını incelten maddelerin kullanımının ve üretiminin kontrol altına alınmasını sağlamak üzere, “Ozon Tabakasını İncelten Maddelere Dair Montreal Protokolü” 1987 yılında kabul edilmiştir. Protokolde öngörülen azaltım taahhütleri zaman içerisinde daha ileriye götürülmüştür (1990, 1992, 1997, 1999 ve 2016). Bu güncellemeler, yeni maddelerin denetim altına alınmasını ve ek önlemlerin anlaşmaya dahil edilmesini de içermektedir.

196 ülkenin taraf olduğu Montreal Protokolü, çevre konusunda oluşturulmuş en başarılı çok taraflı anlaşma olarak kabul edilmektedir. 1990 yılında, Londra’da, gelişmiş ülkelerin katkıları ile oluşturulan Montreal Protokolü’nün Uygulanması için Çok Taraflı Fon (MLF) kurulmuştur.

Montreal Protokolü, tarihte ilk defa, o dönem henüz kesinlik kazanmamış olan bilimsel sonuçlar ışığında, insan kaynaklı ozon tabakasını incelten maddelerin çok taraflı bir anlaşma temelinde kısıtlanmasını öngörmüştür. Ozon tabakası için uygulanan bu model, iklim değişikliği rejimine bir nevi emsal teşkil etmiştir. Bu kapsamda Montreal Protokolü, BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin (BMİDÇS) oluşturulmasında bir dönüm noktasını oluşturmaktadır.

BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (1992)

BM Çevre Programı (UNEP) ile Dünya Meteoroloji Örgütü’nün (WMO) 1988’de ortaklaşa ihdas ettiği Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) ortaya koyduğu insan kaynaklı faaliyetlerin neden olduğu küresel ısınmanın iklim üzerindeki etkilerine karşı, 1992 yılında Rio de Janeiro’da düzenlenen Birleşmiş Milletler (BM) Çevre ve Kalkınma Konferansı’nda imzaya açılan BMİDÇS, uluslararası alanda atılan ilk ve en önemli adımdır. 21 Mart 1994 tarihinde yürürlüğe giren Sözleşme’ye, aralarında ülkemizin de bulunduğu 196 ülkenin yanısıra, Avrupa Birliği (AB) de taraftır. Ülkemiz Sözleşme’ye 24 Mayıs 2004 tarihinde katılmıştır.

BMİDÇS; taraf ülkeleri, sera gazı emisyonlarını azaltmaya, araştırma ve teknoloji üzerinde işbirliği yapmaya ve sera gazı yutaklarını (örneğin ormanlar, okyanuslar, göller) korumaya teşvik etmektedir. Sözleşme, sera gazı emisyonlarının azaltılması için, ülkelerin kalkınma önceliklerini ve özel koşullarını göz önüne alarak “ortak fakat farklılaştırılmış sorumluluklar ve göreceli kabiliyetler” ilkesine dayanmaktadır.

Sözleşme, bazı ülkelerin sanayi devriminden sonra iklim değişikliğine sebep olan sera gazlarını atmosfere diğer ülkelerden daha çok salmalarından ötürü daha fazla sorumluluk almaları gerektiği düşüncesine dayanmaktadır. “Ortak fakat farklılaştırılmış sorumluluklar ve göreceli kabiliyetler” ilkesi ülkelerin bu küresel çabaya sosyo-ekonomik koşulları dâhilinde katkısını öngörmektedir.

Kyoto Protokolü (2005) 

BMİDÇS, iklim değişikliğiyle mücadelede ileriye dönük temel bir adım teşkil etmiştir. Bununla birlikte, sera gazı emisyonlarının küresel ölçekte artmaya devam etmesi ve iklim değişikliğinin olumsuz etkilerinin giderek daha fazla hissedilir hale gelmesi üzerine, gelişmiş ülkelerin bağlayıcı yükümlülükler üstlenmeleri için BMİDÇS’ye taraf ülkeler mevcut Sözleşme’nin niteliğini güçlendirmek amacıyla, Kyoto Protokolü’nü (KP) müzakere etmeye başlamışlardır. İki buçuk yıl süren müzakereler sonucunda, Protokol, Sözleşme’nin 1997 yılında Kyoto’da yapılan 3. Taraflar Konferansı’nda kabul edilmiş, 2005 yılında yürürlüğe girmiştir. Ülkemiz Protokol’e 2009 yılında taraf olmuştur. Protokol’e halen 191 ülke ve AB taraftır.

Paris İklim Anlaşması (2015)

Paris İklim Anlaşması, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (BMİDÇS) kapsamında, iklim değişikliğinin azaltılması, adaptasyonu ve finansmanı hakkında 2015 yılında imzalanan, 2016 yılında yürürlüğe giren bir anlaşmadır. Mart 2021 itibarıyla, BMİDÇS’nin 191 üyesi anlaşmaya taraftır. Anlaşmayı onaylamayan altı BMİDÇS üye devlet vardır: Eritre, İran, Irak, Libya, Yemen ve Türkiye. Bu altı ülke içinde en büyük emisyon kaynağı ilk 20 içinde yer alan İran ve Türkiye’dir. Amerika Birleşik Devletleri 2020’de anlaşmadan çekildi, ancak 2021’de yeniden katıldı.

Paris İklim Anlaşması’nın uzun vadeli sıcaklık hedefi, küresel ortalama sıcaklık artışını sanayi öncesi seviyelerden 2°C (3,6°F) artış seviyesi ile sınırlı tutmaktır ve hatta 1,5°C çaba harcanmasıdır. Çünkü sıcaklık artışını 2°C yerine 1,5 ile sınırlamak riskler ve etkiler anlamında iklim değişikliğinin risklerini ve etkilerini önemli ölçüde azaltacağını kabul edilmektedir. Bunu sağlamak için emisyonların mümkün olan en kısa sürede azaltılması ve 21. yüzyılın ikinci yarısına kadar salınan ve tutulan sera gazlarının dengelenmesi hedeflenmektedir. Anlaşma ayrıca, tarafların iklim değişikliğinin olumsuz etkilerine uyum sağlama yeteneğini artırmayı ve “düşük sera gazı emisyonları ve iklime dirençli kalkınma yolunda tutarlı bir finansman akışı” sağlamayı hedefliyor.

Paris İklim Anlaşması uyarınca, her ülke küresel ısınmayı azaltmak için üstlendiği katkıyı belirlemeli, planlamalı ve düzenli olarak raporlamalıdır. Hiçbir mekanizma, bir ülkeyi belirli bir tarihe kadar belirli bir emisyon hedefi koymaya zorlamaz, ancak her hedef önceden belirlenmiş hedeflerin ötesine geçmelidir. 1997 Kyoto Protokolü’nün aksine, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasındaki ayrım bulanıktır, bu nedenle gelişmekte olan ülkeler de emisyon azaltma planları sunmalıdır.

Paylaşın