Abdülhak Hamit Tarhan kimdir?

Abdülhak Hamit Tarhan, 2 Ocak 1852 yılında Hayrullah Efendi’yle Münteha Nesib Hanım’ın dört çocuğundan üçüncüsü olarak İstanbul / Bebek’te dünyaya gelmiştir. Annesi, daha beş yaşındayken esirciler tarafından Kafkasya’dan kaçırılarak İstanbul’a getirilmiş ve cariyesi olduğu Ferit Efendi ve eşi tarafından evlat edinilmiştir.

Haber Merkezi / Babası Hayrullah Efendi; tıp kitapları okuyarak kendini geliştirmiş, 1839’da Mekteb-i Tıbbiye-i Aliye-i Şahane’yi kazanmış ve buradaki başarılarından dolayı padişah Abdülmecit’ten pırlantalarla süslü bir kutu hediye kazanmıştır. Ayrıca Meclis-i Nafia, Meclis-i Maarif-i Umumiyye, Meclis-i Vala-yı Ahkam-ı Adliye, Encümen-i Dâniş, Mekatib-i Umumiye ve Altıncı Dâire-i Belediye Meclisi’nde çeşitli görevlerde bulunmuştur.

Üst düzey devlet görevlerinin yanı sıra, Lügat-ı Tıbbiye adlı bir tıp sözlüğü, Devlet-i Aliye-i Osmaniye adlı bir tarih kitabı, Yolculuk Kitabı, Hikaye-i İbrahim Paşa be-İbrahim-i Gülşeni adlı bir tiyatro eseri ve Nakş-ı Hayal adlı bir hikaye kitabı kaleme almıştır. Abdülhak Hamit’in doğduğu yalı, İstanbul’un Bebek semtinde bulunan ve dedesi Abdülhak Molla’ya ait olan Hekimbaşı yalısıdır. Hamit, yaşamı boyunca evinde dünyaya geldiği şair ve edip olan dedesine benzetilerek anılmıştır.

Köklü bir aileden gelen Abdülhak Hamit, ilk ve ortaokul tahsilini Bebek ve Rumelihisarı mahalle mekteplerinde yapmış; Evliya Hoca ve Dârülfünun’un ilk müdürü Hoca Tahsin Efendi’den özel dersler alarak eğitimini tamamlamıştır. On yaşındayken ağabeyi Nasuhi Bey’le Paris’e gitmiş, orada bir buçuk yıl Hortus College’e devam etmiş ve kısa sürede Fransızcayı öğrenmiştir.

Hamit, Tahran Büyükelçiliği’ne tayin olan babasıyla birlikte 1865’te İran’a gitmiştir. Fransızcasını geliştirmek için Dâniş Efendi’den dersler almaya başlayan Hamit’e ayrıca, Bahaeddin Efendi’den Arapça, elçilik katiplerinden olan Mirza Hasan Şevket’ten de Farsça dersleri aldırılmıştır. Doğu ve Batı dillerini bir arada öğrenen Hamit; Tahran’dan, bir yıl sonra, 1866’da, babasının ani ölümüyle ailesiyle birlikte İstanbul’a dönmek zorunda kalmıştır. Burada önce Maliye Mühimme Kalemi’ne girmiş, daha sonra da Şura-yı Devlet ve Sadaret Mektubî Kalemi’nde görev almıştır. Ebuzziya Tevfik’le Maliye Kalemi’nden tanışıklığı olan Hamit, onun vasıtasıyla Sâmipaşazade Sezai, Namık Kemal, Recâizâde Ekrem ve Mizancı Murad’la tanışmıştır.

Abdülhak Hamit, önce Sultan Hamit’in mabeyncilerinden Neş’et Bey’in kızıyla nişanlanmış; ancak bir süre sonra nişan bozulmuştur. Daha sonra ağabeyi Nasuhi Bey’in Edirne’deki konağında 1874’te Pir-i zade Fatma Hanım’la evlenmiştir. Mutluluk ve huzurla geçen bu evlilikten Abdülhak Hüseyin adında bir oğlu, Hamide Nasip adlı bir kızı vardır. 1876’da Paris Büyükelçiliği ikinci katibi olarak Fransa’ya gönderilmiştir. Paris’te farklı gördüğü şeyleri benimseyen Hamit, tek gözlük takma modasına da uymuş; monokl adı verilen bu gözlüğü ömrünün sonuna kadar gözünden çıkarmamıştır.

1878 yılında Paris’te yazdığı Nesteren adlı tiyatro eseri yüzünden işsiz kalan Hamit, tekrar Paris’e de dönememiştir. Hayrettin Paşa’nın yardımıyla açıktan aylık almış ve Belgrat Elçiliğine katip olarak atanmıştır. Ancak ı Belgrat’a da gitmemiş, ağabeyinin yardımıyla geçinebilmiş, bu sırada büyük bir sefaletle yüzleşmiştir. Berlin Elçiliğine memur olarak tayin edildiyse de oraya da gitmemiştir. Bu yüzden 1881’de o dönemde Rize’de vali olan ağabeyinin yanına gitmiştir. Poti şehbenderliğine tayin olmuş fakat oradan kaçarcasına ayrılmıştır.

Daha sonra Golos şehbenderliğine tayin edilmiş, 1882 yılında ise eşi Fatma Hanım’la birlikte Yunanistan’a gitmiştir. Eşinin hastalığından dolayı İstanbul’a dönmüşler ve eşine verem teşhisi konmuştur. Bir süre sonra kendisine Bombay Baş şehbenderliği görevi verilen Hamit, eşine Hindistan’ın havasının iyi gelebileceğini düşünerek teklifi kabul etmiştir. Bunun üzerine 1883 yılının Ekim ayında yola çıkarak, Kasım ayının ortalarında Hindistan’a varmışlardır. Fatma Hanım’ın rahatsızlığı burada giderek ilerlemiş; bir süre sonra Hindistan’dan İstanbul’a dönmek zorunda kalmışlardır.

Vapur Beyrut açıklarında iken vefat eden Fatma Hanım, Hamit’in ağabeyi Nasuhi Bey’in vali olarak bulunduğu Beyrut’ta toprağa verilmiştir. Bu ölümün ardından Hamit, Bombay’da iken yazmaya başladığı Makber adlı şiirini tamamlamıştır. Bombay’a dönmek istemeyen Hamit; İstanbul’a döndükten bir süre sonra 1886 yılında Londra Elçiliği baş katipliğine görevlendirilmiş, Londra’nın en seçkin çevrelerinde bulunmuş ve Miss Gors’la tanışmıştır. Hüsranla sonuçlanan bu aşktan sonra Hamit gönlünü başkalarına da kaptırmayı ihmal etmemiştir.

Abdülhak Hamit, Zeynep adlı eseri yüzünden görevinden alınsa da padişaha bir daha edebiyatla uğraşmayacağına dair söz verince yeniden görevine iade edilmiştir. Böylece rütbesi ve maaşı artırılmış, elçiliğin ikinci müsteşarı olarak yeniden Londra’ya gönderilmiştir. 1890’da ölen eşi Fatma Hanım’a çok benzediği için Nelly isimli bir İngiliz kızla evlenmiştir. 1894’te Londra Büyükelçiliği Müsteşar Yardımcılığına, 1895’te de Lahey Elçiliğine atanan Hâmit burada iki yıl kaldıktan sonra 1897’de tekrar Londra’ya görevlendirilmiş ve elçilik müsteşarlığına tayin edilmiştir.

1906’da ise Brüksel ortaelçiliğine görevlendirilmiştir. Bu sırada ilk eşi Fatma Hanım gibi vereme yakalanan Nelly Hanım’ın 1911’deki vefatı Hamit’i yasa boğmuştur. Bu ölümden birkaç ay sonra İstanbul’a gelen Hamit, Cemile Hanımla evlenmiş; ancak bu evlilik yirmi gün kadar sürmüş; boşandıktan sonra tekrar Londra’ya dönmüştür. 1912 yılının Mayıs ayında ise Lüsyen adlı genç bir hanımla evlenerek 1913 baharında da eşiyle İstanbul’a dönmüştür. Bir yıl sonra Meclis-i Ayan azası olmuş, bu meclisin ikinci başkanlığına kadar yükselmiş ve 1918’de meclisin lağvedilmesine kadar bu görevini sürdürmüştür.

I. Dünya Savaşı sonunda İstanbul işgal edilmeye başlayınca eşiyle birlikte önce Budapeşte’ye, sonra Viyana’ya kaçmış; buralarda sefalet içinde yaşamıştır. Zaferden sonra İstanbul’a döndüğünde Türkiye Büyük Millet Meclisi kendisine maaş bağlamış ve yaşaması için bir daire tutmuştur. Lüsyen Hanım bir İtalyan kontu olan Duc de Soranza’yla aşk yaşamaya başlayınca Hamit ondan boşanmış, ancak bir süre sonra kendisine geri dönen genç Lüsyen’i affetmiştir. 1928’de İstanbul milletvekili olan Hamit, 86 yaşındayken 13 Nisan 1937’de devletin kendisine tahsis ettiği Maçka Palas’taki odasında hayata gözlerini yummuştur. Ölümünün ardından Zincirlikuyu Asri Mezarlığı’na defnedilmiş ve buraya ilk gömülen kişi olmuştur.

Yapıtları;

Şiir; Sahra (1879), Ölü (1886), Hacle (1886), Bir Sefilenin Hasbihali (1886), Bala’dan Bir Ses (1911), Validem (1913),
İlham-ı Vatan (1918), Tayflar Geçidi (1919), Ruhlar (1922), Garam (1923)

Oyun; İçli Kız (1874), Sabr ü Sebat (1875), Duhter-i Hindu (1875), Nazife yahut Feda-yı Hamiyet (1876, 1919), Tarık yahut Endülüs Fethi (1879, 1970), Eşber (1880, 1945), Zeynep (1908), Macera-yı Aşk (1910), İlhan (1913), Tarhan (1916), Finten (1918, 1964), İbn Musa (1919, 1928), Yadigar-ı Harb (1919), Hakan (1935)